Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /17

9. Fabrika Mevzuatı. (Sağlık ve Eğitim ile İlgili Hükümler) İngiltere’de Bunların Genelleştirilmesi

Fabrika mevzuatı, kendi iç dinamiği temelinde biçimlenen kapitalist üretim sürecine karşı toplumun ilk bilinçli ve yöntemli tepkisidir. Marx, bunun otomatik makineler ve elektrikli telgraf kadar büyük sanayinin zorunlu bir ürünü olduğunu belirtir. İngiliz Fabrika Yasalarının işgünü saatlerini düzenleyen maddelerinin yanı sıra, işçi sağlığı ve iş güvenliğiyle ilgili hükümleri de vardır. Fakat bu hükümler genelde kapitalistlerin denetimden kaçmalarını kolaylaştıran biçimde kaleme alınmışlardır. Fabrikatörler, işçilerinin kollarını ve bacaklarını tehlikelerden korumak için çok küçük bir masrafa katlanma yükümlülüğünü getiren hükme karşı bile fanatik bir mücadele yürütmüşlerdir. Herkesin kendi özel çıkarlarını gözeterek, toplumda sözümona ortak çıkarları destekleyeceği yönündeki serbest ticaret dogmasının bu noktada kendini parıltılı bir tarzda açığa vurduğunu hatırlatır Marx.

Devlet nihayetinde işçi sağlığının korunmasıyla ilgili zorlayıcı yasalar çıkartmasa, kapitalist üretim tarzı bu sorunları hiç de umursamayan bir doğaya sahiptir. İngiliz Fabrika Yasası, getirdiği uygulanması zorunlu hükümlerle küçük işyerlerinin fabrikalara dönüşmesini de dolaylı olarak hızlandırmıştır. Çünkü fabrikaların gücünün yettiği bazı zorunlu uygulamalara küçük işyerlerinin gücü yetmemiştir. Dönemin müfettiş ve komisyon raporlarında ifade edildiğine göre, fabrikalarda işçi başına yeterli hava olması gibi yaşamsal bir zorunluluğa uymayı ise, büyüğüyle küçüğüyle tüm sermaye reddetmiştir. Marx’ın belirttiği gibi, bu durum, işçilerin tutuldukları verem ve diğer göğüs hastalıklarının aslında sermayenin varoluş koşulu olduğunu açığa vurmaktadır. Bu durum aynı zamanda, kapitalist üretim tarzının, özü gereği, belli bir noktanın ötesindeki her tür akılcı iyileştirmeyi dışladığını da gözler önüne serer.

Fabrika Yasasının eğitime ilişkin hükümleri, olması gerekene oranla tüm zavallılığına karşın, yine de çocuk işçilere ilköğretimin sağlanmasını çalışmanın ön şartı olarak ilan etmiştir. İngiliz Fabrika Yasası, ilk eğitim sağlanmadan ebeveynlerin 14 yaşından küçük çocuklarını bu yasaya tâbi fabrikalara gönderemeyeceği hükmünü de getirmiştir. Ayrıca, yasa hükümlerinin yerine getirilmesinden fabrikatörleri sorumlu tutmuştur. İlgili hükme göre, “fabrikanın sağlayacağı eğitim zorunludur ve bu çalışma koşullarından biridir”.

Bu hükümlerin başarısı, eğitim ve jimnastiği el işiyle birleştirmenin mümkün olduğunu kanıtlamış olmasıdır. Dönemin fabrika müfettişleri, fabrikalarda çalışan çocukların okula düzenli devam eden çocukların ancak yarısı kadar eğitim aldıkları halde, öğrendiklerinin onlarınkiler düzeyinde ve hatta çoğunlukla daha fazla olduğunu ifade etmişlerdir. Dönemin müfettiş raporlarında bunun nedeni ifade edilmiştir: “Mesele basit. Okulda ancak yarım gün kalan çocuklar, her zaman uyanık ve söylenilenleri kavramaya neredeyse her zaman hazır ve istekli oluyor. Yarım gün çalışma ve yarım gün okulda eğitim görme sisteminde bu işlerden her biri diğerinin verdiği yorgunluk ve bıkkınlığı giderici bir etki yapıyor; bunun sonucu olarak, her iki iş de çocuğa, bunlardan devamlı olarak sadece birini yapmak zorunda olması durumuna göre, çok daha makul geliyor. Sabahleyin erkenden okula gelip oturan bir çocuğun, özellikle sıcak bir havada, işten gelen uyanık ve canlı bir çocukla yarışması olanaksızdır.”

Marx bu noktadan hareketle şu önemli değerlendirmeyi yapar: “Robert Owen’ın ayrıntıları ile göstermiş olduğu gibi, gelecekteki eğitimin tohumu fabrika sistemi içinde atıldı ve ilk sürgünlerini vermeye başladı: bu eğitim sisteminde belli bir yaşın üstündeki bütün çocuklar için üretici faaliyet ile eğitim ve jimnastik birleştirilmiş olacaktır; bu yöntem, sadece toplumsal üretimi artırmaya yarayan bir yöntem olarak kalmayacak, aynı zamanda bütün yönleri ile gelişmiş bir insan üretmenin de biricik yöntemi olacaktır.”

Büyük sanayi, bir insanı bütün ömrü boyunca tek bir parça-işe bağlayan manifaktür tipi işbölümünü teknik olarak ortadan kaldırırken, aynı zamanda aynı işbölümünü çok daha büyük boyutlarda yeniden üretmiştir. Marx şu değerlendirmeyi yapar: “Manifaktür tipi işbölümü ile büyük sanayinin özü arasındaki karşıtlık kendisini zorla ortaya koyuyor. Bu karşıtlık, şu korkunç olguyla da kendini açığa vuruyor: modern fabrikalarda ve manifaktürlerde çalıştırılan çocukların büyük bir kısmı, küçücük yaşlardan itibaren son derece basit bir işin başında tutularak yıllarca sömürülür; bunlar bu süre boyunca kendilerini hiç değilse çalıştırıldıkları manifaktür veya fabrikalarda olsun işe yarayacak kimseler haline getirebilecek herhangi bir iş öğrenmez.” Oysa eskiden İngiltere’de örneğin kitap basımı işkolunda çalışan çıraklar, zamanla daha basit işlerden daha karmaşık işlere geçerler, tam bir matbaa ustası oluncaya kadar işi öğrenirlerdi. Okuyup yazabilmek, bu işkolunda çalışan her işçi için zanaatın bir gereğiydi.

Marx, baskı makinesi ortaya çıkınca bütün bunların değiştiğini belirtir. Makine ile birlikte bu işkolunda iki tür işçi çalıştırılmaya başlanmıştır: yetişkin işçiler ve genç işçiler. Bu genç işçiler Londra matbaalarında bazen sadece 2 saatlik bir yemek ve uyku tatili verilerek durmaksızın 36 saat olmak üzere usanç verici biçimde uzun saatler boyunca çalıştırılmışlardır. Kapitalist sömürünün toplumun gençliğini nasıl heba ettiğini Marx’ın satırları gözler önüne serer: “Büyük bir kısmı okuma ve yazma bilmeyen bu gençler, genellikle, son derecede vahşileşmiş anormal yaratıklardır.” Ve bunların büyük çoğunluğunun, ileride daha iyi ücret alan ve daha fazla sorumluluk üstlenen bir makine operatörü olma ümidi yoktur. “Çocuk işi için fazla sayılacak yaşa gelir gelmez, yani en geç 17’sinde, çocuk işçiye yol verilir. İşten atılan gençler, suçlular takımına yazılır. Bazıları bir başka yerde iş bulmaya çalışır; fakat cehaletleri, kabalıkları, maddi ve manevi düşkünlükleri buna olanak vermez.”

İşyerindeki manifaktür tipi işbölümü için söylenenler, toplumdaki işbölümü için de geçerlidir. Zanaatçılık ve manifaktür toplumsal üretimin genel temelini oluşturduğu sürece, üreticinin tek bir üretim koluna bağlı kalması ve yaptığı işlerin başlangıçtaki çok yönlülüğünün ortadan kalkması gelişmenin zorunlu bir uğrağı olmuştur. İşte üretimin böyle bir temele dayandığı dönemler boyunca, her özel üretim kolu kendine uyan teknik biçimi bulmuş ve bunu mükemmelleştirdiği noktada da katılaştırmıştır. Sanayi devrimi neticesinde eski yapı tarümar edilinceye dek bu katılaşmış yapıda değişimi yaratan tek şey, (ticaretin sağladığı yeni iş malzemesi dışında) iş aletinde zamanla meydana gelen değişme olmuştur. Deneyimlere dayanılarak uygun biçimi bulunup katılaştırılan kurallar, 18. yüzyıla kadar özel zanaatların sırları olarak adlandırılmıştır. Bu sırların karanlık dünyasına yalnızca pratik ve mesleki açıdan kabul edilen insanlar girebilmiştir. Bir kalfanın ustalar arasına katılması sırasında uyması gereken bir ritüel vardır. Dönemin eserlerinde yansıtıldığı üzere, bu ritüel sırasında kalfaların “kardeşlerini kardeşçe bir sevgi ile seveceğine, onlara işlerinde destek olacağına, meslek sırlarını bilerek ve isteyerek açığa vurmayacağına ve hatta ortak çıkarları gözeterek, müşterilerin dikkatlerini başkalarının mallarındaki kusurlara çekip kendi metalarını tavsiye etmeyeceğine” yemin etmesi gerekmektedir.

Marx, kapitalizmin yarattığı değişim sürecindeki önemli bir noktayı vurgular: “Büyük sanayi, insanlardan kendi toplumsal üretim süreçlerini saklamış olan ve kendiliğinden farklılaşmış çeşitli üretim dallarını sadece kendi dışlarında kalan kimselerden değil, kendi içlerine kabul edilmiş kimselerden de bir bilmece gibi saklamış olan örtüyü yırttı.” Büyük sanayi tümüyle modern olan teknoloji bilimini ortaya çıkardı. Eski toplumsal üretim sürecinin kendiliğinden ve katılaşmış biçimlerinin yerini, bilinçli bir plana göre ve varılmak istenen yararlı sonuca götürecek biçimde yürütülen doğa bilimi uygulamaları aldı. “Tıpkı mekaniğin, makinelerin en karmaşıklaşmış biçimlerinde bile basit mekanik güçlerin devamlı bir tekrarını görmesi gibi, teknoloji de, kullanılan aletlerin bütün çeşitliliğine rağmen, insan vücudunun tüm üretici faaliyetlerinde kaçınılmaz olarak yer alan az sayıdaki önemli temel hareket biçimlerini keşfetti.”

“Modern sanayi, bir üretim sürecinin mevcut biçimini hiçbir zaman kesin bir biçim olarak görmez ve böyle ele almaz. İşte bu nedenle, önceki tüm üretim tarzlarının özleri açısından tutucu olmasına karşın, onun teknik temeli devrimcidir.” Ve burada Marx bir dipnot düşerek, Engels’le birlikte daha Komünist Manifesto’da dile getirmiş oldukları o çarpıcı değerlendirmeyi hatırlatır: “Burjuvazi üretim araçlarını, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve bunlarla birlikte bütün toplumsal ilişkileri durmadan devrimcileştirmeksizin var olamaz. Oysa eski üretim tarzının olduğu gibi korunması daha önceki bütün sanayici sınıfların ilk varoluş koşuluydu. Üretimin durmadan altüst edilmesi, bütün toplumsal koşulların aralıksız sarsılışı ve bitmek bilmeyen bir belirsizlik ve çalkantı burjuva dönemini önceki bütün dönemlerden ayırt eder. Bütün kemikleşmiş, donmuş ilişkiler arkaları sıra gelen eskiden beri saygıdeğer tasavvur ve görüşlerle birlikte silinip gider; yeni oluşanlar ise daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskir. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor ve insanlar nihayet hayattaki konumlarına, karşılıklı ilişkilerine soğukkanlı bir gözle bakmaya zorlanıyorlar.”

Makineler, kimyasal süreç ve diğer yöntemler aracılığıyla üretimin teknik temeliyle birlikte işçilerin işlevlerini ve emek sürecinin toplumsal bileşimlerini sürekli değişikliğe uğratır. Böylece toplumun içindeki işbölümünde de sürekli dönüşümlere yol açar; sermaye ve işçi kitlelerini durup dinlenmeksizin bir üretim kolundan çekip bir başka üretim koluna fırlatır. Büyük sanayi bu özellikleriyle bir yandan iş için değişmeyi, işlevler için akıcılığı, emek için tam bir hareketliliği gerekli kılarken, bir yandan da kendi kapitalist biçimi içinde, eski işbölümünü, bunun katılaşmış özellikleriyle birlikte yeniden üretir. Marx, bu mutlak çelişkinin, işçinin hayatında huzur ve sükûndan, kararlılık ve güvenden eser bırakmadığını; işçiyi emek araçlarından yoksun kılarak devamlı bir biçimde geçim araçlarından da yoksun kıldığını; işçiyi bir bütünün ancak bir parçasını yapan bir kimse haline soktuğunu ve işçileri mevcut işlere oranla bollaştırdığına dikkat çeker.

“Bu çelişki işçi sınıfının ardı arkası kesilmeksizin kurbanlar vermesinde, insan emek gücünün ölçüsüz bir biçimde israf edilmesinde ve nedeni olduğu toplumsal anarşinin yol açtığı yıkımlarda olanca çılgınlığı ile kendini gösterir. Bu, bu gelişmenin olumsuz yönüdür.” Ama diğer taraftan, büyük sanayi mevcut üretim koşullarını kendi esnekliğine uygun biçime getirir. Sermayenin değişen sömürü ihtiyacını karşılamak için yedekte tutulan, her an kullanıma hazır ve sefil durumdaki işçi nüfusunun yerini, zamanla, değişen iş ihtiyaçlarına uygun olarak her an mutlak olarak kullanılabilir durumdaki insanlar alır. Yaptığı iş bütünün ancak küçük bir parçası olan parça-bireyin yerini bütün yönleriyle gelişmiş, farklı toplumsal işlevleri birinden diğerine kolaylıkla geçerek yapabilen bir bireye bırakır. Marx bu değişimin, büyük sanayiyle bir ölüm kalım meselesi haline gelmiş bulunduğunu belirtir.

Politeknik okullar ve tarım okulları, bu değişme sürecinin büyük sanayi ile birlikte kendiliklerinden ortaya çıkan ürünleri olmuştur. Bir diğer örnek, işçi çocuklarına bazı teknoloji derslerinin verildiği ve farklı üretim araçlarını kullanma yeteneğinin kazandırıldığı meslek okullarıdır. Marx buradan hareketle geleceğe ilişkin önemli bir noktaya işaret eder. Siyasal gücün işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesiyle, teknolojik eğitimin de hem teorik hem de pratik olarak işçi okullarındaki yerini alacağını belirtir. Kapitalizmde üretimin kapitalist biçimi ile işçilerin bunlara karşılık düşen iktisadi koşulları tam bir çelişki içindedir. Fakat zaten bir tarihsel üretim biçiminin çelişkilerinin gelişimi, bunların çözülmesinin ve üretim ilişkilerinin yeniden biçimlenmesinin tek tarihsel yoludur.

Fabrika mevzuatı getirdiği düzenlemelerle sermayenin sömürü hakkına bir müdahale olarak görünmüşken, “evde çalışma”ya yönelik her tür düzenleme de kendisini hemen patria potestas’a (babanın iktidarına), yani modern ifadesiyle ebeveynlerin otoritesine yönelik doğrudan bir saldırı olarak görülmüştür. Bu nedenlerle, başlangıçta İngiliz parlamentosu iş yasalarını onaylamaktan uzun süre kaçınmıştır. Ama en sonunda, gerçeklerin baskısı altında, büyük sanayinin eski aile biçiminin ekonomik temelini ve buna karşılık düşen aile çalışmasıyla birlikte eski aile ilişkilerini de çözdüğü kabul edilmiştir. Büyük sanayi, çocuk haklarının ilan edilmesini gerekli kılmıştır.

İngiltere’de dönemin çocuk haklarıyla ilgili raporunda şöyle denilmektedir: “Çocuklar ve gençler, ana baba haklarının, fiziksel kuvvetlerini zamanından önce tahrip edecek, manevi ve zihinsel kişiliklerini soysuzlaştıracak biçimde kötü kullanılmasına karşı yasama organı tarafından korunma hakkına sahiptir.” Marx ise, eski düzeni tarümar eden kapitalizmin tahripkâr sonuçlarını gözler önüne sererken, bu değişimin aynı zamanda nasıl gelecek için yolu temizlediğini açıklığa kavuşturur. “Ancak, ergin olmayan emek güçlerinin sermaye tarafından dolaylı veya dolaysız olarak sömürülmelerini sağlayan şey, ana baba haklarının kötüye kullanılması değildir; tersine, ana baba haklarını, bunlara uygun düşen iktisadi temeli ortadan kaldırarak kötüye kullanılır hale getirmiş olan, kapitalist sömürü tarzıdır.”

Eski aile ilişkilerinin kapitalist sistem içinde uğradığı çözülme ne derece korkunç ve iğrenç görünürse görünsün, büyük sanayi kadınlara, gençlere ve çocuklara ev alanı dışında toplumsal olarak örgütlenmiş üretim süreçlerinde belirleyici roller vermiş; ailenin ve cinsler arası ilişkinin daha yüksek bir biçiminin yeni ekonomik temelini de yaratmıştır. Marx, ailenin Hristiyan-Cermen biçimini mutlak kabul etmenin, her biri tarihsel gelişimin bir evresini oluşturan eski Roma veya eski Yunan ya da Doğu aile biçimini mutlak kabul etmek kadar saçma olduğunu vurgular. Her iki cinsiyetten ve her yaştan bireylerden birleşik bir işçi topluluğunun oluşması, üretim sürecinin işçiye değil işçinin üretim sürecine hizmet ettiği acımasız kapitalist biçim altında, çürümenin ve köleliğin veba benzeri kaynağıdır. Fakat tersine, bu oluşumun uygun koşullar oluştuğunda insanca gelişmenin kaynağına dönüşmek zorunda olduğu da açıktır.

Fabrika Yasasının makineli işletmelerin ilk görüldüğü üretim alanlarını düzenleyen istisnai bir yasa olmaktan çıkartılıp, toplumsal üretimin bütününü düzenleyen genel bir yasa haline getirilmesi bir zorunluluktur. Bu zorunluluk büyük sanayinin tarihsel gelişim tarzından doğmuştur. Büyük sanayinin peşi sıra geleneksel manifaktür, zanaatçılık ve ev sanayisi biçimleri baştanbaşa değişmiş, manifaktürler durmadan fabrikalar haline ve zanaat işletmeleri de durmadan manifaktür haline gelmiştir. Ve bu dönüşüm neticesinde, zanaatçılık ve ev sanayii alanları, hayret edilecek derecede görece kısa bir zaman içinde, kapitalist sömürünün en vahşi azgınlıklarını serbestçe gösterdiği sefalet yuvalarına dönüşmüştür. Marx bu sürece damga vuran iki unsuru vurgular: “Birincisi, tekrar ve tekrar görülmüştür ki, sermaye, toplumsal üretim alanının yalnızca bazı noktalarında devlet denetimi altına sokulur sokulmaz, uğradığı kaybı diğer noktalardaki çok daha ölçüsüz bir sömürüyle telafi etmektedir; ikincisi, bizzat kapitalistlerin kendileri, rekabet koşullarında eşitlik, yani emeğin sömürüsü konusunda uyulacak sınırlarda eşitlik için feryat eder hale gelmektedir.” Bu yüzden, iş yasalarına uyan kapitalistler, bu yasalara uymayanların yarattığı haksız rekabet durumundan daima şikâyetçidirler.

Fabrika yasaları büyük ve küçük işkolları için olumlu görünen düzenlemeler getirse de, örneğin maden işletmelerinde görevlendirilen müfettişlerin gülünç denecek derecede az sayıda olmaları ve yetkilerinin darlığı gibi çeşitli nedenler yüzünden ölü bir belge olarak kalmıştır. Ayrıca, bu yasaların dikkat çeken özelliklerinden biri de işçiler için alınan önlemleri uygulamaktaki tereddüt, isteksizlik ve kötü niyettir. Nitekim bu yüzden, yasalara rağmen iş kazalarında ve buna bağlı işçi ölümlerinde dün de bugün de hep artış olmuştur. Marx bunun hiç de şaşılacak bir şey olmadığını belirtir ve ekler: “Serbest” kapitalist üretimin güzellikleridir bunlar!

Fabrika yasaları tarıma da uygulanmak istendiğinde dirençle karşılaşmıştır ama bu yasaların genel bir uygulamaya kavuşturulması yönünde karşı konulmaz bir eğilim hükmünü icra etmiştir. “İşçi sınıfının maddi ve manevi korunma aracı olarak fabrika mevzuatının genelleştirilmesi, yani bütün üretim kollarına uygulanması kaçınılmaz hale gelirken, daha önce görmüş olduğumuz gibi, aynı gelişme, bir yandan da, küçük boyutlu ve dağınık halde bulunan emek süreçlerinin büyük boyutlu ve birleşik emek süreçlerine dönüşmesini ve dolayısıyla da sermayenin yoğunlaşmasını ve fabrika sisteminin tek başına egemenliğini genelleştirmiş ve hızlandırmıştır. Bu genelleşme, sermayenin egemenliğinin henüz kısmen arkalarında saklı halde bulunduğu eski biçimlerin ve geçiş biçimlerinin hepsini tahrip edip bunların yerine sermayenin doğrudan ve apaçık egemenliğini getirmiştir.”

Bu gelişim süreci diğer yandan sermayenin egemenliğine karşı yürütülen doğrudan mücadeleyi de genelleştirmiştir. Yasalar bir yandan kurallara uygunluk, düzen ve tasarrufu zorunlu kılarken, bir yandan da işgününün sınırlandırılması ve düzene bağlanmasıyla teknik gelişmeleri hızlandıran muazzam dürtü ile kapitalist üretimin yol açtığı anarşi ve yıkımları her yerde alabildiğine çoğaltmıştır. Bu gelişme emek yoğunluğunu arttırmış ve makinenin işçi ile rekabetini şiddetlendirmiştir. Küçük işletmeler ve ev sanayiiyle birlikte, “fazla nüfusun” son sığınakları ve böylece bütün toplum mekanizmasının emniyet supapları yok edilmiştir. Bu nedenle Marx bu gelişim sürecini şöyle değerlendirir: “Üretim sürecinin maddi koşulları ve toplumsal birliği ile birlikte, bunun kapitalist biçiminin çelişki ve karşıtlıklarını ve dolayısıyla da aynı zamanda yeni bir üretim sürecinin kurucu unsurlarını ve eski toplumu devirecek güçleri olgunlaştırıyor.” Örneğin Robert Owen, sadece kendi deneylerinde fiilen fabrika sisteminden hareket etmekle kalmamış, bu sistemi teorik olarak da toplumsal devrimin hareket noktası olarak açıklamıştır.

10. Büyük Sanayi ve Tarım

Marx, büyük sanayinin tarımda ve tarım üreticilerinin toplumsal ilişkilerinde yol açtığı devrimin etraflıca daha sonra inceleneceğini ve burada kısaca değinileceğini belirtir. Tarımda makine kullanımının çalışanlar üzerindeki zararlı fiziksel etkileri, makinaların fabrika işçisine verdiği zarara oranla daha azdır. Fakat tarımda makine kullanımı yüzünden ortaya çıkan işsizlik, sanayiye oranla daha büyük olur. Büyük sanayi tarım alanında diğer alanlardan daha büyük bir devrimci etki yaratır ve bu nedenle de eski toplumun kalesi olan köylüyü yok ederek yerine ücretli işçiyi koyar. “Toplumsal dönüşme ihtiyacı ve sınıflar arası çıkar çatışmaları, böylece, kırda da şehirlerdeki düzeye yükselir. Alışkanlıkların ötesine geçemeyen ve akıl dışı tarım yöntemlerinin yerini bilimin bilinçli, teknolojik kullanımı alır. Tarımın da manifaktürün de çocukluk çağlarının ötesinde bir gelişme göstermelerine olanak vermeyen ve bunları bir arada tutan eski bağların kopuşu, kapitalist üretim tarzıyla tamamlanır.” Fakat kapitalist üretim tarzı, aynı zamanda, gelecekteki daha üst düzey bir sentezin, yani tarım ve sanayinin birbirlerinden ayrı ve birbirlerine karşıt olarak geliştikleri dönemde ulaştıkları yetkin biçimlere dayanan bir birliğin maddi koşullarını yaratır.

Kapitalist üretim tarzı, nüfusu büyük merkezlerde toplar ve kent nüfusuna gittikçe artan bir ağırlık kazandırırken, bir yandan da toplumun tarihsel hareket gücünün yoğunlaşmasını sağlar. Ancak diğer yandan, insanla toprak arasındaki madde alışverişini, yani insanın topraktan alıp besin maddesi ve giyim eşyası olarak yararlandığı unsurların toprağa dönüşünü ve dolayısıyla topraktaki verim gücünün devamı için gerekli olan ebedî koşulu ihlal eder. Böylece kapitalist üretim tarzı, aynı zamanda, hem kentli işçinin fiziksel sağlığını ve hem de kır emekçisinin zihinsel hayatını tahrip eder. “Ne var ki, kapitalist üretim tarzı sözü edilen madde alışverişinin sürekliliğini sağlayan ve kendiliğinden ortaya çıkan koşulları tahrip etmekle, aynı zamanda, bu madde alışverişinin, bir sistem, toplumsal üretimi yöneten bir yasa olarak ve insanlığın tam anlamıyla gelişimine uygun bir biçim içinde tekrar kurulmasını zorunlu kılar.”

Üretim sürecinin kapitalist tarza dönüşmesi, tıpkı manifaktürde olduğu gibi, tarım alanında da üreticinin yok olması ve emek aracının işçi için kölelik, sömürü, yoksulluk aracı haline gelmesi demektir. Kapitalizmde emek süreçleri arasında meydana gelen toplumsal birleşme, işçiye karşı onun bireysel canlılığını, özgürlüğünü ve bağımsızlığını ezip yok eden örgütlenmiş bir güç halini alır. Kır emekçilerinin geniş alanlara dağılmış olmaları onların direnme güçlerini kırarken, şehirli işçilerin toplu halde bulunmaları onların direnme güçlerini arttırır.

“Şehir sanayilerinde olduğu gibi modern tarımda da emeğin üretkenliğinin ve hareketliliğinin artması bizzat emek gücünün israfı ve kemirilip tüketilmesi pahasına olur. Ayrıca, kapitalist tarımdaki her ilerleme, sadece işçiyi soyma sanatında bir ilerlemeden ibaret olmayıp, aynı zamanda toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir; belli bir zaman aralığı için toprağın verimliliğinin yükseltilmesinde kaydedilen her ilerleme, aynı zamanda, bu verimliliğin sürekli kaynaklarının mahvedilmesi yolunda da bir ilerlemedir. Bir ülkenin, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nin, gelişmesini büyük sanayi ile başlatması ölçüsünde bu tahrip süreci hızlanır. Bundan dolayı, kapitalist üretim, tekniği ve toplumsal üretim süreçlerinin birleşmesini, ancak, bütün zenginliğin iki kaynağını, toprağı ve işçiyi kurutarak ilerletir.”