Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak / 25

Bölüm 23: Kapitalist Birikimin Genel Yasası

4. Göreli Artık Nüfusun Farklı Varoluş Biçimleri. Kapitalist Birikimin Genel Yasası

Marx, nispi artı-nüfusun mümkün olabilecek her biçimde karşımıza çıkabileceğini, her işçinin yarı ya da tam işsiz olduğu süre boyunca bunun içinde yer alacağını belirtir. Nispi artı-nüfusun sınai çevrimin bunalım zamanlarında şiddetli, işlerin durgunlaştığı zamanlarda kronik bir durum alan büyük biçimleri dışında her zaman karşılaşılan üç biçimi vardır: akıcı, saklı ve durgun.

Modern sanayinin merkezlerinde (fabrikalarda, manifaktürlerde, dökümhanelerde, madenlerde vb.) işçilere kâh yol verilir, kâh büyük kitleler halinde tekrar işe alınırlar. Nispi artı-nüfus burada akıcı biçimde var olur. Makinenin girdiği ve modern işbölümünün uygulandığı bütün büyük işyerlerinde ve esasen fabrikalarda, olgunluk yaşına gelinceye kadar çok sayıda genç erkek işçi çalıştırılır. Bunlar olgunluk yaşına geldiğinde ise, ancak pek azı aynı sanayi kollarında iş bulmaya devam eder, çoğunluğu ise düzenli şekilde işten çıkarılır. Bunlar, akıcı nispi artı-nüfusun sanayideki büyüme ile birlikte büyüyen bir unsurunu oluşturur. Bunların bir kısmı yabancı ülkelere göç eder; aslında yaptıkları şey, dışarıya giden sermayenin peşinden gitmektir. Bunun sonuçlarından biri, İngiltere’de görüldüğü gibi kadın nüfusun erkek nüfustan daha hızlı artmasıdır.

İşçi kitlesindeki doğal artışın bir yandan sermayenin ihtiyacını karşılayamaması, fakat diğer yandan da ihtiyaçtan fazla olması sermayenin kendi hareketinin özünde yatan bir çelişkidir. Binlerce işçinin, işbölümü kendilerini belli bir işkoluna sıkı sıkıya bağlamış olduğu için işsiz kitleleri halinde sokakları doldurduğu bir sırada, bir yandan da işçi yokluğundan şikâyet edildiği görülür. Ayrıca, emek gücünün sermaye tarafından tüketilip posasının çıkartılması o kadar çabuk olur ki, işçi daha orta yaştayken ömrünü az çok tüketmiş bulunur. “Böyle bir işçi, fazlaların arasına katılır, ya da işçiler merdiveninin daha yukarıdaki bir basamağından daha aşağıdaki bir basamağına indirilir. En kısa yaşam sürelerine tam da büyük sanayi işçileri arasında rastlarız.” Bu nedenle işçi kuşaklarının hızla yenilenmeleri gerekir. Marx bu yasanın nüfusun öteki sınıfları için geçerli olmadığını vurgular. “Bu toplumsal ihtiyaç, modern sanayi işçisinin içinde yaşamakta olduğu koşulların zorunlu bir sonucu olan erken yaşta evlenmelerle ve çocuk işçilerin sömürülmesinin bunların üretilmelerini kârlı bir iş haline getirmesiyle tatmin edilir.”

Kapitalist üretim tarım alanını hükmü altına aldığı ölçüde, burada faaliyet gösteren sermayenin birikimiyle birlikte tarım işçisine duyulan talep de mutlak olarak azalır. Üstelik burada işçilere yol verilmesi, tarım dışı sanayilerde olduğu şekilde daha sonra büyük sayıda işçinin tekrar işe alınmasıyla tamamlanmaz. Dolayısıyla, kır nüfusunun bir bölümü sürekli olarak kente akarak sanayi proletaryasına dönüşmeye hazır hale gelir ve bu dönüşme için uygun koşulları gözler. Nispi artı-nüfusun bu kaynağı da sürekli akış halindedir. Ne var ki, bu nispi artı-nüfusun kentlere doğru sürekli akışı, kırda kentin işçi talebine bağlı olarak büyüyen saklı bir artı-nüfusun varlığını şart kılar. “Bundan ötürü, tarım işçisi, ücretlerin en düşüğüne mahkûm edilir ve bir ayağı hep sefalet bataklığındadır.”

Nispi artı-nüfusun üçüncü kategorisi durgun artı-nüfustur ve faal işçi ordusunun bir bölümünü oluşturur. Ancak işçi sınıfının bu bölümü tümüyle düzensiz şekilde çalıştırılır ve sermayeye tükenmek bilmeyen bir kullanılabilir emek gücü kaynağı sağlar. Bu işçilerin yaşam koşulları, işçi sınıfının ortalama normal düzeyinin altındadır ve bu durum onları sermayenin özel sömürü dallarının geniş temeli haline getirir. Azami çalışma süresi ve asgari ücret bunların ayırt edici özellikleridir. Marx, modern sanayinin gelişmesi neticesinde kırın çözülmesi, zanaatçılığa dayanan işletmenin manifaktür karşısında ve manifaktürün de makineli işletme karşısında ayakta duramadığı ölçüde, durgun artı-nüfusun sayısının arttığına işaret etmiştir. Bir başka önemli husus daha vardır. Aslında yalnızca doğum ve ölümlerin sayıları değil, ailelerin mutlak büyüklükleri de ücretlerin yüksekliği ve dolayısıyla farklı işçi kategorilerinin sahip oldukları geçim araçları kütlesi ile ters orantılıdır. Marx, kapitalist toplumun bu yasasının, ilkel topluluk insanlarına ve hatta uygarlaşmış sömürge halklarına bile saçma görüneceğini belirtir. Fakat gerçektir ve bu yasa insanın aklına, bireyleri daha zayıf olan ve durmadan kırılan hayvan türlerinin yığınsal yeniden üremelerini getirir.

Nispi artı-nüfusun en dipteki tortusunu ise sefalet alanının sakinleri oluşturur. Haydutlar, suçlular, fahişeler (kısaca gerçek lümpen proletarya) bir yana bırakıldığında, sefalet alanının sakinleri üç kategoriden oluşur. Bunların birincisi, çalışabilecek durumda olan kimselerdir. Bu gibi kimselerin miktarı her bunalımla birlikte kabarmakta ve işlerde görülen her canlanma ile birlikte azalmaktadır. İkinci kategori, yetim çocuklarla yoksul çocuklarıdır. Bunlar yedek sanayi ordusunun adaylarıdır ve ekonomik refah dönemlerinde alelacele ve kitle halinde faal sanayi ordusunun erleri haline gelirler. Üçüncü kategori, zavallı duruma düşmüş ve çalışabilecek halleri kalmamış kimseleri kapsar. “Bu kategori, esas itibarıyla, iş bölümü yüzünden hareket yeteneklerinden yoksun, çaresizlik içinde kıvrananlar, bir işçinin normal çalışma yaşını aşmış insanlar ve son olarak, sayıları tehlikeli makinelerin, madenlerin, kimyasal maddeler imal eden fabrikaların ve bunlara benzer yerlerin çoğalmasıyla birlikte kabaran sakatlanmış, dul kalmış sanayi kurbanlarından vb. meydana gelir. Sefalet, faal sanayi ordusunun hastanesi ve yedek sanayi ordusunun safrasıdır.” Sefalet nispi artı-nüfusla birlikte ürer ve bu nüfusun varlığı ne kadar zorunlu ise sefaletin varlığı da o kadar zorunludur. Çünkü artı-nüfusun yanı sıra sefalet, kapitalist üretimin ve zenginlik artışının bir koşulunu oluşturur. Sefalet, kapitalist üretimin ek harcamaları arasında yer alır; ne var ki sermaye bunu büyük ölçüde kendi sırtından atıp işçi sınıfının ve emekçilerin omuzlarına yüklemenin yolunu çok iyi bilir.

“Toplumsal zenginlik, faaliyet halinde bulunan sermaye, bunun büyümesinin hacmi ve gücü ve dolayısıyla da proletaryanın mutlak büyüklüğü ve emeğinin üretici gücü ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Kullanıma hazır emek gücünün büyüklüğünü artıran nedenler, sermayenin genişleme gücünü artıran nedenlerle aynıdır. Yani, yedek sanayi ordusunun göreli büyüklüğü, zenginlik potansiyeli ile birlikte artar.” İşçi nüfusunun düşkünler tabakasıyla birlikte yedek sanayi ordusunun toplamı ne kadar büyük ve bunun faal orduya oranı ne kadar yüksekse, resmî yoksulluk da o kadar büyük olur. Marx bunun kapitalist birikimin mutlak ve genel yasası olduğunu vurgular. Sonuç olarak, burjuva iktisatçıların üretim araçları ile emeğin üretkenliği geliştikçe işsizliğin ortadan kalkacağına ilişkin iddiaları yalandan ibarettir ve bu yalanlar kapitalist ekonominin gerçekleri karşısında çökmeye mahkûmdur. Çünkü işçi nüfusu her zaman sermayenin değerlenme ihtiyacından daha hızlı artmaktadır.

Kapitalist toplumda emeğin toplumsal üretkenliğini yükseltmeye yarayan bütün yöntemler, bu yöntemlerin maliyetlerinin işçilerin sırtına yıkılması sayesinde hayata geçirilir. Bu gerçeklik Marx’ın satırlarında tüm çarpıcılığıyla dile getirilir: “Üretimi geliştirmeye yönelik bütün araçlar, üreticinin egemenlik altına alınmasını ve sömürülmesini sağlayan araçlar haline gelir, onu bir parça-insan biçiminde güdükleştirir, makinenin eklentisi durumuna indirir, katlanmak zorunda kaldığı işkence yüzünden emeğinin içeriğini yok eder; bilimin bağımsız bir güç olarak emek sürecinin bir parçası haline gelmesi ölçüsünde onu emek sürecinin zihinsel güçlerine yabancılaştırır; içinde çalıştığı koşulları bozar, emek süresi sırasında en nefret edilecek bir despotluğa boyun eğmek zorunda bırakır, bütün ömrünü emek-zaman haline getirir, karısını ve çocuğunu sermayenin Juggernaut tekerleğinin (önüne gelen her şeyi yıkan gücün) altına atar”.

Bütün artı-değer üretme yöntemleri aynı zamanda birikim yöntemleridir ve birikimdeki her genişleme bu yöntemlerin daha da geliştirilmesine yarayan bir araç olur. İşte bu nedenle, aldığı ücret ne kadar yüksek ya da düşük olursa olsun, işçinin durumu sermayenin birikmesi oranında kötüleşmek zorundadır. Nispi artı-nüfusu ya da yedek sanayi ordusunu her zaman birikimin hacim ve enerjisi ile dengeli durumda tutan bir yasa vardır. Marx’ın ifadesiyle, bu yasa işçiyi sermayeye, Yunan mitolojisindeki Hephaistos’un çivilerinin Prometheus’u kayalara mıhladığından daha sıkı bir şekilde bağlar. Sermaye birikimi, karşılığında bir sefalet birikimi demektir. “Şu halde, bir kutuptaki zenginlik birikimi, aynı zamanda, öteki kutuptaki, yani kendi emeğinin ürününü sermaye olarak üreten sınıfın yer aldığı karşı kutuptaki sefalet, acı, kölelik, cehalet, vahşileşme ve manevi bozulmanın birikimidir.”

Kapitalist birikimin bu antagonist karakteri, Marx’ın buraya düştüğü dipnotta belirttiği üzere “Felsefenin Sefaleti” adlı eserinde vurgulanmıştır: “Burjuvazinin içinde hareket ettiği üretim ilişkilerinin tek biçimli, basit bir karakterinin değil, ikili bir karakterinin olduğu; zenginliğin üretildiği aynı ilişkiler içinde sefaletin de üretildiği; içinde üretici güçlerin geliştiği ilişkiler içinde bir baskı gücünün de geliştiği; bu ilişkilerin burjuva zenginliğini, yani burjuva sınıfının zenginliğini ancak bu sınıfın tek tek üyelerinin servetini durmadan yok ederek ve gittikçe büyüyen bir proletarya yaratarak ürettiği, her gün daha çok aydınlığa çıkar.”

18. yüzyılın büyük iktisat yazarlarından biri olan Venedikli rahip Ortes, kapitalist üretimin antagonizmini toplumsal zenginliğin genel doğa yasası olarak gördüğünü belirtmiştir. Marx onun satırlarından aktarır: “Bir ülkede iktisadi iyilik ile iktisadi kötülük her zaman birbirlerini dengeler, bazıları için meta bolluğu her zaman başkaları için bunların yokluğuna denk olur. Bazılarının büyük çaptaki zenginliği, her zaman, çok daha kalabalık olan başkalarının en gerekli şeylerden mutlak olarak yoksun bırakılmaları ile birlikte görülür. Bir ulusun zenginliği nüfusuna, sefaleti zenginliğine uygun olur. Bazılarının çalışkanlığı, başkalarını tembelliğe zorlar. Yoksullar ve tembeller, zenginlerin ve çalışanların zorunlu bir ürünüdür.”

Ortes’ten yaklaşık 10 yıl sonra, İngiltere Kilisesi rahiplerinden Townsend ise yoksulluğu zenginliğin zorunlu bir koşulu diye zalim bir biçimde göklere çıkartmıştır: “Çalışmayı yasa zoruyla sağlamak pek çok zahmet, şiddet ve gürültüye yol açar; oysa açlık, sadece sakin, sessiz, sonu gelmeyen bir baskı olmakla kalmaz, gayret ve çalışmanın en doğal motifi olarak en güçlü biçimde çaba gösterilmesine yol açar.” Marx’ın vurguladığı üzere, düzen koruyucu papazlara göre her şey açlığın işçi sınıfı arasında kalıcılaştırılmasına bağlıdır ve onlara göre bunu da, hükmünü özellikle yoksullar arasında yürüten nüfus ilkesi sağlamaktadır. Townsend, yoksulların durumunu bir parça düzeltmeyi amaçlayan Yoksullar Yasası’na bu nedenle şiddetle karşıdır ve yoksullara yardımı şöyle eleştirir: “Öyle görünüyor ki, toplum hayatında en aşağılık, en pis ve en bayağı işlerin yapılabilmesi için her zaman bazı kimseler el altında bulunsun diye, yoksulların belli bir derecede tedbirsiz olmaları, bir doğa yasasıdır. Böylece, insan mutluluğunun hazinesi çok büyür, daha duyarlı olanlar pis ve sıkıcı işlerden kurtulur ve rahatsız edilmeden daha yüksek düzeyli meslekleri sürdürebilir vb. ... Yoksullar Yasası, yeryüzünde Tanrı ve doğa tarafından kurulmuş bulunan bu sistemin uyum ve güzelliğini, simetri ve düzenini bozma eğilimindedir.”

Açık ki, Townsend’ın düşüncesi dünden bugüne kapitalizmin eşitsizliğini Tanrısal düzen diye yutturmaya çalışanların tıynetini sergilemektedir. Böylelerine Marx’ın yönelttiği eleştiri, hangi din olduğu fark etmez, günümüzde de geçerlidir: “Sefaleti ebedîleştiren mukaddesatta Venedikli rahip, nasıl Hristiyan hayırseverliğinin, evlilik yasağının, manastırların ve kutsal vakıfların varoluş nedenini bulduysa, kiliseden ödenek alan Protestan papaz, aynı mukaddesatta, yoksullara pek zavallı miktarda bir kamu yardımı alma hakkını sağlayan yasaları kötülemenin bahanesini bulur”.

5. Kapitalist Birikimin Genel Yasasının Örneklerle Gösterilmesi

a. 1846-1866 yılları arasında İngiltere

Kapitalist birikimin incelenmesi için modern toplumun hiçbir dönemi, İngiltere’nin 1846-1866 arasındaki yirmi yıllık zaman diliminden daha uygun olmamıştır. Bu gerçekliğe dikkat çeken Marx’ın belirttiği gibi, bütün ülkeler arasında klasik örneği yine İngiltere vermektedir. Çünkü İngiltere dünya piyasasında ilk sırayı tutmakta, kapitalist üretim ancak burada tam anlamıyla gelişmiş bulunmaktadır. Ve son olarak da, 1846’dan beri süregelen serbest ticaretin mutluluk döneminin başlamasıyla, bu ülkede vülger iktisat son sığınağından da kovulmuş durumdadır. Ayrıca, 1846’dan sonraki yirmi yıllık dönem boyunca kapitalist gelişme ve onun yarattığı eşitsizlik daha da büyümüştür. Marx’ın incelemesine konu olan son elli yılda İngiltere’de nüfusun mutlak artışı çok büyük olsa da, nüfusun artış oranı sürekli olarak düşmüştür. Marx, incelediği dönem boyunca mülk sahiplerinin payına düşen zenginlik artışına dikkat çeker ve burada en güvenilir ölçütün gelir vergisine tabi kârların, toprak rantlarının vb. hareketi olduğunu vurgular. Rakamlar, sermaye birikimine aynı zamanda sermaye yoğunlaşması ve merkezîleşmesinin eşlik ettiğini de gözler önüne sermektedir.

“Şimdi bu sanayinin doğrudan doğruya kullandığı insanlara, bu zenginliğin yaratıcılarına, işçi sınıfına bakalım” der Marx. Dönemin ünlü İngiliz burjuva siyasetçisi Gladstone bile, işçi sınıfının durumuyla ilgili olarak “bu ülkenin toplumsal durumunda en hüzün verici görünüşlerden birisi” demektedir. İşçi sınıfı, mülkiyet sahibi sınıfa “baş döndürücü bir zenginlik ve kudret artışı” sağlamasına karşın gene yoksul kalmıştır. Aşırı yoksulluk azalmadığına göre artmıştır, çünkü aşırı zenginlik artmıştır. Ayrıca, resmî istatistikler geçim araçlarında bir pahalılaşma olduğunu göstermektedir. Dönemin profesörlerinden biri olan Fawcett İngiltere’deki durumu açıkça ifade etmiştir: “Çalışan sınıfların refahında hissedilebilir bir artış olmazken, zenginler hızla zenginleşiyor. ... İşçiler neredeyse borçlandıkları esnafın köleleri haline geliyor.”

Marx, İngiliz işçi sınıfının mülk sahibi sınıflar için bu “baş döndürücü zenginlik ve kudret artışı”nı hangi koşullar altında yarattığının, Kapital’in “işgünü ve makineler” kısmında yeterince ortaya konmuş olduğunu hatırlatır. Ne var ki, o kısımlarda asıl olarak işçinin işyerindeki toplumsal işleviyle ilgilenilmiştir. Oysa kapitalist birikimin yasalarını tam olarak anlamak için, işçinin işyeri dışındaki durumunun, beslenme ve barınma durumunun da ele alınması gerekir. Fakat burada öncelikle, sanayi proletaryası ve tarım işçilerinin en düşük ücretle çalışan kısmıyla, yani işçi sınıfının çoğunluğu ile ilgilenilecektir. Marx, bunu yapmadan önce resmî sefalet durumu, yani işçi sınıfının emek gücünü satma olanağını kaybeden ve ancak kamu kurumlarından sağlanan sadakalarla canlı kalabilen bölümü hakkında birkaç söz eklemenin yerinde olacağını belirtir. Marx’ın resmi yoksullar listesindeki artışlara dair aktardığı rakamlar, İngiltere’de zenginlik birikimine paralel olarak yükselen yoksulluk durumunu ortaya koyar. Sefalet istatistiklerinin analizinde iki nokta dikkat çekicidir. Birincisi, yoksullar kitlesindeki artma ve azalmalar sınai çevrimin dönemsel değişmelerini yansıtır. İkincisi, sermayenin birikimiyle birlikte sınıf mücadelesinin ve dolayısıyla işçilerin kendilerine güvenlerinin gelişmesi oranında, resmî istatistiklerin sefaletin gerçek büyüklüğü hakkındaki aldatıcılık derecesi giderek artar. Londra’da o dönemde açlıktan ölümlerde korkunç derecede artış görülmüştür. Bu durum, “işçilerin, sefaletin cezaevi olan çalışma yurdundaki kölelikten duydukları artan dehşeti hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlar”.

b. Britanya sınai işçi sınıfının düşük ücret alan katmanları

Marx sınai işçi sınıfının düşük ücret alan katmanlarını ele alır. Dönemin sağlık raporları, işçilerin kötü beslenme koşullarını gözler önüne serer. İncelemeye konu olan işçilerin çoğu, yeterli miktarda besleyici gıdalar satın alamadıkları için açlık hastalıklarıyla boğuşmaktadırlar. Tarım işçileri arasında besin yetersizliği genellikle kadın ve çocukların payına düşer; çünkü “işini yapmak için erkek beslenmelidir” anlayışı egemendir. Ayrıca kentler dahil, işçi aileleri konforun her türlüsünden tamamıyla yoksun haldedir. Bir sağlık raporunda durum çarpıcı biçimde sergilenmektedir: “Giyinme ve ısınma ihtiyaçlarını, beslenmeden de zor karşılamaktadırlar. Havanın sertliğine karşı kendilerini yeterince koruyamazlar, oturdukları yerler hastalıkları doğuracak veya ağırlaştıracak derecede darlaşmıştır; bir ev için gerekli mobilya ve eşyadan hemen hemen hiçbir iz yoktur; temizlik bile pahalı veya zor hale gelmiştir. Kendine saygı sonucu gene de temiz kalmaya kalkışırlarsa, bu yolda harcanan her çaba açlıktan duyulan acının artmasına sebep olur. Ev, barınmanın en ucuz olduğu yerdedir; bu gibi yerlerde sağlık gözetim hizmetleri en asgari düzeydedir; lâğımlar meydandadır; trafik yok denecek kadar azdır; pislikler ve çöpler toplanmaz; topluca yaşamanın rahatsızlıkları azamisine varır; su ya çok azdır ya da en kötü cinsindendir ve üstelik kentlerde ışık ve hava da son derece yetersizdir. …Hiç şüphe yoktur ki, kentli işçiler bir parçacık yiyecek elde etmek için çoğu zaman her tür ölçüyü aşan bir çalışma süresine katlanmak zorundadır. Böyle olmakla beraber ancak çok sınırlı bir anlamda bu işin insanı yaşatmaya yettiği söylenebilir. ... Çok büyük bir çoğunluk için bu sözde kendini yaşatabilme durumu ancak sefalete doğru şu ya da bu uzunlukta dolambaçlı bir gidiş olabilir.”

Marx’ın belirttiği üzere, en çalışkan işçi katmanlarının çektiği açlık işkencesi ile zenginlerin kapitalist birikime dayanan kaba veya rafine savurgan tüketimleri arasındaki içsel bağlantıyı anlamak ancak iktisat yasalarını bilmekle mümkündür. Bu bağlamda önemli bir gerçekliğe dikkat çeker Marx: “Üretim araçlarının merkezîleşmesi ne kadar yığınsal olursa, işçilerin aynı yerdeki yığılmaları o kadar büyük olur; bundan dolayı, sermaye ne kadar hızlı birikirse, işçilerin barınma koşulları o kadar sefilleşir.” Kentlerdeki, zenginliğin ilerlemesine eşlik eden “kentsel dönüşüm” ve yeniden inşa faaliyetleri yoksulları gittikçe daha kötü ve daha kalabalık yerlerde barınmak zorunda bırakmıştır. “Kapitalist birikimin antagonist karakteri ve dolayısıyla genel kapitalist mülkiyet ilişkileri burada öylesine açıktır ki, bu konu hakkında yazılmış resmî İngiliz raporları bile «mülkiyet ve mülkiyet hakları» ile ilgili olarak geleneksel çizgiden ayrılan çıkışlarla doludur”. S. Laing adlı kişinin satırları buna örnektir: “Birey haklarının mülkiyet hakkına feda edilmesinin, çalışan sınıfların barınma hakkının mülkiyet hakkına feda edilmesi kadar açık ve utanmazca bir başka örneği bulunmuyor. Her büyük kent insanların kurban edildiği bir yer, her yıl binlerce insanın hırs tanrısı için kesildiği bir sunaktır.” Aşırı derecede kalabalık veya insanların oturmasına mutlak olarak elverişsiz barınma mekânları bakımından Londra başta gelir. Londra ve Newcastle’ın birçok bölümünde hayat cehennemi andırmaktadır.

Kentsel “iyileştirmeler” ve bununla birlikte eski cadde ve evlerin yıkımı ilerledikçe, metropoldeki fabrika sayısı ve buraya insan akını artmakta ve kentsel toprak rantlarıyla birlikte ev kiraları yükselmektedir. Bunun sonucunda, küçük esnaf ve aşağı orta sınıfın diğer unsurlarıyla birlikte, işçi sınıfının daha iyi durumdaki bölümü de Londra’da gittikçe artan ölçüde bu iğrenç barınma koşullarının içine sürüklenmiştir. Ev kiraları öylesine ölçüsüz yükselmiştir ki, bir odadan fazlası için kira ödeyebilecek çok az işçi vardır. Londra’da başını alıp giden arsa spekülasyonu kiraların alabildiğine artmasına neden olmuş ve günümüz emlakçılarının atası olan aracı kişileri (middlemen) türetmiştir. Bu işi kendilerine meslek edinmiş beyler, kiracıları alabildiğine yolmakta, kiralar haftalık ödenmekte ve aracılar bir kiracıyı defettikten sonra evi olabildiğince berbat bir durumda daha sonra gelenlere teslim etmektedirler.

“Şu kapitalist adalete hayran olmamak mümkün mü?” diye alayla sorar Marx. Ve kapitalizmin adaletsizliğini gözler önüne serer: “Arsa sahipleri, ev sahipleri ve iş adamları, gayrimenkulleri, demir yolu, yeni yol yapımı vb. gibi «iyileştirme» nedeniyle kamulaştırıldığında, yalnızca tam bir bedel almakla kalmaz. Bunlar, ilahi ve beşerî adaletin gereklerine uygun olarak katlanmak zorunda kaldıkları «kaçınma» karşılığında fahiş bir kârla teselli edilir. Oysa işçi, karısı, çocukları ve eşyasıyla sakağa atılır ve işçiler kentin belediye kurallarının sıkı sıkıya uygulandığı mahallerine büyük kitleler halinde doluşunca da, toplum sağlığı adına polis tarafından peşlerine düşülür!”

19. yüzyılın başında İngiltere’de, Londra’dan başka nüfusu 100.000’i aşan başka bir kent yoktur. Nüfusu 50.000 civarında olan ancak beş kent vardır. Fakat Marx’ın Kapital’i kaleme aldığı tarihlerde nüfusu 50.000’den fazla olan kent sayısı yirmisekize ulaşmıştır. Günümüz rakamlarıyla karşılaştırıldığında “ne güzelmiş” gibi görünse de, Marx’ın aktardığı gerçeklik “anlatılan senin hikâyendir!” demektedir. “Bu değişmenin sonucu, kentli nüfusta sadece muazzam bir artış olmakla kalmamış, aynı zamanda yoğun nüfuslu eski küçük kentler, şimdi, serbestçe hava almalarına olanak bırakmayacak biçimde, çepeçevre binalarla sarılmış merkezler haline gelmiştir. Bunları artık cazip bulmadıkları için, zenginler buraları terk edip daha güzel olan banliyölere yerleşir. Zenginlerden sonra gelenler, bunların bıraktıkları büyük evlere, çoğu zaman yanlarına başka kiracılar da alarak, her oda bir aile olmak üzere yerleşir. Böylece, belirli bir nüfus, onları barındırma amacıyla yapılmamış ve onlar için tümüyle uygunsuz olan, çevreleri yetişkinler için gerçekten alçaltıcı, çocuklar için bozucu koşullarla dolu olan bu evlere yığılmıştır.”

Marx’ın belirttiği üzere, “bir sanayi veya ticaret kentinde sermaye ne kadar hızlı birikirse, sömürülebilir insan malzemesi buraya o kadar hızlı akar ve işçiler için çarçabuk sağlanan konutlar o kadar kötü olur”. Dönemin sağlık raporları, özü bakımından, günümüz corona salgınlarının fazlasıyla can aldığı yoksul ülke ve bölgelerdeki gerçekliğe de ışık tutar: “Tifüsün devamının ve yayılmasının nedeni, hiç şüphe yok ki, insanların üst üste yaşamaları ve konutlarının pis olmasıdır. İşçilerin oturdukları evler genellikle çıkmaz sokaklarda veya kapalı avlulardadır. Bunlar, ışık, hava, mekân ve temizlik bakımlarından gerçek yetersizlik ve sağlığa aykırılık örnekleridir; bu durum herhangi bir uygar ülke için yüz karasıdır. Erkekler, kadınlar ve çocuklar buralarda geceleri koyun koyuna yatar. Erkekler söz konusu olduğunda, gece vardiyası ve gündüz vardiyası hiç aralıksız peş peşe geldiğinden yataklar soğumaya bile vakit bulmaz. Su durumları kötü ve tuvaletleri daha da kötü olan evler kirli, havasız ve bulaşıcı hastalık yuvasıdır.” Konut sefaleti bakımından Londra’dan sonra üçüncü sırada yer alan fakat Avrupa’nın en zengin kentlerinden biri olan Bristol’de ise, en açık yoksulluğun ve konut sefaletinin zirvesine ulaşılmıştır.

(devam edecek)