Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /19

Bölüm16: Artı-Değer Oranı İçin Çeşitli Formüller

Marx bu bölümde, artı-değer oranının hangi formüllerle temsil edilebileceğini açıklar. Bir grup formül dizisi şöyledir: Artı-Değer/Değişen Sermaye = Artı-Değer/Emek Gücü Değeri = Artı-Emek/Gerekli Emek. Bu dizide ilk iki formül değerler oranını gösterirken, üçüncüsü ise bu değerlerin üretimi için harcanan zamanların oranını göstermektedir. Bu formüller kavramsal açıdan güçlü ve doğrudur fakat klasik ekonomi politik bunlardan bilinçli olarak uzak durmuştur. Bunun yerine sömürü derecesini gözlerden gizleyecek formüller türetmiştir. Örneğin: Artı-Emek/İşgünü = Artı-Değer/Ürün Değeri = Artı-Ürün/Toplam Ürün. Görüleceği üzere, bu formül dizisinde emeğin gerçek sömürülme derecesi ya da artı-değer oranı yanlış ifade edilmiştir.

12 saatlik bir işgünü, 6 saatlik artı-emek, 6 saatlik gerekli emek, 3 şilinlik değişen sermaye (yani 3 şilinlik ücret) varsayımı üzerinden önce neticeyi Marx’ın doğru formülüne göre hesap edelim: 6 saatlik artı-emek/6 saatlik gerekli emek = 3 şilinlik artı-değer/3 şilinlik değişir sermaye = %100. Fakat klasik ekonomi politiğin yanlış formülüne göre hesap edersek şu sonucu elde ederiz: 6 saatlik artık-emek/12 saatlik işgünü = 3 şilinlik artı-değer/6 şilinlik değer-ürün= %50. Açıktır ki, Marx’ın formülü artı-değer oranını %100 olarak doğru şekilde ortaya koyarken, burjuva iktisadının formülü ise bunu %50 olarak göstermektedir.

Marx, diğer bir formül olarak “karşılığı ödenmemiş emek/karşılığı ödenmiş emek” üzerinde durduğunu belirtir. Bu formül doğrudur ve bu sayede kapitalistin emek gücüne değil de sanki emeğe para ödediği şeklindeki yanlış kavrayış çöker. Bu formül artı-emek/gerekli emek formülünün yalnızca yaygın bir ifadesidir. Hatırlanacağı üzere, artı-emek süresi içinde emek gücünün kullanımı kapitalist için bir artı-değer yaratır ve emek gücünün bu kısmı ona bedavaya malolur. İşte bu nedenle artı-emeğe karşılığı ödenmemiş emek denilebilir. Zaten sermaye yalnızca emek üzerinde egemen değildir, temelde karşılığı ödenmemiş emek üzerinde egemendir. “Her tür artık değer, sonradan kâr, faiz, rant vb. gibi hangi özel biçimde billurlaşırsa billurlaşsın, özü itibarıyla, karşılığı ödenmemiş emeğin maddeleşmiş biçimidir. Sermayenin kendi kendini değerlendirmesinin sırrı, onun, başkalarının belli bir miktar karşılığı ödenmemiş emeği üzerindeki tasarruf yetkisi olarak kendini açığa vurur.”

ALTINCI KISIM: ÜCRET

Bölüm17: Emek Gücü Değerinin ya da Fiyatının Ücrete Dönüşmesi

Burjuva toplumunun yüzeyinde işçinin ücreti, onun emeğinin karşılığı olarak ödenen paraymış gibi görünür. Böylece herkes emeğin değerinden söz eder ve bunun parasal ifadesine emeğin gerekli ya da doğal fiyatı der. Bunun yanı sıra bir de emeğin piyasa fiyatlarından, yani emeğin gerekli fiyatının üstünde veya altında oynamalar gösteren fiyatlardan bahsedilir. Fakat aslında işçinin kapitaliste sattığı şey kendi emek gücüdür. İşçi çalışmaya, yani emek harcamaya başlar başlamaz, emeği işçiye ait olmaktan çıkar ve dolayısıyla da artık onun tarafından satılamaz. Kısacası, meta piyasasında para sahibi ile doğrudan doğruya yüz yüze gelen gerçekte emek değil, işçidir. İşçinin emek gücü kapitalizmde bir metadır ve bu metanın değişim değerini belirleyen de onun üretimi için gerekli olan emek miktarıdır. İşçi ayrıca emeğini satın alan için artı-değer üretmelidir, aksi halde kapitalist üretimin temeli yok olur.

“Emek, değerin özü ve onun içkin ölçüsüdür, ama kendisinin bir değeri yoktur.” “Emeğin değeri” ifadesi aslında “yeryüzünün değeri” gibi hayalî bir ifadedir. Fakat unutulmasın ki, bu tür hayalî ifadeleri ve buna denk düşen kategorileri doğuran aslında üretim ilişkilerinin kendileridir. Kapitalizmde, görünümler düzeyinde “şeyler” kendilerini çoğu kez ters dönmüş şekilde ortaya koymaktadırlar. Genelde tüm bilimlerde dikkate alınan bu gerçekliğe rağmen, aslen bir bilim olmayan ekonomi politik “emeğin fiyatı” kategorisini, üzerinde düşünmeye hiç gerek görmeden günlük hayattan olduğu gibi almış ve sonra da bu fiyatın arz talep ilişkisiyle belirlendiğini iddia etmiştir. Fakat arz talep arasındaki ilişkide meydana gelen değişmelerin piyasa fiyatlarındaki oynamalar dışında hiçbir şeyi açıklamadığını çok geçmeden klasik ekonomi politik de görmüştür. Düşünelim, diğer her şey aynı kalmak koşuluyla, arz ve talep dengelendiğinde fiyat oynamaları sona erer ve böylece arz ve taleple herhangi bir şeyin açıklanamayacağı anlaşılır. Mevcut arz mevcut taleple dengede olduğu an, demek ki asıl inceleme konusunun emek gücünün arz ve talepten bağımsız olarak belirlenen bir doğal fiyatı olduğu ortaya çıkar.

Ekonomi politik, “emeğin değeri” noktasından hareketle bu değeri acaba “emek üretim maliyeti”nin nasıl belirlediği şeklindeki bir kısır döngünün içinde kaldı. Ekonomi politiğin “emeğin değeri”, “emeğin doğal fiyatı” gibi kategorileri hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden söz konusu değer ilişkisinin uygun ve nihai ifadeleri olarak kabul etmesi, onu içinden çıkılmaz karışıklıklara ve çelişkilere sokup bıraktı. Oysa “emeğin değeri” dedikleri, aslında işçinin kişiliğinde mevcut olan emek gücünün değeriydi. Marx, emek gücünün değerinin ve fiyatının, kendilerini kılık değiştirmiş biçimleri içinde yani ücret olarak nasıl ortaya koyduklarını açıklığa kavuşturdu. Daha da önemlisi, işçinin bir işgünü içinde yarattığı değerin onun işgücüne karşılık gelen değerden daha büyük olduğunu ortaya koydu. Örneğin 12 saatlik bir işgününde 6 şilinlik bir değer yaratan emek gücü 3 şilinlik bir değere sahipti. Böylece 12 saatlik bir işgünü, 6 saatlik gerekli emek ve 6 saatlik artı emek-zaman şeklinde bölünmüş oluyordu. Fakat işçiye o işgünü karşılığıymış gibi ödenen ücret biçimi, işgününün karşılığı ödenmiş ve karşılığı ödenmemiş emek-zaman diye bölünüşü ile ilgili her türlü izi siliyordu.

Bu nedenle, kapitalizmde her tür emek, karşılığı ödenmiş emek olarak görünür. Oysa angarya olarak yapılan işte, angaryaya katlanmak zorunda olan kimsenin kendisi için harcadığı emekle toprak sahibi için harcadığı yükümlü emek birbirinden zaman ve mekân açısından en açık şekilde farklıdır. Köle emeği söz konusu olduğunda ise, “işgününün kölenin sırf kendi tükettiği geçim araçlarının değerini yerine koymak için, yani aslında kendisi için çalıştığı kısmında harcadığı emek bile efendisi için harcanmış emek olarak görünür. Kölenin bütün emeği karşılığı ödenmemiş emek olarak görünür. Buna karşılık ücretli emek söz konusu olduğunda, tersine, artı emek ya da karşılığı ödenmemiş emek bile karşılığı ödenmiş emek olarak görünür.” Birinde, kölenin kendisi için harcadığı emeği o dönemin mülkiyet ilişkisi gözlerden gizler, diğerinde ise ücretli işçinin karşılığı ödenmeyen emeği para ilişkisi ile gözlerden saklanır. Marx, hem kapitalistin hem de işçinin hukuk konusundaki bütün düşüncelerinin, kapitalist üretim tarzının bütün gizemlileştirmelerinin, bütün özgürlük yanılsamalarının, bayağı iktisadın bütün özürcü laf ebeliklerinin, işte gerçek ilişkiyi görünmez kılan ve tam karşıtını gösteren bu görünüm biçimine dayandığını vurgular.

Sermaye ile emek arasındaki mübadele, ilk olarak, bütün öteki metaların alım satımları gibi algılanır. Alıcı (kapitalist) belli bir miktarda para, satıcı (işçi) ise paradan farklı bir nesne (emek gücü) vermektedir. Mübadele değeri ve kullanım değeri aslında ölçülemeyen şeyler oldukları için, alışverişte de “emeğin değeri” veya “emeğin fiyatı” gibi ifadeler, sanki “pamuğun değeri”,“pamuğun fiyatı” ifadeleri gibi olağan görünür. Üstelik işçiye parası, o emeğini harcadıktan sonra ödenir. O halde ödeme aracı olma görevi ile para, karşılık olarak verilen nesnenin (emek gücü) değerini veya fiyatını bir süre sonra gerçekleştirir. Ayrıca unutulmasın ki, işçinin kapitaliste sağladığı “kullanım değeri” işçinin emek gücü değil, bunun işlevidir, yani işçinin bu emek gücüyle yaptığı terzilik işi, kunduracılık işi, iplik eğirme işi gibi, belli bir faydası olan bir iştir.

İşçinin emek gücünün değeri, kendisinin kullanacağı geçim araçlarının değeri ile birlikte değişebilir, örneğin 3 şilinden 4 şiline çıkabilir ya da 3 şilinden 2 şiline düşebilir. Ya da aslında emek gücünün değeri aynı kalırken piyasadaki arz ve talep ilişkisine göre fiyatı 4 şiline yükselebilir ya da 2 şiline düşebilir. Fakat örneğin değişmeyen 12 saatlik bir işgününde işçi hep 12 saat çalışmış, 12 saat süresince emek harcamış, emek gücü 12 saat kullanılmıştır. Sonuç olarak, 12 saatlik işgününde harcadığı bu aynı miktar emek gücü için işçiye farklı bir karşılık verilmesi, sanki onun emek gücünün değerinde meydana gelmiş bir değişme gibi görünür. Kapitalist açısından sorun, mümkün olduğu kadar az para karşılığında mümkün olduğu kadar çok emek elde etmektir. O nedenle pratikte onu yalnızca emek gücünün fiyatı ile bunun faaliyetinin yarattığı değer arasındaki fark ilgilendirir. Kapitalist kişi, işçinin yarattığı artı-değer sayesinde sağladığı kârı, emek gücü metasını değerinden azına alıp fazlasına satma şeklindeki basit bir aldatmaca, yalnızca ticaret sayesinde elde edilen bir fazlalık olarak açıklar. Kapitalist, şayet işgünü boyunca kullandığı emek gücünün tüm değerinin karşılığını ödese, sermaye diye bir şeyin var olamayacağını, parasının sermayeye dönüşemeyeceğini anlayamaz. İşte klasik ekonomi politik de, olgular arasındaki gerçek ilişkiye neredeyse değinir gibi olduğunda bile bunu bilinçli olarak formülleştirmez. Marx’ın deyişiyle, sırtındaki burjuva postuna sarıldıkça da bu işi zaten hiç beceremez.

Bölüm18: Zamana Göre Ücret

İşçiye ödenen ücretin iki temel biçimi vardır ve bunlar zamana göre ücret ve parça başına ücret olarak adlandırılır.

Emek gücünün satışı her zaman belli bir zaman dönemi için olur. Emek gücünün günlük, haftalık, aylık vb. değerinin kendisini dolaysız olarak ortaya koyduğu ücret biçimi “zamana göre ücret” biçimidir. Marx buradaki incelemesini, zamana göre ücretin ayırt edici özelliklerini oluşturan birkaç nokta üzerinde toplayacağını belirtir.

İşçinin kendi işgücünü yeniden üretmesi için gerekli olan üzerinden, günlük veya haftalık, aylık vb. çalışmasının karşılığı olarak alacağı para miktarı, işçinin işgücü değerine göre hesaplanan ücretinin tutarını oluşturur. Fakat işgününün uzunluğuna, yani bir günde sağlanan emek miktarına göre, günlük, haftalık ya da aylık gerekli ücretin birbirinden çok farklı fiyatlarla temsil edebileceği de açıktır. O halde zamana göre ücreti incelerken, günlük, haftalık, aylık vb. ücretin toplamı ile bir saatlik emeğin fiyatı (saat ücreti) arasındaki ayrımı dikkate almamız gerekecektir. Öyleyse harcanan bir saatlik emeğin gerekli fiyatı (yani gerekli saat ücreti) nasıl bulunacaktır? Gerekli saat ücreti, emek gücünün günlük ortalama değerinin, ortalama işgününü oluşturan saat sayısına bölünmesiyle bulunur. Örneğin emek gücünün günlük değeri 6 iş saatinin karşılığı olan 3 şilin ise ve işgünü 10 saatse, bu durumda bir iş saatinin fiyatı, 3 şilin/10 olurdu. Fakat işçiye ödenen ücret değişmeden iş saati 12 saate çıkartılsaydı, bu kez bir iş saatlik emeğin fiyatı (saat ücreti) daha düşük, yani 3 şilin/12 = 3 peni olurdu.

Ancak saat ücreti, kapitalistin işçiye günlük ya da haftalık gerekli ücreti ödemesi temelinde saptanmaz ve işçiyi keyfine göre seçtiği saatlerde çalıştırarak keyfine göre ücret ödeyecek şekilde belirlenecek olursa, o zaman tüm hesaplar değişir. Ve yukarda açıklanan gerekli ücret birimleri doğal olarak bütün anlamını kaybeder. Bu durumda karşılığı ödenmiş emekle, karşılığı ödenmemiş emek arasındaki bağlantı da ortadan kalkar. Kapitalist şimdi, işçiye kendi varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan emek-zamanı bırakmadan, ondan istediği artı-emek miktarını sızdırabilir. Böylece kapitalist, çalışmada söz konusu olabilecek her türlü düzeni ve belirliliği yok edebilir. Kendisine uygun gelişine, keyfine ve o andaki çıkarlarının gereklerine bağlı olmak üzere, işçiyi korkunç derecede aşırı çalıştırma ile göreli ya da mutlak işsiz bırakma uçları arasında istediği gibi hareket edebilir ve bir anda bir uçtan diğer uca geçebilir. Kapitalist, emeğin normal fiyatını ödediği bahanesiyle, işçiye karşılığında herhangi bir ek ödemede bulunmaksızın, işgününü anormal bir biçimde uzatabilir. 1860’ta Londra’daki inşaat işçileri, kapitalistlerin kendilerine bu keyfi sistem üzerinden hesaplanan saat ücretini dayatmaları üzerine haklı olarak ayaklanmışlardı.

1800’ler İngiltere’sinde, çalışılan zamana göre hesaplanıp ödenen ücret sisteminin hüküm sürdüğü ve çalıştırma süresinin yasayla sınırlandırılmadığı birçok sanayi kolunda, işgününü örneğin onuncu saatin bitimine kadar normal işgünü sayma alışkanlığı yer etmişti. Bu sınırın ötesinde çalışılan süre ise fazla mesai sayılır ve bunun için çoğu kez gülünç derecede küçük bir oranda olsa bile daha iyi bir karşılık ödenirdi. Fakat bu biçimde kazanılan küçücük fazlanın çoğu, kıt kanaat karın doyuran işi aileleri tarafından ek besin maddeleri almak için hemen harcanırdı. Normal denilen çalışma süreleri için işçiye ödenen düşük saat ücretleri, işçiyi karşılığında nispeten daha iyi para verilen fazla mesai yapmak zorunda bırakırdı. Çünkü fazla mesai yapmadan ücret asla yeterli olmamaktaydı. İşte, işgününün yasayla sınırlandırılması kapitalistler için aşırı tatlı olan bu durumlara son verdi.

Bölüm19: Parça Başına Ücret

Parça başına ücret, aslında zamana göre ücretin değişikliğe uğramış biçiminden başka bir şey değildir. Parça başına ücrette, işçinin sattığı kullanım değeri, ilk bakışta sanki işçinin emek gücünün, onun canlı emeğinin işlevi değilmiş de, ürettiği üründe zaten gerçekleşmiş emeğiymiş gibi görünür. Bu bağlamda harcanan emeğin fiyatı da, zamana göre ücrette olduğu gibi “Emek Gücünün Günlük Değeri/Toplam İşgünü Saati” oranıyla değil ama üreticinin iş yapma yeteneğiyle belirleniyormuş gibi algılanır.

Eski İngiltere’deki uygulamalara bakılacak olursa, örneğin Londra’da aynı saraçhanelerde çoğu zaman aynı iş için Fransız işçilere parça başına, İngiliz işçilere ise zamana göre ücret ödenmiştir. Parça başına ücret sisteminin genel bir uygulama bulduğu fabrikalarda bazı işler için teknik nedenlerle bu gibi işleri yapan kimselere ödenen ücretler zamana göre hesaplanmıştır. Marx, ücretin bu iki biçiminin aynı anda ve yan yana olmasının, düzenbazlıklarını yürütmede kapitalistlerin işlerine yaradığını belirtir. Fakat her ne olursa olsun, ücretin ödenmesindeki bu biçim farkı, ücretin özünde hiçbir değişiklik yaratmaz. Parça başına ücret aslında doğrudan doğruya bir değer ilişkisini ifade edemez. Çünkü burada, “parçanın değerinin bu parçada maddeleşmiş olan emek-zaman ile ölçülmesi değil, bunun tersine, işçi tarafından harcanmış olan emeğin işçinin üretmiş bulunduğu parçaların sayısı ile ölçülmesi söz konusudur. Zamana göre ücrette emek doğrudan doğruya kendi devam süresi ile, parça başına ücrette ise belli bir süre içinde emeğin kendisinde maddeleştiği ürün miktarı ile ölçülür”. Ancak neticede emek-zamanın fiyatı, “Günlük Çalışmanın Değeri = Emek Gücünün Günlük Değeri” denklemiyle belirlenir. Demek ki, parça başına ücret, zamana göre ücretin değişik biçiminden başka bir şey değildir.

İşçiye parça başına fiyatın tam ödenmesi için ürünün ortalama kalite düzeyinde olması esastır ve sonuç ortaya konan nihai ürünün kendisiyle kontrol edilir. Böylece harcanan emeğin niteliği, burada işin kendisi tarafından denetlenebilir. Parça-başı fiyatın tam olarak ödenebilmesi için bu niteliğin ortalama bir yetkinlikte olması esastır. “Parça başına ücret bu bakımdan ücret kesintilerinin ve kapitalist dolandırıcılığın en korkunç kaynağı haline gelir.” Çünkü parça başına ücret sistemi, emek yoğunluğunu keyfince ölçmek için kapitaliste mükemmel bir ölçü aracı oluşturur. Bu sistemde, önceden belirlenmiş ve deneylere dayanılarak yerleşiklik kazanmış belli bir meta miktarında maddeleşen emek-zamanı, toplumsal olarak gerekli emek-zamanı kabul edilir ve gerekli emek-zaman için ödenen ücret buna göre belirlenip ödenir. “İşçi, ortalama iş çıkarma yeteneğine sahip değilse, belli bir asgari günlük işi çıkaramayacağı için, kendisine yol verilir.”

Parça başı ücret sisteminde emeğin kalitesi ve yoğunluğu bizzat ödenecek ücreti belirlediğinden, bu ücret biçimi işe nezaret edilmesini de büyük ölçüde gereksiz kılar. Bu nedenle, bu ücret biçimi hem modern ev sanayisinin, hem de hiyerarşik olarak düzenlenmiş bir sömürü ve baskı sisteminin temelini oluşturmuştur. Marx bu sömürü ve baskı sisteminin başlıca iki biçimi olduğunu belirtir. Birincisi, parça başına ücret, kapitalist ile işçi arasına asalakların girmesini, yani emeğin bir aracı tarafından kiralanmasını kolaylaştırır. “Aradaki kişilerin kazancı, tümüyle, emeğin kapitalist tarafından ödenen fiyatı ile bu fiyatın fiilen işçinin eline geçmesine izin verdikleri kısmı arasındaki farktan doğar.” Bu yüzden bu sisteme İngiltere’de “terletme sistemi” gibi karakteristik bir isim verilmiştir. İkincisi, parça başına ücret, kapitaliste, bir işçi başıyla fabrikadaki asıl makine işçileri için sözleşme yapma olanağını sağlar. “Böyle bir sözleşme ile kapitalist, parça başına belli bir fiyat ödemeyi, işçi başı da yardımcılarını bulup çalıştırmayı ve bunlara ücretlerini ödemeyi taahhüt eder. İşçinin sermaye tarafından sömürülmesi, burada işçinin işçi tarafından sömürülmesi yoluyla gerçekleştirilir.”

Parça başına ücretin büyüklüğü baştan kararlaştırılmış ise, kendi emek gücünü mümkün olduğu kadar yoğun bir şekilde kullanmak işçinin kişisel çıkarı haline gelir ve bu da kapitalistin işin normal yoğunluk derecesini yükseltmesini kolaylaştırır. Böylece işgününün uzatılmasında da işçinin kişisel çıkarı vardır; çünkü işçi bu yolla günlük ya da haftalık ücretini artırır. Zamana göre ücrette aynı türden işler için, bazı istisnalar dışında, aynı ücret ödenir. Oysa parça başına ücrette, emek-zamanın fiyatı her ne kadar belli bir ürün miktarı ile ölçülüyor olsa da, günlük ya da haftalık ücret işçilerin bireysel farklılıklarına göre değişir. Örneğin “belli bir zaman aralığında işçilerden biri ancak asgari miktarda, bir diğeri ortalama miktarda, bir üçüncüsü ise ortalamayı aşan miktarda ürün sağlar. Demek ki, burada fiilen ele geçen gelir bakımından, tek tek işçilerin farklı hüner, güç, enerji, dayanıklılık vb. düzeylerine göre büyük farklılıklar ortaya çıkar”.

Kuşkusuz bu durum, sermaye ile ücretli-emek arasındaki genel ilişkileri değişikliğe uğratmaz. Neticede bireysel farklılıklar, işyerinde bir bütün olarak birbirini dengeler ve böylece belli bir emek-zamanında ortalama miktarda ürün sağlanmış olur. Ödenen toplam ücret de, bu özel sanayi kolundaki ortalama ücrete denk gelir. Ayrıca, ücret ile artı-değer arasındaki oran da değişmez, çünkü her bireysel emekçinin sağladığı artı-değer kitlesi sonuçta aldığı ücrete tekabül eder.

Parça başına ücret bireyselliğe daha geniş bir hareket alanı sağlarken ve işçilerin bireyselliklerinin ve bununla birlikte de özgürlük duygularının, bağımsızlıklarının ve kendi kendilerini kontrol yeteneklerinin gelişmesi için bir dürtü yaratırken, öte yandan, işçilerin kendi aralarındaki rekabet duygusunu körükler. Bundan dolayı, parça başına ücret bir yönüyle bireysel ücretleri ortalama düzeyin üzerine çıkarırken, diğer yönüyle bu ortalama düzeyi düşürme eğilimine sahiptir. Fakat ortalama parça başı ücretin uzun bir süre boyunca geleneklerle saptanmış olması halinde, bu ücretin düşürülmesi özel güçlükler gösterecektir. Nitekim bu gibi durumlarda patronlar ücret sistemini zorla zamana göre ücrete dönüştürme yoluna başvurmuşlardır. Bu nedenle, örneğin 1860’da İngiltere’nin Coventry bölgesinde kurdele ve şerit dokuma işçileri arasında bu yüzden büyük bir grev de patlak vermiştir.

Marx parça başına ücretin, daha önce zamana göre ücretin yanı sıra görülmesine rağmen daha büyük bir uygulama alanına ilk kez ancak gerçek manifaktür döneminde kavuştuğunu belirtir. Bu ücret sistemi, büyük sanayinin coşkunluk ve atılım döneminde, özellikle de 1797-1815 yılları arasında, çalışma süresini uzatma ve ücreti düşürme aracı olarak kullanılmıştır. O dönemin İngiltere’sinde Fabrika Yasası kapsamına alınmış olan atölyelerde parça başına ücret genel kural haline gelmiştir. Çünkü yasanın işgününün uzunluğunu sınırlandırması durumunda, sermaye işgününü ancak derinliğine büyütebilir ve parça başı ücret sistemi sermayeye bu olanağı sağlar. Fakat parça başına ücrette meydana gelen değişmelerin, kapitalist ile işçi arasında sürekli mücadelelere yol açtığını da unutmamak gerekir.

Bölüm 20: Ülkeler Arasındaki Ücret Farkları

Daha önce de belirtildiği gibi, emek gücünün değerinin ücret ya da fiyat biçimine çevrilmesi, bu değere ilişkin bütün yasaları, ücretlerin dalgalanmalarını yöneten yasalar haline getirir. Ücretin emek gücünün değerine bağlı olarak değişkenlik göstermesi, gerek ulusal düzeyde gerek çeşitli ülkeler arasında ücret farklılıkları olarak kendini ortaya koyar. Bu noktadan hareketle Marx önemli bir hususa dikkat çeker: “Farklı ülkelerdeki ulusal ücretleri birbirleriyle karşılaştırırken, emek gücünün değer büyüklüğündeki değişmeleri belirleyen bütün faktörleri, doğal ve tarihsel olarak gelişmiş birincil yaşamsal ihtiyaçların fiyat ve kapsamlarını, işçinin eğitilme giderlerini, kadın ve çocuk emeğinin oynadığı rolü, emeğin üretkenliğini, emeğin genişliğine ve derinliğine büyüklüğünü hesaba katmamız gerekir.”

Her ülkede emeğin belli bir ortalama yoğunluğu vardır. Eğer yoğunluğu ortalama yoğunluktan düşük bir emek kullanılmışsa, bir metanın üretimi için toplumsal olarak gerekli olandan daha fazla zaman gerekir ve bu nedenle de bu emek normal nitelikte bir emek sayılmaz. Kuşkusuz emeğin ortalama yoğunluğu ülkeden ülkeye değişir ve örneğin birinde daha büyük, diğerinde daha küçük olur. Buradan hareketle ulusal ortalamaların toplamı üzerinden, evrensel emeğin ortalama birimi olan bir ölçek oluşturulabilir. Unutulmamalı ki, “daha yoğun bir ulusal emek, daha az yoğun bir ulusal emeğe oranla, aynı zaman aralığında, daha çok para ile ifade edilen daha fazla değer üretir”.

Değer yasasının uluslararası kullanımında değişikliğe yol açan asıl neden, daha üretken ulus şayet dünya pazarındaki rekabet tarafından metalarının satış fiyatını bunların değerine indirmeye zorlanmamışsa, daha üretken ulusal emeğin aynı zamanda daha yoğun emek sayılmasıdır. “Bir ülkede kapitalist üretim ne kadar gelişmişse, orada emeğin ulusal yoğunluğu ve üretkenliği de uluslararası düzeyin o kadar üstüne çıkar. Bu nedenle, farklı ülkelerde aynı uzunlukta emek-zaman harcanarak üretilen aynı türden metaların farklı miktarları, farklı fiyatlarla, yani uluslararası değerlere göre değişen farklı para tutarları ile ifade edilen, farklı uluslararası değerlere sahiptir. Dolayısıyla, paranın göreli değeri, kapitalist üretim tarzının daha fazla gelişmiş bulunduğu bir ülkede, bunun daha az gelişmiş olduğu bir ülkedekinden daha düşük olacaktır.” Buradan, emek-gücünün para ile ifade edilen eşdeğerlerinin de (ücretlerin), birinci ulusta ikincisine kıyasla daha yüksek olacağı sonucu çıkar.

Son olarak, Marx’ın o dönemin İngiliz ve Rus kapitalizminin gelişme düzeyindeki büyük farka dikkat çeken satırları, henüz gelişmemiş bir kapitalizmin kendini ancak korumacı önlemlerle ayakta tutmaya çalıştığını ortaya koyar: “Her türlü kötülüğün kolayca boy attığı bu Rus toprağında İngiliz fabrikalarının çocukluk dönemine ait eski dehşeti de eksiksiz olarak hüküm sürmektedir. Yerli Rus kapitalisti fabrika işlerine yatkın olmadığı için yöneticiler doğal olarak İngilizdir. Aşırı çalıştırma gece ve gündüz devamlı biçimde uygulandığı halde ve işçilere utanılacak derecede düşük ücret verilmesine rağmen, Rus fabrikatörü ancak yabancı rekabetinin yasaklanması sayesinde ayakta durabilmektedir.”