Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /14

3. Makineye Dayanan Üretim Sisteminin İşçi Üzerindeki İlk Etkileri

Emek aracında meydana gelen devrim, büyük sanayinin hareket noktasını oluşturmuştur. Köklü bir değişikliğe uğrayan emek aracı en gelişmiş biçimine ise, fabrikanın yapılandırılmış makine sisteminde ulaşmıştır. Marx, bir nesnel organizma olarak adlandırdığı bu sisteme insan unsurunun nasıl katıldığını görmeden önce, bu devrimin bizzat işçinin üzerindeki bazı genel etkilerini gözden geçireceğini belirtir.

a. Ek emek güçlerine sermaye tarafından el konulması. Kadınların ve çocukların çalıştırılması

Makineler adale gücünü vazgeçilmez olmaktan çıkardıkları ölçüde, adale gücü olmayan veya vücut gelişmesi tamamlanmamış ama organları daha kolay biçim alabilen işçiler, işe koşulacak araçlar haline gelmiştir. “Bu nedenle, makinelerin kapitalist tarzda kullanımının ilk sonucu, kadın ve çocuk emeğidir!” Bu muazzam yedek emek ve işçi kaynağı, işçi ailelerinin bütün üyelerini, yaş ve cinsiyet farkına bakmaksızın, doğrudan doğruya sermayenin egemenliği altına alarak ücretli işçi sayısını arttırmakta yararlanılan bir araç haline gelmiştir. “Kapitalist için çalışma zorunluluğu, çocukların oyun zamanlarına el koymakla kalmaz; ev içinde, geleneksel sınırlar dahilinde, ailenin kendisi için özgürce harcanabilecek emeğe de el koyar.”

Hatırlayalım, işgücünün değeri, yalnızca ailenin çalışan yetişkin erkeğinin ayakta tutulması için değil, fakat işçi ailesinin tümünün ayakta tutulması için gerekli olan emek-zamanla belirleniyordu. Fakat makine işçi ailesinin bütün üyelerini emek piyasasına çıkartarak, yetişkin erkeğin işgücünün değerini işçinin bütün ailesine dağıtır ve dolayısıyla onu değersizleştirir. Diyelim şimdi aynı aileden 4 işgücünün satın alınması, daha önce aile reisinin işgücüne yapılandan daha büyük bir harcama gerektirir. Ancak buna karşın, satın alınan bu 4 işgücü üzerinden kapitalistin elde ettiği artı-değer eskisinden çok büyüktür. “Böylece, makine daha başından itibaren sermayenin asıl sömürü alanı olan beşerî sömürü malzemesini çoğaltmakla kalmaz, aynı zamanda sömürü derecesini de yükseltir.”

Nitekim kapitalizm gelişirken, erkek işçilerin yerine gittikçe artan ölçüde kadın işçileri ve her şeyden önce de yetişkin işçilerin yerine çocuk işçileri geçirmiştir. Ailenin belirli işlevleri (örneğin çocukların bakımı ve beslenmeleri vb.), artık kendilerine sermaye tarafından el konulmuş anne durumundaki işçiler tarafından yerine getirilemeyeceğinden, bunların yerini tutacak bazı şeyler bulmak gerekmiştir. Böylece, dikiş, sökük ve yırtık tamiri vb. gibi aile hayatının gerekli kıldığı işlerin yerine hazır metaların konması zorunlu hale gelmiştir. Bunun sonucunda, daha önce evde bu işler için harcanan emek azalırken, evdeki para harcaması artmıştır. Neticede işçi ailesinin üretim masrafları artmış ve bu artış şimdi ailede daha fazla sayıda kişinin çalışmasından kaynaklanan gelir fazlasını alıp götürmüştür.

Marx, makinenin işçi ile kapitalist arasındaki ilişkiyi biçimsel olarak kuran sözleşmeyi de kökünden değiştirdiğine dikkat çeker. Şöyle ki, ailenin erkeği daha önce biçimsel açıdan özgür bir kimse olarak üzerinde tasarrufta bulunduğu kendi emek gücünü satıyordu. Şimdi ise sermayeye karısını ve çocuğunu satmakta ve bir anlamda “köle tüccarı” olmaktadır. Marx buraya düştüğü dipnotta önemli bir bilgi verir. İngiliz fabrikalarında kadın ve çocuk işçilerin çalışma saatlerinin sınırlandırılması, yetişkin erkek işçilerin mücadelesiyle sermayeden koparılmış bir haktır. Fakat buna karşın dönemin raporlarının ortaya koyduğu üzere, işçi ana ve babaların çocuklar üzerindeki bezirgânlıklarında gerçekten dehşet verici ve tümüyle köle ticaretini andıran izlere rastlanmaktadır. Ne var ki yine bu raporlarda görülebileceği üzere, ikiyüzlü kapitalist, bizzat kendisi tarafından yaratılan, devamlı hale getirilen ve yararlanılan ve üstelik yine onun tarafından “çalışma özgürlüğü” diye vaftiz edilen bu canavarlığı, timsah gözyaşları dökerek yermiştir. Nitekim çocuk işçi aranırken verilen ilanlar, çoğu zaman biçimsel olarak da, daha önce zenci köle arayanların Amerikan gazetelerinde görülen ilanlarını andırır. Ayrıca, dönemin Fabrika Yasasının 13 yaşından küçük çocukların günlük çalışma süresini 6 saatle sınırlaması nedeniyle, çocukların yaşları “kapitalistlerin sömürü hırslarına ve ana ve babaların bezirgânca ihtiyaçlarına uygun olarak” büyütülmüştür.

Makinelerin fabrikalarda ve bütün sanayi kollarında sermayenin sömürüsüne tabi kıldığı kadın işçilerin, çocuklarla gençlerin uğradıkları fiziksel bozukluklar ve işçi çocukları arasında hayatlarının ilk yıllarında görülen korkunç yükseklikteki ölüm oranı çarpıcıdır. 1861 yılında yapılan resmî bir sağlık araştırmasının ortaya koyduğuna göre, ölüm oranlarının yüksek olmasının başlıca nedeni, annelerin dışarıda çalışmaları ve bunun neticesinde çocukların yetersiz ve afyonlu mamalar gibi uygun olmayan gıdalarla beslenmeye maruz kalmalarıdır. Ayrıca dönemin vahşi çalışma koşulları anneleri de çürüterek çocuklarına yabancılaştırmış ve bunun sonucunda çocukları bilerek aç bırakma ve zehirleme vakalarının sayısı artmıştır.

Önceleri kırsal kesimde durum daha farklıyken, toprağı işleme biçiminde meydana gelen devrimle birlikte tarıma da sanayi sistemi sokulmuştur. Böylece kapitalizm kırsal kesimde de kadını yozlaştırmış ve çocuğuna yabancılaştırmıştır. Marx, sanayi bölgelerindeki bütün görüntülerin burada da yeniden üretildiğine dikkat çeker ve “üstelik gizli çocuk öldürme ve çocuklara afyon verilmesi burada daha yüksek bir dereceye varmıştır” diye ekler. “İngiliz fabrika bölgelerinde olduğu gibi tarım bölgelerinde de afyon tüketimi, yetişkin erkek ve kadın işçiler arasında günden güne artmıştır. Üstelik afyonlu ilaçların satışını artırmak bazı girişimci toptancı tüccarların büyük amacı haline gelmiştir. Afyonlu ilaçlarla beslenen bebekler, küçücük yaşlı adamlar halinde güdükleşmekte ya da küçük maymunlar gibi buruşup kartlaşmaktadırlar.” Kadın ve çocukların kapitalist sömürü elinde uğradıkları ahlâki soysuzlaşma, “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı eserinde F. Engels tarafından çıplak bir biçimde gözler önüne serilmiştir. O nedenle, “burada konuyu sadece anmakla yetiniyorum” der Marx.

Çocukları yıkıma sürükleyen bu koşullar o denli ağır bir hal almıştır ki, en sonunda İngiliz parlamentosu Fabrika Yasasına tabi bütün sanayilerde ilköğretimi, 14 yaşından küçük çocukların “üretici” şekilde kullanılmalarının yasal koşulu haline getirmiştir. Fakat kapitalizmde işçi sınıfı lehine yasalar çoğunlukla kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Nitekim Marx’ın satırlarında bu gerçeklik ifadesini bulur: “Kapitalist üretime egemen olan ruh, fabrika yasalarının «eğitim hükümleri»nin gelişigüzel bir biçimde kaleme alınışlarında, bu öğretim zorunluluğunun büyük ölçüde gene hayalden ibaret bir şey kalmasına yol açan yönetim mekanizması yetersizliğinde, bizzat fabrikatörlerin kendilerinin bu öğretim yasasına karşı gösterdikleri muhalefette ve bunun üstesinden gelmek için pratikte bulup uyguladıkları hile ve hurdada pırıl pırıl parlıyordu.”

1844 tarihli yasanın hazırlandığı sırada fabrika müfettişleri, okul denilen yerlerin utanç verici durumlarını yerin dibine batırmışlardır. “Öğretmenin en iyi durumda sefalet düzeyinde olan geçim durumu, tamamen, bir odaya tıkılabilecek olan en fazla sayıda çocuktan alınan penilerin sayısına bağlıdır. Bunlara ek olarak, okullarda pek az eşya vardır; kitaplar ve diğer öğretim malzemesi yetersizdir; kapalı ve pis havanın zavallı çocuklar üzerinde çok zararlı bir etkisi olur ve bu çocuklar resmî istatistiklerde eğitim görmüş (educated) olarak gösterilir.” “Bazen çocukların 3 hafta veya tam bir ay okula gittiği görülmez; işlerin gevşek olduğu birkaç gün, işverenin ona tesadüfen ihtiyacı olmadığı bir zamanda birkaç saatliğine tekrar okula gider; böylece, çocuk, 150 saat doluncaya kadar, fabrika ile okul arasında, deyim yerindeyse oradan oraya itilip kakılır.”

Makineli üretimle birlikte çalışan işçiler topluluğuna çok büyük sayıda çocuğun ve kadının eklenmesiyle, erkek işçinin sermayenin despotizmine karşı manifaktür döneminde gösterebildiği direnç de nihayetinde kırılmıştır. Pek çok fabrikatör, mekanik dokuma tezgâhlarının başında yalnızca kadın işçi çalıştırmayı tercih etmiştir. Özellikle de ailelerinin geçimine destek olan aile sahibi evli kadınlar tercih edilmiş ve kapitalistler bunların evli olmayan kadın işçilerden çok daha dikkatli ve uysal olduklarını, gerekli geçim araçlarını tedarik edebilmek için güçlerini son zerresine kadar harcamak zorunda kaldıklarını anlatmışlardır. Böylece kadın karakterine özgü erdemler kadınlara zarar vermeye başlamış ve kadın doğasındaki ahlâk ve incelikle ilgili her şey kadının köleleşmesine ve acı çekmesine yol açan araçlar haline getirilmiştir.

b. İşgününün uzatılması

Makine, emeğin üretkenliğini yükseltmenin, yani bir metanın üretimi için gerekli emek-zamanı kısaltmanın en güçlü aracıdır. Bu nedenle, “sermayenin taşıyıcısı olarak, öncelikle doğrudan doğruya el attığı sanayilerde, iş gününü her türlü doğal sınırın ötesine uzatmaya yarayan en güçlü araç haline gelir. Makine, bir yandan sermayeye kendisinin bu sürekli eğiliminin dizginlerini serbest bırakan yeni koşullar yaratırken, diğer yandan da onun başkalarının emeğine duyduğu doymak bilmez iştahı daha da artıran yeni nedenler yaratır.”

Makinelerle birlikte emek aracının hareketi ve işleyişi işçiden bağımsızlaşır. Böylece emek aracının kendisi, şayet insan yardımcılarının bedensel zayıflıkları ve dik başlılıkları gibi belirli doğal engellerle karşılaşmazsa, kesintisiz olarak üretimde bulunacak olan bir “sürekli hareketli sanayi makinesi” (otomat) haline gelir. Otomat haline gelen makine, kapitalizmde sermayenin parçası ve dolayısıyla kapitalistin bilinç ve iradesinin taşıyıcısı olarak, beşeri doğal engelleri asgari direnme düzeyine indirme güdüsüyle donanmıştır. “Bu direnme, ayrıca, makine başında çalışmanın görünürdeki kolaylığı ve kadın ve çocuk işçilerin eğilip bükülmeye daha yatkın unsurlar olmaları ile daha da azalır.”

Makinenin üretkenliği, hatırlanacağı üzere, nihai ürüne aktardığı değer parçasının büyüklüğü ile ters orantılıdır. Makinenin faaliyet gösterebildiği süre ne kadar uzun olursa, makinenin kattığı değerin dağıldığı ürün kitlesi o kadar büyük, fakat tek bir metaya kattığı değer parçası ise haliyle o kadar küçük olur. Makinenin faal ömrü ise, işgününün uzunluğu ile bunun tekrarlandığı günlerin sayısının çarpımı ile belirlenir. Bir makinenin maddi aşınması iki boyutludur. Birincisi kullanımdan kaynaklı aşınmadır, ikincisi ise kullanılmadan kınında tutulan kılıcın paslanması gibi makinenin kullanılmamasından ileri gelir. Makine bu iki boyutlu maddi aşınmanın yanı sıra, deyim yerindeyse manevi aşınmaya da uğrar. Şöyle ki, bir makine aynı tür makinelerin daha ucuza üretilmeleri ya da daha iyi makinelerin rakip olarak karşısına çıkması ölçüsünde mübadele değerini yitirir. Bu durumda, makine henüz yeni gibi bile olsa, değeri, üretimi sırasında kendisinde nesnelleşmiş bulunan emek-zamanla değil, kendisinden daha iyi makinenin yeniden üretimi için gereken emek-zamanla belirlenir. Bu nedenle az ya da çok değer yitirir. Makine herhangi bir üretim koluna ilk kez girdiğinde, onun yeniden üretimini ucuzlatıcı yeni metotlar ve parçalarıyla birlikte makinenin bütün yapısını etkileyen iyileştirmeler birbirini kovalar.

Kapitalist, yatırım yaptığı makinesi henüz manevi aşınmaya uğramadan ondan istediği verimi elde etmeye bakar. Bu yüzden de kapitalistin işgününü uzatarak, makinesi sayesinde işçiden daha çok artı-değer sızdırma güdüsü, makinenin ömrünün ilk döneminde kendini en şiddetli biçimde hissettirir. Diyelim diğer bütün koşullar aynı kalmak üzere ve işgünü uzatılmadan, sömürülen işçilerin sayısı iki katına çıkartılsın. Böyle bir durumda üretim artsa da değişmeyen sermayenin iki katına çıkartılması gerekirdi. Fakat bu durumdan farklı olarak, bu kez makinelere ve binalara yatırılan sermaye değişmeden kalırken şayet işgünü uzatılacak olsa üretimin hacminde yine bir büyüme olurdu. Açıktır ki, işgünü uzatıldığında artı-değer artmakla kalmaz, aynı zamanda bunun elde edilmesi için gereken harcamalar da azalır.

Üretim sürecinde faal kaldığı sürece çok pahalı makineler sayesinde artı-değer yumurtlatılan işçinin fabrikayı terk etmesi sermaye için büyük bir kayıptır. Marx, İngiliz pamuklu sanayisinin önde gelen patronlarından biri olan Ashworth’un bir söyleminden bu durumu örnekler: “Bir tarım işçisi çapasını elinden bıraktığı zaman, bu süre için 18 penilik bir sermayeyi faydasız bırakmış olur; oysa fabrika işçilerinden biri fabrikayı terk ettiği zaman, 100.000 sterline mal olmuş bir sermayeyi faydasızlaştırır.” Sermayenin canını yakan bu gerçeklik, makinenin kullanım alanı genişledikçe işgününün durmadan uzatılmasını “arzu edilir” bir şey haline getirir.

Makine kullanımı sayesinde kapitalistin işçiden daha çok artı-değer elde etmesi, yalnızca işgücünün yeniden üretimi için gerekli metaların ucuzlaması sayesinde işgücü değerinin düşmesiyle olmaz. Aynı zamanda, makinenin ilk kez kullanıma sokulduğu yerde, bu durum emeği potansiyeli daha yüksek emeğe dönüştürür ve dolayısıyla artı-değer artar. Kısacası, makine belirli sayıda işçiyi işinden ederek kapitalisti o işçilerin yaratacağı artı-değerden mahrum etse bile, makine kullanan kapitalistin eskiye oranla daha az sayıda çalıştırdığı işçiden elde ettiği artı-değer büyür. Bundan dolayı, makineli üretimin henüz az sayıda kapitalist tarafından kullanıldığı “geçiş döneminde” olağanüstü kârlar elde edilmiştir. Marx’ın ifadesiyle, “kapitalist, iş gününü mümkün olduğu kadar uzatarak, bu «yeni aşkın ilk dönemi»nden son saniyesine kadar yararlanmaya çalışır. Kârın büyüklüğü, daha çok kâra duyulan doymak bilmez açlığı daha da artırır.”

Aynı üretim kolunda makine kullanımının genelleşmesiyle birlikte, makine kullanımının ilk dönemine özgü avantaj son bulur ve kapitalistler bundan böyle makinenin başında çalıştırdıkları işgücünden normal artı-değer elde etmeyi sürdürürler. Hatırlansın, artı-değer sermayenin sadece değişen kısmından elde edilir ve artı-değer kütlesi iki faktörle belirlenir: artı-değer oranı ve aynı anda çalıştırılan işçilerin sayısı. İşgününün uzunluğu verili ise, artı-değer oranı, işgününün artı-emek kısmının gerekli-emek kısmına bölünmesiyle bulunacaktır. Makineli üretim, emeğin üretkenliğinde meydana gelen artış sayesinde artı-emeği gerekli emek aleyhine büyütür ve bu sonucu belli bir sermaye tarafından çalıştırılan işçilerin sayısını azaltarak sağlar. “Makineli üretim, sermayenin daha önce değişir nitelikte olan, yani canlı emek gücüne çevrilmiş bulunan bir bölümünü makineye, yani artık değer üretmeyen değişmez sermayeye dönüştürür.” İşçiden daha çok artı-değer sızdırmak için makine kullanılması kendi içinde bir çelişkiyi de barındırır. Şöyle ki, kapitalist, makine sayesinde verimi ne denli arttırmış olsa bile, diyelim eskiden çalıştırdığı 24 işçiden sızdırdığı artı-değeri şimdi sayısı 2’ye inen işçiden sızdıramaz. Çünkü diyelim 24 işçinin her biri 12 saatlik çalışma süresi içinde 1 saat artı-emek sağlasaydı toplamı 24 saat ederdi. Oysa 2 işçinin toplam emek saati 24 saat eder. Marx, işte bu durumun, işçi sayısındaki azalmadan kaynaklanan artı-değer kaybını mutlak artı-değer artışıyla dengelemek için kapitalisti işgününü uzatmaya zorlayan bir dürtü yarattığını vurgular.

Demek oluyor ki, makinenin kapitalist biçimde kullanımı, bir yandan işgününün ölçüsüz bir biçimde uzatılması için güçlü yeni dürtüler yaratır. Diğer yandan, kısmen işçi sınıfının daha önce el atamadığı katmanlarını sermayenin hizmetine sunarak, kısmen de makineyle yerlerinden edilen işçilerin açıkta kalmalarına yol açarak sermayenin yasasına boyun eğmek zorunda bulunan bir artı-işçi nüfusu meydana getirir. Marx, makineyi sadece meta üretim aracı olarak değil, aynı zamanda “ihtiyaç fazlası nüfus” üretim aracı olarak kavramanın, Ricardo’nun büyük hizmetlerinden biri olduğunu belirtir.

Kapitalist üretim kendi içinde çeşitli çelişkiler barındırır. Bunlardan biri de, üretimde emek-zamanı kısaltabilecek en güçlü araç olan makinenin, sermayenin değerlenmesi için işçinin ve ailesinin bütün ömrünü kapitalistin tasarrufu altında bulunan emek-zamana dönüştüren bir araç haline gelmesidir. Bu durum makinelerin kapitalizm altında insanı “kölece” çalışma mecburiyetinden kurtarmadığının ifadesidir. Oysa insanı bu mecburiyetten kurtarma hayali nice yıllar önce Eski Çağ düşünürü Aristo tarafından dile getirilmişti. Aristo, şayet “mekikler kendi kendilerine işleyip kumaş dokusalardı, ne ustaların çıraklara ve ne de efendilerin kölelere ihtiyacı olurdu” demişti. Keza “Çiçero zamanında yaşamış Yunan şairi Antipatros, tahıl öğütmek için icat edilmiş olan su değirmenini, üretim işinde kullanılan bütün makinelerin bu ilk basit biçimini, kadın kölelerin kurtarıcısı ve altın çağın başlatıcısı olarak selamlamıştı!” Marx istihzayla “Ekonomi politikten ve Hristiyanlıktan hiç haberleri yoktu bunların. Başka şeylerin yanında, makinenin, iş gününü uzatmanın en güvenilir aracı olduğunu da anlamamışlardı” der.

c. Çalışmanın yoğunlaşması

Daha önce üzerinde durulduğu gibi, makineler önce kapitalistlerin elinde işgününü ölçüsüz bir biçimde uzatma aracı olarak kullanılmış, fakat sonradan işçilerin direniş ve mücadeleleri neticesinde sınırları yasayla saptanan normal bir işgününe varılmıştır. Normal işgününe ulaşılmasıyla birlikte, emeğin yoğunlaşması büyük bir önem kazanır. Makine kullanımının gelişmesi ve makinelerle çalışan işçilerin deneyimlerinin birikmesiyle, üretimdeki hız ve dolayısıyla emek yoğunluğu kendiliğinden artar. Bu nedenle İngiltere’de yarım yüzyıl boyunca, işgününün uzatılması ile fabrika işinin gittikçe yoğunluk kazanması elele yürümüştür. Fakat nihayetinde işler kaçınılmaz olarak, daha yüksek emek yoğunluğunun ancak işgününün kısalmasıyla bağdaşabileceği bir düğüm noktasına gelip dayanmıştır. Çünkü işçi sınıfının giderek büyüyen başkaldırısı, devleti normal işgününü yasal işgünü haline getirmek zorunda bırakmıştır. Bunun sonucunda, artı-değer üretimini işgününü uzatarak artırmanın yolları tıkanmıştır. Sermaye de o andan itibaren bütün gücüyle ve bilinciyle, makine sisteminin gelişmesini gittikçe daha fazla hızlandırıp nispî artı-değer üretmeye koyulmuştur.

İşte bu noktada Marx, bu gelişmeyle birlikte nispî artı-değerin karakterinde bir değişmenin meydana geldiğini belirtir. Şöyle ki, genel anlamıyla nispî artı-değerin üretilmesi yöntemi, emeğin artan üretkenliği sayesinde işçiyi aynı zaman aralığında aynı miktarda emek harcayarak daha fazla üretimde bulunabilecek hale getirmekten ibaretti. Fakat işgünü yasa zoru ile kısaltılır kısaltılmaz, bir başka gelişme olur. Yeni durum, üretkenliğin geliştirilmesi ve üretim araçlarında tasarruf sağlanması yönünde muazzam bir dürtü sağlar. İşçi, aynı zaman aralığında harcadığı emeği arttırmaya, emek gücünün gerilimini yükseltmeye, emek-zamanın her zerresini işle doldurmaya, yani emeğin yoğunluğunu arttırmaya, kısaltılmış bir işgününde ulaşılabilecek son nokta neyse oraya dek zorlanır. Böylece eskisiyle aynı olan bir zaman aralığına şimdi daha büyük bir emek kitlesi (emek miktarı) yerleştirilmiş olur. Bu nedenle, emek-zamanın uzunluk ölçüsünün (işgünü uzunluğu) yanına, emeğin yoğunluk derecesi ölçüsü de (birim zamana düşen emek miktarı) eklenir. Emeğin yoğunluğunun artması sayesinde, kısalan işgününe rağmen her bir saatte harcanan işgücü miktarı artar. Marx’ın ifadesiyle, “On saatlik bir iş gününün yoğun saatleri şimdi on iki saatlik iş gününün daha az yoğun saatleri kadar ya da bunlardan daha fazla emek, yani harcanmış emek gücü içerir.” Böylece, birim zaman içinde kapitalistin işçiden sızdırabileceği artı-değer yükselmiş olur.

“Emek nasıl yoğunlaştırılır?” diye sorar Marx ve öncelikle kısalan işgününün ilk etkisine dikkat çeker. Bu etki açık bir yasaya dayanır: emek gücünün etkinliği, harcandığı sürenin uzunluğu ile ters orantılıdır. Şöyle ki, iş saatleri belirli bir sınırın ötesine uzatıldığında yorgunluk ve dikkat kaybı nedeniyle işçinin verimi düşmektedir. İşte bu nedenle, işgünü kısaltıldığında, kapitalist, işgücünün harcanma süresinin kısalması dolayısıyla uğranılan kaybı işgücünün harcanma derecesindeki artışla telafi edecektir. Bu etki makinenin rolünün önemsiz olduğu manifaktürlerde Fabrika Yasasının uygulanmaya başlamasıyla birlikte çarpıcı biçimde görülmüştür. Fakat işçinin makinenin sürekli ve tek biçimli hareketine bağımlılığı nedeniyle zaten çoktan en sıkı disiplinin yaratılmış olduğu makineli sanayide aynı etkinin doğup doğmayacağı tartışılmıştır.

Örneğin İngiltere’de 1844 yılında işgününün 12 saatin altına indirilmesi sorunu tartışılırken, fabrikatörler işgününün kısaltılmasından emek yoğunluğunu arttırıcı bir sonuç beklemenin abes olacağını hemen hemen oy birliğiyle ilan etmişlerdir. Marx bu iddianın deneylerle çürütüldüğünü vurgular. Nitekim bazı fabrikalarda deney yapılmış ve elde edilen sonuç olumlu olmuştur. 12 saat yerine 11 saatte aynı miktarda ürün aynı maliyetle elde edilmiştir; bu örnekte işçiler de, parça başına ücret aldıklarından, eskiden 12 saatte aldıkları kadar ücret almışlardır. Başka örneklerde ise, tümüyle işçilerin daha büyük bir tek biçimlilikle çalıştırılmaları ve zamandan tasarruf sağlanması sonucunda, 11 saat içinde eskiden 12 saatte üretildiğinden daha fazla ürün elde edilmiştir. İşçiler aynı ücreti alır ve bir saatlik serbest zaman kazanırken, kapitalist de aynı ürün kütlesini elde etmiş fakat üstüne bir de bir saatlik kömür, gaz vb. masrafından tasarruf etmiştir.

Marx işgününün kısalması neticesinde ulaşılan bu sonuçla birlikte makinenin rolünü açıklar: “İlk önce emeğin harcanma yoğunluğunu artırmanın öznel koşulunu, yani işçinin belli bir zaman aralığında daha fazla güç harcama yeteneğini yaratan iş günü kısalması, yasaya dayanan bir zorunluluk haline gelir gelmez, makine, kapitalistin elinde, aynı zaman aralığında sistematik olarak daha fazla emek sızdırmaya yarayan nesnel bir araç haline gelir.” Bu, iki biçimde olmaktadır: bir yandan makinelerin hızındaki artışla, diğer yandan aynı işçinin kontrolündeki makinelerin sayısının artması veya işçinin iş alanının genişlemesiyle. “Makinenin yapımının gittikçe iyileştirilmesi, kısmen, işçiyi daha fazla baskı altına alabilmek için gereklidir, kısmen de emek yoğunluğunun artışına kendiliğinden eşlik eder, çünkü iş gününün sınırlandırılması kapitalisti üretim masraflarında en yüksek tasarrufu sağlayacak biçimde hareket etmeye zorlar.”

Nitekim İngiltere’de 1844 yılında, Avam Kamarası’nda belgelere dayanan açıklamalar yapan bir Lord şöyle demiştir: “Fabrika süreçlerinde çalıştırılan kimselerin yapmakta oldukları iş, şimdi bu işlemlerin ilk ortaya çıktıkları zamana göre üç katına çıkmış bulunuyor. Makineler, hiç şüphesiz, duyu ve adaleleri ile çalışan milyonlarca insan tarafından yapılabilecek bir işi yapmış bulunmaktadır, ne var ki makine, korkunç hareketi ile hükmü altına aldığı insanların işini de hayret edilecek bir derecede artırmıştır.”

On Saat Yasasının İngiliz pamuklu, yünlü, ipekli ve keten dokuma fabrikaları için yürürlüğe girdiği 1847 yılından sonra, makinelerin iyileştirilmeleri neticesinde varılan sonuç, dönemin mühendislerinin raporlarına yansıdığı üzere şöyledir: “Fabrika sistemi hızla gelişmekte, makinelere oranla çalıştırılan işçi sayısı azalmakta, harcanan güçte sağlanan tasarruf ve diğer yöntemler sayesinde buhar makinesi daha büyük bir makine ağırlığını işletmekte ve iş makinelerinde yapılan iyileştirmeler, fabrikasyon yöntemlerinde yapılan değişiklikler, makinelerin hızındaki artışlar ve diğer birçok şeyin sonucu olarak, daha büyük miktarlarda nihai ürün elde edilmektedir.” İşgününde yapılan kısaltma sermayede makinelerin iyileştirilmesi doğrultusunda dürtü yaratmış ve nihayetinde kısalan işgününe rağmen elde edilen ürün azalmamış, tersine artmıştır. Fakat bu arada, yeni çalışma koşullarının işçiler üzerindeki tahrip edici etkisi o kadar açıktır ki, dönemin fabrika müfetişleri, işgünündeki kısalmanın çoktandır işçinin sağlığını ve dolayısıyla da bizzat emek gücünün kendisini tahrip eden bir emek yoğunlaşmasına yol açtığını itiraftan geri duramamışlardır.

Marx, işgününü uzatmak yasal açıdan tümüyle olanaksız hale geldiğinde, sermayenin bunu telafi etmek için işin yoğunluğunu sistematik bir biçimde arttırma ve makinelerde yapılan her iyileştirmeyi emek gücünü daha büyük ölçüde emebilmek için daha mükemmel bir araca dönüştürme eğilimine dikkat çeker. Bu nedenle, gelişimin çok geçmeden işgününde yeni bir kısaltmanın kaçınılmaz olacağı bir dönüm noktasına varmak zorunda kalacağı açıktır. Nitekim sekiz saatlik işgünü hareketi 1867 yılında Lancashire’da fabrika işçileri arasında başlamıştır.

Fakat asıl çarpıcı olan şudur: Yıldırım hızıyla gelişen İngiliz sanayisinin, on saatlik işgününün geçerli olduğu dönemdeki gelişme hızı, on iki saatlik işgününün yürürlükte olduğu 1833-1847 dönemindeki gelişme hızını, eski dönemlerle karşılaştırılamayacak ölçüde geride bırakmıştır. Sermayenin egemenliği koşullarında makinelerin gelişmesinden işçi sınıfının payına düşen ise, hareketleri olağanüstü bir hız kazanmış olan makinelerin başında çalışabilmek için gereken yıpratıcı tempo nedeniyle solan yaşamlar, iş kazalarında yitirilen canlar ve ağır hastalıklardan ölümler olmuştur. O dönemin doktor raporlarında, hızlanan makinelerin akciğer hastalıklarından ileri gelen aşırı işçi ölümlerinin nedenlerinden biri olduğunun belirtilmesi gerçekliğin itiraflarından biridir.