Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /16

7. Makineye Dayanan Fabrika Sisteminin Gelişmesiyle İşçilerin İtilmesi ve Çekilmesi.

(Pamuklu Sanayiinin Bunalımları)

Kullanıma yeni sokulan makinelerin, rekabet içine girdikleri eskiden kalma zanaatlardaki ve manifaktürlerdeki işçiler üzerinde veba gibi bir etki yarattığı açıktır. Marx, ekonomi politiğin aklı başında bütün temsilcilerinin bu gerçeği itiraf ettiğini belirtir. Bu tür iktisatçıların hemen hepsi, fabrika işçisinin içine girdiği kölelik durumundan yakınmıştır. Fakat bu timsah gözyaşlarının arkasına sığınan burjuva iktisatçıların asıl derdi, kapitalizmi savunacak özürler yaratmaktır. Bu bağlamda en somut örneklerden biri, ilk başlangıç ve gelişme döneminin dehşeti yatıştıktan sonra, makinelerin uzun dönemde çalıştırılan işçilerin sayısını arttıracağı iddiasıdır. Oysa İngiliz yünlü ve ipekli dokuma fabrikalarında yaşananların örneklediği gibi, makineli sistemin belli bir gelişme aşamasında, çalıştırılan işçi sayısında sadece göreli bir azalma değil mutlak bir azalma gerçekleşmiştir. Dönemin gelişmelerini gözler önüne seren Marx, pamuklu sanayii gibi bazı örneklerde makinenin devreye girmesiyle başlangıçta bu alandaki fabrika işçilerinin sayılarında bir artış görünse de, bu artışın toplamda yalnızca geçici bir görüntü olduğunu belirtir. Çünkü genelde makineli üretime geçemeyen üretim kollarındaki işçilerin büyük çoğunluğu işini kaybederken, ancak bir kısım işçi bu yeni fabrikalara kaydırılmıştır.

Marx, makineli üretimin başarı şansı hakkında şu değerlendirmeyi yapar: “Makineli üretim bir sanayi kolunda eskiden kalma zanaatlar veya manifaktür aleyhine gelişip yayıldığı sürece, makineli üretimin başarıya ulaşacağı, ateşli silâhlarla donatılmış bir ordunun, silâhları ok ve yaydan ibaret olan bir ordu karşısında başarıya ulaşacak oluşu kadar kesindir.” Makinenin faaliyet göstereceği bir alanı ilk kez ele geçirdiği dönem, henüz makineleşmeye geçmemiş alanlara oranla olağanüstü kârlar elde edilmesine fırsat verir. Ve bu yüzden bu dönem can alıcı bir önem taşır. Bu kârlar bir yandan hızlandırılmış bir sermaye birikiminin kaynağını oluşturur; diğer yandan durmadan birikmekte olan ve yeni yatırım alanları arayan ek toplumsal sermayenin büyük bir kısmını elverişli üretim alanlarına çeker. Bu ilk atılım döneminin özel avantajları, makinenin yeni girdiği her üretim kolunda kendisini gösterir. Ne var ki makineli üretim belli bir büyüme ve olgunluk derecesine ulaşır ulaşmaz ve özellikle de makinenin kendisi makine ile üretilmeye başlar başlamaz, büyük sanayinin gerekli kıldığı genel üretim koşulları yaratılmış olur. Böylece, makineli üretim biçimi “ham madde ve sürüm pazarları temininden başka hiçbir engelle karşılaşmayan esneklik, ani ve sıçramalı bir yayılma yeteneği kazanır”.

Makine, bir yandan diyelim çırçır makinesinin pamuk üretimini arttırmasında olduğu gibi, doğrudan doğruya hammaddeleri çoğaltıcı bir etki yapar. Diğer yandan ise, makine ile elde edilen ürünlerin ucuzluğu ve köklü değişmeler neticesinde ulaştırma ve haberleşme sistemi geliştirilir ve bu geliştirilmiş sistem yabancı piyasaların ele geçirilmesi için kullanılan silâhlar haline gelir. Makineli üretim, diğer ülkelerin el emeğine dayanan üretim sistemlerini yıkar ve bu ülkeleri kendisinin ihtiyaç duyduğu hammaddeleri üreten tarlalar haline getirir. Zor yoluyla dayatılan bu değişim neticesinde örneğin Doğu Hindistan, Büyük Britanya için pamuk, yün, kenevir, jüt vb. üretmek zorunda bırakılmıştır. Büyük sanayi kök saldığı ülkelerde işçi nüfusunu durmadan “fazla nüfus” haline getirir ve bu durum büyük çapta dış göçlere, yabancı ülkelerin sömürgeleştirilmesine yol açar. Sonuçta “bu ülkeler sanayici ülkenin ihtiyaçlarını karşılayan ham madde plantasyonları haline getirilir; örneğin, Avusturalya’nın bir yün plantasyonu haline getirilmesi gibi. Böylece, başlıca modern sanayi merkezlerinin ihtiyaç ve çıkarlarına uygun bir yeni uluslararası iş bölümü doğar; dünyanın bir kısmı, esas itibarıyla sınaî üretim alanı olarak kalan diğer kısmına ham madde sağlamak üzere, esas itibarıyla tarımsal üretim yapan bir alan haline çevrilir. Bu devrim, tarım alanında meydana gelen ve burada üzerlerinde daha fazla durulması gerekmeyen köklü değişikliklerle ilişkilidir.”

Marx, ABD’nin iktisadi gelişmesinin Avrupa’nın, özellikle de İngiliz büyük sanayisinin ürünü olduğunu belirtir ve bu noktadan hareketle, 1866’da ABD’yi hâlâ bir Avrupa sömürgesi olarak değerlendirir. Fakat ilerleyen yıllar içinde nice gelişim kaydedilecek ve Engels Kapital’in Almanca dördüncü basımına (1890) bu noktada şu eki yapacaktır: “O zamandan beri ABD, bu gelişme dolayısıyla sömürge karakterini tümüyle kaybetmeksizin, dünyanın ikinci büyük sanayi ülkesi haline gelmiş bulunuyor.”

Makineli üretimin başlıca iki özelliği “muazzam bir şekilde ve sıçramalarla yayılma yeteneği” ve “dünya piyasasına olan bağımlılığı”dır; bu özellikler hummalı bir üretim faaliyetine yol açar. Bunun neticesinde pazarlar dolup taşar ve sürüm alanlarının daralmasıyla üretim felce uğrar. Sanayi yaşamı, orta karar canlılık, refah, aşırı üretim, bunalım ve durgunluk gibi birbirini izleyen dönemlerin bir bütünü haline gelir. Sınaî çevrimdeki bu dönemsel değişmeler nedeniyle, makineli üretim işçilerin çalışma ve dolayısıyla da yaşam koşullarında güvensizlik ve kararsızlık durumu oluşturur. Refah dönemleri haricinde kapitalistler piyasada kendilerine bir yer sağlayabilmek için kıyasıya bir rekabet mücadelesine girişirler. Bir kapitalistin piyasada kendisine sağlayabileceği alanın genişliği, ürününün ucuzluğu ile doğru orantılıdır. Bu nedenle, kapitalistler emek gücünün yerine daha iyi makineleri kullanarak ve daha yeni üretim yöntemleri uygulayarak kendi ürünlerini daha ucuza maletme yarışı içindedirler. Fakat bunun dışında da kapitalistler olağanüstü kârlar sağlamak için, ücretleri haddinden fazla düşürerek, yani işçinin en gerekli geçim araçlarını düpedüz gasp ederek sanayinin kötü zamanlarından yararlanırlar.

Sınaî çevrimin gelgitlerine ve eski işçilerin yenileriyle değiştirilmesini gerektiren teknik ilerlemeye bağlı olarak işçiler durmadan işten çıkartılır, tekrar işe alınır, oradan oraya atılır; bu sırada işe alınan kimselerin cinsiyet, yaş ve hünerleri durmadan değişir. Marx, o dönemde fabrika işçilerinin kaderinin en iyi biçimde, İngiliz pamuklu sanayiinin durumunun gözden geçirilmesiyle ortaya konabileceğini belirtir. Dönem incelendiğinde görülür ki, 1770’den 1815’e kadar pamuklu sanayiinde işler sadece beş yıl kötü gitmiştir. Fakat bunun esaslı bir nedeni vardır; çünkü bu 45 yıllık dönem, İngiliz pamuklu sanayii fabrikatörlerinin makine ve dünya piyasasını tekellerinde tuttukları bir dönemdir. Daha sonra gelen 1815-1863 yılları arasındaki 48 yıllık dönemin ise sadece 20 yılı yeniden canlanma ve refah yılı olmuş; geriye kalan 28 yıl depresyon ve durgunlukla geçmiştir. Bu arada belirtmek gerekir ki, 1815-1830 yılları arasında Kıta Avrupasının ve Amerika Birleşik Devletleri’nin rekabeti başlamıştır. 1833 yılından itibaren İngiliz sömürgeciliği Asya pazarlarını, “insan soyunu tahrip ederek” zorla genişletmiştir. 1860 yılında İngiliz pamuklu dokuma sanayisi en parlak noktasındadır ve bu nedenle Hindistan, Avustralya ve diğer pazarlar metayla o kadar dolar ki ardından bunalım gelir. O dönemde İngiltere’de pamuklu dokuma fabrikaları arasında kuşkusuz pek çok küçük fabrika vardır ve bunalım sırasında küçük fabrikatörlerin çoğu batar.

Bunalım dönemi aynı zamanda, kapitalistlerin fırsattan istifade parça başına işçi ücretlerini alabildiğine düşürdükleri bir dönemdir. Öyle ki, işçilerin oturdukları baraka tipi evlerin fabrikatörlere ait olduğu durumlarda, fabrikatörler işçilerin ücretlerinden ev kirası kesmiş ve bu yüzden bazı bölgelerde işçiler arasında açlık humması baş göstermiştir. “Ama” der Marx, “üretim sürecinde işçi aleyhine meydana getirilen köklü değişiklik bunların hepsinden daha karakteristikti. İşçiler, anatomi uzmanlarının deneylerinde kurbağaları kullanmaları gibi, experimenta in corpore vili (üzerlerinde deneyler yapılan değersiz bedenler) haline getirilmişlerdi. Bu deneyler sadece işçinin tüketim araçları üzerinde yapılmakla kalmıyordu. Duyu organlarının beşi de nasiplerini alıyordu.” Böylece işçiler çeşitli hastalıkların pençesinde kıvranırken, 1861 yılında pamuk kıtlığı yüzünden işlerini kaybeden kadınlar toplumun dışına atılmış ve genç fahişelerin sayısı son 25 yıl içinde olduğundan daha fazla artmıştır.

8. Büyük Sanayinin Manifaktürde, Zanaatlarda ve Ev Sanayiinde Neden Olduğu Köklü Değişiklikler

a. El işçiliğine ve işbölümüne dayanan elbirliğinin ortadan kaldırılması

Hatırlanacağı üzere, makinenin el işçiliğine dayanan elbirliğini ve el işleri arasındaki işbölümüne dayanan manifaktürü nasıl ortadan kaldırdığı bilinmektedir. Elbirliğinin veya manifaktürün yerini tek bir makine aldığında, bu makine gene henüz el işçiliğinin ağır bastığı atölye-fabrika tipi bir işletmenin temeli olabilir. Fakat böyle bile olsa, makineyi hareket ettirmek için insan adalesi yerine buhar veya su gücü gibi mekanik bir güç kullanılmaya başlanır başlanmaz, bu durum fabrika tipi üretime geçiş sürecidir. Bu süreç İngiltere’de çarpıcı biçimde yaşanmış ve atölye-fabrikalar ile asıl fabrikalar arasındaki mücadele 12 yıl devam etmiştir.

b. Fabrika sisteminin manifaktür ve ev sanayii üzerindeki etkisi

Fabrika sistemi gelişirken tarımda da bu gelişmeye eşlik eden köklü değişiklikler olur. Ayrıca, bütün sanayi kollarında yapılan üretimin sadece boyutları büyümekle kalmaz, aynı zamanda karakteri de değişir. Manifaktürlere peyderpey makine girerken, “manifaktürün eski iş bölümüne dayanan kaskatı yapısı dağılmaya başlar ve sürekli değişmelerin yolu açılmış olur”. Bu süreç toplam işçinin bileşiminde de köklü bir değişiklik yaratır ve yeni tip işbölümü, artık mümkün olan her yerde, kadın emeği, her yaştan çocuk emeği, hünersiz işçi emeği (kısacası ucuz emek) kullanımına dayanır. Bu değişim yalnızca büyük boyutlu üretim faaliyetleri için geçerli olmakla kalmaz; aynı zamanda, ister işçinin özel meskeninde ister küçük işyerlerinde yürütülüyor olsun, ev sanayii denilen üretim faaliyetini de kapsamına alır. “Eski tarz ev sanayisi, şimdi fabrikanın, manifaktürün veya meta ve eşya deposunun bir dış departmanı haline gelir. Sermaye, büyük kitleler halinde bir yerde topladığı ve doğrudan doğruya kumandası altında bulundurduğu fabrika işçilerinden, manifaktür işçilerinden ve zanaatçılardan başka, şimdi görünmeyen iplerle bir diğer işçi ordusunu da hareket ettirir: bunlar büyük şehirlerde olanlarla birlikte bütün ülke sathına yayılmış bulunan ev sanayisi işçileridir.”

Küçük ve genç yaştaki kişilerle, emek güçleri ucuza satın alınan kişilerin modern manifaktürde sömürülmeleri, kuşkusuz gerçek fabrikada olduğundan daha yüz kızartıcıdır. Çünkü fabrikalarda adale gücünün yerini makine alınca iş görece hafifler, oysa manifaktürde bu hemen hemen hiç söz konusu olmaz. Manifaktürde kadınlar ve küçücük çocuklar, zehirli ve türlü biçimlerde zararlı maddelerin etkileri ile yüz yüze bırakılır ve en vicdansız biçimde harcanırlar. Kadınlar ve küçük çocukların ev sanayiinde uğradıkları sömürü ise manifaktürdekinden daha yüz kızartıcıdır; “çünkü bunlar dağınık oldukları için direnme güçleri zayıftır; çünkü kendileri ile asıl işverenler arasında bir sürü soyguncu asalak yer almış bulunur; çünkü ev sanayisi her zaman ve her yerde makineli üretimle veya en azından aynı üretim kolundaki manifaktürlerle rekabet etmek zorundadır; çünkü yoksulluk ve sefalet işçiyi yer, ışık, havalandırma vb. gibi en gerekli çalışma koşullarından yoksun bırakır; çünkü burada yapılan işle sağlanan istihdam gün geçtikçe düzensizleşir; ve çünkü büyük sanayi ve tarımın «fazlalık» haline getirdiği kimselerin son sığınakları olan bu yerlerde işçiler arası rekabet zorunlu olarak doruğuna ulaşır.”

c. Modern manifaktür

Marx, yukarıda belirttiği hususları açıklamak üzere çeşitli manifaktürlerde sağlığa son derece zararlı koşullar altında çalıştırılan işçilerden örnekler verir. Küçük-büyük bütün işçilerini aşırı biçimde çalıştıran bazı Londra gazete ve kitap matbaalarında koşullar o denli berbattır ki, bu yerler çok hak ettikleri uğursuz bir isimle, “mezbaha” diye anılmışlardır. Marx’ın verdiği bir diğer çarpıcı örnek ise şudur: En rezil, en pis ve en düşük ücret ödenen işlerden biri paçavra ayıklamaktır; bu işte tercihen genç kızlar ve kadınlar çalıştırılır. Büyük Britanya kendisine ait çok büyük paçavra stoklarının yanı sıra, bütün dünyadaki paçavra ticaretinin merkezidir. Japonya’dan, Güney Amerika’nın en uzak ülkelerinden ve Kanarya Adaları’ndan Büyük Britanya’ya paçavralar akar. Ama paçavranın ana kaynakları Almanya, Fransa, Rusya, İtalya, Mısır, Türkiye, Belçika ve Hollanda’dır. Paçavra, gübre elde etmekte, yatak içi ve yapay yün yapmakta işe yarar ve kâğıt hammaddesi olarak kullanılır. Paçavra ayıklayıcı kadınlar çiçek ve diğer bulaşıcı hastalıkların taşıyıcı ve yayıcılarıdır; bunların ilk kurbanları da kendileri olur.

Keza manifaktürlerdeki çalışma ortamı o kadar olumsuzdur ki, örneğin dönemin tuğla ve kiremit sanayiinde çalışan çocukların oralardan manevi soysuzlaşmaya uğramadan çıkabilmesinin olanaksız olduğu belirtilmiştir. Sabah saat 5’ten akşam saat 7’ye kadar devam eden uzun işgünlerinde yaşları 6’ya, hatta 4’e kadar inen oğlan ve kız çocuklar çalıştırılır. Yaptıkları iş çok ağırdır; yazın sıcağı, bitkinliği ve yorgunluğu daha da arttırır. İngiltere’nin, genç kadınların ve küçücük çocukların bedenini ve ruhunu mahvederek ilerleyen bu vahşi kapitalizm dönemi, o yılları yansıtan pek çok öykü ve romanın yanı sıra, çarpıcı inceleme ve raporların da konusu olmuştur. Marx’ın buradan hareketle aktardığı üzere, “En narin oldukları yaşlardan itibaren kulaklarını dolduran pek düzeysiz konuşmalar, en küçük bir eğitim ve terbiye görmeden yarı vahşi yaratıklar halinde büyürlerken edindikleri çirkin, adi ve yüz kızartıcı alışkanlıklar, bunları hayatlarının daha sonraki dönemlerine yasa ve nizam tanımaz, ahlâksız, sefih bir serseriler güruhu olarak hazırlar. ... Korkunç bir ahlâksızlaşma kaynağı da buradaki yaşam tarzıdır”.

Kiremitçilik manifaktüründe yetişkin erkekler, oğlan ve kız çocuklar küçücük kulübelerde birlikte uyurlar. “Bu kulübelerin pek çoğu gerçek bir düzensizlik, pislik ve toz toprak yuvasıdır. ... Genç kız ve çocukları böylesine bir işte kullanan bu sistemin en büyük fenalığı şuradadır: bu insancıklar çocukluk çağından itibaren daha sonraki bütün hayatları boyunca içinden çıkamayacakları bir sefihler ve ahlâksızlar güruhuna bağlanırlar. Bu kızcağızlar, doğa kendilerine kadın olduklarını öğretmeden önce, kaba, ağzı bozuk oğlan çocukları gibidir. Sırtlarında elbise diye pislik içinde birkaç paçavra vardır; bacakları dizlerinin çok yukarılarına kadar meydandadır; burada her türlü edep ve ar duygusuyla alay etmeyi, bunları hiçe saymayı öğrenirler. Yemek zamanlarında çayırlara sere serpe yatarlar veya yakındaki bir kanalda yüzen oğlanları seyrederler. Günün yorucu işi sonunda tamamlanınca, biraz daha iyi olan elbiselerini giyerler ve erkeklerle birlikte meyhanelere yollanırlar.” Marx’ın aktardığı bir başka çarpıcı örnek de kiremit işçilerinin durumunu gözler önüne serer. Kendilerini iflah olmaz bir ümitsizliğe kaptırmış olan kiremit işçilerinden iyice biri yaşadığı bölgenin papaz yardımcısına demiştir ki: “bir kiremitçiyi kötülüklerden sıyırıp iyi bir insan haline getirebildiğiniz zaman, şeytanı da bir kiremitçi olarak düzeltip yüceltmeyi deneyebilirsiniz, efendim!”

d. Modern ev sanayii

Marx, “ev sanayii” ile ilgili olarak “büyük sanayinin gerisinde yer alan bu kapitalist sömürü alanı” nitelemesini yapar ve buradaki durumun dehşet verici olduğunu belirtir. O dönem İngiltere’sinde henüz hiç makine kullanmayan veya fabrika ve manifaktür tipi işletmelerle rekabet etmeyen dantelcilik kolunda, dantel işçisi kadınlar arasında verem artış hızındaki ilerleme dönemin ağır koşullarını gözler önüne sermiştir. Özetle değinilecek olursa, yine yoksul kadınların işlettiği “patroniçe evleri” denilen yerlerde ya da çocukları ile birlikte çalışan dantelci kadınların evlerinde koşullar rezalettir. Bunlar, oturdukları yerin bir kısmını atölye olarak kullanılırlar ve uzun iş saatleri boyunca nefes alınamayacak ölçüde tıkım tıklış odalarda havanın oksijeni, gaz lambaları tarafından yutulur. Yerlerin taş veya tuğla ile döşenmiş olmasına rağmen, dantelleri temiz tutmak için, çocuklar kışın bile ayakkabılarını çıkarmak zorundadır. Küçücük çocuklar insanı hayrette bırakan gergin bir dikkat ve hızla çalışırlar ve bu tam anlamıyla köle çalışmasıdır. Çocukların 12 veya 14 yaşlarına kadar yaşama zevki diye tattıkları şey budur. Yarı aç yarı tok durumdaki ana ve babaların düşündükleri tek şey ise, çocuklarından mümkün olduğu kadar fazla yararlanmaktır. O nedenle, yaşları büyüyünce çocuklar ana ve babalarına, doğal olarak, on paralık ilgi göstermezler ve onları terk ederler. Dönemin raporları, böyle yetişen bir nüfusta cehaletin, ahlâksızlık ve fenalıkların diz boyu olmasının şaşılacak bir şey olmadığını vurgulamıştır.

e. Modern manifaktür ve ev sanayiinden büyük sanayiye geçiş. Fabrika Yasalarının bu işletme biçimlerine uygulanmasıyla söz konusu devrimin hız kazanması.

Kadınları ve çocukları kötü şekillerde kullanarak, her türlü normal çalışma ve yaşama koşulunu ortadan kaldırarak ve aşırı çalıştırma, geceleri çalıştırma vahşetiyle işgücünün ucuzlatılmasının, en sonunda gelip dayanacağı doğal sınırlar vardır. İşler artık aşılması mümkün olmayan bu sınırlara gelip dayandığında, metaların bu temelde ucuzlatılmasının ve kapitalist sömürünün bu şekilde sürdürülebilmesinin de sınırına varılmış olur. Sonunda işler gelip bu noktaya dayandığında, dönüşüm uzun yılları alsa bile, artık makine kullanma ve oraya buraya dağılmış bulunan ev sanayiini (ve hatta manifaktürü) fabrikalı sanayiye dönüştürme saati gelip çatmış demektir. Marx, bu hareketin en muazzam örneğinin giyim eşyası üretimi alanında görüldüğünü belirtir.

Makineleşme öncesinde giyim eşyası üretiminin bir kısmı manifaktür atölyelerinde yapılmış; diğer bir kısmı manifaktürler ve mağazalar için çalışan küçük zanaat ustaları tarafından yürütülmüş; ama üretim büyük oranda bunlara bağlı ev sanayii işçileri tarafından sağlanmıştı. Fakat kullanılan iş malzemesini, hammaddeyi, yarı işlenmiş maddeyi vb. büyük sanayi sağlıyordu. Başlangıçta bu alandaki manifaktürler, talepte herhangi bir hareket olması halinde kapitalistin hemen kullanabileceği donatılmış bir emek ordusunu el altında hazır bulundurma ihtiyacından doğmuştu. Bu manifaktürler, dağınık zanaat işletmeleri ile ev sanayii işletmelerinin geniş bir temel oluşturacak şekilde varlıklarını sürdürmelerine engel olmamıştı. Bu işkollarında sağlanan büyük artı-değer miktarı ve aynı zamanda üretilen nesnelerin fiyatlarında meydana gelen devamlı ucuzlama, esas itibarıyla iki faktör sayesinde mümkün olmuştu: Ancak ölmeyecek kadar yaşamaya yetecek düzeyde alt sınıra düşürülmüş ücretler ve insan olarak artık daha fazlasına dayanılmayacak derecede üst sınıra çıkarılmış çalışma süreleri!

Marx’ın çarpıcı ifadesiyle: “Piyasayı ve bu arada özellikle İngiltere için söz konusu olmak üzere, İngiliz zevk ve alışkanlıklarının hüküm sürdüğü sömürge piyasalarını, şimdiye kadar durmadan genişletmiş ve bugün de genişletmekte bulunan şey, aslında, metaya dönüştürülen insan kanının ve alın terinin fiyatında sağlanmış olan ucuzluktan başka bir şey değildi.” Fakat nihayetinde kritik noktaya varıldı. Eski yöntemlerin dayandığı temelin ve insan malzemesinin açıkça ve düpedüz sömürülmesi, büyümekte olan piyasaların ve bundan da hızlı büyüyen kapitalistler arası rekabetin doğurduğu ihtiyaçlara artık cevap veremez oldu. Böylece makinenin günü gelip çattı. Elbisecilik, terzilik, kunduracılık, şapkacılık gibi sayısız üretim alanlarına aynı derecede el atan ve kesin biçimde devrim yaratan bu makine, dikiş makinesiydi. Büyük sanayi döneminde yeni işkollarını ele geçiren diğer bütün makinelerin işçiler üzerindeki etkileri ne idiyse, dikiş makinesinin işçiler üzerindeki dolaysız etkisi de aşağı yukarı o oldu. En küçük çocuklar işten uzaklaştırıldı. Makinelerin kendilerine rakip olduğu görece iyi durumdaki zanaatçıların ücretleri düştü. Makine ile çalışan yeni işçiler yalnızca genç kızlardan ve genç kadınlardan oluştu. Bu işçiler, mekanik güç yardımı sayesinde erkek işçilerin daha ağır işlerdeki tekeline son verdiler ve daha hafif işlerde çalışmakta olan yaşlı kadınların ve küçük yaştaki çocukların yerlerine geçtiler. Çok güçlü rekabet karşısında zanaatçıların en güçsüzleri ezilip perişan oldular. Bu dönem boyunca Londra’da açlıktan ölenlerin sayısındaki korkunç artış, dikişle ilgili işkollarında makine kullanımının yayılmasıyla el ele gitti.

Marx, üretim araçlarındaki değişmenin zorunlu bir sonucu olarak toplumsal işletme biçiminde kendini gösteren değişikliğin bir dizi karmakarışık geçiş biçimleri ile gerçekleştiğini vurgular. İngiltere’de kapitalistlerin çok sayıda dikiş makinesini kendilerine ait binalarda toplamaları, daha önce birbirlerinden ayrı olarak yürütülen işkollarının aynı çatı altında toplanmalarına ve aynı sermayenin kumandası altına girmelerine yol açmıştır. Dikiş makinelerine yatırılan sermayenin durmadan büyümesi üretimi arttırmış ve piyasada tıkanıklık yaratmıştır. Bu gelişme, ev sanayii işçilerinin ellerindeki dikiş makinelerini satışa çıkarmaları için harekete getirici bir işaret olmuştur. “Bizzat bu makinelerin üretiminde meydana gelen aşırı üretim, bunların sürüm zorluğu içinde kıvranan üreticilerini ellerindeki makineleri haftalık sürelerle kiraya vermeye zorlamış ve böylece makine sahibi küçük işletmeciler için öldürücü bir rekabetin doğmasına yol açmıştır.” Makinelerin durmadan değişikliğe uğraması ve gittikçe daha ucuza mal edilmesi bu makinelerin eski tiplerinin değerini durmadan düşürmüş ve bu eski tip makineler artık ancak yığınlar halinde ve gülünç denecek fiyatlarla büyük kapitalistlere satılmıştır. Bu örnekte görüldüğü gibi, makineleri öyle ya da böyle kârlı bir biçimde işletebilecek olan kimseler artık sadece büyük kapitalistler olurken, nihayet insanın adele gücünün yerini buhar makinesinin alması dönüşüm sürecinde eski döneme son darbeyi indirmiştir.

Üretimde buhar gücünün kullanılmasıyla birlikte iş makineleri büyük fabrikalarda toplanmış ve bu kendiliğinden başlayıp gelişen sanayi devrimi, Fabrika Yasalarının kadın, genç ve çocuk işçi çalıştırılan bütün sanayi dallarına uygulanmasıyla yapay olarak hızlandırılmıştır. Çünkü işgününün süre, yemek ve dinlenme araları, başlama ve son bulma saatleri açısından yasal bir düzene sokulması, çocuk işçilere uygulanan vardiya sistemi ve belli bir yaşın altındaki çocukların çalıştırılması yasağı daha fazla makine kullanılmasını ve buharın hareket sağlayıcı güç olarak adalenin yerini almasını zorunlu kılar. Bunun yanı sıra, topluca kullanılan üretim araçlarında, yani fırınlarda, binalarda vb. bir genişleme olur. Netice olarak, üretim araçlarında daha büyük bir yoğunlaşma ve buna uygun olarak aynı yerde çalıştırılan işçilerin sayısında bir büyüme meydana gelir.

Fabrika sisteminin varlığının temel koşulu, özellikle işgünü yasayla sınırlandığında, hedeflenen miktarda metanın belli bir zaman aralığında üretilmesidir. İşin kesintilerden zarar görmeden yürütülebilmesi fabrika sisteminde esastır. Bunu sağlamak, yalnızca mekanik bir işin yapıldığı sanayilerde, kimyasal ve fiziksel süreçlerin rol oynadığı sanayilere oranla daha kolaydır. “Sınırsız bir iş gününün ve gece çalışmasının bulunduğu ve insanların serbestçe harap edildiği çalışma koşulları altında, kendiliğinden ortaya çıkan her engel, çok geçmeden üretim için ebedi bir «doğal sınır» haline gelir. Haşaratı yok etmek için kullanılan hiçbir zehir, bu tür «doğal sınır»ların kökünü kazımakta Fabrika Yasası kadar etkili olamaz.” İngiltere’de Fabrika yasaları, iş koşullarının eski tip düzenlenmesinden kaynaklanan iş kesintilerini ortadan kaldıran bir zorlayıcı oldu. İş koşullarında yeni düzenlemeleri daha önce “olanaksızlıklar” bahanesiyle reddeden patronlar bu zorlama neticesinde hizaya geldiler ve fabrikalarda daha modern makine ve teçhizat kullanmaya başladılar. İngiliz yasa koyucusu bu tip tecrübelere dayandı ve bir sanayi kolu Fabrika Yasası kapsamına sokulduğu zaman, patronlara değişim için 6 ay ile 18 ay arasında bir süre verildi. Fabrika Yasası, böylece manifaktür tipi işletmelerin fabrika tipi işletmeler haline dönüşmesi için gerekli maddi unsurları yapay olarak olgunlaştırdı. Fakat aynı zamanda da, daha büyük sermaye yatırımlarını zorunlu kılarak, küçük patronların çöküşünü ve sermayenin yoğunlaşmasını hızlandırdı.

Marx, işgününün düzene sokulması çabasının önüne dikilen bir başka engele dikkat çeker: “Tümüyle teknik olan ve teknik yollarla bertaraf edilebilecek engeller bir yana, iş gününün düzene sokulması çabası bizzat işçilerin gelişigüzel alışkanlıklarının neden olduğu güçlüklerle karşılaşır. Bu, özellikle, parça başına ücret ödeme usulünün egemen olduğu, günün ya da haftanın bir kısmında uğranılan zaman kaybının daha sonra normalden fazla çalışılarak veya gece işi ile telafi edilebildiği durumlarda söz konusu olur. Bu, yetişkin işçileri vahşileştiren, karısı ve çocukları için yıkıcı bir yöntemdir.”

Kapitalist üretimin karakteri anarşiktir; kapitalizm bir yandan işgücünün sermaye tarafından dizginsiz biçimde sömürülmesine dayanır, diğer yandan üretimin kendisindeki anarşi büyük bir düzensizlik kaynağıdır. Kapitalizm sınaî çevrimler sırasında görülen genel dönemsel değişmeler olmadan yol alamaz. Böylece her sanayi kolu için söz konusu olan özel piyasa dalgalanmalarının yanı sıra, işkolunun özelliğine bağlı olarak mevsimsel ya da sezonsal değişmeler de görülür. 19. yüzyılda demiryolları ve telgraf kullanımının gelişmesiyle birlikte “kısa süreli siparişler” verme alışkanlığı da gelişmiştir. Demiryolu sisteminin genişlemesi, ani siparişler verme alışkanlığını fazlasıyla teşvik etmiştir ve işçiler açısından bunun sonuçları, aşırı yüksek çalışma temposu, yemek saatlerinin ihmal edilmesi ve fazla çalışma olmuştur. Sipariş azaldığı zaman işçiler işten atılır ve böylece burada her zaman kullanıma hazır bir yedek sanayi işçisi ordusu meydana getirilmiş olur; bu ordu yılın bir kısmında en insanlık dışı koşullar altında çalışarak perişan olurken diğer kısmında da işsizlikten kırılır.

İngiltere’de o dönemin iş koşullarına dair raporlar, işgününün bir düzene bağlanmasıyla, bazı sanayilerde daha önce harcanmakta olan emek kütlesinin bütün bir yıla daha eşit bir biçimde dağıtıldığını ortaya koymuştur. İşgününün düzen altına alınması, ayrıca büyük sanayi sistemi ile bağdaşmayan uygulamaları ortadan kaldırmıştır. Fabrikaların yeni binalar, ek makineler vb. ile modernize edilmesi, daha önce kontrol altına alınamayan güçlük ve koşulları silip yok etmiştir. Fakat bizzat o dönemin sermaye temsilcileri tarafından itiraf edildiği üzere, sermayenin kendisini bu tür değişikliklere uydurması patronların kendiliğinden girişimleriyle değil, ancak işgününü zorunlu bir düzene bağlıyan “genel bir yasanın baskısı” ile mümkün olabilmiştir.