Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /26

Bölüm 23: Kapitalist Birikimin Genel Yasası

5. Kapitalist Birikimin Genel Yasasının Örneklerle Gösterilmesi

c. Göçebe nüfus

Göçebe nüfusun çıkış yeri taşradır ve kapitalizmde göçebe nüfus, yaptığı iş büyük ölçüde sınai olan bir halk katmanını oluşturur. “Bu, sermayenin, ihtiyacına göre kâh oraya, kâh buraya attığı, hafif piyadesidir.” Marx’ın döneminde göçebe emek gücü, çeşitli inşaat ve kanalizasyon işlerinde, tuğlacılıkta, kireç ocaklarında, demiryolu yapımında vb. kullanılmış ve konakladıkları yerlere ve dolaylarına çiçek, tifüs, kolera, kızıl gibi hastalıkları yaymıştır. Demiryolu inşası vb. gibi önemli miktarda sermaye yatırılan girişimlerde bu işçiler müteahhitin kiraladığı derme çatma tahta barakalarda konaklamış ve her türlü sağlık önleminden yoksun, yerel görevlilerin denetimi dışında çalıştırılmışlardır. Bunlar, işçilerini hem sanayi eri hem de kiracı olarak iki kere sömüren müteahhit efendiler için çok büyük bir kâr kaynağı oluşturmuştur.

Sermaye birikiminin işçilerin kanı canı emilerek nasıl elde edildiğini sergilemesi bakımından, Marx’ın kömür ocaklarında ve diğer madenlerde çalışan işçilerin barınma koşullarına dair aktardıkları ibret vericidir. “Madeni işleten ister sahibi ister kiracısı olsun, kural olarak, işçileri için bir miktar kulübe yaptırır. … Maden bölgeleri, bizzat maden işçilerinden ve bunların çevresinde kümelenen zanaatçılardan, küçük esnaftan vb. oluşan büyük bir nüfus kitlesini hızla kendilerine çeker. Nüfusun yoğunlaştığı her yerde olduğu gibi burada da toprak rantı çok yüksektir. Bu yüzden, girişimci, çalıştırdığı işçilerin ve ailelerinin ancak sığışabileceği kadar kulübeyi ocakların ağzındaki mümkün olduğu kadar dar bir alana sıkıştırmaya çalışır. O civarda yeni ocaklar açıldıkça veya eski ocaklar yeniden işletilmeye başladıkça, sıkışıklık aşırı ölçüde artar.” Bu kulübelerin yapımında bir tek düşünce egemen olmuştur: kapitalistin işçilerin yaşam koşulları açısından en zorunlu harcamalardan bile kaçınması.

Dönemin doktor raporları işçilerin sefalet koşullarını gözler önüne serer: “İşçi, ücretinin bir kısmına karşılık olarak, çepeçevre pislik içinde bulunan bir evi kabule zorlanır. Burada işçinin elinden bir şey gelmez; işçi her bakımdan bir serf durumundadır. Görünüşe göre, gerektiğinde sahibinden başka bir kimseye başvurabileceği şüphelidir; sahibi ise her şeyden önce bilançosuna bakar ve sonuç aşağı yukarı her zaman bellidir. İşçiye tüketeceği suyu da sahibi sağlar. Su ister iyi ister kötü olsun, verilsin veya verilmesin, işçi bunu ödemek zorundadır, daha doğrusu ücretinden bir su parası kesilir.” Sermayenin derdi kendi kârı olduğundan, işçiyi içinde çalışmaya ve yaşamaya mahkûm ettiği kısmen tehlikeli ve kısmen alçaltıcı koşulları her zaman işin gereğiymiş gibi göstermekten kaçınmamıştır. Fabrikalarda makinelerden doğan tehlikelere karşı koruyucu önlemleri almaktan, madenlerde güvenlik ve havalandırma için gerekli tertibatı kurmaktan kaçındığı gibi, maden işçilerinin barınma koşulları bakımından da aynı biçimde davranmıştır. Bu tabloda dünden bugüne değişen bir şey yoktur.

d. Bunalımların işçi sınıfının en iyi ücret alan kesimi üzerindeki etkisi

Gerçek tarım işçilerini ele almadan önce, bunalımların işçi sınıfının en iyi ücret alan kesimini, yani işçi aristokrasisini bile nasıl etkilediğini bir örnekle göstermenin uygun olacağını belirtir Marx. 1857 yılında, her sınai çevrimin sonunda yaşanan büyük bunalımlardan biri patlak vermiştir ve bir sonraki bunalım ise 1866’da gelmiştir. “Büyük miktarda sermayenin olağan yatırım alanlarını terk ederek, para piyasasının büyük merkezlerinde toplanmasına yol açan pamuk kıtlığı dolayısıyla fabrika bölgelerinde zaten beklenen bunalım bu kez ağırlıklı olarak mali bir karaktere büründü. Londra’nın dev bankalarından birinin iflası ve peşi sıra bir yığın düzenbaz mali şirketin toptan çökmesi Mayıs 1866’da bunalımın patlayacağının işareti olmuştu. Bunalımdan darbe yiyen Londra’daki büyük sanayi kollarından biri, sac gemi yapımcılığı oldu. Bu alanda faaliyet gösteren büyük iş adamları, işlerin iyi gittiği süre boyunca üretimi aşırı derecede arttırmakla kalmayıp, kredi kaynaklarının aynı bollukta akmaya devam etmesi beklentisiyle spekülasyon yaparak, çok büyük sözleşmelere imza atmıştı.”

Bunların sonucu olarak, etkileri bu alanda ve Londra’nın diğer birçok sanayi kolunda hissedilen ve işçileri kitle halinde kırıma sürükleyen bir durum ortaya çıktı. Fakat aynı zamanda Londra sokaklarının duvarları, bu sömürü ve zulmü protesto eden ilanlarla dolmaya başlamıştı. Nitekim 1867 yılı başlarında bunalımdan zarar görenlerin toplandığı başlıca merkezleri gezen bir Morning Star muhabirinin haberi şöyleydi: “Son günlerde Londra’da duvarlara üzerlerinde şu dikkat çekici ibare bulunan büyük ilanlar yapıştırıldı: «Yağlı öküzler, açlıktan kırılan insanlar! Açlıktan kıvranan insanlar acı yuvası inlerinde kahrolur ve ölürken, yağlı öküzler, lüks konutlarındaki zenginleri semirtmek için sırça köşklerinden ayrıldı.» Duvarlardaki bu uğursuz ilanlar sürekli yenileniyor. Yapıştırılmış bulunanlar silinir ya da örtülür örtülmez, aynı yere ya da aynı derecede görülebilir bir yere yenileri yapıştırılıyor. ... Bu, Fransız halkını 1789 olaylarına hazırlamış olan gizli devrimci örgütlerden birini hatırlatıyor. ... Şu anda, İngiliz işçileri karıları ve çocuklarıyla birlikte soğuktan ve açlıktan kırılırken, İngiliz işçisinin emeğinin ürünü olan milyonlar tutarındaki İngiliz altını Rusya’da, İspanya’da, İtalya’da ve diğer yerlerde yabancı girişimlere yatırılmaktadır.”

1866 bunalımını izleyen acılarla ilgili gerçekliği, Marx, dönemin Tory taraftarı Standard gazetesinden aktardığı satırlarla da yansıtır: “Metropolün bir kısmında dün korkunç bir manzara görülüyordu. Londra’nın doğu kesimindeki binlerce işsizin hepsi ellerinde siyah yas bayrakları ile sokaklara kitle halinde dökülmediği halde, insan seli yine de göreni etkiliyordu. Bu insanların çektikleri acıları hatırlayalım. Açlıktan ölüyorlar. Basit ve korkunç gerçek işte budur. Sayıları 40.000’i buluyor. ... Bu şahane metropolün bir mahallesindeki dünyanın şimdiye kadar gördüğü en muazzam zenginlik birikiminin yanında 40.000 insan gözlerimizin önünde çaresizlik içinde açlıktan kıvranıyor! Bugün bu binlerce insan yarı aç mideleriyle diğer mahallelere akın akın gelip sefaletlerini yüzümüze ve göğe haykırıyor; sefaletin perişan ettiği yuvalarından söz edip, iş bulmanın ve önlerine atılan kırıntılarla yaşamanın olanaksızlığından yakınıyorlar.” Aradan uzun yıllar geçmiş ve kapitalizm onca yol almış olsa da, kapitalizmin bunalımlarının işçileri içine sürüklediği felâket günümüzde de değişmemiş ve tersine misliyle katlanmış olarak karşımıza çıkmaktadır.

e. Britanya tarım proletaryası

Marx’ın vurguladığı üzere, kapitalist üretim ve birikimin antagonist karakteri kendisini hiçbir yerde İngiliz tarımı (hayvancılık dahil) ilerlerken İngiliz tarım işçisinin gerilemesinde olduğu kadar vahşi şekilde ortaya koymamıştır. “Değişikliğe uğrayan üretim tarzına temel olan toprak mülkiyeti ilişkilerindeki köklü dönüşüm çok daha eski bir tarihe uzandığı halde, İngiltere’de modern tarım 18. yüzyılın ortasında başlamıştır.” Bir araştırmaya göre, bolluk içinde yaşayabilen ve servet biriktirebilen 14. yüzyılın sonundaki tarım işçisiyle karşılaştırılınca, 1771’in tarım işçisi pek zavallı bir kişidir. O dönemdeki kapitalist gelişme büyük çiftçiyi abad etmiş ama yoksul tarım işçisini tamamen yere sermiştir. Üstelik zamanla durum çok daha fazlasıyla kötüleşmiştir.

Marx yıllar içinde tarım işçilerinin düşen reel ücretlerini hatırlattıktan sonra, 1814 yılı itibariyle Yoksullar Yasasının kırdaki uygulamasından örnek verir: “Kilise, işçinin nominal ücreti ile sadece canını tende tutabilmesi için gerekli tutar arasındaki farkı sadaka biçiminde tamamlıyordu. Kiracı çiftçinin ödediği ücret ile kilisenin tamamladığı ücret açığı arasındaki oran bize, birinci olarak, ücretin asgarinin altına düştüğünü; ikinci olarak, tarım işçisinin ne oranda bir ücretli işçi ve dilenci karışımı olduğunu ya da ne derecede kilisenin yarı serfi haline geldiğini gösteriyor.”

Kiracı çiftçinin beslediği bütün hayvanlar arasında işçi, instrumentum vocale (konuşan alet), en kötü muamele göreni, en kötü besleneni ve en kaba davranılanıdır. Bu durum böylesine sessizce sürüp giderken 1830 yılında güney ve doğu İngiltere’de harman makinelerini ve buğday yığınlarını ateşe veren ve tarihe “Swing Ayaklanmaları” olarak geçen köylü isyanı patlak verir. Marx’ın belirttiği gibi, ateşe verilen buğday yığınlarının çıkardığı alevlerin ışığı, sefaletin ve isyan ettirici hoşnutsuzluğun İngiltere’nin manifaktür bölgelerinde olduğu kadar tarım bölgelerinde de için için aynı şiddetle kaynamakta olduğunu görebilmeleri için egemen sınıfların gözlerindeki perdeyi kaldırmıştır.

Marx’ın incelemesine konu olan bu yıllar İngiltere’de toprak aristokrasisi ile sanayi burjuvazisi arasındaki siyasi çatışmalara sahne olmuştu. Toprak aristokrasisinin sanayi burjuvazisine karşı mücadelesi sözde işçilerin çıkarlarını korur görünüyor ve bu tutum sanayi burjuvazisini çıldırtıyordu. Marx’tan okuyalım: “Toprak aristokratlarının fabrika sistemini açıkça kötülemeleri, iliklerine kadar çürümüş bu kalpsiz ve miskin soyluların fabrika işçilerinin acılarına gösterdikleri sözde yakınlık ve yine bunların fabrika mevzuatı lehinde giriştikleri «diplomatik çaba» karşısında sanayi burjuvazisi hiddetinden kuduruyordu.” Eski bir İngiliz atasözünde şöyle denmiştir: “Hırsızlar birbirine düşünce, namuslular kazançlı çıkar.” Gerçekten de, egemen sınıfın iki kesimi arasında, işçiyi kimin daha utanmazca ve daha çok sömürdüğü konusunda patlak veren gürültülü ve ihtiraslı çatışma da gerçeğin bütün açıklığıyla ortaya çıkmasına yaramıştır.

İngiltere’de 1815 yılında, yerli tahıl üreticilerini korumak amacıyla tahıl ithalatına yüksek gümrük vergileri getiren Tahıl Yasaları yürürlüğe kondu. Toprak aristokrasisinin çıkarına olan bu korumacı yasalar, burjuvazinin ticaret sınırlamalarına karşı giriştiği mücadele neticesinde 1846 yılında kaldırıldı. Marx’ın belirttiği gibi, Tahıl Yasalarının kaldırılması İngiliz tarımına muazzam bir dürtü sağladı. “En büyük ölçekli sulama tesisleri, hayvanları ahırlarda beslemeye ve yapay otlaklar kurmaya yarayan yeni sistem, mekanik gübre cihazlarının kullanıma sokulması, killi toprağı daha iyi işleme yolları, yapay gübrenin daha büyük ölçüde kullanılması, buhar makinelerinin ve her türden iş makinelerinin vb. tarıma uygulanması ve genel olarak entansif tarım” bu döneme damgasını bastı. Yeni makinelerin kullanılmasıyla işletme masrafları düştü ve toprağın verimi hızla yükseldi. Aynı büyüklükteki topraklara daha büyük bir sermaye yatırımı neticesinde çiftliklerin yoğunlaşması hızlandı ve bu durum yeni sistemin temel koşuluydu. Bu gelişmeler olurken, tarımda çalıştırılan insanların toplam sayısı düşmekteydi.

Tarımdaki gelişmeler sonucunda İngiliz tarım tarihinde benzeri olmayan bir ürün artışı gerçekleşti ve kapitalist çiftçilerin servetleri aşırı ölçüde gelişti. Madalyonun diğer yüzünde ise, 1770-1780 dönemine oranla bile olağanüstü kötü bir duruma düşen tarım işçilerinin gerçekliği yer alıyordu. Marx’ın dönem raporlarından aktardığı üzere, İngiliz cezaevlerindeki diyet sıradan tarım işçisininkinden çok daha iyiydi. Tarım işçilerinin barınma koşulları da yürekler acısı bir haldeydi. İngiliz tarım işçileri, en kötü kent konutlarının en korkunç özelliklerini paylaşan sefil barınaklarda ömürlerini çürütüyorlardı. Tarım bölgelerinde salgın hastalıkların yayılmasını incelemekle görevli müfettişler yazdıkları raporlarda, salgın hastalıkları görülmemiş derecede azdıran bir neden olarak konutların aşırı kalabalıklığına her zaman dikkat çekmişlerdir.

Kentlere sürekli göç, çiftliklerin yoğunlaşması, makineleşme, işlenebilir toprakların otlak haline getirilmesi gibi nedenlerle kırlarda sürekli olarak “fazlalık nüfus yaratılması”, kulübelerin yıkılmasıyla kır nüfusunun durmadan yerinden edilmesi, bütün bu olaylar hep birlikte olmuştur. “İnsanların dağınık köy ve kasabalarda sürüler halinde toplanmaları ile kır yüzeyinden zorla sürülüp çıkarılmaları birlikte olur. Sayılarının azalmasına ve aynı zamanda verimlerinin artmasına rağmen tarım işçilerinin, kendilerine gerek duyulmadığı için, durmadan «fazlalık haline getirilmeleri» bunların sefaletlerinin kaynağıdır.” Marx, onların bu durumunun, bulundukları yerlerden atılmalarının bir nedeni ve aynı zamanda son direnme güçlerini kıran ve onları mülk sahipleri ile kapitalist çiftçilerin tam köleleri haline getiren konut sefaletinin baş sebebi olduğunu vurgular.

“Böylece ücretlerin asgariye inmesi bir doğa yasası hükmü haline gelir. Öte yandan, bu «göreli fazla nüfus»a rağmen kırlar az nüfusludur. … Tarımın ortalama ihtiyaçları için her zaman çok işçi, istisnai ya da geçici ihtiyaçları içinse her zaman az işçi bulunur. Bundan dolayı, resmî belgelerde, aynı bölgelerin, emek gücünün hem yokluğundan hem bolluğundan aynı zamanda yakındıkları görülür. Geçici ve yerel emek gücü yetersizliği, ücretleri yükseltme yönünde etki yaratmaz. Ama kadınları ve çocukları zorunlu olarak tarım işine iterek, onların gitgide daha küçük bir yaşta sömürülmelerine yol açar. Kadınların ve çocukların sömürülmesi geniş ölçüde gerçekleşince, bu sefer, erkek işçiyi gereksiz kılmak ve ücretini asgaride tutmak için yeni bir neden oluşturur.”

f. İrlanda

Marx, bu kesimdeki incelemeyi tamamlamak için İrlanda’daki duruma da bir göz atmak gerektiğini belirtir.

İrlanda’da da tarımdaki kapitalist gelişmeler ve küçük çiftliklerin oratadan kalkması, bir başka deyişle işlenen toprakların merkezileşmesi neticesinde kırsal nüfusta azalış meydana gelmiştir. Marx, İrlanda’nın uğradığı bu kaybı şu sözlerle dile getirir: “Gelişmiş bir kapitalist üretim ve her şeyden önce bir sanayi ülkesi olan İngiltere, İrlanda’nınki gibi bir nüfus kaybına uğrasaydı, herhalde kan kaybından ölürdü. Fakat bugün artık İrlanda, geniş bir kanalla ayrılmış bulunduğu İngiltere’ye tahıl, yün, hayvan, sanayi ve ordusu için asker sağlayan bir tarım bölgesinden ibarettir.”

Nüfus kaybı İrlanda’da geniş tarım topraklarının ekim dışı kalmasına yol açmış, bu durum tarım üretimini büyük ölçüde azaltmıştır. Buna karşılık, nüfus azaldıkça, toprak rantları ve kapitalist çiftçilerin kârları sürekli olarak artmıştır. Çünkü küçük çiftliklerin büyükleri tarafından yutulması ve işlenebilir toprakların otlak haline getirilmesi ile birlikte toplam ürünün daha büyük bir kısmı artı-ürün haline gelmiştir. Azalan kırsal nüfusla birlikte tarım alanında kullanılan üretim araçlarının kitlesi de azalmış, fakat daha önce dağınık halde bulunan üretim araçlarının bir kısmı sermaye haline geldiği için tarımda kullanılan sermayenin kütlesi artmıştır. Toplam sermayedeki artış, her ne kadar mutlak olarak küçük kalmış olsa da, azalan nüfusa oranla göreli olarak aşırı büyümüştür.

İrlanda’da 1845-1852 yılları arasında “Büyük Kıtlık” ya da “İrlanda Patates Kıtlığı” adıyla anılan bir kitlesel açlık, bulaşıcı hastalıklar ve Amerika’ya göç dönemi yaşanır. 1846 kıtlığı İrlanda’da bir milyondan fazla insanın ölümüne sebep olur ve bunların hepsi yoksul kişilerdir. Marx yoksul İrlandalıların büyük göçünü şöyle anlatır: “İrlanda dehası, zavallı bir halkı sefalete uğradığı yerlerden binlerce fersah öteye atmak için yepyeni bir yöntem keşfetmişti. Amerika’ya göç edenler her yıl evlerine bir miktar para gönderir; bu para geride kalanların yol masrafını karşılar. Giden her kafile bir yıl sonra peşinden yeni bir kafile sürükler.” Büyük göç halk kitlesini yalnızca geçici olarak azaltan bir süreç olmakla kalmamış, yerleri doğum artışıyla doldurulabilecek olandan daha fazla insanı alıp götürdüğü için, nüfusun mutlak düzeyinin yıldan yıla düşmesine yol açmıştır. 1851-1874 döneminde göç edenlerin toplam sayısı yaklaşık 2,5 milyonu bulmuştur.

İrlanda’da kalan ve göç nedeniyle fazla nüfusun baskısından kurtulmuş olan İrlandalı işçiler içinse kötü durum değişmemiştir. Göreli fazla nüfus 1846’dan önceki büyüklüğünde kalmış, reel ücretler aynı düşük düzeyini korumuş, üstelik çalışma ve yaşam koşulları daha da ağırlaşmıştır. Marx, “kırdaki sefalet ülkeyi tekrar yeni bir bunalıma doğru götürmektedir. Bunun nedenleri basit. Tarım alanındaki devrim göçle aynı anda gerçekleşti. Nüfusun göreli fazlalığındaki büyüme, mutlak azalışından daha hızlı oldu” der. “Son olarak, nüfus kaybı, İrlanda’da, gelişmiş bir kapitalist üretim ülkesinde yaratacağı kadar zararlı sonuçlar doğurmamakla beraber, iç pazar üzerinde devamlı bir tepkiye yol açmaktan geri kalmaz. Göçün yarattığı boşluk, burada sadece yerel emek talebini düşürmekle kalmaz, bakkalların, perakendecilerin, küçük atölye sahiplerinin, zanaatçıların, genel olarak küçük iş sahiplerinin kazançlarını azaltır.” 1846 felâketi küçük çiftçileri “patronlarla sadece parasal ilişkileri bulunan özel bir katman, yani gerçek ücretli işçiler sınıfının bir parçası haline” getirmiştir.

1846 felâketi İrlanda tarım işçilerinin barınma koşullarını da büsbütün kötüleştirmiştir. Bu yoksul insanlar ine benzeyen barakalara tıkılmışlardır. Fakat daha da önemlisi, İrlanda kırında yürüyen kapitalistleşme neticesinde, çiftlik arazilerine yayılmış barakalar seri şekilde yıkılmıştır. Marx bu yaşanan süreci şöyle tasvir eder: “Bu yıkım faaliyeti, Tanrı buyruğu imiş gibi, mümkün olan en geniş ölçüde gerçekleştirilmiştir. Böylece birçok işçi köylere ve kentlere sığınmak zorunda bırakılmıştır. Buralarda ise ıskarta mal gibi tavan aralarına, deliklere, mahzenlere ve kötü mahallelerin kıyılarına, köşelerine atılmışlardır. Böylece, milli önyargılarla dolu İngilizlerin bile kabul ettiği üzere yuvalarına ender bir bağlılık duygusuyla bağlı, kalenderce neşelilikleri ve aile hayatlarıyla ilgili adetlerinin temizliği ile tanınan binlerce İrlanda ailesi, kendilerini birdenbire rezaletin son haddine vardığı bir ortamda buldular. Şimdi artık erkekler komşu çiftliklerde iş aramak zorunda kalıyor ve ancak gündelikçi olarak çalıştırılıyor, yani en güvensiz ücret biçimine tabi bulunuyorlar; ayrıca yine şimdi, çiftliklere gidip gelmek için uzun yollar yürümek zorunda kalıyorlar, sık sık fareler gibi ıslandıkları ve daha birçok kötü koşullara maruz kaldıkları için çoğu kez güçsüz düşüyor, hastalanıyor ve böylece yoksullaşıyorlar.”

Göreli nüfus fazlalığının sonucu olan iş güvensizliği ve düzensizliği, dönemin Yoksullar İdaresi müfettişlerinin raporlarında İrlanda tarım proletaryasının yakınmaları olarak ortaya konulmuştur. Marx İngiliz tarım proletaryasını incelerken buna benzer görüngülerle karşılaştığımızı hatırlatır ve İrlanda’daki farklılığa dikkat çeker: “İngiltere, bir sanayi ülkesi olduğundan, sanayinin ihtiyacı olan emek gücü kır bölgelerinden toplanır; oysa bir tarım ülkesi olan İrlanda’da tarımın ihtiyacı kırlardan kovulanları barındıran kentlerden karşılanır. İngiltere’de tarım alanında iş bulamayan işçiler fabrika işçisi haline gelir; İrlanda’da ise kentlere sürülenler, buralarda aynı zamanda ücretler üzerinde bir baskı unsuru olurlarken, tarım işçisi olarak kalır ve iş bulmaları için sürekli kırlara geri gönderilirler.”

İrlandalı tarım işçilerinin konutlarının kötü havası, başka yoksunluklarla da birleşince, bu sınıfı vereme ve tifüse karşı özellikle güçsüz bir durumda bırakmıştır. Marx bu gerçekliğe dikkat çekerek şöyle der: “Koyu bir hoşnutsuzluğun bu sınıfın safları arasına sızmış, bu sınıfın geçmişi özleyip mevcut durumdan nefret eder hale gelmiş olmasına, gelecekten hiçbir şey beklememesine, «kendisini demagogların kötü etkilerine bırakmış», kafasına bir tek fikrin, Amerika’ya göç fikrinin bir sabit fikir olarak yerleşmiş olmasına şaşmamak gerekir.”

İrlanda’da kırsal nüfusu toprak sahiplerinin yeterli gördükleri miktara indirmek için, kapitalist tarım devrimi insanların topraklarından sürülmelerinde somutlanan zor yoluyla yürütülmüştür. Tarihin tekerleğini ilerleten bu yöntem, İrlanda’daki toprak rantı birikimi ile aynı hızda olmak üzere Amerika’da bir İrlandalı birikimini gerçekleştirmiştir. Marx’ın ifadesiyle, koyun ve öküz yüzünden yurdundan atılan İrlandalı, Atlantik’in öbür kıyısında bir Fenian (İrlandalı bağımsızlık savaşçısı) olarak ortaya çıkmıştır. Mücadeleci İrlandalılar, İrlanda’da olduğu gibi Amerika’da da dönemin sömürgeci İngiliz İmparatorluğuna karşı bağımsızlık savaşına damgalarını basmışlardır. Nitekim Marx, kocamış sömürgeci İngiltere karşısında genç Amerikan cumhuriyetinin konumunu şu veciz ifadesiyle dile getirecektir: “Ve kocamış denizler kraliçesinin karşısında genç cumhuriyet gittikçe daha tehditkâr hale gelen bir dev gibi yükseliyor.”

(devam edecek)