Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /24

Bölüm 23: Kapitalist Birikimin Genel Yasası

3. Bir Göreli Artık Nüfusun Gittikçe Artan Ölçüde Üretimi ya da Yedek Sanayi Ordusu

Sermayenin başlangıçta yalnızca nicel bir genişleme olarak görünen birikimi, aslında bileşiminin nitel olarak sürekli değişmesiyle, yani değişmeyen sermayenin değişen sermaye aleyhine sürekli artmasıyla gerçekleşir. Emeğin üretkenliğinde buna uygun düşen gelişme ve sermayenin organik bileşiminde değişim, birikimdeki ilerlemeye ya da toplumsal zenginlikteki büyümeye ayak uydurur. Toplam sermayedeki mutlak genişlemeye, sermayenin merkezileşmesi ve hem ek sermayenin hem de başlangıçtaki sermayenin geçirdiği köklü teknik değişim eşlik eder ve bu nedenle bunlar çok daha büyük bir hızla yol alırlar.

Hatırlanacağı gibi, emek gücü talebi toplam sermayenin büyüklüğüyle değil, bunun değişen kısmıyla belirlenir. Bu nedenle bu talep toplam sermayedeki büyüme ile orantılı olarak büyümez, tersine toplam sermayenin büyümesiyle birlikte giderek daha fazla küçülür. Sermaye birikimi, veri olan bir teknik temel üzerinde üretimde genişlemeye yol açarak ilerler ve giderek bu genişleme ataklarındaki zaman aralıkları kısalır. Ayrıca, hem belli bir sayıda ek işçiyi soğurabilmek, hem de eski sermayenin sürekli olarak başkalaşım geçirmesi nedeniyle halen çalışmakta olan işçileri çalıştırabilmek için sermaye birikiminin artış hızının giderek artması gerekir.

Kuşkusuz, büyüyen bu sermaye birikimi ve merkezîleşme de, sermayenin bileşiminde yeni bir değişmenin yani sermayenin değişmeyen kısmına oranla değişen kısmında çok daha hızlı bir küçülmenin kaynağı olacaktır. O halde, sahip bulunduğu gelişme düzeyiyle doğru orantılı olarak sürekli bir göreli, yani sermayenin ortalama değerlenme ihtiyaçları açısından aşırı ve bu nedenle de “fazla” işçi nüfusu yaratan, kapitalist birikimin kendisinden başka bir şey değildir.

Marx, sermaye birikim hareketinin farklı sektörler itibarıyla eşzamanlı olmayabileceğini belirtir ve son derece önemli hususlara dikkat çeker. Şöyle ki, toplam toplumsal sermayenin birikim hareketi bazen dönemsel değişikliklere yol açar, bazen de bunun evreleri eş zamanlı olarak farklı üretim alanlarına dağılır. Bazı üretim alanlarında yalnızca sermaye yoğunlaşması neticesinde sermayenin bileşiminde değişiklik olur. Diğer bazı üretim alanlarında sermayedeki mutlak büyüme, değişen sermayede ve neticede kullanılacak emek gücü miktarında mutlak bir azalmayı beraberinde getirir. Diğer bazılarında ise, sermaye bazen veri olan bir teknik temel üzerinde büyümeye devam eder ve kendisindeki büyüme ile orantılı olarak ek emek güçlerini kendisine çeker. Bazen de sermayenin organik bileşimi değişikliğe uğrar ve değişen sermaye kısmı küçülür.

Netice olarak farklı sektörlerde hareket farklı seyretse de, değişen sermaye talebi mevcut işçi arzından küçük olduğu ölçüde ortaya bir “fazla” işçi nüfusu çıkar. Fakat halen faaliyet halinde bulunan toplumsal sermayedeki büyümeye bağlı olarak, eskisine göre daha fazla işçiye de ihtiyaç doğabilir. Bu değişik faktörlerin etkisiyle işçilerin sermaye tarafından daha fazla çekilmesinin ve yine sermaye tarafından daha fazla geri itilmesinin ölçeği de büyür. Sermayenin organik bileşimindeki ve teknik biçimindeki değişmenin hızı artar ve bu değişmenin ya aynı zamanda ya da birbiri peşi sıra meydana geldiği üretim alanlarının sayısı kabarır. Marx’ın bu gelişmelerden çıkarttığı sonuç şudur: “Demek ki, işçi nüfusu, bizzat kendisi tarafından üretilen sermaye birikimi ile birlikte, giderek büyüyen bir ölçüde, kendisinin göreli artık nüfus haline getirilmesinin araçlarını da üretiyor. Bu, kapitalist üretim tarzına özgü bir nüfus yasasıdır; gerçekten de, her özel tarihsel üretim tarzı, kendi özel, tarihsel olarak geçerli nüfus yasalarına sahiptir. Soyut bir nüfus yasası, yalnızca bitkiler ve hayvanlar için vardır; o da ancak, insanın tarihsel olarak müdahale etmemesi ölçüsünde...”

Bir “artık” ya da “fazla” işçi nüfusunun varlığı, sermaye birikiminin veya diğer bir deyişle kapitalist temel üzerinde zenginliğin gelişmesinin zorunlu bir ürünüdür. Ama şurası önemli ki, bu “fazla” nüfus da, tersine, kapitalist üretimin kaldıracı, kapitalist üretim tarzının bir varlık koşulu haline gelir. “Bu artık nüfus, sanki üretilmesinin bütün masraflarını o karşılamış gibi mutlak olarak sermayeye ait olan bir kullanılmaya hazır yedek sanayi ordusu oluşturur. Artık nüfus, sermayenin değişen değerlenme ihtiyaçları için, gerçek nüfus artışının sınırlarından bağımsız olarak, her an sömürülmeye hazır insan malzemesini yaratır.”

Birikim ve emeğin üretkenliğindeki gelişme ile birlikte, sermayenin ani genişleme gücü de büyür. Bu büyüme, yalnızca mutlak zenginliğin artmasından ya da yalnızca kredi sisteminin bu zenginliğin alışılmadık bir kısmını ek sermaye olarak birdenbire üretimin emrine vermesinden kaynaklanmaz. Bunların yanı sıra, üretim sürecinin gelişen teknik koşulları, gelişen makineler, taşımacılık araçları vb, artı-ürünün en yüksek hızla ve en büyük ölçekte ek üretim araçlarına dönüşmesini mümkün kılar. Birikimdeki ilerleme ile birlikte ek sermayeye dönüştürülebilen toplumsal zenginlik kütlesi alabildiğine büyür. Bu gelişmeler neticesinde sermaye, piyasaları genişleyen eski üretim kollarına ya da eskilerinin gelişmesinden dolayı kendilerine ihtiyaç duyulan yeni açılmış üretim kollarına çılgınca bir coşkunlukla atılır.

“Bütün bu gibi durumlarda, büyük insan kitlelerinin, hemen ve diğer alanlardaki üretim faaliyetlerinde kesintiye yol açmaksızın, en önemli noktalara atılabilir olması gerekir. Aşırı nüfus bu kitleyi sağlar. Modern sanayinin karakteristik yaşam çizgisi, yani daha küçük dalgalanmalarla kesintiye uğrayan ortalama canlılık, yüksek baskı altında üretim, bunalım ve duraklama dönemlerinden oluşan on yıllık çevrim, yedek sanayi ordusunun ya da artık nüfusun durmadan oluşturulmasına, bunun şu ya da bu ölçüde soğurulmasına ve yeniden oluşturulmasına dayanır. Öte yandan, sınai çevrimin değişen evreleri de, artık nüfusu işe yerleştirir ve onun yeniden üretiminin en enerjik aracılarından biri olur.”

Modern sanayinin, insanlığın daha önceki çağlarının hiçbirinde rastlamadığımız bu kendine özgü yaşam çizgisinin, kapitalist üretimin çocukluk çağında olanaksız olduğunu vurgular Marx. Çünkü o çocukluk çağında sermayenin bileşimi ancak çok yavaş değişebilmiştir. Bu nedenle, sermayenin birikimi ile emek gücü talebindeki göreli büyüme genel olarak el ele gitmiştir. Modern dönemle karşılaştırıldığında kapitalizmin çocukluk çağında sermaye birikiminin yavaş ilerlemesi gibi, sömürülebilir işçi nüfusu bakımından da doğal sınırlarla karşılaşılmıştır. Zira el altında bulunan bir insan malzemesi olmadan ve işçi sayısında nüfusun mutlak artışından bağımsız olan bir çoğalma meydana gelmeden genişleme mümkün olamaz. “İşçi sayısında böyle bir çoğalma, çalıştırılan işçilerin sayısını, artan üretime oranla azaltan yöntemlerden yararlanarak işçilerin bir kısmını sürekli olarak «serbest hale getiren» basit süreçle sağlanır. Demek ki, modern sanayinin bütün hareket biçimi, işçi nüfusun bir kısmının sürekli olarak işsiz ya da yarı işsiz insanlara dönüştürülmesine dayanır.”

Marx, modern kapitalist ekonominin ilerleyişi içinde kendini gösteren daralma ve genişleme hareketlerini şöyle açıklar: “Tıpkı kendilerine bir kez belli bir hareket verilince bunu durmadan tekrarlayan gök cisimleri gibi, toplumsal üretim de, birbiri peşi sıra gelen genişleme ve daralma hareketleri içine sokulur sokulmaz bunları durmadan tekrarlar. Sonuçların kendileri nedenler haline gelir ve kendi koşullarını durmadan yeniden üreten bütün sürecin durum değişmeleri periyodiklik biçimini alır. Bu periyodiklik bir kez yerleşiklik kazanınca, göreli bir aşırı nüfusun, yani sermayenin kendi kendini değerlendirmesinin yol açtığı ortalama ihtiyaçlara göre fazla olan bir nüfusun yaratılmasını ekonomi politik bile modern sanayinin varlık koşulu olarak görür.”

Kapital’in Fransızca basımında buraya önemli bir ek yapılmıştır: “Fakat makineleşmiş sanayinin ağırlığını bütün ulusal sanayi üzerinde duyuran bir etki yapabilecek derecede kök saldığı, sanayinin bu duruma gelmiş olması dolayısıyla dış ticaretin iç ticareti önem açısından geride bırakmaya başladığı, dünya piyasasının Yeni Dünya’da, Asya ve Avustralya’da birbiri peşi sıra gittikçe daha geniş alanlara el attığı ve son olarak dünya piyasasında boy gösteren sanayici ülkelerin yeterli bir sayıya ulaştıkları andan, ilk olarak işte bu andan itibaren, birbirini izleyen evreleri yıllar alan, her zaman genel bir bunalımla sonuçlanan, birinin sonu bir yenisinin başlangıcı olan ve durmadan yenilenen çevrimler görülmeye başlamıştır. Bugüne kadar bu çevrimlerin periyodik süreleri on veya on bir yıl oldu; ama bu sayıyı değişmez kabul etmek için hiçbir neden bulunmuyor. Aksine, kapitalist üretimin yukarıda incelemiş bulunduğumuz yasalarından, bunun değişken olduğu ve çevrim döneminin gitgide kısalacağı sonucunu çıkarmak gerekir.”

Ekonomi politik, sürekli olarak bir “fazla” işçi nüfusunun üretilmesini kapitalist birikim için bir zorunluluk olarak ortaya koymuştur. Zira “Kapitalist üretim, nüfustaki doğal artış ile sağlanan kullanılabilir emek gücü miktarıyla asla yetinemez. Rahat bir biçimde faaliyet gösterebilmek için, kapitalist üretim bu doğal sınırlara bağlı olmayan bir yedek sanayi ordusunun varlığına ihtiyaç duyar.” Marx, buraya kadarki analizde değişen sermayedeki artış ya da azalış ile çalıştırılmakta olan işçilerin sayısındaki yükseliş ya da düşüş arasında tam bir uyuşma olduğunun varsayıldığını hatırlatır. Oysa gerçeklikte böyle bir uyuşma yoktur. Örneğin işçi ücretlerinin artması durumunda, işçilerin sayısı aynı kalsa ya da hatta düşse bile değişen sermaye artar. “Belli büyüklükte bir emek miktarını, bunun için katlanılan masraf aynı kalır ya da hatta düşerken, daha çok sayıda işçi yerine daha az sayıda işçiden sızdırmak mutlak olarak her kapitalistin çıkarına olan bir şeydir.”

Bunun nedeni bellidir. Çünkü aynı miktarda işçi daha fazla ürün sağlayacak biçimde çalıştırıldığı zaman, harekete geçirilen emeğin kütlesine oranla değişmeyen sermaye harcaması çok daha yavaş artar. “Üretimin ölçeği ne kadar büyürse, bunu elde etme güdüsü o kadar güç kazanır. Bunun şiddeti sermayenin birikimi ile birlikte artar.” Kapitalist üretim tarzının ve emeğin üretkenliğinin gelişmesi, sermaye birikiminin aynı zamanda hem sebebi hem sonucudur. Ve bu gelişme kapitalisti, aynı miktarda değişen sermaye harcamasıyla bireysel emek güçlerini genişliğine ya da derinliğine daha büyük ölçüde sömürerek, daha fazla emek gücünü harekete geçirebilecek duruma sokar. “Ayrıca, yine görülmüş olduğu üzere, kapitalist, gittikçe artan ölçüde hünerli işçileri daha az hünerli olanlarıyla, olgun emek gücünü henüz olgunlaşmamış emek gücüyle, erkek işçileri kadın işçilerle, yetişkin işçileri gençlerle ya da çocuklarla değiştirerek, aynı miktarda sermaye ile daha fazla emek gücü satın alır.”

Sonuçta göreli bir “fazla” işçi nüfusunun üretilmesi, birikimdeki ilerlemeyle birlikte hızlanan üretim sürecindeki köklü teknik değişimden ve buna bağlı olarak sermayenin değişmeyen kısmına oranla değişen kısmında gerçekleşen azalmadan daha da hızlı olur. “İşçi sınıfının çalışmakta olan kısmının aşırı çalışması, işçi sınıfının yedek kısmını büyütürken, diğer taraftan, yedekte bulunan kısmın rekabet yoluyla çalışmakta olan kısım üzerinde yarattığı baskının artması, çalışmakta olan işçileri aşırı çalışmak ve sermayenin diktasına boyun eğmek zorunda bırakır.” İşçi sınıfının bir kısmının aşırı çalışması ve diğer kısmının ise zorla işsizliğe mahkûm edilmesi bireysel kapitalistin bir zenginleşme aracı haline gelir. Bu durum aynı zamanda yedek sanayi ordusunun üretimini toplumsal birikimdeki ilerlemeye uyan bir ölçüde hızlandırır.

Göreli “fazla” nüfusun oluşumunda toplumsal birikim derecesinin ne kadar önemli olduğunu İngiltere örneği ortaya koymuştur. Çünkü o dönemde İngiltere’nin emekten “tasarruf” sağlayan teknik araçları muazzam ölçüdedir. Fakat İngiltere örneği aynı zamanda, “fazla” nüfusun kelimenin gerçek anlamında bir fazla nüfus olmadığını gözler önüne serer. Marx’ın belirttiği gibi: “Çalışma, yarın, genel olarak akla uygun bir düzeye indirilecek ve işçi sınıfının farklı katmanları arasında yaş ve cinsiyete göre yeni baştan bölüştürülecek olsa, ulusal üretimi şimdiki ölçekte sürdürmek için şu anda elde bulunan işçi nüfusu mutlak olarak yetersiz kalırdı. Şimdiki «üretici olmayan» işçilerin büyük çoğunluğunun «üretici» işçilere dönüştürülmesi zorunlu olurdu.”

Kapitalist işleyişe bütünsel olarak bakıldığında, işçi ücretlerinin hareketiyle ilgili gerçek durum kavranabilir. Şöyle ki, işçi ücretlerinin genel hareketleri işçi nüfusunun mutlak sayısındaki değişiklerle belirlenmez. Bu hareketler yalnızca sınai çevrimin dönemsel değişmelerine uygun olarak yedek sanayi ordusunda gerçekleşen genişleme ve daralmalar tarafından düzenlenir. Sermaye birikiminin ilerlemesiyle sınai çevrimin düzensiz dalgalanmaları sürekli daha kısa aralıklarla birbirlerini izler. Bunun neticesinde sermayenin dönemsel olarak genişlemesi ve daralmasına bağlı olarak emeğin arz ve talebi de değişir. Burjuva iktisatçıları bu gerçeklikten yanlış ve dogmatik sonuçlar çıkartmışlardır. Örneğin sermayedeki genişlemeye bağlı olarak ücretlerin yükseleceği ve bunun sonucunda çoğalan işçi nüfusunun emek piyasasının yeniden dolup taşmasına yol açacağı ve bu çoğalmanın sermayenin emek arzına oranla yetersiz bir miktara düşmesine kadar devam edeceği dogmasını icat etmişlerdir. Onlara göre, bu durumda ücretler düşecek ve işçi nüfusu da yavaş yavaş azalmaya başlayacak, böylece sermaye işçi nüfusuna oranla yeniden bollaşacaktır.

Marx bu tür yaklaşımların yanlışlığını eleştirir. Çünkü ücretlerdeki yükselme sonucunda çalışabilir nüfusta daha herhangi bir pozitif büyüme kendini gösteremeden önce, sınai kampanyanın harlı dönemi çoktan son bulmuş olur. Burjuva iktisatçıların ekonomik kurgusu, ücretlerin genel hareketini ya da toplam emek gücü ile toplam toplumsal sermaye arasındaki oranı düzenleyen yasaları, işçi nüfusunu özel üretim alanları arasında dağıtan yasalarla karıştırmaktadır. Oysa uygun bir konjonktür dolayısıyla belli bir üretim kolunda birikim özel bir canlılık kazanacak olsa, kârlar burada ortalama kârdan yüksek olacağından, bu iş koluna ek sermaye akacak ve ve bunun sonucunda bu üretim kolunda emek gücü talebi ve ücretler doğal olarak yükselmeye başlayacaktır.

Daha yüksek düzeyde bulunan ücretler işçi nüfusun daha büyük kısmını, koşulları daha uygun alanlara çeker ve bu durum bu alanların emek gücüne doydukları bir noktaya kadar devam eder. Bu noktaya varıldıktan sonra ücretler yeniden daha önceki ortalama düzeylerine iner ya da oluşan baskının çok büyük olması halinde bu düzeyin altına düşer. Bu durumda işçilerin söz konusu işkoluna göç etmeleri son bulmakla kalmaz, onların bu işkolunu terk etmelerine bile yol açan bir durum meydana gelir. Fakat ekonomi politikçi, ücretler artınca işçi miktarında mutlak bir artış, işçi miktarında mutlak bir artış olunca da ücretlerde mutlak bir azalma olduğuna bakarak, sorunu çözdüğünü sanır. “Oysa aslında gördükleri belli bir üretim alanının emek piyasasının yerel dalgalanmalarından başka bir şey değildir; gerçekte onun gördüğü şey, işçi nüfusunun sermayenin değişen ihtiyaçlarına uygun olarak farklı yatırım alanlarına dağılmasına ilişkin görüngülerden ibarettir.”

Marx, yedek sanayi ordusunun faal sanayi ordusu üzerinde durgunluk ve orta karar refah dönemlerinde bir baskı unsuru oluşturduğunu, aşırı üretim ve coşkunluk dönemleri sırasında ise faal sanayi ordusunun taleplerini dizginlediğini vurgular. “Yani, göreli artık nüfus, emeğin arz ve talebi yasasının dayandığı arka planı oluşturur. Göreli artık nüfus bu yasanın hareket alanını sermayenin sömürü ve hükmetme hırsına mutlak şekilde uygun düşen sınırlar içinde tutar.” Bu noktada, kapitalizmi aklamak için iktisadi özürcülüğe soyunan burjuva iktisatçıların marifetini sergiler Marx. Biliyoruz ki, yeni makinelerin kullanılmaya başlaması ya da eskilerinin daha geniş ölçüde kullanılması neticesinde değişen sermaye azalır ve yerini artan miktarda değişmeyen sermaye alır. Bu, daha fazla sermayeyi “bağlayan” ve fakat değişen sermayeyi azalttığı için bir kısım işçileri “serbest bırakan” bir olaydır. İşte iktisadi özürcü bunu, tam tersine, işçiler için sermayenin serbest hale gelmesi diye yorumlar. “Özürcünün yüzsüzlüğünü ancak şimdi tam olarak değerlendirebiliriz. Serbest bırakılanlar, yalnızca dolaysız olarak makinelerin yerlerini aldığı işçiler değildir; ileride bunların yerlerine geçecek ve henüz yetişme çağındaki işçilerle, işin eskisi gibi yürütülmesi halinde gerçekleşecek olan olağan büyümenin zamanla kararlı bir biçimde işe çekeceği ek işçiler de serbest bırakılır.”

İş görmek isteyen her yeni sermaye bu işçilerden bir kısmını talep edebilir. Fakat bu yeni sermayenin piyasadan, makinelerin işsiz bırakıp emek piyasasına fırlattığı sayıda işçi çekmesinin genel emek talebi üzerinde yarattığı etki solda sıfırdır. Neticede yeni makinaların kullanılmaya başlanmasının “fazla” işçi nüfusunu büyüteceği açıktır. “Yani, kapitalist üretim mekanizması, sermayenin mutlak büyümesine, genel emek talebinde buna uygun bir artışın eşlik etmesini sağlamamaktadır.” Oysa kapitalizmin özürcülüğüne soyunan iktisatçılar, işlerini kaybetmiş bulunan kimselerin sefalet, acı ve olası ölümlerinin bir telafisi olarak iktisadi büyümenin onları işsizlik belasından kurtaracağı yalanını yineleyip durmuşlardır. Fakat işin gerçeğinde emek talebi ile sermayedeki büyüme, emek arzı ile işçi sınıfındaki büyüme özdeş değildir. “Dolayısıyla” der Marx, “birbirlerinden bağımsız iki gücün birbirleri üzerinde etkide bulunması söz konusu değildir. Kısacası, zarlar hilelidir”.

Sermaye birikimi aslında bir yandan emek talebini artırırken, öte yandan bir kısım işçileri “serbest bırakarak” işçilerin arzını artırır. Bununla da kalmaz, işsiz kalanların iş bulanlar üzerindeki baskısı, çalışan işileri daha çok emek sağlamaya zorlar. İşte böylece, Marx’ın deyişiyle, emek arz ve talebini yöneten yasanın bu temel üzerindeki hareketi sermayenin despotluğunu tamamlar. Fakat işçiler, daha çok çalıştıkları ölçüde başkalarına ait olan daha çok zenginlik üretmekte olduklarını görür ve bunun püf noktasını kavrar kavramaz işçi cephesinde bir şeyler değişmeye başlar.

Bu değişim sürecinde işçiler kendi aralarındaki rekabetin yoğunluk derecesinin doğrudan doğruya ve tamamıyla sermayenin yarattığı “fazla” nüfusa bağlı bulunduğunu keşfederler. Ve kapitalist üretimin bu doğal yasasının kendi sınıfları üzerindeki yıkıcı etkilerini kırmak ya da zayıflatmak için, iş bulabilenlerle açıkta kalanlar arasında işçi sendikaları vb. yoluyla planlı bir işbirliği kurma yolunda harekete geçerler. İşte bu durumda da burjuva iktisatçıları hemen göreve koyulurlar. “Sermaye ve onun dalkavuğu olan politik iktisatçı, «ezelî ve ebedî» ve bir anlamda «kutsal» arz ve talep yasası ihlal ediliyor diye vaveylayı basar. Çünkü çalışanlarla çalışmayanlar arasındaki her tür birliktelik, bu yasanın «saf» bir biçimde işlemesine engel olmaktadır.”