Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /23

Bölüm 23: Kapitalist Birikimin Genel Yasası

1. Sermayenin Bileşimi Aynı Kalırken, Birikimle Birlikte Emek Gücü Talebinin Artması

Marx, bu bölümde sermayedeki büyümenin işçi sınıfının yazgısı üzerindeki etkisini ele alacağını belirtir. Bu inceleme sırasında en önemli faktörler, sermayenin bileşimi ve birikim sürecinin akışı boyunca bunun uğradığı değişiklikler olacaktır.

Sermayenin bileşimi ikili anlam taşır. Değer yönünden bakılırsa, bu bileşim, sermayenin değişmeyen ve değişen sermaye olarak bölünme oranıyla belirlenir ve Marx bunu sermayenin değer bileşimi olarak adlandırır. Fakat bu değerin üretim süreci sırasında büründüğü maddi kılık açısından bakıldığında ise, her sermaye üretim araçları ile canlı emek gücüne bölünür ve buna da sermayenin teknik bileşimi denir. Bu iki bileşim arasında sıkı bir karşılıklı ilişki vardır. Şöyle ki, sermayenin değer bileşimi teknik bileşim tarafından belirlenir ve teknik bileşimde meydana gelen değişiklikleri yansıtır. O nedenle, Marx sermayenin değer bileşimini sermayenin organik bileşimi olarak da adlandırır. Kısaca “sermayenin bileşimi” dediği durumlarda, her zaman sermayenin organik bileşimi olarak anlaşılması gerektiğini vurgular.

“Belli bir üretim kolunda yatırılmış bulunan sayısız bireysel sermayeler şu ya da bu derecede farklı bileşimlere sahip bulunur. Bu bireysel bileşimlerin ortalaması bize bu üretim kolundaki toplam sermayenin bileşimini verir. Son olarak, bütün üretim kollarının ortalama bileşimlerinin toplam ortalaması, bize bir ülkenin toplumsal sermayesinin bileşimini verir.” Marx ilerleyen kısımda son tahlilde yalnızca bundan söz edeceğini belirtir.

Sermayenin büyümesi, kendi değişen kısmının (yani emek gücüne çevrilen kısmının) büyümesini de içerir. Ek sermaye haline gelmiş artı-değerin bir kısmı her zaman gerisin geriye değişen sermayeye dönüşmek zorundadır. Diğer bütün koşullar ve sermayenin bileşimi aynı kalırsa, değişen sermayenin sermayedeki artışla aynı oranda artacağı açıktır. Bu durumda sermayenin artış hızı ne kadar fazla olursa, değişen sermayedeki artış da o kadar hızlı olacaktır. Sermaye normalde her yıl, bir kısmı başlangıçtaki sermayeye eklenen bir artı-değer yaratır ve bu artı-değer faaliyet halindeki sermayenin büyümesi ile birlikte her yıl büyür. Yeni piyasaların açılması ve yeni gelişen toplumsal ihtiyaçlar sermaye için yeni yatırım alanları ortaya çıkarır. Bu arada, zenginleşme arzusunu daha da canlandıran özel dürtüler de süreci etkiler. Bunların neticesinde birikimin boyutlarında ani bir büyüme olabilir. Fakat bazen birikmiş sermayeyi yatırıma dönüştürme arzusu, mevcut emek-gücü ya da emekçi sayısındaki artıştan fazla olabilir. Böylece işgücüne duyulan talep işgücü arzını aşabilir ve bundan dolayı ücretler yükselebilir.

Marx kapitalizmin gelişme dönemini göz önünde bulundurarak, her yıl bir önceki yıldan daha fazla işçi çalıştırılacağını varsayar. Böylece, birikim ihtiyaçlarının normal emek arzını aştığı ve dolayısıyla ücretlerin yükselmeye başladığı bir noktaya er geç zorunlu olarak gelinecektir. Fakat bununla beraber, bu gerçeklik kapitalist üretimin temel karakterinde hiçbir değişikliğe yol açmaz. Çünkü nasıl ki basit yeniden üretim bir yanda kapitalistleri öte yanda ücretli işçileri toplayan sermaye ilişkisini sürekli olarak yeniden üretiyorsa, boyutları gittikçe büyüyen yeniden üretim (genişleyen yeniden üretim) ya da birikim de, bu gerçekliği misliyle yeniden üretir. Böylece, daha çok sayıda ve daha büyük kapitalistlerin bir kutupta, daha fazla ücretli işçinin ise öteki kutupta toplanmasını sağlayacak şekilde, sermaye ilişkisi daha büyük ölçekte yeniden üretilmiş olur.

Emek gücü, sermayenin değerlenme aracı olarak durmadan sermayenin parçası haline gelmek zorundadır. Sermayeden kendisini kurtaramaz ve sermayeye kölece bağlılığı, yalnızca, kendisini sattığı bireysel kapitalistlerin değişmesiyle gözlerden saklanır. Emek gücünün yeniden üretimi, bizzat sermayenin yeniden üretiminin bir unsurudur. “Yani, sermaye birikimi proletaryanın çoğalması demektir.” Marx buraya bir dipnot düşer ve konuya dair yanlış görüşleri eleştirirken proleter kavramına açıklık getirir. Proleter “iktisadi anlamda, «sermaye»yi üreten ve değerlendiren ve Pecqueur’in deyimiyle «Monsieur Kapital»in değerlenme ihtiyaçları bakımından gereksiz hale gelir gelmez sokağa atılan ücretli işçiden başka bir şey değildir.”

Klasik iktisat, sermaye birikimiyle ücretli işçi ihtiyacı arasındaki ilişkiyi aslında çok da iyi anlamıştır. Hatta bazı örneklerde sermayenin muradı çok açık şekilde dile getirilmiştir. Marx bir örnek verir. Bernard de Mandeville adlı iktisatçı 18. yüzyılın başında şunları söylemiştir: “Mülkiyetin gerektiği kadar korunduğu bir yerde, parasız yaşamak yoksulsuz yaşamaktan daha kolay olurdu; çünkü aksi halde, işleri kim yapardı? ... İşçilerin açlıktan ölmemelerine dikkat edilmeli, ama ellerine tasarruf edilmeye değer bir şey de geçmemelidir. Ara sıra en aşağı sınıftan bir kimse, alışılmadık bir çaba ve tutumluluk göstererek, içinde yetişmiş olduğu koşulların dışına ve üstüne çıkarsa, ona kimse engel olmamalıdır; ayrıca, tutumlu olmanın toplumdaki her özel kişi, her özel aile için en akıllıca yol olduğu da inkâr edilemez: ne var ki, yoksulların mümkün olduğu kadar büyük bir kısmının asla aylak bırakılmaması ve ayrıca bunların ellerine ne geçiyorsa bunu sürekli olarak harcamaları bütün zengin ulusların çıkarlarına uygun olan bir şeydir. ... Hayatlarını günlük çalışmalarıyla kazanan kimseler, kendilerini işe yarar insanlar haline getirecek ihtiyaçlarından başka bir dürtüye sahip değildir; bunun için, onların bu ihtiyaçlarını hafifletmek akıllılık, tamamıyla tatmin edip yok etmek ise delilik olur. Çalışan bir kimseyi gayrete getirebilmenin biricik yolu, ona orta karar bir ücret vermektir. Çok düşük bir ücret onu, kendi mizacına göre, bezginleştirir ya da umutsuzluğa düşürür, çok fazla bir ücret ise küstah ve tembel yapar.”

Sermayenin sömürü ve egemenlik alanı sadece kendi boyutlarıyla ve egemenlik altına aldığı kimselerin sayısıyla birlikte büyür. Sermayenin gittikçe çoğalan artı-ürünlerinin de büyüyen bir kısmı, işçiler tarafından harcanmaya elverişli hale gelebilir. Böylece, Marx’ın belirttiği gibi, işçiler zevklerinin alanını genişletebilecek, daha güzel elbiseler giyebilecek, evlerini daha iyi mobilya vb. ile döşeyebilecek ve küçük bir yedek para fonu oluşturabilecek hale gelir. Ne var ki, daha iyi giyinme, daha iyi beslenme, daha iyi bakım ve daha büyük bir peculium (kölenin sahip olmasına izin verilen özel mülk) kölenin bağımlılık durumunu ve sömürülmesini ne derece ortadan kaldırırsa, ücretli işçininkini de ancak o kadar kaldırır. Sermaye birikiminin sonucu olarak emek fiyatının yükselmesi, gerçekte yalnızca, ücretli işçinin kendisinin yapıp boynuna geçirmiş bulunduğu altından zincirin daha gevşek bağlanmasını mümkün kılması demektir.

Marx, geçmiş üretim tarzlarına oranla kapitalist üretimin ayırt edici farkının çoğu zaman gözden kaçırıldığına dikkat çeker. Kapitalizmde emek gücü, onun sağladığı hizmet ya da ürün kendisini satın alan kimsenin kişisel ihtiyaçlarını tatmin etsin diye satın alınmaz. Emek gücü satın alanın amacı, sermayesini değerlendirmek ve satıldığında kendi cebine indirebileceği karşılığı ödenmemiş emek içeren metalar üretmektir. Artı-değer üretimi ya da kâr etme, kapitalist üretim tarzının mutlak yasasıdır. Emek gücü, ancak, kendi değerini sermaye olarak yeniden ürettiği ve karşılığı ödenmemiş emekle bir ek sermaye kaynağı sağladığı sürece satılabilir bir şeydir. Bu nedenle, ücret düzeyi işçi tarafından her zaman belli bir miktarda karşılığı ödenmeyen emek sağlanmasına bağlıdır. Her durumda değil fakat genelde ücretteki artma, işçinin sağlamak zorunda olduğu karşılığı ödenmeyen emekte miktar itibarıyla bir azalma olduğu anlamına gelir. Marx burada önemli bir noktaya işaret eder ve bu azalmanın hiçbir zaman sistemin kendisini tehdit edeceği bir noktaya ulaşamayacağını belirtir. Unutulmamalı ki, ücret düzeyini belirlemek için işçi sınıfıyla burjuvazi arasında yürüyen çatışmada patron her zaman patron, işçi her zaman işçi olarak kalır.

İşçi ücretlerinin düzeyiyle ilgili değişik durumları gözden geçirir Marx. Örneğin, emek gücünün fiyatının yükselmesi birikimin ilerlemesine zarar vermiyorsa birikim artmaya devam edebilir. Bu hususa A. Smith de değinmiş ve bunda bir olağanüstülük olmadığını, genel olarak büyük bir sermayenin küçük bir kârla bile, küçük bir sermayenin büyük bir kârla büyüyeceğinden daha hızlı büyüyebileceğini belirtmiştir. Fakat Marx’ın işaret ettiği üzere, emeğin fiyatındaki yükselmenin sonucu olarak kazanma dürtüsü körelip birikim duraklayabir de. Ancak bunun neticesinde emeğin fiyatı tekrar sermayenin değerlenme ihtiyaçlarına uygun bir düzeye düşer. “Demek oluyor ki, kapitalist üretim sürecini yürüten mekanizma, geçici bir süre için kendi yarattığı engelleri yine kendisi bertaraf eder.” Sonuç olarak birikimin büyüklüğü bağımsız değişken, ücretin büyüklüğü ise bağımlı değişkendir. “Böylece, sınaî çevrimin bunalım evresinde, meta fiyatlarındaki genel düşme kendisini paranın göreli değerindeki yükselişle, refah evresinde, meta fiyatlarındaki genel yükselme kendisini paranın göreli değerindeki düşmeyle ifade eder.”

Malthus’un ileri sürdüğü “nüfus yasası”nın boş bir iddia olduğunu kapitalist üretim yasasının basit bir ifadesi gözler önüne serer. Sermaye, birikim ve ücret haddi arasındaki ilişki, karşılığı ödenmeksizin sermayeye çevrilen emek ile bu eklenen sermayenin harekete geçirilmesi için gerekli yeni emek gücü arasındaki ilişkiden başka bir şey değildir. Sermayenin büyüklüğüyle işçi nüfusun sayısı birbirlerinden bağımsız iki büyüklük arasındaki bir ilişki değildir. “Aksine, son tahlilde, yalnızca, aynı işçi nüfusunun karşılığı ödenmeyen emeği ile karşılığı ödenen emeği arasındaki bir ilişkidir.” Bu yüzden, sermayenin karşılığı ödenmeden sermayeye çevrilen emek miktarına artan ihtiyacı, ancak karşılığı ödenen emek miktarını artırmakla mümkün olduğunda ücretler yükselebilir.

Diğer bütün koşullar aynı kalmak üzere, ücretler yükseldiğinde karşılığı ödenmeyen emek dilimi azalır. Ne var ki bu azalma, sermaye aleyhine bir durum yarattığında bir tepki meydana gelir ve kapitalistin gelirinin daha küçük bir kısmı sermayeye çevrilir. Böylece birikim yavaşlar ve ücretteki yükselme hareketi bir karşı darbe yer. “Bundan ötürü, emek fiyatındaki yükselme, kapitalist sistemin temellerini sadece oldukları gibi bırakmakla kalmayan, ama aynı zamanda kapitalist sistemin gittikçe büyüyen boyutlarla yeniden üretimini de güvence altına alan sınırlar içinde tutulur.” Şu halde “kapitalist birikimin doğası, emeğin sömürülme derecesindeki ya da fiyatındaki, sermaye ilişkisinin durmadan yeniden üretilmesini ve bunun gittikçe büyüyen boyutlarla yeniden üretilmesini ciddi şekilde tehdit edebilecek her tür düşme ya da yükselmeyi dışlar.” Özetle, kapitalist üretim tarzında başka türlü bir şey olamaz. Marx’ın dediği gibi, din alanında insan nasıl kendi kafasının yarattığı şeylerin egemenliği altında ise, kapitalist üretimde de işçi kendi eliyle yarattığı şeylerin egemenliği altında olur.

2. Birikim ve Ona Eşlik Eden Yoğunlaşma İlerlerken Sermayenin Değişir Kısmının Göreli Azalması

A. Smith’in çalışmalarında ifadesini bulduğu üzere, iktisatçılara göre ücret yükselmesine yol açan şey toplumsal zenginliğin mevcut hacmi ya da halen sahip bulunulan sermayenin büyüklüğü değil, yalnızca birikimdeki sürekli büyüme ve bu büyümenin hızlılık derecesidir. Smith, ücretleri yükselten bu sermaye artışının emeğin üretken yeteneklerinin de artmasına yol açtığını ve daha küçük bir emek miktarını daha büyük bir miktarda ürün üretilebilecek duruma getirdiğini belirtir. Marx’ın da vurguladığı gibi, emeğin toplumsal üretkenlik derecesi, ifadesini, bir işçinin belli bir zaman aralığında ve aynı kalan bir emek gücü yoğunluğu ile ürüne dönüştürdüğü üretim araçlarının büyüklüğünde bulur.

Kuşkusuz üretim araçları kitlesindeki bu büyüme, bunları canlandıran emek gücü kitlesi ile karşılaştırıldığında, sermayenin değişmeyen kısmının değişen kısmı aleyhine artması anlamına gelir. Bu da, sermayenin değer bileşiminin değişmesi demektir. Genele bakıldığında, emeğin üretkenliğinin artması neticesinde ihtiyaç duyulan üretim araçlarını temin için gereken değişmeyen sermaye, sermayenin toplamı içindeki değişen sermayeden daha fazla büyür. Böylece sermayenin teknik bileşimi de değişir. Bu durum, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranla gittikçe artarak büyümesi yasası olarak ifade edilir.

Bununla birlikte, belirli bir sermaye toplamı içindeki değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranla azalması, bir başka deyişle sermayenin değer bileşimindeki bu değişme, sermayenin maddi unsurlarının bileşimindeki değişikliği ancak yaklaşık olarak gösterir. Bunun basit bir nedeni vardır: emeğin artan üretkenliğiyle birlikte bu emek kütlesi tarafından kullanılan üretim araçlarının hacmi büyürken, bunların değerleri hacimlerine oranla düşer. Ayrıca, sermaye birikiminin ilerlemesi değişen sermaye kısmının göreli büyüklüğünü küçültebilir ama onun mutlak büyüklüğündeki artışı ortadan kaldırmaz. Emeğin toplumsal üretkenliğindeki gelişmenin boyutları, gittikçe büyüyen bir işbirliğini bir ön koşul olarak gerektirir. Üretim araçlarının özel kişilerin malı olduğu ve eski dönemin zanaatçısının da artık emek gücünü bir meta olarak sattığı genelleşmiş meta üretimi sisteminde sözü edilen ön koşul, ancak, bireysel sermayelerin büyümesiyle, ya da toplumsal üretim ve geçim araçlarının kapitalistlerin özel mülkiyeti haline gelmesi oranında gerçekleşir.

“Bireysel meta üreticilerinin ellerinde belli bir sermayenin birikmiş olması, özgül kapitalist üretim tarzının ön koşulunu oluşturur. İşte bu nedenle, zanaatçılıktan kapitalist işletme biçimine geçilirken bunun bulunduğunu varsaymak zorunda kalmıştık” diye hatırlatır Marx. Öncel olarak birikmiş bu sermaye tarihsel olarak kapitalizmin ürünü değildir, tam tersine, kapitalist üretimin temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle Marx bu öncel sermaye birikimine ilk birikim adını verir. Marx, “Bunun kendisinin nasıl ortaya çıktığını burada şimdiden incelememiz gerekmiyor. Hareket noktasının bu olduğunu belirtmemiz yeter” der. Açık ki, artık kapitalizm temelinde artı-değerin sürekli olarak yeniden sermayeye dönüşmesi, kendisini, üretim sürecinde yer alan sermayenin gittikçe büyütmesi biçiminde ortaya koyar. Öte yandan bu büyüme, üretimin daha büyük bir ölçeğe ulaşmasının ve beraberinde emeğin üretkenliğini artırmanın ve artı-değer üretimini hızlandırmanın temelini oluşturur. “Bundan ötürü, sermaye birikimi ile birlikte özgül kapitalist üretim tarzı, özgül kapitalist üretim tarzı ile birlikte de sermaye birikimi gelişmektedir.” Bu iki ekonomik faktör, karşılıklı olarak birbirlerinden aldıkları dürtünün bileşik oranına göre, sermayenin teknik bileşiminde ve sermayenin değer bileşiminde, neticede değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranla gittikçe daha fazla küçülmesi şeklindeki bir değişikliğe yol açar.

Her bireysel sermaye şu ya da bu büyüklükte bir üretim araçları yoğunlaşmasıdır ve büyüklüğüne uygun olarak şu ya da bu büyüklükte bir işçi ordusu üzerinde kumanda edebilme gücüne sahiptir. “Her birikim, yeni bir birikimin aracı olur. Birikim, sermaye olarak iş gören zenginliğin büyüyen kütlesiyle birlikte, bireysel kapitalistlerin ellerinde bu zenginliğin daha fazla toplanmasını ve böylece boyutları gittikçe büyüyen üretimin ve özgül kapitalist üretim yöntemlerinin temelinin daha fazla genişlemesini sağlar. Toplumsal sermayedeki büyüme, çok sayıdaki bireysel sermayelerin büyümeleriyle olur. Diğer bütün koşullar aynı kalmak üzere, bireysel sermayelerin ve bunlarla birlikte üretim araçlarının yoğunlaşması, bunlar toplumsal toplam sermayenin ne oranda parçaları iseler, o oranda büyür.” Bunun yanı sıra, ilk sermayenin bazı kısımları birbirinden ayrılarak bağımsız sermayeler olarak işlemeye başlarlar. Diğer bazı nedenlerin yanı sıra, kapitalist aileler içindeki mülk bölüşümü bunda büyük bir rol oynar. Neticede, sermaye birimi ile birlikte kapitalistlerin sayısı da şu ya da bu ölçüde artar.

Sermaye birikimini karakterize eden iki husus vardır. Birinci olarak, toplumsal üretim araçlarının bireysel kapitalistlerin ellerinde gittikçe artan ölçüde toplanması, diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, toplumsal zenginliğin büyüme derecesiyle sınırlanır. İkinci olarak, toplumsal sermayenin her bir özel üretim alanına dağılmış bulunan kısmı, birbirlerinin karşısına bağımsız ve birbirlerine rakip meta üreticileri olarak çıkan çok sayıda kapitalist arasında bölünür. Neticede, faaliyet halindeki sermayelerin büyümesi, yeni sermayelerin oluşumuyla ve eskilerin parçalanmasıyla engellenir. Bu nedenle birikim, kendisini bir yandan üretim araçlarının ve emek üzerindeki kumanda gücünün gittikçe artan yoğunlaşması olarak ortaya koyarken, diğer yandan çok sayıdaki bireysel sermayenin birbirini geriye itmesi ve ayrılması olarak ortaya koyar.

Marx burada çok önemli bir hususa işaret eder. “Toplumsal toplam sermayenin çok sayıda bireysel sermayeye bölünmesi ya da bunun parçalarının birbirlerini geriye itmeleri, birbirlerini çekmeleri biçimindeki bir karşı tepkiye yol açar.” Bu, “oluşmuş bulunan sermayelerin yoğunlaşması, bu sermayelerin bireysel bağımsızlıklarının kaldırılması, kapitalistin iktisadi varlığına bir diğer kapitalist tarafından son verilmesi, çok sayıdaki küçük sermayelerin az sayıdaki büyük sermayeler haline gelmesidir.” Bu sürecin ilk olarak ele alınan sermaye birikim ve yoğunlaşmasından farklı olan yönü, “mevcut ve faaliyet halinde bulunan sermayelerin dağılımının değiştirilmesinden başka bir ön koşulunun bulunmaması, dolayısıyla, hareket alanının, toplumsal zenginliğin mutlak büyümesiyle ya da birikimin mutlak sınırlarıyla sınırlanmış olmamasıdır. Sermaye bir yerde büyük kütleler halinde bir elde toplanmaktadır, çünkü başka yerde pek çok elden uzaklaşmaktadır.” İşte bu, sermayenin birikim ve yoğunlaşmasından farklı olarak, gerçek anlamda sermayenin merkezileşmesidir.

Sermayelerin böylece tek elde merkezileşmesi ya da sermayenin sermaye tarafından çekilmesi yasalarını burada inceleyemeyeceğini belirten Marx, yalnızca bazı olgulara kısaca değinir. Fakat kısaca vurguladığı hususlar kapitalist gelişme sürecine ışık tutması bakımından son derece önemlidir. “Rekabet savaşı, metaları ucuzlatarak yürütülür. Metalarda ucuzluk sağlanması, caeteris paribus (diğer her şey aynı kalmak koşuluyla), emeğin üretkenliğine, ama bu da üretimin ölçeğine bağlıdır. Bu nedenle, büyük sermayeler, küçüklerin hakkından gelir. Dahası, hatırlanacağı üzere, kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle birlikte, bir işi bunun normal koşullarına uygun olarak yürütebilmek için gereken bireysel sermayenin asgari hacmi büyür. Bundan dolayı, daha küçük sermayeler, büyük sanayinin ancak henüz yer yer ya da tam olmayan bir biçimde hükmü altına almış bulunduğu üretim alanlarına yığılır. Rekabet, bu gibi üretim alanlarında, rakip sermayelerin sayısıyla doğru orantılı, büyüklükleriyle ters orantılı bir güce sahiptir. Rekabet, her zaman, sermayeleri kısmen galibin eline geçen, kısmen yok olan, daha küçük boydaki birçok kapitalistin ortadan kalkmasıyla son bulur. Bu bir yana bırakıldığında, kapitalist üretimle birlikte tamamıyla yeni bir güç oluşur; bu yeni güç, ilk zamanlarında, birikimin mütevazı bir yardımcısı olarak, gizlice işin içine giren, toplumun yüzeyinde şu ya da bu büyüklükte kütleler halinde dağılmış bulunan paraları görünmeyen iplerle bireysel ya da ortaklık biçiminde birleşmiş kapitalistlerin ellerine çeken, fakat çok geçmeden rekabet savaşının yeni ve korkunç bir silahı haline gelen ve sonunda sermayelerin merkezileşmesini sağlayan muazzam bir toplumsal mekanizmaya dönüşen kredi sistemidir.”

Marx, kapitalist üretim ve birikim ne ölçüde gelişirse, her ikisi de merkezileşmenin en güçlü kaldıraçları olan rekabet ve kredi sisteminin de o ölçüde geliştiğini vurgular. Birikimin ilerlemesi, merkezileşmeye konu olacak bireysel sermayeleri çoğaltır. Kapitalist üretimde meydana gelen genişleme bir yandan yeni toplumsal ihtiyaçlar yaratırken, öte yandan başarıyla yürütülmeleri sermaye merkezileşmesi düzeyine bağlı muazzam sınai girişimler için gerekli olan teknik araçları sağlar. “Bundan dolayı, bireysel sermayelerin karşılıklı çekim gücü ve merkezileşme eğilimi, bugün her zamankinden daha kuvvetlidir”. Marx’ın bu vurgusunun ilerleyen yıllar içinde ne kadar daha fazla gerçeklik kazandığı aşikârdır.

Merkezileştirici hareketin genişlik ve enerjisi, kapitalist zenginliğin halen ulaşılmış bulunan büyüklüğü ve ekonomik mekanizmanın üstünlüğü ile belirlenir. Fakat merkezileşmenin gösterdiği ilerleme hiçbir biçimde toplumsal sermayenin büyüklüğünde meydana gelen pozitif artışa bağlı değildir. Ve bu durum, sermayenin merkezileşmesi ile yoğunlaşması arasındaki özgül bir farktır. Çünkü merkezileşme, yalnızca mevcut sermayelerin dağılımındaki bir değişiklikle, yani toplumsal sermayenin unsurlarının nicel gruplaşmalarının basitçe değişmesiyle gerçekleşebilir. Bu durumda sermaye, pek çok bireysel elden çekilip tek bir elde toplandığı için güçlü bir kitle halini alabilir. “Belli bir iş kolunda yatırılmış bulunan bütün sermayeler tek bir bireysel sermaye biçiminde eriyip kaynaşmış olsalardı, merkezileşme bu iş kolunda ulaşabileceği en üst sınıra varmış olurdu.” Varsayım olarak, bir toplumda bu sınıra ancak, bütün toplumsal sermayenin ya tek bir kapitalistin ya da tek bir kapitalist şirketin elinde toplanması halinde ulaşılabilir. Engels bu noktada Kapital’in dördüncü basımına şu aydınlatıcı dipnotu düşmüştür: “Halen, en yeni İngiliz ve Amerikan tröstleri, bu hedefe, hiç değilse bir iş kolundaki bütün büyük girişimleri pratikte tekel oluşturacak bir anonim şirket halinde birleştirerek ulaşmaya çalışmaktadır.”

“Merkezileşme, sanayici kapitalistleri, yürüttükleri işlemlerin ölçeğini büyütebilir hale getirerek, birikimin işini tamamlar.” Marx’ın belirttiği gibi, bu durum ister birikimin isterse merkezileşmenin ürünü olsun; merkezileşme ister ekonomik zora dayanan ilhak yoluyla gerçekleşsin, isterse oluşmuş veya oluşmakta olan sermayelerin bir yığınının kaynaşması, yani daha yumuşak bir yol olan hisse senetli şirketlerin kurulması yoluyla gerçekleşsin, iktisadi açıdan sonuç değişmez. Burada sözü edilen “ilhak” bazı sermayelerin diğerleri için büyük bir çekim merkezi haline gelerek, bunların bireysel bütünlüğünü parçalaması ve bu parçaların çekilmesidir. Sınaî kuruluşların büyüyen boyutları, çok sayıda kimsenin ortaklaşa yapacağı işin daha kapsamlı bir düzen altına alınmasını ve bunların maddi devindirici güçlerinin daha da gelişmelerini gerektirir. Bu da, alışılagelen yöntemlerle yürütülen tek başına üretim süreçlerinin, giderek toplumsal bakımdan birleştirilmiş ve bilimsel olarak düzenlenmiş üretim süreçlerine dönüştürülmesi için hareket noktasını oluşturur.

Ama merkezileşmeyle karşılaştırıldığında, birikimin (yani basit döngü biçiminden çıkıp spirale dönüşen yeniden üretim aracılığıyla sermayenin adım adım çoğalmasının) çok yavaş yol alan bir süreç olduğu açıktır. “Dünya, birkaç bireysel sermayenin, bir demir yolu inşası işinin hakkından gelebilecekleri büyüklüğe ulaşıncaya kadar birikmelerini beklemek zorunda kalsaydı, demir yollarına hâlâ sahip olamazdı. Buna karşılık, merkezileşme bunu, anonim şirketler aracılığıyla, kaşla göz arasında başarmasını bilmiştir. Ve merkezileşme, böylece birikimin etkilerini artırır ve hızlandırırken, aynı zamanda, sermayenin teknik bileşimindeki, değişmez sermaye kısmını değişir sermaye kısmı aleyhine büyüten ve böylece emeğe olan göreli talebi azaltan köklü değişiklikleri genişletir ve hızlandırır.”

Marx, merkezileşme yoluyla bir gecede birleştirilmiş olan sermaye kütlelerinin diğer sermayeler gibi yeniden üreyip çoğaldığına dikkat çeker. “Yalnızca üremeleri ve çoğalmaları daha hızlı olur ve böylece toplumsal birikimin yeni ve güçlü kaldıraçları haline gelirler. Bundan dolayı, toplumsal birikimin ilerlemesinden söz ettiğimizde, açıkça ifade etmesek bile, bunun içinde bugün merkezileşmenin etkileri de vardır.”

Sermaye birikimi içinde oluşan ek sermayeler, özellikle yeni icat ve keşiflerin kullanılmasının ve genel olarak da sınaî mükemmelleşmenin araçları olarak hizmet görürler. Bu özellik, eski sermayeyi de etkileyen genel bir etki yaratır. “Eski sermaye de zamanla tepeden tırnağa yenilenmeyi gerektiren bir noktaya ulaşır; bu noktaya geldiğinde üzerindeki deriyi sıyırıp atar ve başkaları gibi mükemmelleştirilmiş teknik kılıkta yeniden dünyaya gelir.” Teknik ilerleme neticesinde, daha büyük bir makine ve hammadde kitlesini harekete geçirmek için daha küçük bir emek kütlesi yeterli olur. Birikimin ilerlemesi sırasında oluşan ek sermaye, kendi büyüklüğüyle orantılı olarak, gittikçe daha az işçiyi kendisine çeker. Öte yandan, dönemsel olarak yeni bir bileşimle yeniden üretilen eski sermaye, daha önce kendisi tarafından çalıştırılmakta olan işçilerden gittikçe daha fazlasını kendisinden uzaklaştırır. Marx’ın bu açıklamaları, günümüzde yaşandığı üzere, sermaye birikiminin zamanla çok daha az işçiyle devasa büyüklükte değişmeyen sermayeyi harekete geçirme doğrultusunda yol aldığını ve bu durumun da giderek kapitalizmi adeta kendini inkâra sürüklediğini ortaya koyması bakımından son derece önemlidir.

(devam edecek)