Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /15

4. Fabrika

Modern fabrika sistemi makinelerin kapitalist biçimde kullanımına dayanır. Bu sistemde makineler, işgününü ölçüsüz bir biçimde genişleterek işçinin bütün ömrüne el koyan, muazzam biçimde artan ürünün gittikçe kısalan sürelerde elde edilmesine olanak tanıyan ve işgücünün gittikçe daha yoğun bir biçimde sömürülmesini sağlayan sistematik araçlardır. Fabrika sisteminde makinelerin egemen oluşu, manifaktürde işbölümünün üzerine kurulduğu teknik temeli ortadan kaldırır. “İş aleti ile birlikte işçinin bunu kullanırken gösterdiği hüner de makineye geçer. Aletin iş yapma yeteneği, beşeri emek gücünün kişisel sınırlarından kurtulur. Böylece, manifaktürdeki iş bölümünün üzerine kurulduğu teknik temel ortadan kalkar.” Manifaktürü, uzmanlaşmış işçiler arasındaki hiyerarşi karakterize eder. Otomatik fabrikada ise bu hiyerarşi son bulur ve makinelerin yardımcıları durumuna indirgenmiş işçilerin yapacağı işlerin eşitlenmesi veya aynı düzeye indirilmesi eğilimi hükmünü icra eder. Manifaktürde parça-işçiler arasında hünere göre üretilmiş (yapay) farklılıklar egemenken, fabrika sisteminde bunun yerini özellikle yaş ve cinsiyetten ileri gelen doğal farklılıklar alır.

Otomatik fabrikada işbölümü, artık özel hünerlere göre yapılandırılmış gruplar oluşturmayan işçi kümelerinin fabrikanın her bir ayrı departmanında yan yana dizilmiş iş makinelerinin başında çalışmak üzere dağıtılmaları biçiminde olur. İşçiler arasında yalnızca basit el birliği söz konusudur. Eskiden manifaktürün niteliklerine göre yapılandırılmış işçi grupları, şimdi yerini, baş işçi ile birkaç yardımcısı arasındaki bağlantıya bırakmıştır. Şimdi işçiler arasındaki temel ayrım, fiilen iş makinelerinin başında çalışan işçilerle bu makine işçilerinin çırakları (neredeyse yalnızca çocuklar) arasındaki ayrımdır. “Bu ana sınıfların yanında işleri makinelerin tamamını kontrol etmek ve sürekli olarak bunları onarmak olan mühendisler, teknisyenler, marangozlar vb. gibi sayıca önemsiz bir personel yer alır.” Diğer işçilerin dışındaki bu küme, kısmen bilimsel eğitim görmüş kısmen zanaatçı olarak yetişmiş kimselerden oluşur ve Fabrika Yasasına göre kapsam dışı tutulur. Bu işbölümü tümüyle fabrika sistemindeki teknik bir işbölümüdür.

“Makinelerin başında yapılan bütün işler, işçinin kendi hareketini bir otomatın tek biçimli ve sürekli hareketine uydurmayı öğrenmesi için çırak olarak erken yaşlarda işe başlamasını gerektirir. Makine sistemi bir bütün olarak aynı anda ve uyum içinde işleyen çok sayıda makinenin birleşmesiyle oluşan bir sistem olduğu ölçüde, buna dayanan iş birliği de çeşitli işçi gruplarının farklı makineler arasında dağılmalarını gerektirir. Ama ne var ki, makineli üretim, manifaktürde olduğu gibi aynı işçiyi sürekli olarak aynı işleve bağlama yoluyla bu dağılımın sabitlenmesi zorunluluğunu ortadan kaldırır.”

Fabrikanın bütün olarak hareketi işçiden değil makineden başlar. Bu nedenle personelin emek sürecinde bir kesinti olmadan, her zaman değiştirilmesi mümkündür. Ayrıca, makine başında yapılan işin küçük yaşlardan itibaren öğrenilmesi nedeniyle, sırf makine işçileri olmak üzere özel bir sınıf işçi yetiştirme zorunluluğu da ortadan kalkar. “Çırakların yaptıkları işlere gelince, fabrikada bunların yerini kısmen makineler alabilir, kısmen de, pek basit işler oldukları için, bu zahmeti yüklenmiş kişileri hızla ve sürekli olarak değiştirmek mümkündür.” Manifaktürdeki işbölümü sistemi teknik bakımdan makine tarafından bir yana itilmiştir. Fakat bir süre sonra işgücünü sömürme aracı olarak sermaye tarafından daha iğrenç şekilde biçimlendirilip yerleştirilir ve manifaktürden arta kalan bir gelenek olarak fabrikaya da taşınır. “Aynı parça-aleti ömür boyu kullanma uzmanlığı, aynı parça-makineye ömür boyu hizmet etme uzmanlığı haline gelir. İşçinin kendisini küçük yaşından itibaren bir parça-makinenin parçasına dönüştürmek için makine kötüye kullanılır. Böylece, yalnızca işçinin kendisinin yeniden üretimi için gerekli masraflar önemli miktarda azaltılmış olmaz, aynı zamanda işçinin fabrikanın bütününe, yani kapitaliste, çaresiz bir biçimde tam olarak bağımlı hale gelmesi de sağlanır.”

Manifaktürle fabrika sistemi arasındaki fark şudur: “Manifaktürde ve zanaatçılıkta işçi aletten yararlanır, fabrikada ise işçi makineye hizmet eder. İlk ikisinde emek aracının hareketi işçiden başlar; sonuncuda ise, işçi emek aracının hareketini izlemek zorundadır. Manifaktürde işçiler canlı bir mekanizmanın organlarını oluşturur. Fabrikada işçilerden bağımsız bir cansız mekanizma vardır ve işçiler buna canlı eklentiler olarak katılır.”

Engels’in belirttiği gibi, tekrar ve tekrar, durmadan aynı mekanik işi yapmanın doğurduğu sonu gelmez acının kahır yüklü tekdüzeliği Sisyphus’un işine benzer. Çünkü sırtlanılan iş yükü, Sisyphus adlı efsanedeki gibi, bitip tükenmiş haldeki işçinin durmadan gerisin geriye üzerine yuvarlanan kayayı andırmaktadır. Nitekim o dönemde çeşitli vesilelerle dile getirildiği üzere, uzun saatler boyunca bir mekanizmanın aynı hareketini gözleme işi zihne de bedene de zarar verir. “Makine işi, sinir sistemini en ölçüsüz bir biçimde zorlarken, aynı zamanda adalelerin farklı şekillerde hareket etmelerini olanaksızlaştırır ve beden ile aklın her tür özgürce etkinliğini ortadan kaldırır.” O nedenle, makine sayesinde işin hafiflemesi bile işçi açısından bir tür işkence haline gelir. Fabrika sisteminde işçi emek aracını değil, tersine, emek aracı işçiyi kullanır. Bu durum her türlü kapitalist üretim için ortak bir niteliktir, çünkü bu üretim tarzı yalnızca bir emek süreci olmayıp, aynı zamanda sermayenin değerlenmesi sürecidir. Fakat emek aracının işçiyi kullanması ilk kez makineyle teknik bakımdan somut bir gerçeklik kazanır.

“Emek aracı bir otomat haline gelerek, emek sürecinde işçinin karşısına sermaye olarak, canlı emeğe hükmeden ve onu yutan ölü emek olarak çıkar.” Üretim sürecinin zihinsel güçlerinin el emeğinden ayrılması ve bunların sermayenin emek üzerindeki güçleri haline gelmesi, makinelerin oluşturduğu temel üzerinde kurulan büyük sanayide tamamlanır. Yaptığı iş içeriksizleşmiş olan bireysel makine işçisinin özel hüneri, makine sistemine eklemlenen ve bu sistemle birlikte “patron”un kudretini meydana getiren bilim, muazzam doğa güçleri ve yığınsal toplumsal çalışma karşısında küçücük bir yan unsur halinde kaybolur.

“İşçinin teknik bakımdan emek aracının tekdüze işleyişine tabi oluşu ve her iki cinsiyetten ve çeşitli yaşlarda işçilerden meydana gelen işçi organizmasının kendine özgü bileşimi, bir kışla disiplini yaratır; bu disiplin, eksiksiz fabrika rejimine dönüşür.” Bu kışla disiplini, manifaktürde el işçileri ile iş gözcüleri arasındaki bölünmeyi, sıradan sanayi erleri ile sanayi astsubayları arasındaki bölünme düzeyine ulaştırır. Marx, “Sermayenin, başka alanlarda burjuvaların pek sevdiği güçler ayrılığı ilkesini ve bundan da fazla sevdikleri temsilî sistemi hiç işe karıştırmadan, özel bir yasa olarak ve kendi keyfine göre formüle ettiği ve çalıştırdığı işçiler üzerindeki otokrasisini kuran fabrika yönetmeliği” diye vurgular. Bu fabrika yönetmeliği, “büyük boyutlu el birliğinin ve emek araçlarının, özellikle makinelerin, ortak kullanımının emek sürecinde gerekli kıldığı toplumsal düzenlemenin kapitalistçe bir karikatüründen başka bir şey değildir.” Marx, “köle güdücülerinin kırbaçlarının yerini gözcülerin ceza kitabı aldı” diye devam eder. Bütün cezalar, doğal olarak sonunda para cezaları ve ücret kesintileri biçimini almaktadır. Fakat fabrika yönetmeliği yasa koyuculuktaki ince zekâsı ile cezaları öyle düzenlemektedir ki, sonuçta sermaye için yasaların ihlal edilmesi, bunlara uygun hareket edilmesinden daha da kârlı olmaktadır.

Engels, İngiltere’de emekçi sınıfların durumunu tasvir eden yazılarında fabrika sistemini çarpıcı biçimde dile getirmiştir: “Burjuvazinin proletaryayı içine soktuğu kölelik durumu hiçbir yerde fabrika sisteminde olduğu kadar gün ışığına çıkmaz. Burada bütün özgürlükler hukuken de fiilen de son bulur. İşçi sabahleyin saat 5 buçukta fabrikada olmak zorundadır; birkaç dakika geç kalsa, cezalandırılır, 10 dakika geç gelse, kahvaltı sona erinceye kadar içeriye alınmaz ve günlük ücretinin dörtte birini kaybeder. İşçi emre göre yemek, içmek ve uyumak zorundadır. ... Despot çan, onu yatağından çağırır, kahvaltıdan ve öğle yemeğinden çağırır. Peki, fabrikanın içinde işler nasıl gider? Burada fabrikatör, mutlak yasa koyucudur. Fabrika kurallarını keyfinin istediği gibi saptar; dilediği zaman bunları değiştirir ve kendi yönetmeliğine eklemelerde bulunur; saçmalığını son haddine vardırdığı zaman da mahkemeler işçiye şöyle der: siz bu sözleşmeyi kendi iradenizle yaptığınıza göre, şimdi ona uymak zorundasınız. ... Bu işçiler dokuz yaşından itibaren ölünceye kadar bu ruhsal ve bedensel işkence altında yaşamaya mahkûmdur.”

Marx’ın işaret ettiği üzere, fabrika işinde işçilerin bütün duyu organları, yapay olarak yükseltilmiş sıcaklık, hammadde atıklarıyla yüklü hava, sağır edici gürültü vb. yüzünden aynı derecede zarar görür. Çok dar aralıklarla yan yana dizilmiş makinelerin arasında yüz yüze kalınan ölüm ve yaralanma tehlikesininin sonuçları ise, “sınaî savaş alanının ölü ve yaralı listelerinde” görülmektedir.

Marx’ın dipnotta fabrika müfettişlerinin raporlarından aktardığı satırlar, günümüzde de işçi sınıfının yaşamını tehdit eden gerçekliği yansıtmaktadır: “Evet, tehlikeli makinelere karşı korunmayı sağlamak için çıkarılmış olan yasalar olumlu etkiler yaratmıştır. Fakat daha sonra daha önce mevcut olmayan yeni felaket kaynakları ortaya çıkmıştır; bunların en önemlisi, makinelerin yükselmiş olan hızlarıdır. Kazaların çok büyük bir kısmı işçilerin işlerini çabuk bitirme telaşından ileri gelir. Makineleri aralıksız olarak hareket halinde tutmanın, yani iplik ve kumaş üretmenin, fabrikatörler için son derece önemli bir şey olduğunu hatırlamak gerekir. Her bir dakikalık durma, sadece hareket gücünden bir kayıp değil, üretim bakımından da bir kayıptır. Bundan ötürü, bütün derdi elde edilecek ürün miktarı olan iş gözcüsü, işçileri, makineleri hareket halinde tutmaya zorlar; ağırlık ya da parça hesabına göre ücret alan işçiler için makinelerin hareket halinde tutulmaları daha az önemli bir şey değildir.” Ve “fabrikaların çoğunda, makinelerin hareket halinde iken temizlenmelerinin resmen yasak olmasına rağmen, bu, genel bir uygulamadır.”

Toplumsal üretim araçlarında ilk defa fabrika sisteminde gösterilen özen sayesinde sağlanmış olan tasarruf, sermayenin elinde aynı zamanda sistematik bir soygunculuk haline gelmiştir. “İşçiye çalışırken gerekli olan hayat koşulları üzerinde, yani mekân, hava, ışık ve işçiyi emek sürecinin tehlikelerine veya sağlığa zarar veren etkilerine karşı alınması gereken koruyucu tedbirler üzerinde yapılan bir soygundur bu.” Marx, “Fourier fabrikalar için «koşulları hafifletilmiş çalışma kampları» derken haksız mıydı” diye sorarak, fabrika sisteminin gerçek yüzüne dikkat çekmiştir.

5. İşçi ile Makine Arasındaki Mücadele

Kapitalistle ücretli işçi arasındaki mücadele sermaye ilişkisinin kendisiyle başlar. Bütün manifaktür dönemi boyunca olanca şiddetiyle devam eder. Ama işçi, sermayenin maddi varlık biçimi olan emek aracının kendisiyle mücadele etmeye, makinenin ortaya çıkışından sonra başlamıştır. İşçi, bu özel üretim aracı biçimine karşı, bu biçim kapitalist üretim tarzının maddi temeli olduğu için başkaldırmıştır. 17. yüzyıl boyunca hemen hemen bütün Avrupa’da, kurdele ve şerit dokumakta kullanılan bir makine olan kurdele tezgâhına karşı işçi ayaklanmaları olmuştur. 17. yüzyılın ilk üçte birinin sonunda, bir Hollandalının Londra yakınlarında kurduğu rüzgârla işleyen bir bıçkıhane, halkın taşkınlıklarına maruz kalmış ve yıkılmıştır. Everett adlı mucit 1758 yılında su gücü ile işletilen ilk yün kırpma makinesini yaptığı zaman, makine, işlerinden olan 100.000 kişi tarafından ateşe verilmiştir. İngiltere’nin manifaktür bölgelerinde 19. yüzyılın ilk 15 yılında görülen ve özellikle buharla işleyen dokuma tezgâhlarının kullanılmaya başlamasının neden olduğu Luddite hareketi (kitlesel makine yıkıcılığı), dönemin egemenlerine en gerici baskı önlemleri için bahane sunmuştur. Marx, “İşçinin makine ile bunun kapitalistçe kullanımı arasındaki farkı görmesi ve dolayısıyla saldırılarını maddi üretim araçlarının kendilerine değil, bunların toplumsal sömürü aracı olarak kullanılmalarına yöneltmeyi öğrenmesi, zaman ve deneyim gerektirdi” diye vurgular.

Marx’ın işaret ettiği üzere, manifaktürde ücret için yapılan mücadeleler asla manifaktürün varlığına yöneltilmemişti. Manifaktürlerin kuruluşlarına karşı mücadeleler olmuşsa da, bu, ücretli işçilerin değil genelinde lonca ustalarının ve ayrıcalıklı kentlerin işi olmuştu. Bundan dolayı, manifaktür dönemi yazarları, işbölümünü, ağırlıklı olarak işçiyi işinden etmeyen bir araç olarak ele almışlardı. Oysa buharla işleyen dokuma makineleri İngiltere’de 800.000 dokuma işçisini kapı dışarı etmişti.

Manifaktür dönemi boyunca işler parçalanmış olsa da, el işçiliği yine de manifaktür döneminde üretim sürecinde temeli oluşturmaya devam etti. Marx’ın, İngiltere’de manifaktür dönemine geçişte meydana gelen değişimi dile getirdiği satırlar önemlidir. “Yeni sömürge pazarları, Orta Çağdan devralınan görece az sayıdaki şehirli işçilerle sağlanacak üretimle doyurulamazdı ve asıl manifaktür, aynı zamanda, feodalitenin çözülmesiyle topraktan sürülmüş bulunan köylülere yeni üretim alanları açmıştı. Demek ki o zamanlar, iş yerlerindeki iş bölümünün ve el birliğinin olumlu yönü, çalıştırılan işçilerin daha üretken olmalarını sağlayan tarafı ağır basıyordu. Gerçi, iş birliği ve emek araçlarının az sayıda elde toplanması, bu yöntemlerin tarımda uygulandığı birçok ülkede, büyük sanayi döneminden çok önce, üretim tarzında ve dolayısıyla kır halkının yaşam koşullarında ve istihdam araçlarında, büyük, ani ve şiddetli devrimlere yol açmıştı. Ama bu mücadele, başlangıçta, sermaye ile ücretli işçi arasında olmaktan çok, büyük ve küçük toprak sahipleri arasında olur; diğer yandan, işçilerin emek araçları, koyunlar, beygirler vb. tarafından işlerinden ve yerlerinden sürülüp atılmaları ölçüsünde, buradaki zora dayanan dolaysız hareketler, ilk aşamada, sanayi devriminin ön koşulunu oluşturur. İlk olarak işçiler topraklardan sürülüp çıkarılır ve sonra koyunlar gelir. İngiltere’deki biçimiyle büyük çaplı toprak gaspı, büyük boyutlu tarım için gerekli alanın yaratılmasında ilk adım olur. Bundan dolayı, tarımda meydana gelen bu köklü dönüşüm, ilk başladığı zamanlar, daha çok bir politik devrim görünüşünde olur.” Engels, Kapital’in dördüncü Almanca basımına eklediği notta, bu durumun Almanya için de geçerli olduğunu belirtir. Almanya’da “bu ancak tarımın büyük boyutlar içinde yapıldığı yerlerde, yani özellikle doğuda, 16. yüzyıldan itibaren, fakat özellikle de 1648’den bu yana, köylülerin «büyük malikaneler»den uzaklaştırılması ile mümkün olabilmiştir” der.

Makinelerin üretim sürecine girişiyle yeni bir dönem başlamıştır. İşçilerin yeni makineler karşısındaki direnişlerinin yarattığı korku nedeniyle, icat edilen dokuma makineleri yasaklanmış, yetkililerin emriyle yakılmış ve hatta bazı örneklerde mucitler boğdurulmuştur. Marx, “Emek aracı makine biçimini alır almaz, işçinin kendisinin rakibi olur” der. Sermayenin makine aracılığıyla kendini değerlendirmesi ile varlık koşullarını yok ettiği işçilerin sayısı doğru orantılıdır. Bütün kapitalist üretim sistemi işçinin emek gücünü meta olarak satmasına dayanır ve makineler nedeniyle işini kaybeden işçiler “dolaşımdan çekilmiş kâğıt para gibi” işgüçlerini satamaz hale gelirler. Makineli üretim böylece, işçi sınıfı içinde bir “fazla nüfus” yaratmıştır. Makinenin, sermayenin kendini değerlendirmesi için hemen gerekli olmayan fazla nüfusa dönüştürdüğü işçi sınıfının bu kısmı, bir bölümüyle eski zanaat ve manifaktür işletmelerinin makineli işletmelere karşı eşitsiz koşullarda yürüttükleri mücadele içinde yok olup gider. Diğer bir bölümü ise, kolay girilebilen sanayi kollarına akarak emek piyasasını doldurur ve dolayısıyla da emek gücünün fiyatını onun değerinin altına düşürür.

“Makine, bir üretim alanını yavaş yavaş ele geçirdiği zaman, onunla rekabet halindeki işçi katmanlarında kronik bir sefalet yaratır. Geçiş hızlı olduğunda, makinenin etkisi kitlesel ve anidir. Dünya tarihi, İngiliz el dokuma işçilerinin yavaş yavaş, on yıllarca devam eden, sonunda 1838 yılında tescil edilen yok olma sürecinden daha korkunç bir dram sunmaz. Bunların pek çoğu açlıktan ölmüş, pek çoğu da aileleriyle birlikte uzun bir süre boyunca günde 2½ peniyle hayatta kalmaya çalışmıştı.” Marx bu örneğin yanı sıra, İngiliz pamuk makinelerinin Doğu Hindistan’daki ani etkisine de dikkat çeker. Buranın genel valisi 1834 yılında şunları bildirmiştir: “Buradakine benzer bir sefalete ticaret tarihinde hemen hemen rastlanamaz. Hindistan ovaları, pamuklu dokumacılarının kemikleriyle bembeyaz oldu.”

Açıktır ki, “genel olarak kapitalist üretim tarzının, işçinin karşısındaki emek araçlarına ve emek ürününe verdiği bağımsız ve yabancılaşmış biçim, makine ile birlikte tam bir karşıtlık halini” almıştır. Bu nedenle de, ilk kez makine ile birlikte, işçinin emek aracına karşı şiddetle başkaldırdığı görülmüştür. “Emek aracı işçiyi yere serer. İkisi arasındaki bu doğrudan karşıtlık, kuşkusuz, en somut biçimde, kullanıma yeni sokulan makinelerin eskiden kalma zanaatlar ya da manifaktürlerle rekabet ettiği zamanlarda görülür. Ama büyük sanayide de makinelerde yapılan sürekli iyileştirmeler ve otomatik sistemin geliştirilmesi buna benzer bir etki yapar.” İngiltere örneği, birikmiş pratik deneyimlerin, el altında bulunan mekanik araçların ve tekniğin sürekli ilerlemesinin sonucu olarak makine sisteminin ne kadar olağanüstü bir esneklik kazandığını ve işgünündeki kısalmanın baskısı altında bu sistemin dev adımlarıyla ilerlediğini göstermiştir. “Ne var ki, Amerikan İç Savaşı’nın dürtüsü ile birbirini izleyen üç yıl içinde makinelerde bu derece hızlı iyileştirmelerin olacağını ve bu gelişmeye uygun olarak el işçilerine aynı ölçüde yol verileceğini, İngiliz pamuklu sanayisinin en parlak yılı olan 1860’da kim düşünebilirdi?” diye sorar Marx. İngiltere’de pamuk bunalımının işçiler için yarattığı “geçici” sefalet, makinelerdeki hızlı ve kalıcı gelişmelerle artmış ve yerleşiklik kazanmıştır.

Marx, makinenin ücretli işçinin karşısına yalnızca onu hep yenen ve “fazlalık”haline getiren aşırı güçlü bir rakip olarak çıkmakla kalmadığını belirtir. Sermaye, makineyi aynı zamanda işçi düşmanı bir güç ilan eder ve bundan kendi çıkarı yönünden yararlanır. Çünkü işçilerin sermayenin otokrasisine karşı belirli aralıklarla giriştikleri ayaklanma, grev vb. hareketlerini ezmekte, makine sermayenin en güçlü savaş aracı olur. 1830’dan sonra, yalnızca işçi ayaklanmalarına karşı sermayenin savaş aracı olarak kullanılmak amacıyla yapılmış makine icatları üzerine koca bir tarih yazmanın mümkün olduğunu vurgular Marx.

6. Makinelerin İşsiz Bıraktığı İşçilerle İlgili Telafi Teorisi

Sermayenin özürcüsü iktisatçılar, zaman içinde çeşitli akla ziyan teoriler ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda Marx’ın verdiği bir örnek çarpıcıdır. “Ricardo hariç bir dizi burjuva iktisatçısı, işçileri işlerinden eden bütün makinelerin aynı zamanda ve zorunlu olarak, işsiz kalan aynı işçileri çalıştırmaya yetecek miktarda bir sermayeyi de serbest bıraktığını ileri sürmüştür.” Marx bu iddiaları çeşitli varsayımlarla ilerlettiği bir irdelemeyle çürütür. Örneğin makinelerle işinden edilen işçilere ödenen ücret tutarındaki değişen sermayenin yerini, yeni makinelere ödenen değişmeyen sermaye alabilir ve bu durumda ne sermayenin serbest kalması ne de yeni işçi istihdam edilmesi söz konusu olabilir. Tersine genelde makinelerde meydana gelen her iyileşmeyle birlikte, bunların çalıştırdığı işçilerin sayısı azalır. Bir başka varsayım olarak, diyelim yeni makinelerin yapımı işinde daha fazla sayıda tekniker çalıştırılmaya başlansa, bu durumda yeni makinelerin işsiz bıraktığından daha az işçiye iş sağlanabilir.

Marx bu varsayımlarla iddiaların bir kısmını çürüttükten sonra, aslında söz konusu özürcülerin bir miktar sermayenin serbest kalmasıyla, “serbest” (işsiz) bırakılan işçilerin geçim araçlarını kastettiklerini belirtir. Fakat unutulmasın ki, söz konusu geçim araçları metadır ve bu metalar için alıcı olanlar işten atılan işçilerdir. O halde netice bellidir. Makinelerin bir kısım işçiyi işinden ederek “serbest bırakması”nın anlamı, o işçileri alıcı olmaktan çıkartıp alıcı olmayan kişiler haline sokmasıdır. Bu yüzden bu metalar için talep azalır ve “talepteki bu azalma bir başka taraftaki talep artışıyla telafi edilmezse, bu durumda metaların piyasa fiyatı düşer. Bu, uzun bir süre devam eder ve daha büyük ölçekte gerçekleşirse, bu metaların üretimi için çalıştırılan işçilerin bir kısmına yol verilmesi sonucunu doğurur.”

Kısacası Marx’ın vurguladığı üzere, sermaye özürcüsü iktisatçıların iddiaları palavradır ve gerçek durum makinenin “sadece kullanılmaya başladığı üretim kolunda değil, henüz kullanılmadığı üretim kollarında da işçilerin işten atılmasına neden olduğunu kanıtlar.” Marx burada, Kapital’in başka bir bölümünde ele aldığı önemli bir hususu hatırlatır. “Makinenin bize burada işçi sınıfı için bir telafiymiş gibi gösterilen bu etkisi, tam tersine, işçinin karşısına en korkunç bir kırbaç olarak çıkar.” Bir sanayi kolundan atılan işçiler, bir başka sanayi kolunda iş bulsalar bile, “işçilerin hayal edebilecekleri şeyler o kadar sınırlıdır ki!” Çünkü “İş bölümünün güdükleştirmiş olduğu bu zavallıcıklar, kendi eski işlerinin dışında o kadar düşük değerlidir ki, ancak, aşağı türden ve dolayısıyla her zaman işçi ile dolup taşan ve emeğe değerinin altında ücret ödenen birkaç iş koluna girebilirler.” Belli bir sanayi kolunda o zamana kadar çalıştırılmakta olan bir kısım işçiye makine kullanılması yüzünden yol verilir verilmez, yedek durumundaki işçilerin dağılımında da değişiklik meydana gelir. Bunların bir kısmı diğer iş kolları tarafından soğurulur ama bu sırada ilk kurbanların büyük bir kısmı yeni bir iş bulacakları geçiş dönemi boyunca sefil ve perişan olurlar.

Marx’ın dikkat çektiği diğer bir önemli husus ise şudur: “İşçilerle geçim araçları arasındaki bağın kopuşundan aslında makinelerin sorumlu olmadığı, hiç şüphe götürmeyen bir olgudur. Makineler, kullanılmaya başladıkları kolda ürünü ucuzlatır ve artırır.” Netice olarak, işten atılmış işçiler için toplumun sahip bulunduğu geçim araçları miktarı daha fazla olur. Evet, ortada fazlalaşan bir şey vardır ama makinenin işsiz bıraktığı işçiler tarafından satın alınamayan (“serbest kalan”) bir fazlalıktır bu. İşte sermayenin özürcüsü iktisatçılar akla ziyan iddialarını bu gibi geçersiz noktalara dayandırmaktadırlar. Fakat unutulmasın, ortaya çıkan çelişki ve karşıtlıklar makinenin kendisinden değil, onun kapitalist tarzda kullanımından kaynaklanmaktadır. Kısacası, makinenin “aslında çalışma süresini kısalttığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında iş gününü uzattığı; aslında işi kolaylaştırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında emeğin yoğunluğunu artırdığı; aslında insanın doğa güçleri üzerindeki zaferi demek olduğu halde, kapitalist tarzda kullanıldığında insanı doğa güçlerinin boyunduruğuna soktuğu; aslında üreticilerin zenginliğini artırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında bunları sefilleştirdiği” açıktır.

Burjuva iktisatçısı ise, makine kullanımının etkilerine ilişkin bütün bu somut çelişkilerin yalnızca o anki bir görünümden ibaret olduğunu ve aslında teoride mevcut olmadıklarını iddia eder. Böylece, başını daha fazla ağrıtmaktan kurtulur ve makinenin kapitalist tarzda kullanımına karşı değil de makinenin kendisine karşı savaşmak gibi bir aptallığın günahını da hasmının sırtına yükler. Dolayısıyla burjuva iktisatçısına göre, her kim ki makinenin kapitalist tarzda kullanımının gerçek yüzünü ortaya koyuyorsa, bunların kullanılmasını hiç istemiyordur ve toplumsal ilerlemenin düşmanıdır! Marx, burjuva iktisatçıların bu akıl yürütmesini İngiltere’deki meşhur cani Bill Sikes’ın mahkemedeki ifadesinden aktararak hicveder: “Jürinin sayın üyeleri, bu gezgin tacirlerin boyunları, şüphesiz, kesilmiş bulunuyor. Ama bu benim suçum değil, bıçağın suçudur. Bu tür geçici münasebetsizlikler oluyor diye bıçak kullanımına son mu verelim? Düşününüz bir kere! Bıçak olmasaydı tarım ve zanaatlar bugün nerede olurdu? Bıçak, anatomide öğretildiği üzere cerrahide de yararlı bir araç değil midir? Ayrıca, neşeli sofraların gönüllü yardımcısı değil midir? Bıçağı ortadan kaldırırsanız, bizi gerisin geriye barbarlığın en derin uçurumlarına yuvarlarsınız.”

İşin gerçeğinde, makine kullanılmaya başladığı iş kollarında işçilere zorunlu olarak yol vermekte ama başka iş kollarında belirli bir istihdam artışına yol açabilmektedir. Ama Marx’ın vurguladığı gibi, “bu etkinin telafi teorisi denilen teori ile hiçbir ilişkisi yoktur”. Bir sanayi kolunda makineli üretimin yayılmasıyla birlikte, ilk olarak, bu sanayi koluna üretim araçlarını sağlayan diğer sanayi kollarının üretimi artmaktadır. “Çalıştırılan işçi kitlesinin bu yolla ne kadar büyüyeceği, iş gününün uzunluğu ve emeğin yoğunluğu veri ise, kullanılmakta olan sermayenin bileşimine, yani sermayenin değişmez ve değişir unsurlarının oranına bağlıdır. Bu oran, sözü edilen iş kollarına makinenin ne ölçüde girmiş veya girmekte olduğuna bağlı olarak büyük değişiklikler gösterir.” Ayrıca, makinelerle birlikte “makine yapımcısı” diye adlandırılan yeni bir işçi tipi ortaya çıkmıştır. Makineli üretim, bizzat makine üretiminin kendisini gittikçe büyüyen bir ölçüde hükmü altına almıştır.

Marx’ın incelemesine konu olan dönemlerde, hammadde üretimindeki gelişmeler de çok önemli sonuçlara yol açmıştır. “Örneğin, pamuk ipliği üretimindeki çok hızlı ilerlemenin, Amerika Birleşik Devletleri’nde pamuk üretiminde çok büyük bir gelişmeye yol açtığına ve bu gelişme ile birlikte kaynağı Afrika olan köle ticaretini sadece muazzam bir biçimde artırmakla kalmayıp aynı zamanda zenci üretimini, sınır köle eyaletleri diye bilinen eyaletlerin başlıca işi haline getirdiğine hiç şüphe yoktur. 1790 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk köle sayımı yapıldığı zaman, kölelerin sayısı 697.000’di; buna karşılık 1861 yılında bu sayı yaklaşık dört milyonu bulmuştu.” Keza, İngiltere’de mekanik yünlü dokuma üretiminin büyümesi neticesinde tarım toprakları giderek koyun yetiştirilen meralar haline dönüştürülmüş ve bu durum tarım işçilerinin yığınlar halinde topraktan kovulmalarına ve “fazlalık” durumuna getirilmelerine yol açmıştır.

Bir emek nesnesinin son biçimini alıncaya kadar geçtiği ön ve ara aşamalarda makine kullanılmaya başlandığı zaman ise, makineyle üretilen ürün ne ise onun gerektirdiği iş malzemesine ve bu malzemeyi henüz manifaktür tarzıyla üreten emeğe duyulan talep de artar. Örneğin İngiltere’de Jenny, Throstle ve Mule gibi makinelerin yünlü dokuma sanayisine çekmiş olduğu 800.000 dokuma işçisi en sonunda buharla işleyen dokuma tezgâhının darbesini yiyinceye kadar, bu alana insan akımı devam etmiştir. Makineleşmeyle birlikte toplumsal üretim kolları çeşit ve sayıca artar. “Makineli işletme, girdiği iş kollarının üretici gücünü o zamana kadar görülenlerden çok daha yüksek düzeylere çıkardığı için, toplumsal iş bölümünü manifaktüre göre çok daha ileri noktalara taşır.”

Marx’ın vurguladığı üzere, makinelerin doğurduğu diğer bir sonuç da, artı-değeri ve bunu temsil eden ürün kütlesini, haliyle kapitalistler sınıfının tükettiği şeyleri arttırmak ve bu toplum katmanlarını büyütmektir. Bu kimselerin artan zenginliği yeni lüks ihtiyaçlarla birlikte bunların karşılanmalarını sağlayacak yeni araçları da doğurur. Böylece toplumsal ürünün daha büyük bir kısmı artı-ürüne dönüşür ve lüks şeylerin üretimi de artar. “Ürünlerin incelmesi ve çeşitlenmesi, büyük sanayinin dünya piyasasında yarattığı yeni ilişkilerden de ileri gelir. Yerli ürünler karşılığında sadece daha fazla yabancı lüks mallar alınmakla kalmaz, yerli sanayide üretim aracı olarak kullanılmak üzere daha fazla miktarda yabancı ham madde, yarı işlenmiş madde ve diğer çeşitli maddeler alınır. Dünya piyasası ile olan bu ilişkilerin artmasıyla birlikte ulaştırma sanayisinde emek talebi yükselir ve bu sanayinin kendisi sayısız yeni kollara bölünür.” “Çalıştırılan işçi sayısında göreli bir azalma olurken üretim ve geçim araçlarının artması, kanallar, doklar, tüneller, köprüler vb. gibi, meyveleri daha ileriki bir zamanda alınacak olan ürünlerin üreticisi olan sanayi dallarındaki işlerin büyümesine yol açar. Ya doğrudan doğruya makinelerin meydana getirdiği temel üzerinde ya da genel sınaî değişmenin gerekli kıldığı bir sonuç olarak, yepyeni üretim kolları ve dolayısıyla yeni iş alanları oluşur. Bununla beraber, bunların toplam üretim içinde işgal etmekte oldukları yer, en gelişmiş ülkelerde bile önemli olmaktan uzaktır.”

Büyük sanayinin kollarını meydana getiren alanlardaki olağanüstü üretkenlik artışı, diğer bütün üretim alanlarında da işgücünün hem yoğunluk hem genişlik itibarıyla daha fazla sömürülmesi sonucunu beraberinde getirmiştir. Bu durum, işçi sınıfının gittikçe büyüyen bir kısmının üretken olmayan işlerde kullanılmasına ve böylece, özellikle de eskiden ev işlerini yapan kölelerin (erkek ve kadın hizmetçiler, uşaklar vb.) “hizmetçiler sınıfı” adı altında sürekli olarak büyüyen bir ölçekte yeniden üretimine olanak vermiştir. Kapitalist gelişme hizmetçilerin sayısını arttırırken, Londra’da küçük-burjuva hanımlara hizmet eden ve halk dilinde “little slaves” denilen genç kızlardan oluşan “küçük köleler” ortaya çıkmıştır. Bunların, dönemin öykü ve romanlarına esin kaynağı oluşturduğunu da unutmamak gerekir.