Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /8

Bölüm 8: İşgünü

1. İşgününün Sınırları

İşgücünün değerinin, diğer her meta için olduğu gibi, üretimi için gerekli emek-zamanla belirlendiğini biliyoruz. O halde, diyelim ki bir günlük ortalama geçim araçlarının üretimine 6 saat gerekiyorsa, işçinin bunun için günde ortalama 6 saat çalışması gerekir. Buradan hareketle, diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, bu örnekte işgününün gerekli kısmının 6 saat olduğunu buluruz. Ne var ki bu tür bir hesaplamayla işgününün gerekli kısmının belli olması, bize onun ne uzunlukta olduğuna dair fikir vermez. İşgününün uzunluğu, neticede verili tarihsel-ekonomik-sosyal-siyasal koşullara bağlı olarak değişen bir büyüklüktür.

İşgünü verili koşullara göre değişen bir büyüklüktür ama sonuçta elbet bunun alt ve üst sınırları vardır. İşgücünün üretimi için gerekli emek-zaman işgününün alt sınırını oluşturur ve işgünü bu sınırın altına indirilemez. İşgününün üst sınırı ise iki faktörle belirlenir. Bunlardan biri, işgücünün fiziksel sınırlarıdır. Şöyle ki, insan 24 saatlik gün boyunca neticede ancak belli bir miktarda yaşam gücü harcayabilir. Çünkü günün bir kısmında dinlenmesi, uyuması gerekir; günün diğer bir kısmında yemek yemek, yıkanıp temizlenmek, giyinmek gibi başka fiziksel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Bu saydıklarımız işgününün fiziksel sınırlarına işaret eder. İkinci faktör olarak, işgününün uzatılmasının önünde manevi sınırlar yer alır. Kapsamı ve çeşitleri verili genel uygarlık düzeyiyle belirlenmek koşuluyla, işçinin ruhsal ve toplumsal ihtiyaçlarını giderebilmesi için de zamana ihtiyacı vardır. Sonuç olarak, işgünündeki değişmeler bazı fiziksel ve toplumsal sınırlara tabidir. Fakat unutulmasın ki, her iki sınır da son tahlilde doğaları gereği fazlasıyla esnektir ve sermayeye işgünüyle çok geniş bir oynama alanı bırakır.

Kapitalist işgücünü satın aldığında artık onun bir günlük kullanım değeri kapitaliste aittir. Böylece kapitalist işçiyi bir gün boyunca kendisi için çalıştırma hakkını elde etmiş olur. Ama bir işgününün uzunluğu ne kadardır? Kuşkusuz 24 saatlik doğal günden daha az olacaktır, fakat ne kadar az? “İşgününün gerekli sınırı hakkında kapitalistin kendine göre bir görüşü vardır. O, bir kapitalist olarak, kişileşmiş sermayeden başka bir şey değildir. Onun ruhu sermayenin ruhudur. Sermayenin ise bir tek dürtüsü vardır: değerlenmek, artı-değer yaratmak.” Sermayenin amacı, değişmeyen sermaye (üretim araçları) için yaptığı yatırım sayesinde mümkün olduğu kadar büyük bir artı-emek kütlesini yutmaktır. “Sermaye, vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir. İşçinin çalışarak geçirdiği zaman, kapitalistin satın almış olduğu işgücünü tükettiği zamandır. İşçi kullanılabilir zamanını kendisi için tüketecek olursa, kapitalistten çalmış olur.”

Kapitalist üretim tarzında işgücünün alınıp satılması meta mübadelesi yasasına dayanır; fakat kuşkusuz bu mübadele, alıcı ve satıcının sözde “eşit hakka” sahip olduğu eşitsiz koşullarda gerçekleşir. İşçi yaşayabilmek için eşitsiz koşullara, düşük ücretlere, uzun saatlere rağmen işgücünü satmak zorundadır. Ne var ki kapitalistin, işgücünün yeniden üretilmesi için gerekli emek-zamanı göz ardı ederek işgününü insafsızca uzatmaya kalkışması, neticede kullanılabilecek toplam emek gücünün tahrip edilmesi anlamına gelir. Kısacası, işgücünün meta mübadelesi yasalarına göre kullanılması ile onun kural tanımaz biçimde yağmalanması ayrı şeylerdir.

Örneğin ortalama bir işçinin normal bir şekilde emek harcayarak yaşayabileceği ortalama zaman süresi 30 yıl ise, kapitalistin işgücünü gerekli emek-zamanın üçte birine satın alması durumunda 30 yıllık işgücü 10 yılda yağmalanmış olur. İşçinin bu tür koşullara isyan edeceği düşünülürse de, şurası açık ki, işgününün bizzat meta mübadelesinden kaynaklanan doğal bir sınırı yoktur. İşgücü satıcısıyla alıcısının kendi çıkarları açısından çatışkı içinde olduğu bu düzende son sözü kuvvet söyleyecektir. O nedenle, kapitalist üretim tarihinde işgününün standartlaştırılması, kendisini işgününün sınırlarının belirlenmesi mücadelesi olarak ortaya koymuştur. Bu, kapitalistler sınıfıyla işçi sınıfı arasındaki bir mücadeledir.

2. Artık Emeğe Duyulan Aşırı Açlık, Sanayici ve Boyar

(Boyar sözcüğü, eskiden Tuna bölgesinde, Transilvanya’da ve Rusya’da soylulara verilen unvandır.)

Marx, Kapital’de çeşitli yerlerde artı-emeğin sınıflı toplumların tümüne ait bir gerçeklik olduğunu vurgular. Bu bölümde de yukarıdaki başlığı koymasının nedeni, tarihteki tüm egemen sınıfların ortak noktasını belirtmek içindir. Marx ünlü satırlarında şöyle der: “Artı-emeği sermaye icat etmemiştir. Toplumun bir kısmının üretim araçlarının tekeline sahip bulunduğu her yerde, işçi, ister özgür olsun ister olmasın, kendi devamı için gerekli olan emek-zamana, üretim araçlarının sahibinin tüketim araçlarını üretmek için, fazladan harcadığı bir emek-zamanı eklemek zorundadır.” Bu sahip, ister Atinalı aristokrat, ister Etrüsklü teokrat, ister Romalı yurttaş, ister Norman baronu, ister Amerikalı köle sahibi, ister Eflâklı boyar, isterse modern toprak sahibi veya kapitalist olsun genel kural değişmemektedir.

Kapitalizm öncesi tarihsel dönemlerde, yani ürünün mübadele değerinin değil de kullanım değerinin ağır bastığı toplumlarda, artı-emek egemenlerin değişen ihtiyaçlar kümesiyle belirlenmiştir. Eski Çağ’da artı-emek, mübadelenin doğrudan altın ve gümüş parayla gerçekleştiği, yani paranın altın ve gümüş üretimiyle elde edildiği yerlerde korkunç görünümlere bürünmüştür. Zorla ölesiye çalıştırılma burada fazla çalışmanın resmî biçimi olmuştur. Marx bu konuda sadece eski Yunan tarihçisi Diodorus Siculus’u okumanın yeterli olacağını söyler ve ondan çarpıcı bir alıntı aktarır: “Vücutlarını temizleme ve çıplaklıklarını örtme olanağını bile bulamayan” (Mısır, Habeşistan ve Arabistan arasındaki altın madenlerindeki) “bu talihsizlere, acınası kaderlerine üzülmeden bakmak mümkün değildir. Çünkü hastalar, sakatlar, yaşlılar ve güçsüz kadınlar gözetilmez ve korunmaz. Herkes, acılarına ve sıkıntılarına ölüm tarafından son verilene kadar, kırbaç altında çalışmaya devam etmek zorundadır.”

Üretimleri henüz köle emeği, angarya gibi geri biçimler altında gerçekleşen halklar kapitalist dünya piyasasının anaforuna kapılır kapılmaz, köleliğin, serfliğin vb. barbarca dehşetine, bir de fazla çalışmanın uygar dehşeti aşılanmıştır. Örneğin Amerikan Birliği’nin güney eyaletleri için pamuk ihracı hayati önemde bir iş haline geldiği ölçüde, “zenci”nin haddinden fazla çalıştırılması, hayatının bazı yerlerde yedi iş yılında tüketilmesi kapitalist sistemin bir unsuru olmuştur. Artık bu eyaletlerin kara derililerinden, eski ataerkil üretim biçimlerinde olduğu gibi belli bir miktarda kullanım değeri ürün üretmesini beklemek söz konusu değildir. Şimdi söz konusu olan, onların terinden ve kanından artı-değerin kendisini elde etmektir.

Marx artı-emeğe Tuna prensliklerinde duyulan aşırı açlıkla, İngiliz fabrikalarında artı-değere duyulan aşırı açlığın karşılaştırılmasının ilgi çekici olduğunu söyler. Tuna prensliklerinde gözlemlendiği gibi, angaryada artı-emek bağımsız ve gözle görülür bir biçime sahiptir. Fakat kapitalist işgününe baktığımızda, gerekli emek saatinin nerede bittiğini, artı-emek saatinin ne kadar olduğunu görmek imkânsızdır. Artı-emek ile gerekli emek birbirine karışmış haldedir. Öyle ki, biz göremeyiz ama işçi diyelim her bir dakikanın 30 saniyesinde kendisi için, diğer 30 saniyesinde kapitalist için çalışmaktadır. Angaryada ise durum farklıdır. “Örneğin, Eflâklı köylünün kendi varlığını sürdürmek için harcadığı gerekli emek, boyarlar için harcadığı artı-emekten mekân itibariyle ayrılmıştır. Gerekli emek köylünün kendi tarlasında, artı-emek ise efendiye ait çiftlikte harcanır.” Angarya biçiminde artı-emek gerekli emekten kesin olarak ayrılmıştır. “Artı-emeğe duyulan aşırı açlık, kapitalistte işgününü ölçüsüz olarak uzatma hırsı şeklinde, boyarda ise daha basit olarak doğrudan doğruya angarya günü avlama şeklinde görünür.”

Dikkatli bir Kapital okumasıyla, kapitalist sistemin iç yasalarını, sırlarını öğrenme şansına sahip olduğumuz gibi, bir de eski üretim tarzlarına dair tarihsel bilgiler elde edebiliriz. Marx’ın tarihsel bağlamda aktardığı örnekleri hiç değilse ana hatlarıyla göz önünde bulundurmak bir Marksist için son derece öğreticidir. Marx bu bölümde, konuyla ilgilenenler açısından önemli bir noktaya değinir. Romanya illerinde Kırım Savaşından (1853-1856) önceki durumu hatırlatır. “Tuna prensliklerinde angarya, serflik sisteminin ayni rantı ve diğer yükümlülükleri ile karışmış durumdaydı; ama egemen sınıfa ödenen en önemli haracı oluşturuyordu. Böyle durumlarda, angarya ender olarak serflikten doğuyordu; çok daha sık görülen, tersine, serfliğin angaryadan doğmasıydı.”

Engels, Kapital birinci cildin üçüncü basımına koyduğu dipnotta, bu durumun aynı şekilde, Almanya ve özellikle Doğu Prusya’nın Elbe’nin doğusunda kalan kesimi için de doğru olduğunu belirtir: “15. yüzyılda, Alman köylüsü hemen hemen her yerde ürün veya emek biçiminde belli hizmetlerde bulunmakla yükümlüydü; ama bunun dışında fiilen özgür bir insandı.” Engels devam eder: “Soyluların köylülerle giriştikleri savaşta elde ettikleri zafer, bu duruma son verdi. Bunun sonucu, sadece yenilgiye uğrayan Güney Alman köylülerinin tekrar serf durumuna düşmelerinden ibaret kalmadı. Daha 16. yüzyılın ortasından itibaren Doğu Prusya, Brandenburg, Pomeranya ve Silezya ve çok geçmeden de Schleswig Holstein’ın özgür köylüleri serf durumuna indirildi.”

Marx, Romanya illerinde de üretim biçimlerinin başlangıçta ortak toprak mülkiyetine dayandığını, ama bunun Slav ya da Hint tipinde bir ortak mülkiyet olmadığını belirtir. Şöyle devam eder: “Toprakların bir kısmı serbest özel mülkler olarak topluluğun üyeleri tarafından, diğer kısmı «ager publicus» (kamu toprağı) ortaklaşa ekilirdi. Bu ortak emeğin ürünleri, kısmen kötü ürün yılları ve buna benzer olasılıklar için yedek fon olarak, kısmen de savaş giderlerini, dini giderleri ve diğer topluluk harcamalarını karşılamak için kamu bütçesi olarak kullanılırdı. Zamanla, rütbeli savaşçılar ve kilise ileri gelenleri topluluk mülkleri ile birlikte bunlar için verilen hizmetleri ele geçirdi. Özgür köylülerin topluluk toprakları üzerindeki emekleri, topluluk topraklarının hırsızları için yapılan angaryaya dönüştü. Böylece, aynı zamanda, serflik ilişkileri gelişti; bununla beraber, bunlar, dünyanın kurtarıcısı rolündeki Rusya’nın serfliği kaldırma bahanesiyle bu ilişkileri yasayla düzenlemesine kadar, yasal olarak değil, yalnızca fiilen uygulandılar. Rus generali Kiselyov’un 1831’de ilan ettiği angarya kanunnamesi, şüphesiz, bizzat boyarlar tarafından dikte ettirilmişti. Rusya, böylece, bir taşla iki kuş vurmuş oluyor, bir yandan Tuna prensliklerinin ileri gelenlerini kazanıyor, diğer yandan da bütün Avrupa’nın liberal budalalarının alkışlarını topluyordu.”

Eski dönemler hakkında gerekli bilgileri aktardıktan sonra, Marx, İngiltere’deki mevcut durumu incelemeye devam eder. Kapitalizmin ilk gelişme dönemlerinde sermaye ölçü tanımayan bir emek yutma azgınlığı sergilemiş, ama zamanla işgününün devlet tarafından yasayla sınırlandırılması gündeme gelmiştir. “Üstelik bu devlet, kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin egemenlikleri altında bulunan bir devlettir.” Marx bu vurgusuyla, yasalarla dizginlenmemiş uzun işgünlerini ilânihaye sürdürmenin olanaksızlığına işaret eder. Çünkü işçiyi aşırı çalıştırmak neticede kuşakların vücut yapısının küçülmesine, toplumun emek gücü deposunun tahrip olmasına neden olmaktadır.

Nitekim İngiltere’de 1850 yılında çıkartılan yasa (Factory Act), ortalama işgününü 10 saatle sınırlandırmış, ayrıca yasanın uygulanışının izlenmesi için fabrika müfettişlerini görevlendirmiş ve bunların hazırladığı raporların parlamentonun emri uyarınca altı ayda bir yayınlanması hükmünü getirmiştir. Marx, bu raporların, kapitalistlerin artı-emeğe duydukları aşırı açlığın düzenli ve resmî istatistiklerini sağladığını belirtir ve bu raporlardan bazı çarpıcı örnekleri aktarır. Bu arada, kendisinin esas örnekleri 1848’den sonraki serbest ticaret döneminden aldığını, fakat İngiltere’de büyük sanayinin başlangıcından 1845’e kadar gelen dönem hakkında bilgi sahibi olunacaksa, Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” eserini okuyucuya öğütlediğini belirtir. Marx’ın vurguladığı üzere, Engels bu eserinde, kapitalist üretim tarzının ruhunu ve özünü ne kadar derinliğine kavramış olduğunu ve durumu hayret edilecek bir isabetle tarif ettiğini gözler önüne sermiştir.

İşçi sınıfının çalışma koşullarına ilişkin incelemelerde İngiltere’nin ön planda yer alması, İngiltere’nin kapitalist üretimin klasik örneğini temsil etmesinden ve incelenen konu için gerekli düzenli resmî istatistiklere sahip biricik ülke olmasından ötürüdür. Marx’ın aktardığı fabrika raporlarından o dönemlere dair çarpıcı bilgiler elde ederiz. Örneğin işgününü düzenleyen yasaya rağmen, 1857-1858 bunalım günleri geldiğinde işçilerin yasayla tanınmış yemek ve dinlenme zamanlarına el atılmıştır. Bazı çocuk işçiler, yemek zamanları ve gece yarısında uyku için bir saatlik istirahat dışında başka hiçbir dinlenme imkânı tanınmaksızın, havasını yoğun bir toz ve kırıntı bulutunun kaplamış olduğu, yetişkin işçilerin bile ciğerlerini korumak için ağız ve burunlarını devamlı şekilde mendillerle bağlayıp örtmek zorunda kaldıkları paçavra inlerinde çalışmak zorunda bırakılmışlardır. Sermayenin işçinin yemek ve dinlenme zamanlarından yaptığı bu “küçük hırsızlıkları” işçiler, “yemek zamanlarının kemirilmesi ve kırpılması” diye adlandırmışlardır. Sermayenin bu “küçük hırsızlıkları”, aradan geçen onca yıllara rağmen bugün bizim hiç de yabancımız değildir!

3. Sömürünün Yasayla Sınırlandırılmadığı İngiliz Sanayi Kolları

İngiltere’de ilk sermaye birikimi dönemi, İspanyolların Amerikan Kızılderililerine reva gördükleri vahşeti bile aşan bir açgözlülükle işgününü uzatma çabalarına sahne olmuştur. Marx, Kapital’de çeşitli belgelerden aktardığı çarpıcı örneklerle, İngiltere’deki vahşi kapitalizm dönemine dair tarihe kayıt düşmüş olur. Aradan geçen uzun yıllar içinde ekonomik-sosyal ve siyasal koşullarda gerçekleşen değişimler neticesinde geçmişe dair örnekler pek çok açıdan eskimiştir. Ancak günümüzde sermayenin kapitalizmin tarihsel krizine bağlı olarak işçi sınıfının çalışma koşullarına yönelttiği saldırı geçmiş tarihin hatırlanmasını zorunlu kılmaktadır. O nedenle Marx’ın bu bölümde uzun uzun sergilediği örneklerden özet bir aktarma yapmak yararlı olacaktır. Ayrıca unutulmasın ki, Marx’ın Kapital’i yalnızca artı-değer vb. gibi ekonomik kategorilerin sırlarını ifşa ettiği kısımlarıyla değil, çeşitli konulara değinirken verdiği tarihsel açıklama ve örneklerle de özenle değerlendirilmesi gereken bir hazinedir.

Çarpıcı bir örnek, eski dönemlerin aristokrat bayanlarının balo giysilerini süsleyen dantelleri hünerli elleriyle üreten çocuklara reva görülmüş olan iş koşullarıdır. 14 Ocak 1860 günü İngiltere’nin Nottingham şehir meclisindeki toplantıda ilçe yargıcı, şehir halkının dantel iş kolunda çalışan kısmının krallığın ve hatta uygar dünyanın hiçbir yerinde görülmedik bir acı ve sefalet içinde yüzdüğünü açıklar. Marx’ın aktardığı üzere, “9 ve 10 yaşındaki çocuklar gece yarısından sonra saat iki, üç veya dörtte kirli yataklarından zorla alınıp gece saat on, on bir, on ikiye kadar boğaz tokluğuna çalıştırılıyor. Elleri, kolları ve bütün vücutları harap oluyor, kavruk ve güdük yaratıklar haline geliyorlar; yüzleri bembeyaz, bütün insanlıkları yok olup gitmiş, sanki taştan yapılmışlar gibi: görünüşleri bile insana dehşet veriyor.”

O dönemlerde sermayenin yasa tanımayan azgın sömürüsü yedi yaşındaki çocukları 15 saat çalışmaya mahkûm kılmıştır. İnsafsız çalışma koşulları nedeniyle örneğin çömlek işinde çalışan her bir işçi kuşağının, bir öncekinden daha bodur ve zayıf olduğu gerçeği dönemin doktor raporlarında yer alır. Yine o dönemlerdeki kibrit işçisi çocuklar nasıl unutulabilir? Kibrit yapımında fosfor kullanıldığı için bu işte çalıştırılan 13 yaşından küçük çocuklar kısa sürede şifasız hastalıklara yakalanmış ve adeta kırıma uğramışlardır. İş kolunun sağlığa zararlılığı ve dayanılmazlığı o derece kötü bir ün salmıştır ki, burada yalnızca işçi sınıfının en sefil kısmının, yarı aç dulların gözden çıkardığı çocuklar, “lime lime giysili, yarı aç, bakımsız ve eğitimsiz çocuklar” çalıştırılabilmiştir. İşgünü 15 saati bulmuş, geceleri de çalışılmış, yemekler çok kere fosfor tozlarına bulanmış çalışma mekânlarında yenmiştir. Marx, “Bu iş kolunu görmüş olsaydı, Dante, kendi en dehşet verici cehennem tasvirlerini geride bıraktığını düşünürdü” der.

İngiltere’de hiçbir sanayi kolu, o dönem yeni başlayan makineyle ekmek yapımı hesaba katılmazsa, fırıncılık kadar arkaik kalmamıştır. “Roma İmparatorluğu döneminde yaşamış şairlerin yazdıklarından öğrendiğimiz üzere Hristiyanlık öncesi devirlerde kullanılmış olan fırıncılık yöntemleri, bugüne kadar gelmiştir. Ama daha önce de belirttiğimiz gibi, sermaye, başlangıçta, ele geçirdiği emek sürecinin teknik karakterine kayıtsızdır. Başlangıçta, onu nasıl bulduysa öyle alır.” İş koşulları o kadar kötüdür ki, sonunda fırıncı kalfalarının canına tak der ve 1858-1860 yılları arasında İrlanda’da gece işine ve pazar günleri çalıştırılmalarına karşı, masraflarını kendilerinin karşıladığı büyük mitingler düzenlerler. Halk, örneğin 1860 Mayısında Dublin’de düzenlenen mitingde, İrlandalılara has bir coşkunlukla onları desteklemiş ve bu hareketin sonucu olarak pek çok bölgede yalnızca gündüzleri çalışma sistemi başarılı bir şekilde hayata geçirilmiştir.

Bir başka doktor raporu ise demir haddehanelerinde çalışan işçilerin durumunu gözler önüne serer: “Şairlere inanmak gerekirse, dünyada demirciden daha canlı, daha neşeli kimse yoktur. Ama demircimizi şehre kadar bir izleyelim, bu güçlü kuvvetli adamın nasıl bir iş yükü altında ezildiğini ve ülkedeki ölüm oranı açısından durumunu görelim. O, bu gayreti gösterir; istenilen sonuç alınır, belli bir zaman aralığında dörtte bir oranında fazla iş çıkar ve 50 yerine 37 yaşında ölür gider.” Geçmiş tarihin yaprakları arasında kalan bu çarpıcı ve acı örnekler kimilerine göre artık aşılmış zamanların gerçeği olarak görünse de, günümüzde uzayan iş saatleri, düşen ücretler ve esnek çalıştırma adı altında sergilenen kuralsızlık sermayenin cibilliyetinin özde değişmediğinin kanıtıdır.

4. Gündüz ve Gece Çalışması. Vardiya Sistemi

Değişmeyen sermaye kapitalist açısından neredeyse sürekli olarak artı-emeği yutmak için vardır. Çünkü o bu işi yapmadığı sürece, kapitalist için boşa harcanmış bir parayı, yararsız bir sermaye yatırımını temsil eder. “İşgününün, doğal gündüz sınırlarını aşıp geceye doğru uzatılması, yalnızca geçici bir etkide bulunur ve canlı emeğe duyulan vampir susuzluğunu pek az giderir. Bundan dolayı, günün 24 saatinde emeğe el koymak, kapitalist üretimin temel dürtüsüdür. Ama bu fiziksel bakımdan imkânsız olduğundan, yani aynı emek gücü gece ve gündüz devamlı olarak yutulamayacağından, bu fiziksel engeli aşmak için, gündüz kullanılan emek gücü ile gece kullanılan emek gücünü değişimli olarak kullanmak gerekir.” İşte günümüzde de işçilerin çok iyi bildiği vardiya sistemi, sermayenin bu doymak bilmez sömürü hırsından doğmuştur. İngilizcede “shift” (değiştirme) sözcüğüyle anlatılan vardiya sistemi çeşitli şekillerde (haftalık veya günlük posta değiştirmeler) uygulanabilir.

İngiltere’de daha sonra yasalarla sınırlanana dek 13 yaşından küçük çocuklar, 18 yaşın altındaki gençler ve kadınlar gece vardiyalarında insafsızca çalıştırılmıştır. Fabrika müfettişlerinin raporları, 12 saatlik vardiya sisteminde, kendilerinden vardiyayı devralacak işçiler gelmediğinde bazen bu çocuk ve kadın işçilerin arka arkaya iki vardiya, yani 24 saat çalışmak zorunda kaldıklarını belirtir. Sermaye, vardiya sistemiyle işgününün zalimce ve inanılmaz derecede uzatılmasını “normal” addetmektedir. Örneğin bir demir-çelik şirketinin patronu çalışma koşullarını düzeltmeye yönelik yasa teklifleri karşısında şunları söyler: “18 yaşından küçük kimseleri geceleri çalıştırma yasağı büyük güçlükler doğuracaktır, çocuk emeğinin yerini yetişkin erkek emeği ile doldurmanın yol açacağı masraf artışı bunların başında gelir.”

Zamanla çalışma koşullarını düzenleyen yasalar çıksa da, günümüzde de görüldüğü üzere, sermaye çocuk, genç ve kadın işçileri koruyan yasaları hep “masraf artışı” diye görmekte ve ihtiyaç duyduğunda yasaları da takmayarak bildiğini okumaktadır. Çocuk ve kadın işçiler gece yarıları ağır iş koşulları altında inlerken, cam işçilerinin durumuna değinen bir rapordan hareketle Marx’ın dile getirdiği ironi dünden bugüne uzanır: “Bu arada, belki de, akşamın geç saatlerinde, «dünya nimetlerinden elini çekmiş» sayın camcı kapitalist, kafası porto şarabı ile dumanlı, kulüpten çıkmış, dilinde aptalca bir mırıltı, evinin yolunu tutmuştur: «Britonlar hiçbir zaman ve asla köle olmayacak!»” Ülke fark etmez, unutmayalım ki kendi ücretli kölelerinin durumu umurunda olmayan “kafası dumanlı” patronlar yalnızca geçmiş zamanların değil günümüzün de bir gerçeğidir.