Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /20

YEDİNCİ KISIM: SERMAYENİN BİRİKİM SÜRECİ

Sermaye birikim sürecinin anlaşılabilmesi açısından en önemli husus, sermayenin dolaşım hareketinin bütünselliği içinde kavranmasıdır. Marx öncelikle bu hususu açıklığa kavuşturur. Belirli bir miktarda paranın üretim araçlarına ve emek gücüne dönüşmesi, sermaye olarak iş görecek bir miktar değerin yapacağı ilk harekettir. Bu dönüşüm piyasada, yani dolaşım alanında olur. Hareketin ikinci aşaması ise, üretim sürecine başlangıçta yatırılmış bulunan sermaye bir artı-değeri de içeren metalara dönüşür dönüşmez tamamlanmış olur. Fakat bu metaların da yeniden dolaşım alanına sokulmaları gerekir. Bu ise, üretilen metaların dolaşıma sokularak satılmaları, değerlerinin para olarak gerçeklik kazanması, bu paranın yeniden sermayeye dönüşmesi ve bu hareketin durmadan yenilenmesi demektir. İşte “sürekli birbirini izleyen aynı aşamalardan geçerek oluşan bu döngü sermayenin dolaşım hareketini oluşturur”.

Açıktır ki, sermaye birikiminin ilk koşulu, kapitalistin metalarını satmayı ve bu yolla elde ettiği paranın büyük bir kısmını yeniden sermayeye çevirmeyi başarmış olmasıdır. Marx, takip eden bölümde sermayenin dolaşım sürecini normal bir biçimde tamamladığının varsayılacağını ve bu sürecin daha yakından analizinin ise ikinci ciltte yapılacağını belirtir.

Artı-değeri ürettiren, karşılığı ödenmemiş emeği doğrudan doğruya işçilerden emen ve bunu metalarda sabitleyen kapitalist, bu artı-değere ilk el koyan kimsedir, ama hiçbir biçimde bunun son sahibi değildir. “O, bunu, sonradan toplumsal üretimin bütünü içinde başka işlevleri yerine getiren kapitalistlerle, toprak sahipleriyle vb. paylaşmak zorundadır.” Bundan dolayı, artı-değer çeşitli parçalara bölünür. “Bu parçalar çeşitli kategoriler meydana getiren kimselerin payları olur ve kâr, faiz, ticari kâr, toprak rantı vb. gibi birbirinden bağımsız biçimlere bürünür.” Marx, artı-değerin bu dönüşmüş biçimlerinin ancak üçüncü ciltte ele alınabileceğini belirtir.

Burada Marx, metayı üreten kapitalistin bunu değeri üzerinden sattığının ve kapitalist üreticinin artı-değerin bütününün sahibi olduğunun varsayılacağını vurgular. Bu nedenle, bu analizde sermaye birikimini soyut bir açıdan, yani fiili üretim sürecinde salt bir evre olarak inceleyecektir. Analizdeki bir diğer varsayım da, birikim gerçekleştiği sürece, kapitalistin üretilen metaların satışını ve buradan elde ettiği paranın yeniden sermayeye çevrilmesi işini başarıyla yürütüyor olmasıdır. Ayrıca, artı-değerin çeşitli parçalara bölünüşü (kâr, faiz, ticari kâr, toprak rantı) artı-değerin doğasında bir değişikliğe yol açmaz. Sanayici kapitalistin artı-değerden kendisi için alıkoyduğu ve başkalarına bıraktığı kısımlar hangi oranlarda olursa olsun, o her zaman bu artı-değere ilk el koyan kimsedir. Unutulmasın ki, artı-değerin çeşitli parçalara bölünmesi ve aracılık işlevi gören dolaşım hareketi birikim sürecinin basit temel biçimini bulanıklaştırmaktadır. “Bundan dolayı, birikim sürecinin saf analizi, bunun iç mekanizmasının işleyişini gözlerden saklayan bütün görüngülerin geçici olarak yok sayılmalarını gerektirir.”

Bölüm 21: Basit Yeniden Üretim

Bir toplumda üretim sürecinin şekli ne olursa olsun, bu sürecin sürekli olması, devresel olarak aynı evrelerden geçerek sürüp gitmesi zorunludur. Bir toplum, nasıl ki tüketmekten vazgeçemezse, üretmekten de vazgeçemez. Bu nedenle, üretim-tüketim bütünlüğü ve bir akış halinde durmadan yenilenişi açısından bakıldığında, her toplumsal üretim süreci aynı zamanda bir yeniden üretim sürecidir.

Üretimin verili koşulları aynı zamanda yeniden üretimin de koşullarıdır. Hiçbir toplum, ürünlerinin bir kısmını sürekli olarak üretim araçlarına ya da yeni üretim unsurlarına dönüştürmeden, sürekli olarak üretimde yani yeniden üretimde bulunamaz. Diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, toplumun zenginliğini aynı düzeyde yeniden üretebilmesi veya tutabilmesi için, diyelim bir yıl içinde harcanmış olan üretim araçlarının (yani emek araçlarının, hammaddelerin ve yardımcı maddelerin), yıllık ürün kitlesinden aynı cins ve miktarlarda ayrılıp yeniden üretim sürecine katılmaları zorunludur. O halde, yıllık ürünün belli bir miktarı üretime ayrılmalıdır. Daha en başta üretken tüketim için üretilmiş olan bu ürünlerin büyük bölümü, niteliksel olarak zaten bireysel tüketimi kendiliğinden dışlayan doğal biçimlere sahiptir.

Önemli bir husus şudur: Üretim kapitalist tarzda olursa, kuşkusuz yeniden üretim de kapitalist tarzda olacaktır. “Kapitalist üretim tarzında emek süreci nasıl değerlenme sürecinin aracı olmaktan başka bir şey olarak görünmüyorsa, bunun gibi, yeniden üretim de yatırılmış değeri sermaye olarak, yani kendi kendini değerlendiren değer olarak, yeniden üretmenin aracından başka bir şey olarak görünmez. Bir kimse, yalnızca parası sürekli biçimde sermaye olarak iş gördüğü için, ekonomik bakımdan kapitalist sıfatını alır.” Örnekse, 100 sterlin tutarında bir para bu yıl içinde sermayeye çevrilmiş ve 20 sterlinlik bir artı-değer üretmişse, bu paranın ertesi yıl ve ondan sonra gelecek yıllarda da aynı şeyi tekrar etmesi gerekir. Böylece sermaye değerindeki dönemsel artış, yani süreç içinde yatırılan sermayenin dönemsel meyvesi olan artı-değer, sermayeden doğan bir gelir biçimini alır.

Bu gelir kapitalist tarafından yalnızca tüketim fonu olarak kullanılırsa, yani sermayeyi genişletmek için tekrar yatırıma dönüşmezse, o takdirde basit yeniden üretim gerçekleşmiş olur. Basit yeniden üretim, üretim sürecinin aynı düzeyde yinelenmesinden ibarettir. Fakat yalnızca bu yinelenme ve bu süreklilik bile, sermaye birikim sürecine bazı yeni karakterler kazandırır.

Üretim sürecinin akışına bakalım. Üretim süreci emek gücünün belli bir süre için satın alınmasıyla başlatılır. Bu başlangıç, emeğin satın alındığı süre dolduğunda (gün, hafta, ay, vb.) ve böylece belli bir üretim dönemi sona erdiğinde durmadan yenilenir. Ne var ki işçiye emek gücünün karşılığı ancak emek gücü kullanıldıktan ve böylece üretim bitip hem emek gücünün değeri hem de artı-değer üretilen metalarda gerçekleştikten sonra ödenir. O halde işçi, basit yeniden üretimi varsayıyorsak, hem kapitalistin özel tüketim fonuna giden artı-değeri, hem de kendi ücret fonunu (yani değişen sermayeyi) üretir. İşçinin çalıştırılması da ancak bu fonu yeniden ürettiği sürece devam eder. Üstelik de işçi bunu kendisine ait olan kısım henüz kendisine ücret biçiminde geriye gelmeden önce yapar.

Burjuva iktisatçıların, ücreti bizzat üretilen üründen alınan bir pay olarak gösteren formüllerinin dayanağı da işte budur. Evet, işçiye ücret şeklinde geri dönen şey onun sürekli olarak yeniden ürettiği ürünün bir kısmıdır. Kapitalistin işçiye ücretini para olarak ödediği de doğrudur. “Ne var ki, bu para emeğin ürününün kılık değiştirmiş biçiminden başka bir şey değildir. İşçi, üretim araçlarının bir kısmını ürüne dönüştürürken, kendisinin daha önceki ürününün bir kısmı da gerisin geriye paraya dönüşür. İşçinin bugünkü ya da gelecek altı aylık emeğinin karşılığı ödenirken kullanılan şey onun geçen haftaki ya da geçen altı aylık emeğidir.” Tek bir kapitalist ile tek bir işçiyi ele almak yerine kapitalistler sınıfı ile işçi sınıfını göz önüne aldığımızda, paranın işe karışmasıyla ortaya çıkan yanılsama hemen yok olur. Şöyle ki, kapitalistler sınıfı, işçi sınıfına, aslında işçi sınıfı tarafından üretilen ve fakat kapitalistler sınıfı tarafından el konulan ürünün bir kısmını, işçilerin gerekli ihtiyaç maddelerini satın alabilmesi için para şeklinde ödeme makbuzları (ücret) olarak verirler. İşçiler gerekli tüketim maddelerini satın aldıklarında (böylece üretilen ürünlerden ancak kendilerine düşen payı aldıklarında), bu ödeme makbuzlarını (para, kredi vb.) kapitalistler sınıfına geri vermiş olurlar. Bu iş böyle devam eder. Ne var ki ürünün meta şeklini ve metanın da para şeklini alışı, bütün bu olanları bir örtü ile gizler.

Marx bu işleyişten hareketle kapitalizme özgü olan görünümü vurgular: “Demek ki, değişen sermaye, işçinin kendisinin ve ailesinin varlığını sürdürmek için muhtaç olduğu ve toplumsal üretim sisteminin biçimi ne olursa olsun, her zaman bizzat üretmek ve yeniden üretmek zorunda bulunduğu geçim araçları fonunun veya emek fonunun özel bir tarihsel görünüş biçimidir.” İşgücünün karşılığı olan fon (emek fonu) işçiye sürekli olarak ücret-para olarak geri dönüyorsa, bu durum onun kendi ürününün sermaye biçiminde sürekli olarak kendisinden uzaklaşması yüzünden böyle olmaktadır. Ne var ki, işçilik fonunun bu görünüş biçimi, işçiye kapitalist tarafından aslında işçinin bizzat kendi nesnelleşmiş emeğinin (bir üründe gerçekleşen emeğinin) bir kısmının geri verildiği olgusunu hiçbir biçimde değiştirmez.

Marx kapitalizme özgü bu durumu feodalizmde serfin durumuyla karşılaştırır: “Efendisi için angaryayla yükümlü bir köylüyü ele alalım. Kendi toprağı üzerinde kendi üretim araçları ile diyelim haftanın 3 günü çalışır. Diğer 3 gün ise efendisinin malikânesinde zoraki çalışır. Bu köylü durmadan kendi emek fonunu yeniden-üretmektedir ve bu durumda, bu fon, hiçbir zaman emeğinin karşılığının ödenmesi için bir başkası tarafından ödenen para şeklini almamaktadır. Ama buna karşılık, efendisi için harcadığı karşılığı ödenmeyen yükümlü emek de, hiçbir zaman karşılığı ödenen gönüllü emek niteliğini (kazanmaz-E.Ç). Eğer güzel bir sabah, efendisi, toprağa, hayvanlara, tohumluğa, kısacası köylünün üretim araçlarına el koyarsa, köylü bundan böyle artık emek-gücünü, efendiye satmak durumunda kalacaktır. O, (diğer her şey aynı kalmak koşuluyla-E.Ç), üç günü kendisi, üç günü efendisi için olmak üzere gene 6 gün çalışacak ve efendisi de böylece ücretli adam çalıştıran kapitalist haline gelecektir. Önceden olduğu gibi gene üretim araçlarını üretim araçları olarak kullanacak ve bunların değerini ürüne aktaracaktır. Tıpkı eskisi gibi, ürünün belirli bir kısmı, yeniden-üretime ayrılacaktır. Ama yükümlü emeğin ücretli-emeğe dönüştüğü anda, köylünün kendisinin, tıpkı eskisi gibi üretmeye ve yeniden-üretmeye devam ettiği emek fonu, bu andan sonra, ücret şeklinde efendisi tarafından yatırılan sermaye biçimini alır.” (Sol Yay. çevirisinden, s.542-543)

Yukarıda anlatılanlar, konuyu anlayabilmek için, üretim sürecinin durmadan yinelenen akışı içinden yalnızca bir üretim kesitinin soyutlanmasına dayanmaktadır. O nedenle Marx, kapitalist üretim sürecini onun sürekli bir akış halinde yenilenmesi olarak ele aldığımızda, değişen sermayenin kapitalistin kendi fonundan avans olarak verilen bir değer olma özelliğini yitireceğini hatırlatır. Ancak böylece akla bir soru takılacaktır: Kapitalist üretim sürecinin bu durmadan yinelenerek devam eden akışının, ilk olarak bir yerlerde ve bir tarihte başlamış olması gerekmez mi? Öyleyse, “kapitalistin, geçmiş bir tarihte, bir biçimde karşılığı ödenmemiş emekten bağımsız olan bir ilk birikimle paraya ve dolayısıyla da piyasaya emek gücü satın alıcısı olarak gelebilecek bir duruma sahip olmuş olması muhtemeldir”.

Fakat kapitalist olacak kişinin daha önce elinde bulunan bu birikim her ne olursa olsun, bu kişi örneğin başlangıçta yatırdığı 1000 sterlinlik bir sermayeyle her yıl 200 sterlin tutarında bir artı-değer elde etse, yalnızca basit yeniden üretim sürecinin sürekliliği sayesinde, kısa ya da uzun bir süre sonra, elindeki sermaye birikmiş sermayeye (ya da sermayeleşmiş artı-değere) dönüşecektir. Başlangıçtaki 1000 sterlinlik sermaye, onu kullanan girişimcinin daha önce kişisel emeği ile elde edilmiş bile olsa, er ya da geç, eşdeğeri verilmeksizin el konulmuş bir değer ya da başkalarının (işçinin) parada ya da başka bir metada maddeleşen karşılığı ödenmemiş emeği halini alır.

Daha önce görmüş olduğumuz gibi, parayı sermayeye dönüştürmek için yalnızca meta üretiminin ve meta dolaşımının varlığı yetmez. Bunun için kapitalist meta üretimi şarttır ve bunun için de bir yanda para sahibinin, öte yanda değer yaratan özün sahibinin; bir başka deyişle bir yanda üretim ve geçim araçlarına sahip bulunan bir kimsenin, öte yanda emek gücünden başka hiçbir şeyi olmayan bir kimsenin, birbirlerinin karşısında alıcı ve satıcı olarak yer almaları gerekir. Ne var ki, kapitalist üretim açısından “başlangıçta sadece bir hareket noktasından ibaret olan bu durum, basit yeniden üretimin sürekliliği aracılığıyla durmadan yeni baştan üretilir ve kapitalist üretimin kendine özgü bir sonucu olarak ebedileşir.” Kapitalist üretim süreci, maddi zenginliği sermayeye, yani kapitalistler için değer yaratma ve zevk aracına dönüştürür. Diğer yandan işçi ise bu süreçten sürekli olarak girdiği gibi, yani bu zenginliğin kendisi için gerçekleşmesini sağlayacak her türlü araçtan yoksun olarak çıkar. İşçinin kendi emeği, sürece girmeden önce ona yabancılaşmış, kapitalist tarafından mülk edinilmiş ve sermayenin parçası haline gelmiştir. Bu yüzden de işçinin emeği kendisini sürekli olarak yabancı üründe nesnelleştirir.

“Üretim süreci aynı zamanda emek gücünün kapitalist tarafından tüketilmesi süreci olduğu için, işçinin ürünü sürekli olarak metalara dönüşmekle kalmaz, aynı zamanda sermayeye, değer yaratan gücü emen değere, kişileri satın alan geçim araçlarına, üreticileri kullanan üretim araçlarına dönüşür.” Bu durum, üretken tüketimin gözden kaçırılmaması gereken bir özelliğidir. İşçinin kendisi durmaksızın nesnel zenginliği sermaye olarak, kendisine yabancılaşmış, kendisine hükmeden ve kendisini sömüren bir güç olarak üretir. Kapitalist de yine durmadan, kendini nesnelleştirme ve kendine gerçeklik kazandırma araçlarından ayrılmış, soyut, yalnızca işçinin bedensel varoluşunda mevcut bulunan bir zenginlik kaynağı olarak emek gücünü; kısacası ücretli işçi olarak işçiyi üretir. “İşçinin bu biçimde sürekli yeniden üretilmesi ya da ebedîleştirilmesi, kapitalist üretimin sine qua non’udur (vazgeçilmez koşuludur).”

Kapitalist üretim sürecinde işçinin yaptığı tüketim iki biçimde olur. “Üretim sırasında işçi çalışarak üretim araçlarını tüketir ve bunları yatırılmış bulunan sermayenin değerinden daha yüksek değere sahip olan ürünlere dönüştürür. Bu, işçinin üretken tüketimidir. İşçinin tüketimi, aynı zamanda, onun emek gücünün, bunu satın almış olan kapitalist tarafından tüketilmesidir. Öte yandan, işçi, emek gücüne ödenmiş parayı geçim araçları satın almak için harcar: bu, onun bireysel tüketimidir.” Marx, burada özellikle unutulmaması gereken bir noktaya dikkat çeker: “Demek ki, işçinin üretken tüketimi ile bireysel tüketimi tamamen farklı şeylerdir. Bunların ilkinde, işçi, sermayenin hareketli gücü olarak iş görür ve kapitaliste aittir; ikincisinde, kendi kendisine aittir ve üretim süreci dışında kendi hayat fonksiyonlarını yerine getirir. Bunlardan birinin sonucu kapitalistin yaşamı, diğerinin sonucu ise işçinin kendi yaşamıdır.”

Ne var ki işçinin kendi bireysel tüketimini, üretim sürecinde tüketilmesi gereken diğer maddeler gibi de düşünebiliriz. Böyle bir durumda, işçi, tıpkı buhar makinesine kömür ve su, çarklara yağ verilmesi gibi, kendi emek gücünü işler halde tutmak için ihtiyaç duyduklarını tüketmek zorundadır. Böylesi bir durumda, işçinin varlığını sürdürmesi için gereken tüketim araçları, sanki buhar makinesi gibi bir üretim aracının ihtiyaç duyduğu kömür benzeri bir tüketim aracına dönüşmüş olur. Fakat bu açıdan bakıldığında, işçinin bireysel tüketimi de doğrudan doğruya üretken tüketim niteliği kazanır. Sürece birey olarak kapitalist ve birey olarak işçi açısından değil de, kapitalist sınıf ve işçi sınıfı açısından bakar ve tek başına bir metanın üretim sürecini değil, sürekli akışı ve bütün toplumsal kapsamı içinde kapitalist üretim sürecini ele alırsak, konu bambaşka bir görünüm kazanır. Kapitalist, sermayesinin bir kısmını emek gücüne çevirdiği zaman, toplam sermayesinin değerlenmesini sağlar ve aslında bir taşla iki kuş vurmuş olur. Çünkü yalnızca işçiden aldığından değil, işçiye verdiğinden de kâr eder. Emek gücünün karşılığı olarak yatırılan değişen sermaye, tüketim açısından bakıldığında mevcut işçilerin adale, sinir, kemik ve beyinlerinin yeniden üretimine ve yeni işçilerin meydana gelmesine hizmet eden geçim araçlarına çevrilmiş olur.

Dikkat edilecek olursa, böylece “işçi sınıfının gerekli bireysel tüketimi, sermaye tarafından emek gücünün karşılığında elden çıkarılan geçim araçlarının yeniden sermaye tarafından sömürülebilecek yeni emek gücüne dönüştürülmesi demektir. Bu tüketim, kapitalist için en vazgeçilmez üretim aracının, yani bizzat işçinin kendisinin üretilmesi ve yeniden üretilmesi demektir.” O halde, işçinin bireysel tüketimi ister atölye, fabrika ya da diğer bir işyeri içinde veya dışında, nerede gerçekleşirse gerçekleşin, sermayenin üretiminin ve yeniden üretiminin bir unsuru olarak kalır. Tıpkı, üretim süreci sırasında veya belirli aralarda makinelerin temizlenmesinin, üretim ve yeniden üretim faaliyetinin kaçınılmaz bir gereği olması gibi! “İşçinin bireysel tüketimini kapitalistin keyfi için değil kendisi için yapması hiçbir şeyi değiştirmez. Bir iş hayvanının tüketimi, hayvan yediğinden zevk alıyor diye, üretim sürecinin gerekli bir koşulu olma niteliğinden hiçbir şey yitirmez.” İşçi sınıfının sürekli olarak mevcudiyeti ve yeniden üretilmesi, sermayenin yeniden üretimi için her zaman gerekli olan bir koşuldur. Bu koşulun o veya bu şekilde yerine getirilmesini kapitalist “vicdan huzuruyla” işçinin kendini ve neslini devam ettirme içgüdüsüne bırakabilir. Kapitalist için önemli olan, yalnızca işçinin kişisel tüketimini en zorunlu sınırlarına indirmek ve orada tutmaya dikkat etmektir.

Marx burada hicivli bir karşılaştırma yapar ve kapitalistin bu tutumunun, işçiyi daha az besleyici yiyecekler yerine daha çok besleyici yiyecekler almaya zorlayan o zalim Güney Amerikalı maden sahiplerine öykünmekten dağlar kadar uzak olduğunu belirtir. O dönemde Güney Amerika’da maden ocaklarında çalışan ve her günkü işleri (bu belki de dünyanın en ağır işidir) 180-200 libre ağırlığındaki cevher kitlelerini 450 ayak derinlikten sırtlarında taşıyarak yeryüzüne çıkarmak olan işçiler sadece ekmek ve fasulye ile beslenmekte, hatta yalnızca ekmek yemeyi tercih etmektedirler. Fakat yalnızca ekmek yiyerek maden işçilerinin o kadar sıkı çalışamayacaklarını gören patronları, onlara at gibi davranmakta ve onları fasulye yemeye zorlamaktadırlar. Çünkü fasulye kemikleri güçlendirici madde bakımından ekmeğe oranla çok daha zengindir.

Marx’ın hicvettiği kapitalist mantalite burjuva iktisatçısının da düşünce dünyasına egemendir: “İşte bundan dolayı, kapitalist de onun ideolojik temsilcisi olan iktisatçı da, işçinin bireysel tüketiminin ancak işçi sınıfının ebedileştirilmesi için gerekli olan kısmını, daha doğrusu, sermayenin emek gücünü tüketebilmesi için zorunlu olan kısmını üretken tüketim olarak görür; işçinin bunu aşan ve kendi zevki için yapacağı tüketimi, üretken olmayan tüketim sayarlar.” Çünkü sermaye tarafından daha fazla emek gücü yutulmasını sağlamadan ücretlerde bir yükselme (dolayısıyla işçinin tüketiminde bir artış) olmuş olsa, bunun için gereken ek değişen sermaye, kapitalist için üretken olmayan bir biçimde tüketilmiş olurdu. İşçi açısından bakarsak, işçinin bireysel tüketimi, onun kendisi için de üretken olmayan bir tüketimdir, çünkü yalnızca yitirdiği işgücünü karşılamak için tüketmektedir. Fakat aynı olguya kapitalistler ve kapitalist devlet açısından bakarsak bu üretken tüketimdir, çünkü işgücünün yeniden üretimi onlar için kendilerine zenginlik üreten gücün üretimidir.

O halde kapitalist üretim tarzına toplumsal açıdan bakıldığında, işçi sınıfı doğrudan doğruya emek sürecine katılmadığında bile, sermayenin cansız iş aleti kadar tamamlayıcı bir parçasıdır. Unutmayalım, işçinin kendi işgücünü yeniden üretmesini sağlayan bireysel tüketimi bile sermayenin yeniden üretim sürecinin bir unsurundan başka bir şey değildir. Kapitalist yeniden üretim süreci, bu “bilinçli üretim aletleri”nin ürettikleri ürünleri hemen bunların bulundukları kutuptan alıp sermayenin bulunduğu kutba transfer eder ve böylece işçinin beklenmedik bir zamanda sermayeyi terk etmesini olanaksız hale getirir. Bireysel tüketim, bir yandan, bunların varlıklarını devam ettirmelerini ve yeniden üretimlerini, öte yandan, geçim araçlarını yok ederek, bunların emek piyasasında sürekli olarak el altında bulunmalarını sağlar. Romalı köle, sahibine zincirlerle bağlıydı; ücretli işçi görünmeyen iplerle bağlıdır. Ücretli işçinin görünüşteki bağımsızlığı kendisini çalıştıran efendilerinin sürekli değişmesiyle ve sözleşmenin fictio juris’iyle (hukuki sanallığı ile) ayakta tutulur. Marx bu noktada kapitalizmin tarihinden de örnek verir. “Sermaye, geçmişte, özgür işçi üzerindeki mülkiyet hakkını, gerekli gördüğünde, yasa zoruyla geçerli kılardı. Örneğin makine işçilerinin göç etmeleri İngiltere’de 1815 yılına kadar ağır cezalarla yasaklanmıştı.”

İşçi sınıfının yeniden üretimi zaman içinde hünerlerin birikmesini ve bir kuşaktan diğerine aktarılmasını da sağlar. Ekonominin normal dönemlerinde sermayenin umursamadığı “hünerli işçi sınıfının varlığı”na duyulan ihtiyaç, onu bundan yoksun kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan bir bunalım patlak verdiğinde hemen görülür. Marx bu durumu bir örnekle somutlar: Amerikan İç Savaşı’nın ve onu izleyen pamuk kıtlığının sonucu olarak, İngiltere’nin pek çok bölgesinde çok sayıda pamuklu dokuma işçisi sokağa atılmıştır. Bu dönemde aç kalan bu “fazla işçiler”in İngiliz sömürgelerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmeleri sağlansın diye, hem işçi sınıfının kendisinden hem de toplumun diğer katmanlarından devleti yardıma çağıran feryatlar yükselmiştir. Fakat 1863 yılında önde gelen bir burjuvanın Times gazetesinde yayınlanan ve Avam Kamarasında ele alındığında da Marx’ın deyişiyle haklı olarak “fabrikatörlerin manifestosu” diye adlandırılan mektubunda, “sermayenin emek gücü üzerindeki mülkiyet hakkı” yüzsüzce ifade edilmiştir. Neticede İngiliz sermayesi bunalımda kapı dışarı ettiği binlerce hünerli işçisinin kendi malı olduğunu ilanla işçilerin göç etmelerini engellemiştir. İşçiler İngiltere’nin, çalıştırılmasalar bile pamuklu dokuma fabrikatörlerinin “gücü” olarak pamuklu dokuma sanayisi bölgelerine kapatılmışlardır. Dış ülkelere göç için, parlamento bir metelik bile tahsis etmemiş, yalnızca yerel yönetimlere, işçileri yarı aç yarı tok durumda tutma, yani onları normal ücretin altında çalıştırma yetkisini veren bazı yasalar çıkarmıştır.

Kapitalist üretim süreci, kendi işleyişi içinde emek gücü ile emeğin koşulları arasındaki ayrılmayı daima yeniden üretir. “Böylece, işçinin sömürülmesinin koşullarını yeniden üretir ve ebedileştirir. İşçiyi, sürekli olarak, yaşayabilmek için emek gücünü satmaya zorlar ve kapitalisti, sürekli olarak, zenginleşmek için bu emek gücünü satın alabilecek duruma getirir. Kapitalist ile işçiyi meta piyasasında alıcı ve satıcı olarak birbirinin karşısına çıkaran şey artık sadece bir tesadüf değildir. İşçiyi durmadan kendi emek gücünün satıcısı olarak gerisin geriye meta piyasasına fırlatan ve onun kendi ürününü durmadan başkasının satın alma aracına dönüştüren, bizzat bu süreçtir. Aslına bakılırsa, işçi kendisini kapitaliste satmadan önce de sermayeye aittir.” Emekçinin kendi işgücünü belirli sürelerle satması, patron değiştirmesi veya emek gücünün pazar fiyatındaki dalgalanmalar, onun ekonomik köleliğini (sermayeye bağlanması) hem yaratan ve hem de gözlerden saklayan nedenler olmuştur.

Burada ilk bakışta biraz ayrıntı gibi dursa da, yukarda geçen “bağlanma” konusunda Marx’ın dipnotta değindiği bir örnek kapitalizmin tarihinde neler yaşandığını öğrenmek bakımından göz ardı edilemez. “Bu bağlılığın kaba saba bir şekli Durham Kontluğu’nda mevcuttur. Burası, koşulların, çiftçiye, tarım gündelikçileri üzerinde tartışmasız bir mülkiyet hakkı sağlamadığı bir iki kontluktan biridir. Maden sanayisinin varlığı, işçilere bir dereceye kadar seçme hakkı sağlar. Bu nedenle, çiftçi burada, başka yerlerdekinin aksine, ancak üzerinde işçiler için kulübeler bulunan çiftlikleri kiralar. Kulübenin kirası, ücretin bir kısmını oluşturur. Bu kulübelere «ırgat evleri» denir. Bunlar işçilere kiralanırken işçiler birtakım feodal yükümlülükler altına girmeyi kabul eder; işveren çiftçi ile işçi arasında «bondage» (bağlanma) adı verilen ve işçiyi, örneğin, bir başka yer ya da işte çalıştırılması halinde yerine birisini, diyelim kızını bırakma yükümlülüğü altına sokan bir sözleşme yapılır, işçinin kendisine «bondsman» (bağlanmış adam) adı verilir. Bu ilişki işçinin kişisel tüketimini, yepyeni bir açıdan, sermaye için yapılan bir tüketim ya da üretken tüketim olarak gösterir.” Devamla Marx bu konuda dönemin Sağlık raporlarından bir aktarma yapar: “Hayretle görüldüğü gibi, yanaşmaların ve işçilerin dışkıları bile, kılı kırk yaran lordun bir yan geliri sayılır. ... Çiftçi patron, bütün o bölgede kendisininkinden başka bir helâ olmasına izin vermez ve bu konuda kendi sahiplik ve efendilik haklarından bir zerresinin bile kaybına göz yummaz.”

Şu halde, kapitalist üretim süreci, bir bütün olarak ele alındığında ya da bir yeniden üretim süreci olarak, sadece meta, sadece artı-değer üretmekle kalmaz, sermaye ilişkisinin bizzat kendisini, yani bir tarafta kapitalisti ve diğer tarafta ücretli işçiyi üretir ve yeniden üretir. Marx dipnotta, 1847 yılında Alman İşçi Derneği’nde aynı konuda yaptığı ve basımının Şubat Devrimi yüzünden kesintiye uğradığı sunumlarından aktarır: “Sermaye, ücretli emeği, ücretli emek de sermayeyi gerektirir. Bunlar karşılıklı olarak birbirlerini gerektirir, karşılıklı olarak birbirlerini yaratır. Bir pamuk fabrikasındaki işçi, sadece pamuklu kumaşlar mı üretir? Hayır, sermaye üretir. Emeğinin yeniden kumanda altına alınmasına ve onun aracılığıyla yeni değerlerin yaratılmasına hizmet eden değerler üretir.”