Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /18

 BEŞİNCİ KISIM: MUTLAK ve GÖRELİ ARTI-DEĞERİN ÜRETİMİ

Bölüm 14: Mutlak ve Göreli Artı-Değer

Marx daha önce değindiği üzere, emek sürecini ilk önce soyut, yani tarihsel biçimlerinden bağımsız şekilde ve insanla doğa arasındaki bir süreç olarak ele almıştır. Bu temelde bakılırsa ve emek sürecinin bütünü onun sonucu olan ürün açısından ele alınırsa, emeğin üretken emek olduğu görülür. Fakat burada önemli bir ayrım noktası belirir. Marx ilgili yere düştüğü dipnotta, üretken emeğin ne olduğunu yalnız başına basit emek süreci açısından belirlemeye yarayan bu yöntemin, hiçbir zaman kapitalist üretim sürecine doğrudan uygulanamayacağını belirtir. Bu hatırlatmalardan sonra, Marx, konuyu daha geniş biçimde incelemeye girişir.

Kişi doğal nesnelere kendi geçimini sağlamak üzere el koyarken, faaliyetini yalnızca kendisi denetler. Tek bir insan, kendi beyninin denetimi altında kaslarını harekete geçirmeden doğa üzerinde etkide bulunamaz. Fakat tarihte bu böyle devam etmez ve kişi üretim sürecinde daha sonra başkalarının denetimi altına girer. “Doğal sistemde kafa ile el nasıl bir bütün oluşturuyorsa, emek süreci de kafa emeği ile el emeğini birleştirir. Daha sonra bunlar birbirlerinden ayrılır, bu ayrılma bunlar arasında düşmanca bir karşıtlığın doğacağı noktaya kadar devam eder. Ürün, genel olarak, bireysel üreticinin dolaysız ürünü olmaktan çıkar, bir toplam işçinin, üyeleri emek nesnesi üzerine uygulanan işin ancak büyük veya küçük bir parçasını yapan bir bileşik işçinin ortak ürünü haline gelir.” İşte emek sürecinin böylece kolektif bir nitelik kazanmasıyla birlikte, zorunlu olarak üretken emek ve bunun taşıyıcısı olan üretken emekçi kavramı da genişlik kazanır. Üretken biçimde çalışmak için artık bizzat elle çalışmak bile gerekmez. Kolektif emekçinin bir parçası olmak, onun yerine getireceği alt işlevlerden bir tanesini yapmak yeterlidir.

Kapitalizmle birlikte “üretken işçi” kavramı genişlerken, diğer yandan “üretken emek” kavramı daralmıştır. Çünkü kapitalist üretim yalnızca meta üretimi değil, özünde “artı-değer” üretimidir. İşçi kendisi için değil, sermaye için üretmektedir. Bu açıdan bakıldığında, kişinin artık genel olarak bir şey üretmiş olması yetmez, artı-değer üretmek zorundadır. “Yalnızca, kapitalist için artık değer üreten ya da sermayenin değerlenmesine hizmet eden işçi, üreticidir. Maddi üretim alanı dışından bir örnek alacak olursak, bir öğretmen, öğrencilerin kafalarını işlemekle kalmadığı, ama aynı zamanda girişimcinin zenginleşmesi için çalıştığı durumda üretken işçidir. Girişimcinin sermayesini bir sucuk fabrikasına yatıracak yerde bir eğitim fabrikasına yatırması, bu ilişkide herhangi bir değişikliğe yol açmaz. Bundan dolayı, üretken işçi kavramı, kesinlikle, faaliyet ile yararlı etki arasındaki, işçi ile emek ürünü arasındaki bir ilişkiden ibaret değildir; aynı zamanda, işçiyi, sermayenin dolaysız değerlenme aracı olarak damgalayan, özgül, toplumsal, tarihsel gelişimin ürünü bir üretim ilişkisidir.” Marx, bu nedenle kapitalizmde üretken işçi olmanın bir şans değil, şanssızlık olduğunu vurgular. Klasik ekonomi politik yazarları artı-değer üretimini üretken işçinin belirleyici özelliği olarak ifade ederlerken, fizyokratlar ise yalnızca tarımsal emeğin üretken olduğunu savunmuşlardır. Çünkü onlar için artı-değerin tek varoluş biçimi toprak rantıdır.

Hatırlayalım, kapitalist sistemde işgünü daha baştan “gerekli emek ve artı-emek” olarak iki kısma bölünmüştür. İşgününün, işçinin kendi işgücünün değerini ürettiği noktanın ötesine uzatılması ve bu artı-emeğe sermaye tarafından el konulması mutlak artı-değer üretimidir. O halde mutlak artı-değer üretimi sadece işgününün uzunluğuna bağlıdır. Nispi artı-değer üretimi ise, işgününü uzatmadan onun artı-emek parçasını büyütmek üzere işin teknik süreçlerini giderek köklü değişikliklere uğratmaya dayanır. İşgününün uzatılması sayesinde üreticiden daha fazla (mutlak) artı-emek sızdırılması yalnızca kapitalizme özgü olmayan genel bir konudur. Fakat nispi artı-değer üretimi, kendine özgü yöntemleri, araçları ve koşullarıyla birlikte özgül bir üretim tarzını, yani kapitalist üretim tarzını gerektirir.

Artı-emeğin üreticiden doğrudan veya zorla alınmadığı ve üreticinin henüz sermayenin biçimsel boyunduruğu altına girmediği ara biçimler yaşanmıştır. Marx bu konuya burada şöyle bir değinmekle yetineceğini belirtir. “Bu ara biçimlerde sermaye, emek sürecini henüz doğrudan doğruya denetimi altına almış değildir. Zanaatlarını ya da tarımsal faaliyetlerini geleneksel tarzlarda yürüten bağımsız üreticilerin yanında, bunları asalakça sömürerek beslenen tefeci veya tüccar, tefecilik sermayesi veya ticaret sermayesi vardır. Bir toplumda bu sömürü biçiminin egemen olması durumunda, burada kapitalist üretim tarzına yer olmaz; öte yandan, Orta Çağın sonlarına doğru görülmüş olduğu gibi, bu sömürü biçimi, köprü işlevi görebilir.” Bir de bu gibi örneklerin tamamen dışında, modern ev sanayii örneğinin de gösterdiği gibi, bazı ara biçimler büyük sanayinin arka planında ve tamamen değişik görünüşler altında yer yer ortaya çıkmıştır.

İşgününün ölçüsüz bir biçimde uzatılması, kendisini büyük sermayenin en kendine özgü ürünü olarak ortaya koyar. Kapitalizme özgü üretim tarzı bütün bir üretim koluna ve bundan da ileri olarak bütün önemli üretim kollarına egemen olur olmaz, toplumsal açıdan egemen biçim haline gelir. Marx, mutlak ve nispi artı-değer arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çeker ve belli bir açıdan bakıldığında, mutlak artı-değer ile nispi artı-değer arasındaki farkın tamamıyla aldatıcı görüneceğini belirtir. Zira nispi artı-değer üretimi de, neticede işgününün saat olarak değil, fakat işçinin kendi varlığı için gerekli olan emek-zamanın ötesine uzatılmasına dayandığı için mutlaktır. Diğer yandan mutlak artı-değer de bir açıdan görelidir, çünkü işgününü uzatırken emeğin üretkenliğini gerekli emek-zamanı uzatmayacak sınırlarda tutmaya olanak veren nispi bir gelişmeyi şart koşar. Ne var ki artı-değerin hareket şeklini göz önünde tuttuğumuzda, bu özdeşlik görüntüsü yok olur gider. Kapitalist üretim tarzı bir kere yer edip genelleşir genelleşmez, artı-değer oranında bir yükselmenin söz konusu olduğu durumlarda, mutlak artı-değer ile nispi artı-değer arasındaki fark her zaman ve her yerde kendisini duyurur.

Emek gücüne değerinin ödendiğini varsayacak olursak, şu alternatifle karşı karşıya kalırız: emeğin üretkenliği ve yoğunluğu veri ise, artı-değer oranı ancak işgününün mutlak olarak (fiilen) uzatılması ile yükseltilebilir. Diğer yandan, işgününün sınırları ve dolayısıyla uzunluğu veri ise, artı-değer oranı ancak işgününü oluşturan kısımların, yani gerekli emek ve artı-emeğin birbirine oranında gerekli emek aleyhine bir değişiklik yapmakla yükseltilebilir. Bu da, eğer ücret emek gücünün değerinin altına düşmeyecek olursa, emeğin üretkenliğinde veya yoğunluğunda bir değişme olmasını gerektirir.

Emekçi kendisinin ve soyunun hayatta kalabilmesi için gereken geçim araçlarını elde etmek üzere, sahip bulunduğu bütün zamanını kendisine harcamak durumunda ise, üçüncü kişiler için bedavaya çalışmasına zaman kalmaz. Emek belli bir üretkenlik derecesine ulaşmadan, emekçinin bu biçimde kullanabileceği zamanı olmaz. “Böyle bir artık zaman olmadan, artık emek olmaz; dolayısıyla, kapitalistler de olmaz; ama ayrıca, köle sahipleri, feodal beyler de olmaz; kısaca, büyük mülk sahipleri sınıfı olmaz.” Bu açıdan bakıldığında, artı-değerin doğal bir temele dayandığı söylenebilir. Şöyle ki, bir artı-emekten söz edebilmek için insanın hem kendi varlığını sürdürebilmesi hem de başkası için üretimde bulunmasına yetecek bir üretkenlik düzeyine ulaşılmış olması şarttır.

“Ancak insanların kendilerini başlangıçtaki hayvan durumlarının üstüne yükseltmelerinden ve dolayısıyla emeklerini belli bir derecede toplumsallaştırmalarından sonradır ki, bir kimsenin artık emeğinin bir başkasının varoluş koşulu haline geldiği durumlar doğmuştur. Uygarlığın başlangıç döneminde emeğin edinilmiş üretici güçleri sınırlıdır; ama tatminlerini sağlamakta yararlanılan araçlarla birlikte gelişen ihtiyaçları da azdır. Bundan başka, bu ilk dönemde toplumun başkalarının emekleri ile yaşayan kısmı, doğrudan doğruya üreticilerin oluşturduğu kitle karşısında, yok denecek kadar küçüktür. Emeğin toplumsal üretici gücünde meydana gelen ilerleme ile birlikte bu oran hem mutlak ve hem de göreli olarak büyür. Ayrıca, beraberinde getirdiği ilişkilerle birlikte sermaye, kaynağını uzun bir gelişme sürecinin ürünü olan bir ekonomik temelden alır. Sermayenin temeli ve hareket noktası hizmetini gören mevcut emek üretkenliği bir armağandır; ancak bu, doğanın değil, binlerce yüzyılı kucaklayan bir tarihin armağanıdır.”

Marx, insanların doğasındaki ve doğal çevrelerindeki farklılıkların emeğin üretkenliği üzerindeki etkisine dikkat çeker: “Toplumsal üretimin az ya da çok gelişmişlik düzeyi bir yana, emeğin üretkenliği doğal koşullara bağlı kalır. Bunların hepsi, bizzat insanın kendi doğasına (ırk vb. gibi) ve doğal çevresine indirgenebilir. Dış doğal koşullar ekonomik bakımdan iki büyük sınıfa ayrılır: birincisi, verimli topraklar, balık dolu sular vb. gibi geçim araçları biçimindeki doğal zenginlik; ikincisi, güçlü şelaleler, ulaştırmaya uygun nehirler, odun, madenler, kömür vb. gibi emek araçları biçimindeki doğal zenginlik. Uygarlığın başlangıç döneminde birinci, daha yukarı gelişme aşamalarında ikinci tür doğal zenginlik daha ağır basar. Söz gelişi, İngiltere ile Hindistan, ya da Eski Çağda Atina ve Korint ile Karadeniz’in kıyı ülkeleri karşılaştırılabilir.”

Mutlak olarak tatmin edilmeleri gereken ihtiyaçlar ne kadar az ve toprağın doğal verimliliğiyle iklimin uygunluğu ne kadar yüksek olursa, üreticinin yaşaması ve devamı için gerekli emek-zaman o kadar kısa olur. Ve dolayısıyla, emeğinin kendisi için harcadığı kısmını aşan ve bir başkası için harcanacak parçası o kadar büyük olabilir. Diodorus (MÖ 90-MÖ 30), eski Mısırlılarla ilgili olarak daha o zamanlar şunları yazmıştı: “Çocuklarını yetiştirmek için katlandıkları zahmet ve masraf inanılamayacak kadar az. Onlara en basit yiyecekleri pişiriyorlar; bir de ateşte kızartabildikleri kadar papirüs sapını veriyorlar; bataklık bitkilerinin kök ve saplarını çiğ, haşlanmış ya da kızartılmış olarak yediriyorlar. Çocukların çoğu, hava çok yumuşak olduğu için yalın ayak ve çıplak dolaşıyor. Bunun için, bir çocuk yetişip büyüyünceye kadar ana ve babasının katlandığı bütün masraf yirmi drahmiyi geçmiyor. Mısır’da nüfusun niye bu kadar büyük olduğu ve dolayısıyla bunca büyük eserin nasıl meydana getirilebildiği esas itibarıyla bu durumla açıklanabilir.” Fakat Marx, eski Mısır’ın büyük yapılarının nüfusun büyüklüğünden çok bunun serbestçe kullanılabilen kısmının büyüklüğü sayesinde ortaya çıkabilmiş olduğuna dikkat çeker. “Bir bireysel işçi, kendisi için gerekli emek zaman ne kadar kısa olursa, o kadar fazla artık emek sağlayabilir; aynı şekilde, çalışan nüfusun, zorunlu geçim araçlarının üretimi için gerekli olan kısmı ne kadar küçük olursa, bunun başka işler için kullanılabilecek kısmı o kadar büyük olur.”

Kapitalist üretim bir kere varsayılınca, diğer bütün koşullar aynı kalmak ve işgünü verili bir uzunlukta olmak kaydıyla, artı-emek miktarı emeğin fiziksel koşullarına ve özellikle de toprağın verimliliğine bağlı olarak değişir. Ama bu hiçbir zaman, en verimli toprağın kapitalist üretim tarzının gelişmesi için en uygun ortam olduğu anlamına gelmez. Çünkü kapitalist üretim tarzı, insanın doğa üzerindeki egemenliğine dayanır. Fazla cömert bir doğa, insanın, yürüme dönemindeki çocuk gibi elinden tutar. Bu durumda doğa insana, kendisini geliştirmesi için herhangi bir zorunluluk yüklemez. Fakat sermayenin anayurdu, gür ve yoğun bitki doğurma gücüne sahip tropik iklim kuşağı değil, ılıman kuşaktır. Yalnızca toprağın verimliliği değil, özelliklerine bağlı farklılık, doğal ürünlerindeki çeşitlilik ve mevsimlerdeki değişiklik toplumsal işbölümünün fiziksel temelini oluşturur. Yaşadığı doğal çevrede bulduğu bu değişiklikler, insanı gereksinmelerini, yeteneklerini, emek araçlarını ve tarzlarını çeşitlendirip çoğaltmaya iter.

“Sanayi tarihinde en belirleyici rolü, bir doğa gücünün toplumun denetimi altına alınması, onun idareli bir şekilde kullanılması, insan elinin eserleriyle ona ilk kez büyük ölçüde sahip ya da egemen olunması zorunluluğu oynar. Mısır’da, Lombardiya’da, Hollanda’da suyun denetim altına alınması örneğinde olduğu gibi. Ya da, Hindistan’da, İran’da vb., insan eseri olan kanalların, yalnızca toprak için vazgeçilmez olan suyu değil, aynı zamanda dağların tepelerinden sürükleyip bıraktıkları tortularla mineral gübreleri de sunması gibi. İspanya ve Sicilya’da Arap egemenliği sırasında sanayinin serpilip gelişmesinin sırrı sulama kanallarının inşasıydı.”

Marx bu noktada tarihten açıklayıcı iki dipnot düşer. Birincisi, Mısır’la ilgili olarak şunu der: “Nil’in yükselip alçalma zamanlarını hesaplayıp bulmak zorunluluğu Mısır astronomisini doğurdu ve bununla birlikte rahipler sınıfını tarımın yöneticileri olarak egemen duruma getirdi.” Takiben Cuvier adlı kişiden aktarır: “Gündönümü, Nil’in yükselmeye başladığı an idi ve bunun için de Mısırlılar bu gündönümünü bütün dikkatleriyle gözlemek zorundaydı. ... Onların tarım faaliyetlerini ayarlamak için tespit etmek zorunda kaldıkları gündönümü yılı bu idi. Bundan ötürü, Mısırlılar gökyüzünde onu gösterecek açık bir işaret aramak zorunda kalmışlardı.” Diğeri Hindistan’la ilgilidir ve Marx belirtir: “Hindistan’da birbirleriyle ilişkisiz küçük üretim organizmaları üzerindeki devlet iktidarının maddi temellerinden biri, su kullanımının düzenlenmesiydi. Hindistan’ın Müslüman yöneticileri bunu İngiliz haleflerinden daha iyi anlamışlardı.”

Uygun doğa koşulları bize yalnızca bir olanak sağlar, fakat ne artı-emeği ne de artı-değeri ve dolayısıyla artı-ürünü bize kendiliğinden hazır durumda sunmaz. Çalışmanın farklı doğal koşulları, aynı miktarda emeğin farklı ülkelerde farklı büyüklükteki ihtiyaç kütlelerini tatmin etmesine, dolayısıyla gerekli emek-zamanın farklı olmasına neden olur. Marx dipnotta, J. Massie adlı bir yazarın çığır açıcı çalışmasından aktarır: “Yeryüzünde, aynı sayıdaki gerekli geçim araçlarını aynı bollukta ve aynı miktarda emek harcayarak sağlayan iki ülke yoktur. İnsanların ihtiyaçları, içinde yaşadıkları iklimin sertlik ya da ılımlılığına göre çoğalır ya da azalır; bunun sonucu olarak, farklı ülkelerin insanlarının zorunlu biçimde yürütmek durumunda oldukları iktisadi faaliyetlerin göreli büyüklükleri aynı olamaz; farklılık derecesinin ise sıcaklık ve soğukluk derecelerinin sebep olacağından daha büyük olması düşünülemez. Bundan dolayı şu genel sonuca varabiliriz: belli bir sayıda insanın yaşaması için harcanması gerekli emek miktarı, soğuk iklimlerde en yüksek, sıcak iklimlerde en alçak düzeyde olur; soğuk iklim bölgelerinin sıcak iklim bölgelerinden farkı, sadece birincilerde insanların daha fazla giyim eşyasına ihtiyaç duymalarından ibaret değildir, bunlarda toprağın da ikincilere oranla daha fazla işlenmesi gerekir.”

Marx, üretimin farklı doğal koşullarının artı-emek üzerinde doğal sınırlar olarak etkide bulunduğunu ve bu sınırların emeğin başkaları için harcanmaya başlanabileceği noktayı belirlediğini vurgular. Sanayileşmenin ilerlemesi oranında bu doğal sınırlar geriye çekilmiştir. “İşçinin, kendi varlığı için çalışma iznini, ancak artık emek karşılığında elde ettiği Batı Avrupa toplumunun ortasında, bir artık ürün sağlamanın, insan emeğinin özünde bulunan bir nitelik olduğu kolayca düşünülebiliyor. Ama bu yanlış düşünceyi çürütmek için, örneğin ormanlarında sago palmiyesinin kendi kendine yetiştiği Asya Takımadaları’nın doğusundaki adalarda yaşayan bir yerliye bakalım.” Orada yerliler ormana gidip kendilerine yetecek yiyecek ekmeklerini sago palmiyesinden elde ederek yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Buradan hareketle Marx, artı-emeğin insan emeğinin özünde saklı bir gizli nitelikten doğmadığını kanıtlar: “Şimdi, diyelim, böyle bir ada insanı olan ekmek kesicimizin bütün ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için haftada 12 saat çalışması gerekmektedir. Doğanın ona doğrudan doğruya verdiği armağan, bol boş zamandır.” Fakat buraya zamanla kapitalist üretim girecek olsa, “günahsız dostumuz, kendisine bir iş gününün ürünü olan şeyi sağlayabilmek için haftada belki 6 gün çalışmak zorunda kalabilirdi. Doğanın cömertliği, onun artık haftada 6 gün çalışmasının ya da 5 gün artık emek sağlamasının nedenini açıklamaz. O, yalnızca, gerekli emek-zamanın niçin haftanın bir günüyle sınırlı olduğunu açıklar. Ama hiçbir durumda, onun artık ürünü, insan emeğinin özünde saklı, gizli bir niteliğinden doğmaz.” Buradan anlaşılır ki, kapitalizmle birlikte yalnızca emeğin tarih boyunca gelişen toplumsal üretkenliği değil, aynı zamanda doğal üretkenliği de, artık bir parçası haline geldiği sermayenin üretkenliği gibi görünmektedir.

Klasik burjuva iktisatçıların önemli örneği Ricardo bile, artı-değerin kaynağı ile hiçbir zaman ilgilenmemiştir. O, artı-değeri, toplumsal üretimin doğal biçimi addettiği kapitalist üretim tarzının özünde yatan bir şey diye görmüş ve böyle ele almıştır. Ricardo, emeğin üretkenliğini ele aldığında onda artı-değerin varlık nedenini değil, yalnızca bu değerin büyüklüğünü belirleyen nedeni aramıştır. Buna karşılık, Ricardocu okul ise emeğin üretkenliğini, kârı (artı-değeri diye okuyun) doğuran neden olarak ilan etmiştir. Marx Ricardocu okulun bu yaklaşımını, kârın, ürünün üretim maliyetinin (değerinin) üzerinde bir fiyatla satılmasından ileri geldiğini düşünmüş olan merkantilistlere oranla gene de bir ilerleme olduğunu vurgular. Ne var ki, Ricardocu okul da problemin sırf etrafında gezinmiş ama bir çözüm getirmemiştir. Bunun nedeni, artı-değerin kaynağının ne olduğu ile ilgili yakıcı sorunun cevabını ararken, çok derinlere inmenin pek tehlikeli bir şey olduğunu bu burjuva iktisatçıların isabetli bir içgüdü ile sezmiş olmasıdır.

Ricardo’nun vülger izleyicilerinin zavallıca kaçamaklarını yineleyen ve merkantilistlerden üstün olmakla övünen ünlü İngiliz iktisatçısı John Stuart Mill ise, “sermayenin bir kâr sağlamasının nedeni, besinlerin, giyim eşyasının, ham madde ve emek araçlarının, üretimleri için gerekenden daha uzun süre dayanmalarıdır” gibi saçma görüşler ileri sürmüştür. Mill böylece, metanın üretimi boyunca içerdiği emek-zamanın süresi ile üretilen ürünün dayanma sürelerini karıştırdığını ortaya koymuştur. Marx, Mill’in saçmalamalarından hareketle, burjuvazinin bu gibi düşünürlerini şu veciz ifadeyle eleştirir: “Düzlük yerlerde küçücük tümsekler tepe gibi görünür; bugünkü burjuvazinin ahmaklık ovaları, yüce zekâlarının yüksekliği ile ölçülmek gerekir.”

Bölüm15: Emek Gücü Fiyatında ve Artı-Değerde Büyüklük Değişmeleri

Emek gücünün değeri, ortalama işçinin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli geçim araçlarının değeriyle belirlenir. Bu geçim araçlarının miktarı ve biçimleri zaman içinde değişse bile, belli bir toplumun belli bir döneminde veri olan bir büyüklüktedir; bundan dolayı değişmez bir büyüklük olarak ele alınabilir. İşte inceleme boyunca değişikliğe uğrayan, bu varsayılan büyüklüğün değeri olacaktır. Emek gücünün değerinin belirlenmesinde ayrıca iki faktör daha rol oynar. Bunlardan biri, emek gücünün, üretim tarzı ile birlikte değişen yetişme ve gelişme giderleri; diğeri ise, erkek ya da kadın, çocuk ve yetişkin emek gücü arasındaki farklardır. Üretim tarzına bağlı olarak bu farklı emek güçlerinin değişen kullanımı, işçi ailesinin yeniden üretim maliyetinde ve yetişkin erkek işçinin emek gücü değerinde büyük bir fark yaratır. Ancak, Engels’in Üçüncü Almanca baskıya koyduğu notta da belirttiği gibi, daha önce ele alınan bu husus burada doğal olarak inceleme dışında tutulmuştur.

Marx bu inceleme sırasında “metaların değerleri üzerinden satıldıklarını” ve “emek gücü fiyatının zaman zaman kendi değerinin üstüne çıktığını, ama hiçbir zaman altına düşmediğini” varsayacağını belirtir. Bu varsayımlara göre, emek gücü fiyatının ve artı-değerin nispi büyüklüklerinin üç şey tarafından belirlendiği zaten daha önceki açıklamalar ışığında anlaşılır. Bu üç faktör kısaca şöyledir: İşgünün uzunluğu; emeğin yoğunluğu ve emeğin üretkenliği. Bu üç faktörün farklı varsayımlar temelinde değişimine göre çok farklı durumların ortaya çıkacağı açıktır. Marx, aşağıda sadece başlıca durumların ele alınacağını söyler. (Konunun temel noktalarını öne çıkartabilmek amacıyla aşağıdaki bölümlerde gerekli özetleme yapılmıştır.)

I. İşgününün Uzunluğu ve Emek Yoğunluğu Değişmez (Veri), Emeğin Üretkenliği Değişir

Bu varsayıma göre, emek gücünün değeri ve artı-değerin büyüklüğü üç yasa tarafından belirlenir.

Birincisi: İşgünü ve emek yoğunluğu verili (değişmez) ise, emeğin üretkenliğindeki değişime bağlı olarak üretilen kullanım değerlerinin kitlesi değişir. Böylece üretilen toplam kitlenin değeri neticede daha çok ya da daha az sayıda metaya bölünecektir.

İkincisi: Emeğin üretkenliği yükselmeden emek gücünün değeri düşemez ve dolayısıyla artı-değer artamaz. Emeğin üretkenliğindeki yükselme emek gücünün değerini düşürür ve böylece artı-değeri artırır. Bunun tersi, yani emeğin üretkenliğindeki düşme ise emek gücünün değerini yükseltir ve dolayısıyla artı-değeri azaltır.

Üçüncüsü: Artı-değerdeki artma veya azalma, emek gücünün değerinde buna karşılık gelen azalma veya artmanın her zaman sonucudur, ama asla nedeni değildir. Marx, buraya düştüğü dipnotta önemli bir hususa değinir. İşverenin kendi payına düşen artı-değerden ödediği vergilerin kaldırılması durumunda, emek gücünün değeri değişmeden artı-değerin artabileceğini düşünenler olmuştur. Ricardo’nun görüşlerini vülgerize ederken saçmalayan iktisatçı MacCulloch buna örnektir. Oysa Marx’ın vurguladığı üzere, söz konusu “vergilerin kaldırılması, sanayici kapitalistin, işçiden ilk elden sızdırdığı artık değer miktarında mutlak olarak hiçbir değişiklik yapmaz. Bu, ancak, onun kendi cebine atacağı artık değer miktarı ile üçüncü kişilere bırakacağı artık değer miktarının toplam artık değer miktarı içindeki oranlarını değiştirir. Bu, emek gücünün değeri ile artık değer arasındaki oranı da değiştirmez.”

Üçüncü yasaya göre, artı-değer büyüklüğündeki değişmenin sınırını emek gücünün yeni değer sınırı belirler. Bunun en alt sınırı ise, bir yandan sermayenin baskısının diğer yandan işçilerin dirençlerinin terazinin kefelerine koydukları göreli ağırlığa bağlıdır.

Yukarıda sözü edilen üç yasayı ilk defa kesin bir şekilde formüle eden Ricardo olmuştur. Fakat onun formülasyonunda da hatalar vardır. Örneğin ne işgününün uzunluğunda ve ne de çalışma yoğunluğunda değişme olabileceğini hesaba katmıştır. Ayrıca, o da, artı-değeri “kâr, toprak rantı” gibi özel biçimlerinden bağımsız olarak inceleme konusunda diğer iktisatçıları aşan bir başarı gösterememiştir. Bundan ötürüdür ki, Ricardo artı-değer oranıyla ilgili yasaları kâr oranıyla ilgili yasalarla bir tutar. Oysa daha önce üzerinde durulduğu gibi, kâr oranı, artı-değerin yatırılmış bulunan toplam sermayeye oranıdır. Artı-değer oranı ise artı-değerin bu toplam sermayenin yalnızca değişen sermaye kısmına oranı demektir.

II. İşgünü Değişmez, Emeğin Üretkenliği Değişmez, Emek Yoğunluğu Değişir

Emeğin yoğunluğu, aynı zaman içinde daha fazla emek harcanması demektir. Bundan dolayı, çalışma saatlerinin uzunluğu aynı kalırken, emek yoğun bir işgünü daha az yoğun bir işgününe oranla daha fazla üründe maddeleşir. Fakat unutulmasın, aynı uzunluktaki bir işgünü de, şayet emeğin üretkenliği yükselmişse daha fazla ürün sağlar. Ne var ki, emeğin yoğunluğunun değişmesi ile emeğin üretkenliğinin değişmesinin yarattığı sonuçlar farklı olacaktır. Emeğin üretkenliğinin değişmesi durumunda, birim ürün eskisine oranla daha az emeğe mal olduğu için ürünün değeri düşer. Emeğin yoğunluğunun değişmesi durumunda ise, birim ürün neticede eskiden olduğu kadar emeğe mal olur ve dolayısıyla değeri aynı kalır. Emeğin ortalama yoğunluk dereceleri farklı ülkelerde farklı olur ve bu nedenle değer yasasının uluslararası uygulanışında değişik durumlara yol açabilir. Neticede, bir ulusun daha emek yoğun olan işgünü, başka bir ulusun daha az yoğun olan işgününe oranla daha fazla miktarda bir meta-para ile temsil edilebilir.

III. Emeğin Üretkenliği ve Yoğunluğu Değişmez, İşgünü Değişir

Açık ki, işgünü iki yönde değişebilir, kısaltılabilir veya uzatılabilir.

1. Verili koşullar altında (yani emeğin üretkenliği ve yoğunluğu aynı kalırken) işgününün kısaltılması, emek gücünün değerinde ve dolayısıyla gerekli emek-zamanda hiçbir değişiklik yapmaz. Bu durum yalnızca artı-değeri (artı-emeği) azaltır. Böylece artı-değerin gerekli emek-zamana oranı (yani nispi artı-değer) düşer. Fakat kapitalist artı-değer azalmasını, işgücünün fiyatını işgücü değerinin altına düşürmekle telafi etmek isteyebilir. Daha önce incelendiği üzere, işgünü kısaldığında artı-değerin mutlaka düşeceğini iddia edip kısaltmaya karşı propaganda yürüten iktisatçılar olmuştur. Ne var ki gerçek yaşamda genelde bunun tersi olmakta, işgünü kısalsa bile, kapitalist, emeğin üretkenliği ve yoğunluğunda değişmeler sağlayarak kaybını telafi etmektedir.

2. İşgününün uzatılması: Marx burada bir örnek eşliğinde konuyu inceler. Diyelim işgünü 12 saat olsun ve 6 şilinlik bir ürün-değerle temsil edilsin. Gerekli-emek zaman 6 saat (işgücü değeri 3 şilin) artı-emek zaman da 6 saat olsun. Açık ki artı-değer de 3 şilin olacaktır. İşgünü 2 saat uzatılacak ve işgücünün fiyatı aynı kalacak olsa, haliyle artı-değerin mutlak büyüklüğüyle birlikte nispi büyüklüğü de artacaktır. Fakat buna karşılık, işgücünün saat başına düşen ücreti düşecektir. Fakat bu düşüşte bir sınır vardır. Çünkü emek gücü gerekli geçim araçlarıyla kendisini yeniden üretemediğinde yıpranır ve bu yıpranma sınır noktasının ötesine geçildiğinde geometrik dizi halinde artar. Böylece emek gücünün her tür normal yeniden üretim ve faaliyet gösterme koşulu altüst olur.

IV. Emeğin Harcanma Süresinde, Üretkenliğinde ve Yoğunluğunda Eş Zamanlı Değişiklikler

“Burada çok sayıda değişik kombinasyonun mümkün olduğu açıktır” der Marx. Ancak her ne olursa olsun, mümkün olabilen bütün durumlar, yukarıda I., II. ve III. durumlarda ulaşılan sonuçlara göre kolaylıkla incelenebilir. Bu bağlamda bazı önemli hususlar üzerinde durur Marx. Örneğin İngiltere’de emeğin yoğunluğunun artması ve işgününün zorla uzatılması sayesinde, artı-değerin hem mutlak hem göreli olarak arttığı dönem olmuştur. İşgününü ölçüsüz bir biçimde uzatmanın bir hak haline geldiği bir dönemdir bu ve bu dönemin ayırt edici özelliği, bir yanda sermayenin öte yandan sefaletin hızlandırılmış büyümesidir. Marx dipnotta, işgününün uzatılması üzerinde ısrarla durmanın bütün şerefinin Malthus’a ait olduğunu belirtir. Ne var ki, Malthus’un hizmetçisi olduğu tutucu çıkarlar, onu, işgününde yapılacak ölçüsüz bir uzatmanın giderek işçi sınıfının büyük bir kısmını zorunlu olarak “fazlalık” hale getireceğini görmekten alıkoymuştur. Malthus bu “fazla nüfusu”, kapitalist üretimin tarihsel yasaları ile açıklamak yerine, doğanın ezelî ve ebedî yasalarıymış gibi açıklamıştır. Marx Malthus’u eleştirirken, bu “elbette, çok daha rahat bir işti ve Malthus’un gerçek bir papaza yaraşır biçimde kul olup taptığı egemen sınıfların çıkarlarına çok daha uygun düşerdi” demiştir.

Diğer bir husus, işgünü kısalırken emeğin yoğunluğunun ve üretkenliğinin artmasıdır. Emeğin üretkenliğinin ve yoğunluğunun artması aynı yön ve biçimde etki yaratır. Her ikisi de belli bir zaman aralığında elde edilen ürün kütlesini büyütür. Bu nedenle de, bu iki artış, işçinin kendi tüketeceği geçim araçlarının eşdeğerini üretmek için harcamak zorunda olduğu işgünü parçasını kısaltır. İşte işgününün asgari uzunluğu, bu zorunlu ama daraltılabilir bölümle belirlenir. Eğer işgünü gerekli emek bölümünün uzunluğu kadar daraltılmış olsaydı, artı-emek ortadan kalkardı ve böyle bir şey kuşkusuz sermayenin rejimi altında olanaksızdır. Ancak kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla, işgününün uzunluğu gerekli emek-zamana indirgenebilir. Marx, bu durumda bile bu sürenin sınırlarının bir süre genişletilebileceğini vurgular. Bunun nedenini şöyle açıklar: “çünkü bir yandan, işçinin yaşam koşulları ve yaşamdan beklentileri artardı, diğer yandan, bugünün artık emeğinin bir bölümü, yani bir toplumsal yedek fonun ve birikim fonunun oluşturulması için ihtiyaç duyulan emek, gerekli emek sayılırdı.”

Açıktır ki, emeğin üretkenliği ne kadar artarsa işgünü o kadar kısaltılabilir ve işgünü ne kadar kısaltılırsa emeğin yoğunluğu o kadar arttırılabilir. Toplumsal açıdan bakıldığında, emek üretkenliği, emeğin harcanmasında sağlanacak tasarrufla aynı oranda artar. Böylece yalnızca üretim araçlarının kullanımında bir tasarruf sağlanmakla kalınmaz, tüm yararsız emek harcamalarından da kaçınılmış olur. Kapitalist üretim tarzı, bir yandan her bir girişimciyi tasarrufa zorlarken, diğer yandan bu üretim tarzının anarşik rekabet sistemi yüzünden, toplumsal üretim araçlarının ve emek gücünün kullanımında en ölçüsüz israfları üretir. Marx ayrıca, bugün için vazgeçilmez görülen ama aslında gereksiz olan bir yığın işin yaratılmış olması gerçeği üzerinde burada durmadığını da belirtir.

Marx’ın konu bağlamında vurguladığı son bir husus ise, emeğin yoğunluğunun ve üretkenliğinin veri olması halinde toplumsal işgününün kısaltılabileceğine ilişkindir. İşin aslında, emeğin yoğunluğu ve üretkenliği veri ise, çalışma toplumun çalışabilir durumdaki tüm üyeleri arasında ne kadar eşit dağıtılırsa toplumsal işgününün maddi üretim için gerekli kısmı o kadar kısa olur. Dolayısıyla da bireylerin özgür, zihinsel ve toplumsal faaliyetleri için ele geçirilecek zaman o kadar uzar. İşgününün kısaltılmasının bu yöndeki mutlak sınırı ise, çalışmanın genelleşmesidir. Fakat kuşkusuz, kapitalizm altında “serbest zaman” konusundaki büyük eşitsizliğin ortadan kalkması mümkün değildir. “Kapitalist toplumda bir sınıfın serbestçe kullanabildiği zaman, kitlelerin bütün ömürlerini emek-zamana dönüştürerek üretilir.”