Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /21

Bölüm 22: Artı-Değerin Sermayeye Dönüşmesi

1. Boyutları Gittikçe Büyüyen Kapitalist Üretim Süreci (Meta Üretimine Özgü Mülkiyet Yasalarının Kapitalist Mülk Edinme Yasaları Haline Gelişi)

Marx, buraya kadarki incelemeler boyunca sermayeden artı-değerin nasıl çıktığını gördüğümüzü, şimdi de artı-değerden sermayenin nasıl çıktığını göreceğimizi belirtir. Vurguladığı üzere, artı-değerin sermaye olarak kullanılmasına, yani elde edilen artı-değerin yeniden sermayeye çevrilmesine sermaye birikimi denir. Marx konuyu bir örnek eşliğinde açıklamaya başlar. Sermaye birikimini önce tek bir kapitalist açısından ele alır. Diyelim bir iplikçi 10.000 sterlinlik bir sermaye yatırmıştır ve bunun beşte dördü ile pamuk, makine vb. satın alınmış, geriye kalan beşte biri (yani 2000 sterlin) ücret olarak kullanılmıştır. Artı-değer oranının %100 olduğunu varsayarsak, yılsonunda 12.000 sterlin değerinde (10.000 sterlinlik toplam sermaye+2000 sterlinlik artı-değer) iplik üretilmiş olacaktır. 2000 sterlinlik artı-değer bunun altıda birine denk gelir. Marx bir değerin (örneğimizde 2000 sterlin) artı-değer olma özelliğinin, onun sahibinin eline nasıl geçtiğini gösterdiğini ama değerin ya da paranın doğasında hiçbir değişiklik yapmadığını belirtir.

Örnek devam eder. İplikçi kapitalist yeni elde ettiği 2000 sterlin tutarındaki bu artı-değeri, yukarıdaki oranlar aynı kalmak koşuluyla sermayeye dönüştürmek isterse, beşte dördünü pamuk vb. satın almak, geriye kalan beşte birini (400 sterlin) ise yeni iplik işçileri satın almak için harcayacaktır. 2000 sterlinlik yeni sermaye de böylece iplik fabrikasında iş görmeye başlar ve %100 artı-değer oranına göre 400 sterlinlik bir artı-değer sağlar. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Sermaye değeri başlangıçta para olarak yatırılmıştır, fakat üretim sürecinde yaratılan artı-değer henüz üretilen toplam ürünün bir kısmının değeri olarak mevcuttur, yani şimdilik varoluş biçimi para değil üretilmiş metadır. Bu meta satılıp paraya çevrildiğinde, artı-değerin varoluş biçimi değişir. İşte bu andan itibaren sermaye değeri de artı-değer de bir miktar parada var olur ve bu para-sermaye yeniden iplik üretimine yatırılacak olursa, yukarıda açıklanan döngü yeniden işlemeye başlar. Ne var ki bu kez üretimin boyutları biraz daha büyümüş olacaktır.

Şimdi de yıllık meta-ürünün paraya dönüşmesine bakalım. Diğer bütün kapitalistlerin yaptıkları gibi, iplikçi de yıllık ürününü piyasaya getirir ve ipliği piyasada dolaşmaya başlar. Bu iplik-meta, o yıl boyunca üretilen toplam ürünün, yani toplam toplumsal sermayenin yıl boyunca dönüştürüldüğü her türden metanın toplam kütlesinin yalnızca bir parçasıdır. Piyasada gerçekleşen alım-satım işlemleriyle, yıllık toplam ürünün tek tek unsurlarının birbirleriyle mübadeleleri (bir elden diğer ele geçmeleri) sağlanmış olur. Unutulmamalı ki, bu alışveriş (ticaret) ile ne yıllık toplam ürün büyütülebilir ve ne de üretilmiş bulunan nesnelerin doğası değiştirilebilir. “Şu halde yıllık toplam ürünün nasıl kullanılabileceği, bunun kendi bileşimine bağlıdır, kesinlikle dolaşıma bağlı değildir.”

Kapitalist işleyişe toplamda baktığımızda, yıllık üretim, diğer tüm hususlar bir yana, her şeyden önce sermayenin yıl boyunca kullanılıp tüketilmiş olan maddi unsurlarını (hammadde, amortisman, işçilik vb.) yenileyecek olan tüm nesneleri (kullanım değerlerini) sağlamak zorundadır. İşte bu kısım çıktıktan sonra, geriye artı-değeri temsil eden ürün (artı-ürün) kalır. Marx, “şimdi bu artı-ürün nelerden meydana gelir” diye sorar. Ve devam eder: “Yalnızca kapitalist sınıfın ihtiyaç ve arzularını tatmine yarayan şeylerden mi? Böyle olsaydı, artı-değer son kertesine kadar yenilip yutulur ve sadece basit yeniden üretim gerçekleşirdi.”

Kapitalist üretim sürecinin niteliğini kavrayabilmek açısından önemli nokta şudur: Birikimin olabilmesi için artı-ürünün bir kısmının yeniden sermayeye çevrilmesi gerekir. Sermayeye dönüştürülebilecek şeylerin bir kısmı üretim süreci için gerekli üretim araçları ve diğer kısmı da istihdam edilecek işçinin yaşamasını sağlayan geçim araçları olmak zorundadır. O halde, yıllık artı-emek (artı-değer) bunları sağlayacak şekilde kullanılmış olmalıdır. Bu da artı-değerin yeniden bir miktar değişmeyen ve değişen sermayeye dönüşmüş olması demektir. Marx dipnotta şunu belirtir: “Bir ulusun, lüks eşyayı üretim veya geçim araçlarına çevirmesine ve bunun tersini yapmasına aracılık eden dış ticareti burada hiç hesaba katmıyoruz. Konuyu burada en saf haliyle, yani bozucu yan etkenlerin herhangi bir etkileri olmaksızın incelemek için, bütün ticaret dünyasına tek bir ulus gözüyle bakmak ve kapitalist üretimin her yerde yerleşmiş ve bütün sanayi dallarına egemen olduğunu varsaymak zorundayız.”

Bir miktar artı-değerin değişmeyen sermaye biçiminde yeniden üretim sürecine dönmesi, eski üretim hacminin o miktar kadar artması demektir. Bu da kapitalistler sınıfının ek emeğe ihtiyaç duyması anlamına gelir. Şayet halen çalıştırılmakta olan işçiler üzerindeki sömürü genişliğine ya da derinliğine arttırılamıyorsa, ek emek güçlerinin bulunması gerekir. “Kapitalist üretim mekanizması bunun önlemini de daha baştan almış bulunmaktadır: işçi sınıfı bu mekanizma ile ücrete bağlanmış bir sınıf olarak yeniden üretilirken, ona verilen olağan ücret, bu sınıfın sadece kendi varlığını devam ettirmesine yetmekle kalmayıp, çoğalmasını da sağlar. Sermaye bakımından yapılması gereken şey, sadece, ona her yıl işçi sınıfı tarafından sağlanan çeşitli yaşlardaki ek emek güçlerini, yıllık üretimin bir kısmını oluşturan ek üretim araçları ile birleştirmektir; bu yapıldığı zaman artı-değerin sermayeye dönüşümü tamamlanmış olur.” O halde kapitalist üretim sürecinde birikim, sermayenin gittikçe büyüyen boyutlar içinde yeniden üretiminden ibarettir. Böylece basit yeniden üretimin çizdiği çember şekil değiştirir ve üretim süreci Sismondi’nin deyişiyle sarmal biçime dönüşür.

Marx, buradaki incelemede artı-değerin kapitalistin kendisi tarafından tüketilen kısmının hesaba katılmadığını belirtir. Ayrıca, ek sermayeler kendilerini biriktirmiş olan aynı kapitalist tarafından mı kullanılıyor, yoksa o bunları başkalarına mı devrediyor gibi meselelerle de burada ilgilenilmemektedir. Yalnızca unutmamak gerekir ki, kapitalist yeni meydana gelen sermayelerle de yeniden üretimde bulunmakta ve yeniden artı-değer üretmektedir. Marx tekrar hatırlatarak sorar: “Başlangıçtaki sermaye 10.000 sterlinin yatırılmasıyla oluşmuştu. Sahibi bu parayı nereden bulmuştur?” Ekonomi politiğin sözcüleri, bu soruya ağız birliğiyle “bu para onun kendi çalışması ile baba ve dedelerinin çalışmalarının meyvesidir!” cevabını verirler ve onların bu varsayımı, gerçekten de, meta üretimi yasalarıyla uyuşan biricik varsayımmış gibi görünür.

Fakat soruna, yukarıda incelediğimiz yeniden üretim sürecine yatırılan 2000 sterlinlik ek sermaye açısından baktığımızda durum tamamen değişecektir. “Bu, sermaye haline getirilmiş artı-değerdir. Bu artı-değer, doğmaya başladığı ilk saniyeden itibaren, her zerresi, başkalarının karşılığı ödenmemiş emeğinden gelen bir değerdir.” Bu, kapitalistler sınıfının işçi sınıfından aldığı haraçtır. Kapitalist bu haraçla tam değeri üzerinden ek emek gücü alsa ve böylece buna tam fiyatını ödemiş olsa bile, olayın esasına baktığımızda sonuç hiç değişmez: yenen, yenik düşenin mallarını, zorla elinden aldığı kendi parasıyla satın alır. Ayrıca, aynı meseleye şimdiye kadar çalıştırılmakta olan işçilerin karşılığı ödenmeyen emekleriyle başka ek işçilerin çalıştırılmış olması açısından baksak, bu da sonucu değiştirmeyecektir. Çünkü bu, neticede kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasında gerçekleşen bir işlemdir.

Kapitalist, ek sermayesini, bu ek sermayeyi meydana getiren kimseyi işsiz bırakan ve ondan boşalan yeri bir iki çocukla dolduran bir makineye çeviriyor da olabilir. Fakat her durumda, işçi sınıfı bir yılın artı-emeği ile ertesi yıl ek emek çalıştıracak olan sermayeyi yaratır. İşte “sermayeyle sermaye yaratmak denen şey budur”. Böylece, daha önceki karşılığı ödenmemiş emek üzerindeki mülkiyet, şimdi karşılığı ödenmeyen canlı emeğe gittikçe büyüyen bir ölçüde sahip olabilmenin biricik koşulu olarak ortaya çıkmaktadır. Kapitalist ne kadar çok biriktirmişse, o kadar çok biriktirebilecek durumda olmaktadır.

Dikkat edilirse, böylece kapitalist ve işçi arasındaki sanki eşdeğer değişimine dayanan yasanın ya da özel mülkiyet yasasının kendi iç ve kaçınılmaz diyalektiğiyle kendisinin tam karşıtına dönüştüğü açıkça görülür. Çünkü başlangıçta eşdeğer şeyler arasında gerçekleşir gibi görünmüş olan mübadele işlemi, şimdi eşdeğer şeyler arasındaki mübadeleyi sadece görünüşten ibaret kılan bir takla atmaktadır. Şöyle ki, birincisi, emek gücünün karşılığı olarak verilen sermaye aslında daha önce karşılığı verilmeksizin ele geçirilmiş olan emek ürününün bir parçasıdır. İkincisi, şimdi çalışan işçi bu sermayeyi sadece aynen yerine koymakla kalmamakta, bunu yeni bir artı-değerle büyütmektedir.

“Demek oluyor ki, kapitalist ile işçi arasındaki mübadele ilişkisi, içeriğin kendisine yabancı olan ve onu yalnızca mistikleştiren, dolaşıma ait bir görüntüden, biçimden ibaret hale gelir. Emek gücünün devamlı olarak alınıp satılması, biçimdir. İçerik, kapitalistin, bir eş değer karşılığını vermeksizin durmadan el koyduğu nesnelleşmiş yabancı emeğin bir kısmını elden çıkararak, durmadan daha büyük miktarda yeni yabancı canlı emek ele geçirmekte olmasıdır.”

Marx hatırlatır, incelemenin başlangıcında mülkiyet hakkı, sanki insanın kendi çalışmasına dayanıyormuş gibi görünmüştür. Çünkü görünürde bir meta sahibi kendisiyle aynı durumda ve aynı haklara sahip bir başka meta sahibiyle (yani işgücü satın alan kapitalist ile işgücü satan işçi) karşı karşıya gelmekte ve bunlar kendi metalarını elden çıkarmaktadırlar. Oysa işin derinine inildiğinde, mülkiyetin kapitalist açısından karşılığı ödenmeyen yabancı emeğe ya da bunun ürününe el koyma hakkı, işçi bakımından ise kendi ürününe sahip olma olanaksızlığı olduğu görülecektir. Atlanmaması gereken önemli nokta şudur ki, kapitalistçe ele geçirme tarzı meta üretiminin başlangıçtaki yasalarına ne kadar aykırı görünürse görünsün, bu yasaların ihlali ile değil tam da onların uygulanması ile ortaya çıkmaktadır.

“Son noktası kapitalist birikim olan hareket evrelerinin sıralanışı kısaca gözden geçirilerek bu husus bir kere daha açıkça gösterilebilir. İlk olarak gördük ki, bir miktar değerin başlangıçta sermayeye dönüşmesi tamamıyla mübadele yasalarına uygun olarak gerçekleşiyordu. Taraflardan biri kendi emek gücünü satıyor, diğeri de bunu satın alıyordu. Bunlardan birincisi metasının değerini alırken, böylece bunun kullanım değerini ikinciye bırakmış oluyordu. Bu ikinci, bundan sonra zaten kendisine ait bulunan üretim araçlarını aynı biçimde kendisine ait hale gelen emeğin yardımıyla hukuken gene kendisine ait olacak olan yeni bir ürüne dönüştürüyordu. Bu ürünün değerinde, ilk olarak, kullanılıp tüketilen üretim araçlarının değeri yer alır. Yararlı emek, bu üretim araçlarını, bunların değerini yeni ürüne aktarmadan tüketemez.”

Yeni ürünün değerinde, tüketilen üretim araçlarının değerinin yanı sıra sarf edilen emek gücünün değerine eşit bir değer ve bir de artı-değer yer alır. Emek gücünün bu şekilde yeni değer yaratan kendine özgü bir kullanım değerine sahip olması, meta üretimini yöneten genel yasa üzerinde herhangi bir etkide bulunamaz. İşçinin işgücünün değerine eşit bir ücret karşılığında harcadığı emek-değer, üründe yalnızca bu kadarıyla yer almamakta, belli bir artı-değer miktarında artmış olmaktadır. Fakat kapitalizmin mantığı açısından bu durum, işgücünü satan satıcının (işçinin) aldatılmış olması değil, onun alıcısı (kapitalist) tarafından kullanılıp tüketilmiş olması anlamına gelmektedir.

“Demek ki, paranın sermayeye başlangıçtaki ilk dönüşümü, meta üretiminin ekonomik yasaları ve bunlardan doğan mülkiyet hakkı ile tam bir uygunluk içinde gerçekleşmektedir. Böyle olmakla beraber, bu dönüşüm şu sonuçlara yol açmaktadır: 1. Ürün işçiye değil kapitaliste aittir; 2. Bu ürünün değerinde, yatırılmış bulunan sermayenin değerinden başka, işçiye emeğe, kapitaliste ise bedavaya mal olan, ama yine de kapitalistin hukuki mülkü haline gelen bir artık değer yer alır; 3. İşçi, emek gücünün devamını sağlamış ve alıcı buldukça, bunu yeni baştan satabilecek durumda olur.” Basit yeniden üretim olsun genişletilmiş yeniden üretim olsun, para her seferinde yeni baştan sermayeye çevrilir. Kapitalist kendi mülkiyetinde olan artı-değerin hepsini yese de, ya da bunun ancak bir kısmını tüketip geriye kalanı sermayeye eklese de işçi açısından bir şey değişmez, artı-değer kapitalistin metasıdır.

Ne var ki kapitalist üretimi kesintisiz bir akış halinde ele alıp, tek tek kapitalistlerle tek tek işçiler yerine kapitalistler sınıfı ile işçi sınıfını göz önünde tuttuğumuzda, “meta üretimine tamamıyla yabancı bir ölçü uygulamış oluruz” der Marx. Çünkü “Meta üretiminde birbirlerinin karşısında yer alan kimseler, sadece, birbirlerinden bağımsız alıcılar ve satıcılardır. Bunların arasındaki ilişki, aralarındaki sözleşmenin sona erme tarihinde son bulur. İşlem yenilenecek olursa, bu, daha sonra yapılan ve daha önceki işlem ve sözleşme ile hiçbir ilişkisi olmayan yeni bir sözleşmenin sonucu olur; bu yeni sözleşme ile aynı alıcı ile aynı satıcının bir araya gelmesi sadece bir tesadüf eseridir.” İşte bu nedenle, kapitalist meta üretimi sürecini kendi ekonomik yasalarına göre değerlendirmemiz gerektiği zaman, her mübadele işlemini kendi başına bir işlem (yani kendisinden önce ve sonra gelen mübadele işlemleriyle olan ilişkileri dışında) ele almak zorunda olduğumuzu vurgular Marx. Dolaşım alanında alım ve satımlar çeşitli ve farklı bireyler arasında gerçekleştiği için, birer bütün olarak toplumsal sınıflar arasındaki ilişkileri burada arayamayız.

Eşdeğerlerin değişimi açısından bakıldığında sermaye ona sahip olan açısından bir haktır. Kapitalizmin başlangıç dönemi için bu hakkın geçerliliğini kavramak nispeten kolaydır. Çünkü bu dönemde ürün üreticisine aittir ve bu üretici zenginliğini eşdeğerlerin değişimi üzerinden ancak kendi emeği ile arttırabilmiştir. Fakat aynı hak kapitalist dönemde de geçerlidir. Ve unutulmamalı ki, kapitalist dönemde toplumsal zenginlik gittikçe artan ölçüde başkalarının karşılığı ödenmeyen emeklerine durmaksızın ve her an yeni baştan el koyabilme durumunda olan kapitalistlerin metası haline gelir. Önemli nokta şudur: “Emek gücü işçinin kendisi tarafından serbestçe satılabilir bir meta haline geldiği andan itibaren bu sonuç kaçınılmaz hale gelir. Ve gene ancak bu andan itibaren meta üretimi genelleşmeye ve üretimin tipik biçimi haline gelmeye başlar; ancak bu andan itibaren, her şey, daha baştan, satılmak için elde edileceği bilinerek üretilir ve üretilen bütün zenginlik dolaşım alanından geçer.”

Meta üretimi genelleştiğinde yani artık ücretli emek temeli üzerinde yükseldiğinde kendini toplumun tamamına zorla kabul ettirir ve ancak bundan sonra, gizli kalmış bütün güçlerini açığa vurur ve geliştirir. Ve ayrıca, “Meta üretimi, kendi özünde yatan yasalara uygun olarak, ne oranda kapitalist üretim haline gelirse, meta üretiminin mülkiyet yasaları da o oranda kapitalist mülk edinme yasalarına çevrilir”. İşte bu nedenle, Proudhon’un yaptığı gibi, meta üretimine dayanan ezelî ve ebedî mülkiyet yasalarını işleterek kapitalist mülkiyeti kaldırma sevdasına kapılmak aptalca bir yaklaşımdır.

Marx buraya kadar anlatılanlar arasında önem taşıyan bir hususun altını çizer: “Basit yeniden üretimde bile yatırılan bütün sermayenin, ilk defa nasıl ve hangi kaynaktan elde edilmiş olursa olsun, biriktirilmiş sermayeye veya sermayeleştirilmiş artık değere dönüştüğünü görmüş bulunuyoruz.” Ne var ki, şimdi ister kendisini üretmiş olan kimsenin elinde ister başkalarının ellerinde iş görüyor olsun, artı-değerle çoğaltılarak biriktirilmiş olan sermaye karşısında, başlangıçta yatırılmış bulunan sermaye, üretim deryası içinde gittikçe yok olan bir miktar (matematik anlamıyla, magnitudo evanescens) haline gelir. Kısacası, sermaye birikimini anlamak ve açıklamak bakımından “ilk sahibi bu parayı nereden bulmuştur” sorusunun bir anlamı kalmaz. Marx, işte bundan ötürü ekonomi politiğin sermayeyi genel olarak, “yeniden artı-değer üretimi için kullanılan biriktirilmiş zenginlik”, kapitalisti de “artı-ürünün sahibi” diye tanımladığını hatırlatır.

2. Boyutları Gittikçe Büyüyen Yeniden Üretimin Ekonomi Politik Tarafından Yanlış Anlaşılması

Burada birikimi ya da artı-değerin yeniden sermayeye dönüşümünü daha yakından ele almadan önce, ekonomi politik tarafından yaratılmış olan bir karışıklığı bertaraf etmemiz gerektiğini belirtir Marx.

Kapitalist, artı-değerin bir kısmını sermayesini büyütmek üzere yeni üretim araçları ve ek emek alımına ayırır. Diğer bir kısmını ise kendi doğal ve toplumsal ihtiyaçlarını tatmin edecek metaları satın almaya tahsis eder. Önemli olan nokta şudur ki, bunların tümünü (yani artı-değeri) karşılayan emek üretken emektir. Fakat kapitalistin kendi tüketimi için satın aldığı metalardaki emek, yeni değer üretimine hizmet eden emeğe oranla daha az üretken emek durumuna indirgenir. Çünkü kapitalist, kendi ihtiyaçlarını tatmin edecek metaları (bunların içerdiği emeği) satın almakla, artı-değeri sermayeye dönüştürmek yerine gelir olarak tüketmiş ya da harcamış olur. O nedenle, eski feodal soyluluğun “elde bulunanı tüketmekten ibaret olan” geleneksel lüks yaşayış tarzı karşısında, sermaye birikimini en başta gelen vatandaşlık görevi olarak ilan etmek ve kişinin gelirinin tamamını yiyip tüketmesi halinde kimsenin sermaye biriktiremeyeceğini durup dinlenmeksizin tekrarlamak burjuva iktisadı için son derece önemli bir iş olmuştur.

Diğer yandan burjuva iktisadı, kapitalist zenginliği gömüleme ile karıştıran ve dolayısıyla birikmiş zenginliğin “tüketilmekten kurtarılmış zenginlik” olarak düşünülmesine yol açmış olan halk arasındaki yerleşik ön yargıya karşı da çene yormak zorunda kalmıştır. Oysa paranın dolaşımın dışında tutulması, bunun sermaye olarak kendini arttırmasının tam tersi demektir ve gömüleme anlamında bir meta birikimi sermaye birikimine karşıdır. Unutulmasın ki, büyük kütleler halindeki meta birikimi dolaşımda meydana gelen bir tıkanmanın ya da aşırı üretimin sonucudur. Kuşkusuz her toplum ayakta kalmak için yedek fonlara ihtiyaç duyar. Fakat kapitalizmde asıl önemli olan genişletilmiş sermaye birikimidir. O nedenle de Marx, “Klasik iktisat, artık ürünün üretici olmayanlar tarafından değil, üretici işçiler tarafından tüketilmesini birikim sürecinin karakteristik özelliği olarak gösterdiği ölçüde, haklıdır” der.

Ne var ki, klasik iktisadın hatası da bu noktada başlar. Marx’ın dikkat çektiği üzere, artı-değerin sermayeleştirilmesini, bunun sırf emek gücüne çevrilmesi olarak sunmak A. Smith’le moda haline gelmiştir. Üstelik bu büyük hata, A. Smith’in ardından Ricardo ve ondan sonra gelen bütün iktisatçılar tarafından da tekrarlanmıştır. Bu hatalı düşünceye göre, artı-değer bütünüyle değişen sermayeye yatırılarak sermaye haline gelmiş olacaktır. Oysa artı-değer de, başlangıçta yatırılmış olan değer gibi, değişmeyen ve değişen sermayeye, yani üretim araçlarına ve emek gücüne ayrılır. Emek gücü üretim süreci boyunca kapitalist tarafından tüketilir ve kendi işlevi gereği bu süreçte üretim araçlarını tüketir. Ne var ki A. Smith, Marx’ın deyişiyle temelden bozuk bir analizle şu saçma sonuca ulaşmıştır: “her tekil sermaye her ne kadar değişmez sermaye ve değişir sermaye olarak iki kısma ayrılırsa da, toplumsal sermaye sadece değişir sermaye haline gelir ve sadece ücretlerin ödenmesi için harcanır.”

Aslında A. Smith sermaye birikimine ilişkin incelemesini, tam da güçlüğün başladığı yerde terk etmiştir. Marx söz konusu güçlüğü şöyle açıklar: “Sadece toplam yıllık üretim fonu göz önünde tutulduğu sürece, yıllık yeniden üretim süreci kolay anlaşılır. Ne var ki, yıllık üretimin bütün unsurlarının piyasaya getirilmeleri gerekir ve güçlük de zaten burada başlar. Tek tek sermayelerin ve kişisel gelirlerin yaptıkları hareketler, birbirleriyle karşılaşır, birbirine girer ve genel yer değişimi sırasında, yani toplumsal zenginliğin dolaşımında gözden kaybolur. Bu durum izleyicinin kafasını karıştırır ve çözülmeleri gereken karmakarışık problemler yaratır.” Marx, söz konusu ilişkilerin gerçek bağlantılarını ikinci ciltte inceleyeceğini ve “Ekonomik Tablolar” analiziyle yıllık ürünü ilk defa olarak dolaşımdan geçmiş biçimiyle ortaya koyma çabalarının fizyokratların yaptıkları en büyük hizmet olduğunu belirtir. A. Smith ise, yeniden üretim sürecini ve dolayısıyla da birikimi tarif ederken, yalnızca birçok bakımdan hiçbir ilerleme sağlamamakla kalmamış, kendinden önce gelenlere, özellikle de fizyokratlara göre geri adımlar atmıştır.