Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /22

Bölüm 22: Artı-Değerin Sermayeye Dönüşmesi

3. Artı-değerin Sermaye ve Gelir Olarak Ayrılması. Kaçınma Teorisi

Bundan önceki bölümde değinildiği üzere, artı-değerin bir kısmı kapitalist tarafından gelir olarak tüketilir, diğer bir kısmı sermaye olarak kullanılır ya da biriktirilir. Artı-değerin kitlesi verili ise, bu kısımlardan biri ne kadar küçükse diğeri o kadar büyük olur ve diğer her şey aynı kalmak koşuluyla birikimin büyüklüğünü bunların birbirine oranı belirler. Bu hesabı artı-değerin sahibi olan kapitalist yapar. Yani bu, yalnızca onun kendi bileceği bir iştir. Kapitalist başkalarının yarattığı artı-değere el koyar. Bunun tümünün kapitalistin kişisel tüketim zevki için yiyip bitirilmeyip bir kısmının yatırıma dönüştürülmesi, kapitalistin kendi işlevini yerine getirmek üzere yaptığı tasarruf olarak değerlendirilir.

Kapitalist, yalnızca kişileşmiş sermaye olduğu ölçüde bir tarihsel değere sahiptir ve bu tarihsel var olma hakkı kapitalizmle sınırlıdır. “Kapitalistin kendi geçici varlığı, ancak kapitalist üretim tarzının geçici zorunluluğunun yarattığı bir zorunluluktur. Ama kişileşmiş sermaye olduğu ölçüde kapitalisti harekete geçiren şey, kullanım değeri ve zevk değil, mübadele değeri ve bunun çoğaltılmasıdır. Kapitalist, değerin çoğaltılmasının fanatik taraftarı olarak, insafsızca, insanlığı, sırf üretim için üretimde bulunmaya, dolayısıyla, toplumun üretici güçlerini geliştirmeye ve temel ilkesi bireyin tam ve özgür gelişimi olan daha üstün bir toplum biçiminin gerçek temelini oluşturan maddi üretim koşullarını yaratmaya zorlar.”

Marx, kapitalistin yalnızca sermayenin kişileşmesi olarak saygıya değer olduğunu ve bu özelliği ile gömüleyicinin mutlak zenginleşme güdüsünü paylaştığını belirtir. “Ancak diğerinde bireysel bir tutku gibi görünen şey, kapitalistte, kendisinin sadece bir çarkı olduğu toplumsal mekanizmanın eseridir.” Kapitalizmin yasaları tek tek kapitalistleri de buna boyun eğmeye zorlar. Şöyle ki, “kapitalist üretimin gelişmesiyle birlikte bir sanayi girişimine yatırılmış bulunan sermayenin kendisini durmadan büyütmesi bir zorunluluk haline gelir ve rekabetin zoru ile tek tek bütün kapitalistler, kapitalist üretim tarzının kendi özünden doğan yasalara, dışarıdan gelme zorlayıcı yasalar olarak boyun eğmek mecburiyetinde kalır. Bunlar, kapitalisti, varlığını devam ettirebilmesi için, sermayesini durmadan artırmak zorunda bırakır; kapitalist de bunu ancak gittikçe artan birikimle sağlayabilir.”

Marx’ın belirttiği üzere, kapitalistin faaliyet ve eylemleri, onun kişiliğinde irade ve bilinçle donanmış sermayenin işlevlerinden ibarettir. Bu yüzden onun kendi özel tüketimi, kendi birikmiş sermayesi üzerinden kendisi için yapılmış hırsızlık gibi bir şey olur. Marx bu durumu, İtalyan muhasebe sisteminde kapitalistin özel giderlerinin, sermayesinin karşısında borç hanesinde yer almasına benzetir ve birikimin toplumsal zenginlik dünyasının fethi olduğunu vurgular. “Birikim, sömürülen insan malzemesi kitlesi ile birlikte, aynı zamanda, kapitalistin dolaylı ve dolaysız egemenliğini de artırır.”

Bu noktada, Marx’ın, engizisyoncu Katolik kilisesine ve Papalığa karşı büyük reform hareketini başlatan ve Almanya’da da ünlü köylü ayaklanmalarına öğretileriyle öncülük eden Alman Martin Luther’den (Protestanlığın kurucularından, 1483-1546) aktardığı satırlar atlanmaması gereken çarpıcılıktadır. Luther şöyle demiştir: “Tefecinin katmerli bir hırsız ve cani olduğunu putperestler akıl yoluyla anlayabiliyordu. ... Bir kimse bir diğer kimsenin rızkını yer, çalar ve gasp ederse, bu kimse bir insanı açlıktan öldürmüş ve mahvetmiş kadar (yani bir kimsenin yapabileceği kadar) büyük bir cinayet işlemiş olur. Tefecinin yaptığı, işte, böyle bir şeydir ve o, darağacında sallandırılmaya ve leşi, şayet kendisinde bu kadar karganın didikleyip parçalayabilecekleri kadar et olsaydı, çaldığı guldenler sayısınca karganın önüne atılmaya müstahak iken, rahat ve güven içinde bir ömür sürer. ... Küçük hırsızlar hapishanelerde çürütülür, büyük hırsızlar altın ve ipekler içinde debdebeli bir hayat sürer. ... Bundan ötürü, yeryüzünde bir para hastasından ve bir tefeciden (şeytandan sonra) daha büyük bir insan düşmanı da yoktur. …Değerli, dindar bir adam gibi görünmek ve böyle bir nam salmak için, bu gibiler, kendilerini pisliklerinden arınık göstermeye yarayan zarif saatler, altın köstekler ve yüzükler taşır.” Mitolojik bir karakter olan Cacus benzetmesiyle Luther devam eder: “Cacus, dindar bir tefeci olan bir habis yaratık demektir ve çalar, gasp eder, her şeyi yer yutar. Ve yaptığının ortaya çıkmasını istemez. Bunu kimse bilmemelidir; çünkü mağarasına sürüklenip atılmış öküzler, bıraktıkları ayak izleriyle, dışarıya bırakılmışlar gibi bir görünüş yaratılır. Tefeci de âlemi böyle aldatır, yararlıymış ve dünyaya öküzler veriyormuş gibi gözükür, oysa o, bunları tek başına parçalar, yer yutar.”

Luther’in satırlarından sonra Marx, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte sermaye sahibinin eski tefeci tipinden ne şekilde farklılaştığını çarpıcı biçimde ortaya koyar: “Ne var ki, ilk günah, etkisini her yerde gösterir. Kapitalist üretim tarzının, birikimin ve zenginliğin gelişmesiyle birlikte, kapitalist, yalnızca sermayenin vücut bulmuş biçimi olmaktan çıkar. Kendi özü, kendi canı için kapitalist, artık «insanca duygular» beslemeye başlar ve çilecilik sevdasını eski moda gömüleyicinin ön yargısı olarak aşağılamasını sağlayacak şekilde eğitim alır. Klasik kapitalist, kişisel tüketimi, görevine karşı işlenmiş bir günah ve birikimden «kaçınma» diye damgalarken, modernleşmiş kapitalist, birikime, tadacağı zevklerden kendini «mahrum bırakma» diye bakabilmektedir.”

Marx’ın takip eden satırları da, hem sonradan görme kapitalistin dünyasını tasvir eder hem de kapitalist gelişmenin yoğunlaşan emek sömürüsüyle birlikte kapitalistler için nasıl bir lüks ve zenginlik dünyası yarattığını gözler önüne serer: “Kapitalist üretim tarzının tarihsel başlangıç dönemlerinde –sonradan olma her kapitalist, bireysel olarak, böyle bir başlangıç dönemini yaşar– zenginleşme hırsı ve arzusu, mutlak olarak hüküm süren tutkulardır. Ne var ki, kapitalist üretimin ilerlemesi, yalnızca bir zevkler dünyası yaratmakla kalmaz, spekülasyon ve kredi sistemiyle birlikte binlerce birdenbire zengin olma kaynağı da doğurur. Belli bir gelişme düzeyine gelindiğinde, aynı zamanda bir zenginlik gösterisi ve dolayısıyla itibar aracı olan ve herkesçe normal görülen derecede bir israf, bu «talihsiz» kapitalist için bir iş zorunluluğu haline bile gelir. Lüks, kapitalistin temsil giderleri arasında yer alır. Ayrıca, kapitalist, gömüleyici gibi kendi kişisel çalışması ve kendi kişisel kaçınması oranında zenginleşmez, başkalarının emek gücünü emdiği ve hayatın sağladığı her türlü zevkten işçiyi uzak tutabildiği oranda zenginleşir. Bundan ötürü, kapitalistin israfı, açık elli feodal beyin israfında görülen iyi niyete asla sahip olmadığı, aksine, gerisinde hırsın en kirlisi ve hesabın en korkulusu yattığı halde, yine de, biri diğerini zorunlu olarak çelmelemeden, birikimi arttıkça israfı artar. Böylece, kapitalist bireyin göğsünde aynı anda biriktirme hırsı ile hayatın tadını çıkarma arzusu arasında Faust’unki gibi bir çatışma gelişir.”

Marx bu değerlendirmelerini somutlayan bir çalışmadan örnek vermek üzere, Manchester’ın sınaî gelişimini inceleyen Dr. Aikin adlı kişinin 1795 tarihli eserinden aktarır. Marx’ın aktardığı örnek, gelişme tarihleri farklı da olsa, Türkiye dahil çeşitli ülkelerde burjuvazinin zenginleşme öyküsünün değişik evrelerine ışık tutar. Dr. Aikin söz konusu gelişme sürecini dört döneme ayırmıştır. İlk dönemde fabrikatörler kendi geçimlerini sağlayabilmek için çok sıkı çalışmak zorunda kalmışlardır. Bunların başlıca zenginlik kaynağı, çocuklarını çırak olarak veren ana-babaları soymaktır. Bir yandan çıraklar açlıktan ölürken, ana-babalar da fabrikatörlere yüksek bir prim ödemektedirler. O dönemde ortalama kâr düşüktür ve birikim büyük ölçüde çok tutumlu olmayı gerektirmiştir. Bu fabrikatörler üç kuruşa yüz düğüm atan cimriler gibi yaşamışlar ve kendilerini sermayelerinin faizlerini yemekten bile alıkoymuşlardır. İkinci dönemde ise küçük servetlere sahip olmaya başlamışlardır, ama yine de eskisi gibi sıkı çalışmakta ve eskiden olduğu gibi basit bir hayat sürmektedirler.

Üçüncü dönemde lüks başlar ve İngiltere’de pazar yeri olan her şehre sipariş toplamak üzere atlıların çıkarılması ile işler büyür. 1690’dan sonra sanayiciler artık para biriktirmiş durumda olup ahşap evler yerine taştan evler yaptırmaya başlamıştır. Yarım litrelik ithal malı şarabı misafirlerine sunan Manchester’lı fabrikatör, 18. yüzyılın ilk on yıllarında bile, bütün komşularının dikkatini üzerinde toplamaktadır. Gerçekten işadamı bir kimsenin, özel bir araba sahibi oluşu ise ilk olarak 1758 yılında görülür ve bu yeni bir çığır açar. 18. yüzyılın son üçte birini kapsayan bu dördüncü dönem, işlerdeki gelişmeyle desteklenen büyük bir lüks ve israf dönemi olur. Marx bu örneklerden sonra şu çarpıcı soruyu sorar: “Dostumuz iyi yürekli Dr. Aikin, mezarından çıksa da Manchester’ın bugünkü halini görseydi, acaba ne derdi!”

Marx eski dönemlerden de örnek verir: “Biriktirin, biriktirin! Musa da böyle der, peygamberler de!” Kapitalizm çağında da bir şey değişmemiştir. İnsanların ihtiyacı için değil, birikim için, üretim için üretim! Klasik ekonominin, burjuva döneminin tarihsel görevini ifade eden formülü işte bu olmuştur. Nitekim A. Smith şöyle der: “Sanayi, tutumluluğun biriktirdiği malzemeyi sağlar.” İşte bunun için tasarruf ediniz, tasarruf ediniz, yani artı-değer ya da artı-ürünün mümkün olduğu kadar büyük kısmını gerisin geriye sermayeye çeviriniz! Bir başka ünlü iktisatçı olan J. B. Say ise burjuva gerçekliği şöyle ifade etmiştir: “Zenginlerin tasarrufları yoksulların sırtından yapılır.” Kapitalist işleyişe daha eleştirel yaklaşan Sismondi ise şu çarpıcı değerlendirmeyi yapmıştır: “Romalı proleterler neredeyse yalnızca toplumun sırtından geçinirdi. ... Hemen hemen denilebilir ki, modern toplum proleterin sırtından geçinir, bunların ücretlerinin üstünde ve ötesinde kalan ve ellerinden alınan kısımla yaşar.”

Marx’ın şu satırları ise, kapitalist gerçekliğin sözcüsü olan klasik ekonominin sermaye birikimi sürecine yaklaşımını özetler: “Klasik ekonomi, proletere sadece artık değer üretimi için yararlanılan bir makine gözüyle bakıyorsa, onun gözünde kapitalist de, bu artık değerin daha fazla sermayeye çevrilmesi işinde kullanılan bir makineden başka bir şey değildir. Klasik ekonomi politik, kapitalistin tarihi görevini son derece ciddiye alır.” Marx, bu noktada Malthus örneğini hatırlatır. Marx’ın deyişiyle, “Dünya zevklerinin tadını çıkarmak arzusu ve zenginleşme hırsı arasındaki şifa bulmaz çatışmayı kendi göğsünden bir sihirbaz marifetiyle uzak tutmak için”, Malthus 1820’li yılların başlangıcında “tuhaf” bir işbölümü sistemini savunmuştur. Buna göre, birikim işi üretim faaliyetini bilfiil yürüten kapitalistlere, harcama ve israf işi ise artı-değerden pay alan diğer kimselere (toprak sahipleri, devletin ve kilisenin haracını yiyen yüksek memurlar ve rahipler vb. gibi) ait işler olmalıdır! “Harcama tutkusu ile biriktirme tutkusunun birbirinden ayrılmış olması” çok büyük önem taşır diyen Malthus’a karşı, “çoktandır hayat ve dünya adamları haline gelmiş kapitalist beyler” seslerini yükseltmişlerdir. Marx, bunların sözcüsü olan burjuva iktisatçıların cibilliyetini sergiler. Bunlar “sanayici kapitalisti ekmeğinden tereyağını alarak birikime zorlamayı bu derece adaletsiz bulurken”, “işçiyi gayretli tutmak için ücretini mümkün olan en düşük düzeye indirmeyi aynı derecede gerekli görebilmektedirler”!

Marx’ın, Kapital’de analizlerini sürdürürken tarihsel olaylar eşliğinde burjuva iktisadının seyrine dair verdiği örnekler ufuk açıcıdır. Avrupa’da 1830 Temmuz Devrimi patlak verdiğinde, işçiden sızdırılan ganimetin birikim için en yararlı olacak biçimde sanayici kapitalist ile aylak toprak sahibi vb. arasında nasıl bölüşülmesi gerektiği hakkında “bilgince” tartışmayı yürütenlerin sesleri kesilmiştir. Çok geçmeden Lyon’da kent proletaryası devrim çanını çalar ve tarım proletaryası İngiltere’yi ateşe verir. Bu gelişmelere bağlı olarak Avrupa’da ütopik sosyalist düşünceler gelişir ve İngiltere’de Owencılık, Fransa’da ise St. Simonculuk ve Fouriercilik yayılıp kök salmaya başlar. Marx, “bayağı iktisadın son saati çalmıştı” der. Sermayenin (faiz dahil) kârının, karşılığı ödenmeyen “sonuncu on ikinci saatin” ürünü olduğunu Manchester ekolü keşfetmeden tam bir yıl önce, Nassau W. Senior, dünyaya bir başka keşfini ilan etmiştir. Azametli bir eda ile “Ben sermaye sözünü, buna bir üretim aracı gözüyle baktığım için, kaçınma sözüyle değiştiriyorum” demiştir.

“Bayağı iktisadın «keşifleri» arasında eşi ve benzeri olmayan bir örnektir bu!” der Marx. “Bununla bir ekonomik kategori, yerini dalkavukluk timsali bir terime bırakmış olur. Hepsi bu!” “Emek sürecinin yürütülmesi ile ilgili bütün koşullar da bundan böyle kapitalistin katlanacağı pek çeşitli kaçınma fiillerine dönüşmüş olur. Tahılın hepsi yenmez de bir kısmı ekilirse, bu, kapitalistin kaçınması olur! Şarap, şarap olmak için zamanı gerektiriyorsa, bu, kapitalistin kaçınması demektir!” Bayağı iktisadın bu mantığına göre, kapitalist çeşitli üretim araçlarını, vesaireyi “yiyip tüketecek yerde”, ya da “bunların değerlerini” lükse ve diğer tüketim araçlarına yatırarak çarçur edecek yerde, bu üretim araçlarını emek gücüyle birleştirip sermaye olarak değerlendirirse, demek ki, kendi özünden, kendi canından, kendi kendinden bir şeyler çalmış, bunlardan “kaçınmış” olacaktır! Marx bu saçma yaklaşımları tarihsel bir analoji eşliğinde yere serer. Amerika’daki Georgia’lı köle sahibinin, zenci kölelerden kırbaç darbeleri altında sızdırdığı artı-ürünü olduğu gibi şampanyaya çevirip keyif yapmakla, bunun bir kısmı ile biraz daha köle ve biraz daha toprak edinme seçenekleri arasındaki “kendisine acı veren çıkmazdan”, Abraham Lincoln döneminde köleliğin kaldırılması mücadelesi sayesinde kurtulması gibi, “kapitalistin de eza ve cefa çekmekten ve ayartılmaktan kurtarılması, açıkça, basit bir insanlık gereğidir”.

Unutmamalıyız ki, en farklı iktisadi toplum biçimlerinde bile sadece basit yeniden üretim değil, farklı derecelerde de olsa boyutları gittikçe büyüyen bir yeniden üretim gerçekleşir. Gittikçe daha fazla üretilir ve daha fazla tüketilir, dolayısıyla da daha fazla ürün, üretim araçlarına dönüştürülür. Ne var ki, kendi üretim araçları, kendi ürünü ve geçim araçları üreticinin karşısında henüz sermaye biçiminde yer almadığı sürece, bu süreç sermaye birikimi ve dolayısıyla da kapitalistin işlevi olarak görünmez. Öte yandan, İngiliz egemenliğinin eski sistemi en az çözdüğü bölgelerdeki tarım emekçileri, tarımsal artı-ürünün bir kısmını haraç ya da toprak rantı olarak ellerine geçiren büyük varlık sahipleri tarafından çalıştırılmışlardır. Bu ürünün bir kısmı bu varlık sahipleri tarafından doğal biçimleri içinde tüketilmiş, diğer bir kısmı emekçiler tarafından bunlar için lüks ve diğer türden tüketim araçlarına çevrilmiştir. Geriye kalanı ise, kullandıkları üretim araçlarının sahipleri kendileri olan tarım emekçilerinin ücretini oluşturmuştur. “Üretim ve boyutları gittikçe büyüyen yeniden üretim burada, yoluna, şu garip azizin; şu acınacak durumdaki şövalyenin, yani «kaçınmacı» kapitalistin hiçbir müdahalesi olmaksızın devam eder.”

4. Birikimin Miktarını, Artı-Değerin Sermaye ve Gelire Oransal Bölünüşünden Bağımsız Olarak Belirleyen Koşullar: (Emek Gücünün Sömürülme Derecesi, Emeğin Üretkenliği, Kullanılan Sermaye ile Tüketilen Sermaye Arasındaki Farkın Büyümesi, Yatırılmış Sermayenin Büyüklüğü)

Artı-değerin sermaye ve gelir olarak bölünme oranı verilmiş ise, açık ki biriktirilecek sermayenin büyüklüğünü artı-değerin büyüklüğü belirleyecektir. Örneğin artı-değerin %80’inin sermayeye çevrildiği ve %20’sinin tüketim için harcandığı varsayılacak olursa, toplam artı-değerin 3000 ya da 1500 sterlin olmasına göre, biriktirilecek sermaye ya 2400 ya da 1200 sterlin olur. Demek ki, artı-değerin kütlesini belirleyen bütün koşullar, birikimin büyüklüğünün belirlenişinde de aynı şekilde rol oynar. Marx şöyle der: “Bu koşulları burada bir kere daha toplu olarak gözden geçireceğiz; ancak, bu kez bunu yalnızca birikim bakımından yeni bakış açıları getirmeleri ölçüsünde yapacağız.”

Hatırlayalım, artı-değer oranı ilk olarak emek gücünün sömürülme derecesine bağlıdır. Artı-değer üretiminin incelendiği kısımlarda devamlı olarak ücretin en azından emek gücünün değerine eşit olduğu varsayılmıştır. Böyle olmakla beraber, ücretin sermayenin zoruyla bu değerin altına düşürülmesi mümkündür. “Ücretin bu biçimde düşürülmesi ile gerçekte, işçinin gerekli tüketim fonu, belli sınırlar içinde, sermayenin birikim fonuna dönüştürülmüş olur.” “Ne var ki, işçiler havayla yaşayamayacaklarına göre, hiçbir fiyat ödemeden satın alınmaları da düşünülemez. Bundan dolayı, bunların sıfır maliyetleri, matematik anlamıyla, kendisine her zaman biraz daha yaklaşılabilen ama yine de hiçbir zaman ulaşılamayan bir limittir. Sermaye, emeğin maliyetini bu sıfır noktasına indirme eğilimini bir an bile terk etmez.” Nitekim 18. yüzyılın sonlarıyla 19. yüzyılın ilk onyıllarında İngiliz çiftçileri ve toprak sahipleri, tarım işçilerine asgariden az bir parayı ücret ve bununla asgari arasındaki farkı da kilise yardımı biçiminde ödemek suretiyle ücretleri zorla mutlak asgari ücret düzeyine indirmişlerdir.

Diğer önemli bir nokta, çeşitli sanayi kollarında değişmeyen sermayenin emek araçlarından meydana gelen kısmının kuşkusuz girişimin büyüklüğüyle belirlendiğidir. Ayrıca buna göre belirlenen gerekli emek aracı, çalıştırılan işçilere yetecek miktarda olmalıdır. Fakat kapitalist çalıştırdığı işçi sayısını artırmayıp, diyelim mevcut 100 işçiyi 8 saat yerine 12 saat çalıştırdığında mevcut emek araçları ihtiyaca yetecektir. Böylece emek gücünün daha yüksek bir zorlamayla harcanması sonucunda, birikimin temeli olan artı-ürünün ve artı-değerin miktarı çoğaltılabilecektir.

“Sermayenin birikiminde diğer önemli bir faktör toplumsal emeğin üretkenlik derecesidir.” Emeğin üretkenliği arttığında, belirli bir değerin ve dolayısıyla da artı-değerin kendisini cisimleştirdiği ürün kütlesi büyür. Dolayısıyla, artı-ürün kütlesinin “gelir ve ek sermaye” olarak bölünme oranı aynı kaldığında, kapitalistin birikim fonunda bir azalma olmadan onun kendisine ait tüketim fonu büyüyebilir. O halde, emeğin üretkenliğinin artması sayesinde “metaların ucuza elde edilmesi kapitaliste eskisi kadar ve hatta eskisinden fazla keyif sürme olanağını sağlarken”, aynı zamanda kapitalistin birikim fonu genişleyebilir. Ayrıca, beraberinde işçilerin reel ücretleri artsa bile, emeğin üretkenliğinin yükselmesi nedeniyle işçilik ucuzlar ve dolayısıyla artı-değer oranı da büyür. Marx’ın vurguladığı gibi, reel ücret emeğin üretkenliği ile asla aynı oranda artmaz. Demek ki, aynı miktar değişen sermaye ile daha fazla emek gücü ve dolayısıyla daha fazla emek harekete geçirilir. Böylece yalnızca yeniden üretimin boyutları maddi olarak genişlemekle kalmaz, ama aynı zamanda artı-değer üretimi, genişletilmiş üretim için gereken ek sermayenin değerinden daha hızlı artar.

Bilindiği gibi, üretim sürecinde kullanılan emek araçlarının bir kısmı ömrünü tamamlayıp hurdaya çıkar ya da üretken ömrünün sonuna gelir. Bundan dolayı, bu kısmın her yıl dönemsel olarak yeniden üretilmesi ya da aynı türden benzerleriyle yenilenmesi gerekir. Bu arada, şayet bunların yapıldıkları yerde çalıştırılan emeğin üretkenliği artmışsa ve bu üretkenlik kesintisiz bir akış halindeki bilimsel ve teknik ilerleme ile birlikte devamlı olarak gelişmekte bulunuyorsa, daha etkin ve daha ucuz olan makineler, aletler, cihazlar vb. eskilerinin yerlerini alır. Böylece, eski sermaye daha üretken bir tarzda yeniden üretilmiş olur. Emek gücünün daha yüksek bir baskı altında harcanması sayesinde doğal zenginliklerin sömürülmesinde nasıl bir artma sağlanıyorsa, bilim ve teknik de faaliyet halindeki sermaye için bir genişleme gücü sağlar. “Bilim ve tekniğin sağladığı bu güç aynı zamanda başlangıçta yatırılmış sermayenin yenilenme evresine ulaşmış bulunan kısmı üzerinde de tepki yaratır. Bu kısım, kendi eski biçimi kullanılıp tükenir ve yeni bir biçime bürünürken, meydana gelmiş olan toplumsal ilerlemeyi, karşılığında hiçbir şey ödenmeksizin içerir. Üretkenlikteki bu gelişmenin aynı zamanda halen faaliyet halinde bulunan sermaye için kısmi bir değer kaybına yol açacağı, şüphesiz, doğrudur. Bu değer kaybı rekabet nedeniyle kendisini şiddetli bir şekilde duyurduğu ölçüde, asıl yük, kapitalistin uğradığı zararı kendisini daha fazla sömürerek telafi etmeye çalıştığı işçinin sırtında kalır.”

İşçi, üretim sürecinde tükettiği üretim araçlarının değerini ürüne aktarır. Öte yandan, veri olan bir emek kütlesi tarafından harekete geçirilen üretim araçlarının değer ve kütleleri, emeğin daha üretken hale gelmesi oranında artar. “Yeni değer yaratırken eski değerin de korunmasını sağlamak, canlı emeğin doğal özelliğidir. Bundan dolayı, etkinliği artar, üretim araçlarının hacim ve değerleri büyür ve dolayısıyla üretkenliğindeki gelişmenin sonucu olarak birikim meydana gelirken, emek, gittikçe şişip kabaran bir sermaye değerini durmadan yenileşen bir biçim içinde korur ve kalıcılaştırır.” Emeğin bu doğal gücü, kendisine bağlandığı sermayenin kendi kendini koruyabilme gücü olarak görünür. Nasıl metanın bütün değer biçimleri paranın biçimleriymiş gibi görünürse, emeğe ait bütün güçler de sermayenin güçleriymiş gibi görünür.

“Sermayenin büyümesiyle birlikte işletilen sermaye ile tüketilen sermaye arasındaki fark büyür. Diğer bir ifadeyle, binalar, makineler, su boruları, iş hayvanları, her türden cihazlar gibi, az çok uzun dönemler boyunca durmadan yinelenen üretim süreçlerinde tam bütünlükleriyle yer alıp iş gören ya da belli bir yararlı sonucun sağlanmasına hizmet eden ve bu sırada ancak yavaş yavaş yıpranan, bundan dolayı değerlerini ancak parça parça yitiren ve dolayısıyla da değerlerini ürüne ancak parça parça aktaran emek araçlarının kütleleri değer ve madde olarak büyür. Bu emek araçları, ürüne değer katmaksızın, ürün yapıcısı olarak hizmet etmeleri, yani tam bütünlükleriyle kullanılıp da ancak parça parça tüketilmeleri oranında, daha önce de görüldüğü üzere, su, buhar, hava, elektrik vb. gibi doğal güçlerden sağlanıldığı biçimde, bedava hizmet sağlar. Geçmişte harcanıp maddeleşmiş emeğin bu bedava hizmeti, canlı emek kendisine el atıp canlandırdığında, birikimin boyutlarının büyümesi ile birlikte birikir.”

Geçmişte harcanmış emek (cansız emek) daima sermaye kılığına bürünmüş olduğundan, burjuvalar ve bunların sözcüleri olan iktisatçılar, geçmişte harcanmış emeğin hizmetlerini göklere çıkarırlar. Diğer yandan, canlı emek tarafından yürütülen üretim sürecinde üretim araçları biçimine bürünmüş olan cansız emeğin hacmi de büyür. Bu büyüyen kısım, aslında geçmişte harcanmış olan ve onu hem de karşılığını almadan harcayan işçinin eseriyken, büyümenin hüneri sermaye biçimine atfedilir. “Bir köle sahibinin işçinin kendisini onun içinde bulunduğu kölelik durumundan ayrı düşünmesi ne kadar olanaksızsa, kapitalist üretimi gerçek hayatta yürütenlerle bunların laf ebesi küçük ideologlarının, üretim araçlarını bugün bunların üstüne geçirilmiş antagonist toplumsal kisveden ayrı düşünmeleri de o kadar olanaksızdır.”

Hatırlanacağı üzere, emek gücünün sömürülme derecesi veri iken, artı-değerin kütlesi, aynı anda sömürülmekte olan işçilerin sayılarıyla belirlenir ve bu kütlenin büyüklüğü sermayenin büyüklüğü oranında büyür. “Şu halde, sermaye birbiri peşi sıra gelen birikimlerle ne kadar büyürse, tüketim fonu ve birikim fonu olarak ayrılan değer toplamı da o kadar büyür. Bundan ötürü, kapitalist hem daha tatlı bir hayat sürebilir ve hem de aynı zamanda, daha fazla «kaçınma»da bulunabilir. Ve son olarak, yatırılıp işletilen sermayenin kütlesiyle birlikte üretimin ölçeği büyüdükçe, üretim mekanizmasının bütün çarklarının dönüş hızları da alabildiğine artar.”

5. “Emek Fonu”

Sermaye sabit bir büyüklük olmayıp, toplumsal zenginliğin esnek ve artı-değerin “gelir ve ek sermaye” olarak bölünmesine bağlı olarak durmadan dalgalanan bir parçasıdır. Faaliyet halindeki sermayenin büyüklüğü veri olduğu zaman bile, kendisiyle birleşen emek gücü, bilim ve toprak (yani doğa tarafından sağlanan bütün emek nesneleri), sermayeye belli sınırlar içinde bağımsız bir hareket alanı sağlayan esnek güçler oluşturur. Marx bu inceleme sırasında “dolaşım sürecinin”, aynı sermaye kütlesinin çok farklı derecelerde etkinlik göstermesine yol açan her tür etkisini yok saydığını belirtir. Ayrıca inceleme sırasında yalnızca kapitalist üretimi veri aldığından, mevcut üretim araçları ve emek güçleriyle insanlığa hizmet edecek bir plana göre düşünülüp uygulanabilecek olan daha akla uygun herhangi bir durum üzerinde hiç durmadığını da ekler.

Marx şu değerlendirmeyi yapar: “Klasik iktisat, toplumsal sermayeyi sabit bir etkinlik derecesine sahip sabit bir büyüklük olarak düşünmeyi her zaman pek sevimli bulmuştu. Ne var ki, bu ön yargı, ilk olarak, 19. yüzyılın alelade burjuva zekâsının temsilcisi, ukalâ ve yavan bir geveze kâhini, dar kafalılar şahı Jeremy Bentham tarafından bir dogma haline getirilmişti. Şairler arasında Martin Tupper ne idiyse Bentham da filozoflar arasında odur. Bunların ikisi de ancak İngiltere’de imal edilebilirdi.” Ve dipnotta buna şu veciz ifadeyi de ekler: “Eğer bende dostum H. Heine’nin cesareti olsaydı, Bay Jeremy için burjuva budalalığının bir dehasıdır, derdim.”

İşler Bentham’ın dogmasına kalacak olsaydı, “üretim sürecinin en yaygın olayları, örneğin üretim sürecinin beklenmedik genişlemeleri ve daralmaları ve hatta birikimin kendisi bile, tamamıyla kavranılıp açıklanamaz” hale gelirdi. Bu dogma, Bentham’ın kendisi kadar Malthus, James Mill, MacCulloch ve bunlara benzer kimseler tarafından da kapitalizmi mazur gösterme çabaları için kullanılmıştır. Ve de bundan, özellikle de sermayenin bir kısmını, yani değişen sermayeyi sabit bir büyüklük olarak gösterebilmek için yararlanılmıştır. Değişen sermayenin maddi varlığının (işçiler için temsil etmekte olduğu geçim araçları kütlesinin), toplumsal zenginliğin doğal zincirlerle sınırlanmış ve aşılması mümkün olmayan özel bir parçası olduğu yolunda bir masal uydurulmuştur. Oysa toplumsal zenginliğin değişmeyen sermaye yani üretim araçları olarak iş görecek kısmını harekete geçirmek için, belli bir miktarda canlı emeğe ihtiyaç vardır ve bu teknik bakımdan veri olan bir şeydir. Ne var ki, ihtiyaç duyulan canlı emek kütlesi, emek gücünün fiyatı ve dolayısıyla emek fonu sabit bir veri değildir, son derece esnek bir şeydir.

Sonuç olarak, emek fonunun kapitalist anlayış çerçevesi içindeki sınırlarını toplumsal doğal sınırlar gibi gösterme çabası saçmadır. Marx burada geçerken, değişen ve değişmeyen sermaye kategorilerinin ilk defa kendisi tarafından kullanıldığını da hatırlatır. Oysa ekonomi politik, A. Smith’ten beri, bu iki sermaye grubu arasındaki temel farklılıkları, dolaşım sürecinden kaynaklanan bazı farklılıklarla bir araya getirerek karmakarışık bir durum yaratmıştır. Marx bu konu üzerinde daha ayrıntılı olarak ikinci ciltte durulacağını belirtir.

(devam edecek)