Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /13

Bölüm13: Makineler ve Büyük Sanayi

1. Makinelerin Gelişmesi

Mekanik buluşlar insanın günlük yükünü hafifletme potansiyeline sahiptirler. Fakat kapitalizmde makine kullanımı, insanın günlük yükünü hafifletmek gibi bir amaç taşımaz. Kapitalistlerin makine kullanımından muradı, işçinin işgününün karşılığını almadan kapitaliste bıraktığı kısmı (artı-değeri) büyütmektir. Emeğin üretkenliğini arttıran diğer her araç gibi, makineler de metaları ucuzlatan bir etki yaratır ve işgününün gerekli emek-zaman kısmını kısaltırlar. Makineler artı-değer üretmez, işçinin daha fazla artı-değer üretmesine aracılık ederler.

Kapitalizme geçişte üretim tarzındaki köklü değişmenin hareket noktası, önce manifaktür döneminde işgücünün daha yoğun ve verimli şekilde kullanılması olmuştur. Fakat sanayileşme dönemiyle birlikte esas faktör, makinelerin icadı ve onların üretim sürecine sokulmasıdır. Bu nedenle, emek aracının bir alet olmaktan çıkıp nasıl bir makine haline geldiğini veya makinenin bir zanaat aletinden nasıl farklılaştığını incelemek önemlidir. Marx bunun gerekli olduğunu belirtir ve “Burada sadece göze çarpan ve genel özellikler söz konusu edilecektir; çünkü yerkürenin tarihinde olduğu gibi toplum tarihinde de, dönemleri birbirinden ayıran soyut ve kesin sınır çizgileri yoktur” diye ekler.

Matematikçiler, mekanikçiler ve bazı İngiliz iktisatçıları aleti basit bir makine, makineyi ise karmaşık bir alet olarak nitelemişlerdir. Bunlar alet ve makine arasında hiçbir temel fark görmemiş ve hatta kaldıraç, eğik düzlem, vida gibi basit mekanik güçlere makine ismini vermişlerdir. Gerçekte her makine, ne denli şekil değiştirmiş ve karmaşıklaşmış olsa da neticede bu gibi basit güçlerden oluşur. Fakat Marx, ekonomik bakış açısından bu açıklamanın hiçbir işe yaramayacağını, çünkü bu tür açıklamalarda tarihsel unsurun yer almadığını vurgular. Alet ile makine arasındaki farka dair diğer bir açıklama tarzı ise, aletin kullanımında hareket gücünün insandan; oysa makine kullanımında hayvan, su, rüzgâr vb. gibi insan dışındaki bir doğa gücünden geliyor olması şeklindedir. Bu yaklaşım da tarihsel unsuru hesaba katmamaktadır. Çünkü hayvan gücü kullanımı insanlığın en eski buluşlarından biridir ve söz konusu yaklaşım kabul edilseydi, tarihte makineli üretim zanaat üretimini öncelemiş olurdu.

Marx, insanlık tarihi açısından teknoloji tarihinin önemine dikkat çekerken, o dönemde ne yazık ki bu konuda yeterli tarihsel araştırmaların yapılmamış olduğuna esef eder. Oysa “Darwin, ilgimizi doğal teknoloji tarihi, yani bitki ve hayvan organlarının bitki ve hayvan hayatı için üretim araçları olarak oluşumları üzerinde toplamıştır. Toplumsal insanın üretim organlarının, yani her tür toplumsal örgütün maddi temeli olan bu organların oluşum tarihi aynı derecede dikkate değer değil midir?”

Marx’ın teknoloji konusundan hareketle yaptığı açıklama son derece önemlidir: “Teknoloji, insanın doğa ile arasındaki aktif ilişki tarzını, insan yaşamının dolaysız üretim sürecini ve dolayısıyla da aynı zamanda onun toplumsal yaşamının ilişkilerini ve bunlardan kaynaklanan zihinsel tasarımlarını açığa çıkarır. Bu maddi temeli hesaba katmayan her din tarihi de eleştirel olmayan bir tarihtir. Analiz yoluyla dinin puslu varlıklarının bu dünyadaki özlerini bulmak, gerçekte, ters yoldan giderek, yaşamın her zamanki gerçek ilişkilerinden hareketle bunların doğaüstüleştirilmiş biçimlerine ulaşmaktan çok daha kolaydır. Bu ikinci yol, biricik maddeci ve dolayısıyla da bilimsel yöntemdir. Tarihsel süreci dışarıda bırakan soyut doğa bilimleri materyalizminin yetersizliği, bunun sözcülerinin, kendi uzmanlık alanlarının dışına çıkar çıkmaz benimsedikleri soyut ve ideolojik düşüncelerden hemen anlaşılır.”

İnsanlık tarihini materyalist tarzda kavramadan, zaman içinde üretim tarzlarındaki değişimlerin genelde insan zihniyetinde ve özelde egemenlerin zihniyetinde nasıl büyük farklılıklar yarattığını anlamak da mümkün olamaz. Kapital, Marx’ın bu konuya açıklık getirmek üzere aktardığı zengin tarihsel örneklerle bezelidir. Bu örneklerden biri olarak, Marx, çok eski dönemler ile Avrupa’da feodal dönem zihniyeti arasındaki farklılığa işaret eder. Eski çağlarda Mısırlı Musa, “Harman döven öküzün ağzını bağlamayacaksın” diye buyurmuştur. Oysa Almanya’daki Hristiyan “insanseverler” tahıl öğüten serflerin boyunlarına, elleriyle ağızlarına un götüremesinler diye büyük bir yuvarlak tahta levha geçirmişlerdir.

Kapitalizmin sanayileşme döneminin incelendiği bu Kapital bölümünde Marx, makinelerin özelliklerine değinir. “Bütün gelişkin makineler, temelden farklı üç kısımdan meydana gelir: hareket makinesi (motor), iletim mekanizması ve son olarak işleme makinesi veya iş makinesi. Hareket makinesi, tüm mekanizmanın hareket ettirici gücü olarak iş görür. Kendi hareket gücünü buhar makinesi, ısıl makine, elektromanyetik makine, vb. örneklerinde olduğu gibi kendisi yaratır ya da itici gücünü, şelalelerdeki su çarkları, rüzgâr değirmenleri vb. örneklerde olduğu gibi, kendisi dışındaki hazır bir doğa gücünden alır. Volanlar, miller, dişli çarklar, kasnaklar, şaftlar, halatlar, kayışlar ve birbirinden son derece farklı küçük çark ve dişlilerden meydana gelen iletim mekanizması, hareketi düzenler, gerektiği hallerde hareketin biçimini değiştirir, örneğin doğrusal hareketi dairesel harekete dönüştürür, onu iş makineleri arasında böler ve bunlara aktarır. Toplam mekanizmanın bu ilk iki kısmı yalnızca iş makinesine hareket sağlamak ve iletmek için mevcuttur; böylece harekete geçirilen iş makinesi, iş nesnesini kavrar ve onu istenen şekilde değiştirir.” Marx’ın vurguladığı üzere, 18. yüzyılda Sanayi Devrimini başlatan, makinelerin işte bu kısmı yani iş makinesi olmuştur.

İş makinesinin parçaları (aletleri) başlangıçta büyük ölçüde zanaat veya manifaktür ürünü olarak elde edilmiş ve makine ürünü olarak elde edilen iş makinesinin gövdesine ancak sonradan monte edilmiştir. İngiltere’de 1850’den sonra ise, iş makinelerindeki aletlerin gittikçe artan bir kısmı makinelerle yapılmaya başlanmıştır. “İş makinesi, harekete geçirildikten sonra, kendi aletleri ile daha önce işçinin benzer aletlerle yaptığı aynı işlemleri yapan bir mekanizmadır. Hareketi sağlayan gücün insandan mı yoksa yine bir makineden mi geldiği, konunun özünde herhangi bir değişikliğe yol açmaz. İnsanoğlunun kullandığı bir aracın onun elinden çıkıp bir mekanizma içinde yer almasıyla birlikte sırf alet olan bir şeyin yerine bir makine geçmiş olur. İnsanoğlunun kendisi hâlâ ilk motor olmaya devam etse bile aradaki fark hemen göze çarpar. İnsanın aynı zamanda kullanabildiği emek araçlarının sayısı, onun doğal üretim araçlarının, yani kendi vücudunun organlarının sayısı ile sınırlıdır.” Buna karşılık iş makinesinin aynı anda işlettiği aletlerin sayısı, işçinin elle alet kullanmasının dayattığı organik sınırdan kurtulmayı sağlamıştır. Örneğin Jenny (iplik makinesi) doğduğunda bile 12-18 iğle iplik eğiriyor, çorap örme tezgâhı aynı anda birkaç bin iğne ile çalışıyordu.

Daha manifaktür döneminden çok önce, bazı yerlerde ve sınırlı ölçüde olmak üzere, su boşaltan tulumbalar gibi çeşitli araç ve gereçlerin makine haline geldikleri olmuştur; ne var ki üretim tarzı henüz bunlarla kökten bir değişikliğe uğramamıştır. Manifaktür döneminde de, 17. yüzyılın sonunda icat edildiği ve 18. yüzyılın 80’li yıllarının başına kadar korunduğu biçimiyle buhar makinesi bile herhangi bir sanayi devrimine yol açmamıştır. Fakat daha sonra, köklü değişiklik geçirmiş haliyle buhar makinesini gerekli kılan şey iş makinelerinin icadı olmuştur. Böylece “İnsan, bir emek nesnesi üzerinde bir aletle çalışmak yerine, artık bir iş makinesinin hareket gücünü sağlamaktan öteye bir iş yapmaz hale gelir” ve rüzgâr, su, buhar, vb. insan adalesinin yerini alabilir.

Sanayi devriminin başlangıç noktasını oluşturan iş makinesinin boyutlarının büyümesi ve aynı anda işlettiği aletlerin sayısının artması, kendisine insanın sağlayacağından çok daha büyük bir hareket gücünü gerektirmiş ve neticede doğal güçler güç kaynağı olarak insanın yerini almıştır. Bu doğal güçler arasında beygir gücü, kısmen beygirin itaatsizliği ve kısmen de bakımının pahalılığı ve fabrikalarda kullanım alanının sınırlılığı dolayısıyla manifaktür döneminden devralınan büyük güçler arasında en kötüsü olmuştur. Buna rağmen, büyük sanayinin çocukluk çağında beygir geniş ölçüde kullanılmış ve bu durum mekanik güç için beygir gücü ölçü biriminin kullanılmasının da nedeni olmuştur. İlerleyen tarihlerde beygir gücünün yerini rüzgâr veya su gücü almış ve buna bağlı olarak manifaktür döneminde volan gibi, iplik eğirme sistemi gibi büyük sanayinin ilk bilimsel ve teknik unsurları geliştirilmiştir. Rüzgâr gücünün kontrolünde karşılaşılan zorluklar nedeniyle su gücü tercih edilse bile, su gücünün de istenildiği gibi arttırılamaması ve mevsimlere bağlı olması engeller yaratmıştır. Bu engeller modern türbinlerin icadıyla aşılmaya çalışılmıştır.

“Ancak ilk defa olarak Watt’ın ikinci ve «çift etkili» denilen buhar makinesi ile kendi hareket gücünü kömür ve sudan gene kendisi sağlayan, gücü insanın kontrolü altında bulunan, taşınabilir ve taşınmaya araçlık edebilir, su çarkı gibi taşralı değil şehirli olan, üretim araçlarının şehirlerde toplanmasına imkân veren, bunları su çarkının yaptığı gibi taşranın farklı yerlerine dağıtmayan, teknolojik uygulama ve kullanım bakımından her yere yatkın, bulunduğu yerin yerel koşullarının görece az etkisinde kalan bir ilk motor bulunmuş oluyordu” der Marx. Watt’ın dehasının büyüklüğü, 1784 Nisanında aldığı patent belgesinden anlaşılır. Bu belgede buhar makinesi, yalnızca belirli bir amaç için kullanılacak bir buluş olarak değil, makineli sanayiye genel olarak uygulanabilecek bir öğe olarak tarif edilmiştir. Aletlerin, insan elinin kullandığı aletler olmaktan çıkıp mekanik bir cihazın, yani iş makinesinin aletleri haline gelmelerinden sonra, hareket gücü sağlayan makine de bağımsızlık kazanmış ve insan gücünün sınırlılığından tamamıyla kurtulmuştur. “Artık birçok iş makinesini, aynı anda, tek bir hareket makinesi işletebiliyordu. Aynı anda işletilen iş makinelerinin sayısı ile birlikte hareket makinesi büyür ve iletim mekanizması, alanı genişlemiş bir cihaz haline gelir.”

Nihai ürünün bütünü aynı iş makinesi tarafından yapılacağı gibi, çok sayıda makinenin işbirliğine dayanan makine sistemiyle üretilen ürünler olduğu da unutulmamalıdır. Marx birincisine örnek verirken, 1862 Londra Sanayi Sergisi’nde sergilenen ve Amerika’dan gelme kese kâğıdı yapma makinesini hatırlatır. Bu makine kâğıdı kesmekte, tutkallayıp yapıştırmakta, katlamakta ve dakikada 300 tanesini tamamlayıp bitirmektedir. Çeşitli işleri yapıp ürünü tamamlayan böyle tek bir iş makinesinden birçoğunun bir araya getirilmesi sistemini, Marx, manifaktürdeki basit işbirliğine benzetir. Ama manifaktüre özgü bu işbirliği şimdi karşımıza aynı türden ve aynı anda çalışan iş makinelerinin (yani parça-işçiler yerine parça-makineler) mekân itibarıyla bir yerde toplanmaları biçiminde çıkar.

Çeşitli parça-işçilerin özgül aletleri şimdi özgülleşmiş iş makinelerinin aletleri haline gelmiştir ve “bu iş makinelerinden her biri, birleşik bir alet mekanizması olan sistemin bütünü içinde belli bir işi gören özel bir organ durumundadır. Makine sisteminin ilk girdiği iş kollarında, genel olarak üretim sürecinin bölünmesinin ve dolayısıyla örgütlenmesinin kendiliğinden temelini bizzat manifaktür sağlar.” Bununla beraber, esaslı bir farkın hemen kendini gösterdiğine dikkat çeker Marx. “Toplam süreç artık nesnelleşmiştir ve her bir parça-sürecin nasıl yürütüleceği ve çeşitli parça-süreçler arasındaki bağın nasıl kurulacağı sorunu mekanik, kimya vb. bilimlerinden sağlanan teknik uygulamalar yardımı ile çözülür.”

Her bir parça-makine, kendisinden sonra gelen parça makineye ham maddesini sağlar. Parça-makinelerin hepsi aynı anda çalıştıkları için, ürün, bir yandan devamlı olarak toplam üretim sürecinin farklı aşamalarında bulunur ve diğer yandan da devamlı olarak bir üretim evresinden diğerine geçer. Birleşik iş makinesi, tek tek iş makinelerinin ve bunların oluşturduğu grupların meydana getirdiği yapılandırılmış bir sistemdir. Ve “birleşik iş makinesi, yürüttüğü toplam süreç ne kadar sürekli olursa, yani ham madde ilk evreden son evreye ne kadar az kesintiyle ulaşırsa, bir başka deyişle, ham maddenin bir üretim evresinden diğerine aktarılmasında mekanizmanın kendisi insan elinin yerini ne kadar alırsa, o kadar mükemmelleşir.”

İster aynı türden iş makinelerinin işbirliğine isterse farklı türden iş makinelerinin birleşimine dayanıyor olsun, bir makine sistemi, kendi kendine hareket eden bir ilk motor tarafından işletilmeye başlar başlamaz, bizzat büyük bir otomat meydana getirir. Böyle bir sistemin bütünü, örneğin bir buhar makinesi tarafından çalıştırılabilir. Marx’ın öngörüleri, günümüz gelişmiş robotlarının da neticede mükemmeleştirilmiş bir iş makinesinden başka bir şey olmadığına ışık tutar. Örneğin Marx yıllar öncesinden şu öngörüde bulunur: “İş makinesi ham maddenin işlenmesi için gerekli bütün hareketleri insanın yardımı olmadan yapabilecek ve insana sırf kontrol bakımından ihtiyaç duyuracak hale gelir gelmez, ayrıntıları gittikçe mükemmelleştirilmeye yatkın bir otomatik makine sistemi elde etmişiz demektir.”

Marx’ın belirttiği üzere, hareketini yalnızca iletim makineleri aracılığıyla merkezi bir otomattan alan yapılandırılmış iş makineleri sistemiyle, makineli üretim, en gelişmiş biçimine kavuşur. “Burada tek tek makinelerin yerini, gövdesi bütün fabrika binasını dolduran, azmanlaşmış parçalarının ağır ve ölçülü hareketlerinin başlangıçta gizlediği şeytani gücünü sayısız asıl iş organlarının baş döndüren hızlı hareketleriyle açığa vuran mekanik bir dev alır.” Buhar makinesini icat eden Watt ve diğerlerinin buluşlarının uygulanabilmesi, ancak, bunların her birinin, manifaktür döneminin yetiştirdiği önemli miktarda hünerli mekanik işçisini hazır bulmaları sayesinde olmuştur. Buluşların çoğalmasıyla ve yeni bulunan makinelere talebin artmasıyla birlikte, bir yandan makine sanayisinin çeşitli bağımsız kollara ayrılması, diğer yandan makine yapan manifaktürlerin kendi içlerindeki işbölümü giderek daha hızlı bir şekilde gelişmiştir.

Marx gelişmeyi şu şekilde açıklar: “Demek ki, burada, manifaktürde, büyük sanayinin dolaysız teknik temelini görüyoruz. Manifaktür makineleri yapıyor, bunlar da ilk ele geçirdikleri üretim alanlarında zanaat ve manifaktür tipi işletmelerin hayatına son veriyordu. Dolayısıyla, makineli işletme, kendisine uygun olmayan bir maddi temel üzerinde, kendiliğinden bir şekilde yükselmişti. Makineli işletme, belli bir gelişme derecesine gelindiğinde, başlangıçta hazır bulduğu ve arada geçen süre boyunca eski biçimi içinde gelişmeye devam etmiş olan bu temeli kökünden değiştirmek ve kendi üretim tarzına uygun yeni bir temel yaratmak zorunda kaldı.” Büyük sanayi, ancak belli bir gelişme aşamasında, kendisinin zanaatlar ve manifaktür tarafından atılmış temeli ile teknik bakımdan da çatışma haline girmiştir. Bu durumu, “Söz gelişi, modern hidrolik pres, modern buharlı dokuma tezgâhı ve modern tarama makinesi gibi makineler manifaktür tarafından sağlanamazlardı” diye örnekler Marx.

Üretim araçlarında sağlanan gelişmeye bağlı olarak üretim tarzında meydana gelen değişim devrimsel bir süreçtir: “Sanayinin bir alanındaki üretim tarzında meydana gelen köklü bir değişiklik, diğer alanlarda da köklü değişiklikleri gerektirir.” Bu değişiklikler toplam bir sürecin evreleri olarak birbirine bağlanan sanayi kollarında geçerli olmuştur. Örneğin makineli iplik yapımı, makineli kumaş dokumacılığını ve ikisi birlikte ağartmacılıktaki, baskıcılıktaki ve boyamacılıktaki mekanik-kimyasal devrimi bir zorunluluk haline getirmiştir. Pamuk ipliği yapımında meydana gelen devrim, çekirdeği pamuk lifinden ayırmak için çırçır makinesinin icadına yol açmış ve artık gerekli hale gelen büyük ölçekli pamuk üretimi ancak bu buluş sayesinde mümkün olmuştur. Marx’ın önemle işaret ettiği üzere, sınaî ve tarımsal üretim tarzlarında meydana gelen devrim, özellikle toplumsal üretim sürecinin genel koşullarında, yani haberleşme ve ulaştırma araçlarında da bir devrimi zorunlu kılmıştır.

Marx, haberleşme ve ulaşım araçlarında meydana gelen devrimi, manifaktür döneminde gerçekleşen köklü değişikliklerle karşılaştırarak açıklar. Şöyle ki, manifaktür öncesi dönemin (yan ev sanayisi ile birlikte küçük tarım ve şehir zanaatlarının oluşturduğu bir toplum) haberleşme ve ulaştırma araçları, toplumsal işbölümünü yaygınlaştıran, emek araçlarını ve işçileri bir araya toplayan ve sömürge pazarlarına sahip olan manifaktür döneminin üretim koşulları için tümüyle yetersiz kalmışlardı. İşte bundan dolayı da köklü bir değişikliğe uğratılmışlardı. Tıpkı bunun gibi, “manifaktür döneminden devralınan haberleşme ve ulaştırma araçları da, çok geçmeden, üretimin baş döndürücü bir hız kazandığı, yığınsal bir düzeye ulaştığı, sermaye ve işçi kitlelerinin devamlı biçimde bir alandan çekilip bir başka üretim alanına sokulduğu ve dünya piyasalarında yeni ilişkilerin ortaya çıktığı büyük sanayi için tahammül edilmez ayak bağları olmuştu. Bundan dolayı, baştan sona köklü bir değişikliğe uğramış olan gemi yapımı sanayisi bir yana bırakılırsa, haberleşme ve ulaştırma araçları, nehir vapurlarından, demir yollarından, transatlantiklerden ve telgraflardan meydana gelen bir sistemle yavaş yavaş büyük sanayinin üretim tarzına uyduruldu.”

Kapitalizmin tarihinin gözler önüne serdiği üzere, sanayileşme geliştikçe yeni buluşları zorunlu kıldı, örneğin muazzam demir kitlelerine biçim vermek manifaktürün olanaklarıyla üstesinden gelinemeyecek dev boyutlu makineleri gerektirdi. “Dolayısıyla, büyük sanayi, kendi karakteristik üretim aracını, yani makineyi, bizzat ele almak ve makineleri makinelerle üretmek zorunda kaldı. Ancak bunu yaptığında, kendisi için uygun olan teknik temeli yaratmış ve kendi ayakları üzerinde doğrulmuş oldu. 19. yüzyılın ilk on yıllarında makineli üretim yapan işletmelerin artmasıyla birlikte makine, iş makinelerinin üretimi işini yavaş yavaş fiilen eline geçirdi. Ne var ki, ilk motorların üretimi için kullanılan dev makineler, ancak son on yıllarda, muazzam demir yollarının inşası ve transatlantikler sayesinde ortaya çıktı.”

Marx burada, makinelerin makinelerle yapımı için temel üretim koşulunun, istenilen miktarda güç sağlayabilen ve aynı zamanda da gücü tam kontrol altında tutulabilen bir makine olduğunu vurgular. Bu koşul buhar makinesi ile zaten sağlanmıştır; ama peşi sıra tek tek makine parçaları için gerekli olan çeşitli geometrik biçimli eklentilerin de makineyle üretilebilmesi gerekmiş ve bu tür ihtiyaçlar da yeni icatlarla giderilmiştir. O dönemin yayınlarında torna tezgâhına yapılan ekin, makinelerin iyileştirilmeleri ve kullanım alanlarının genişlemesi üzerindeki etkisinin Watt’ın buhar makinesinde yaptığı iyileştirmeler kadar büyük ve önemli olduğu ifade edilmiştir. Bu ek ile birlikte, çok geçmeden bütün makinelerin daha mükemmelleştiği ve ucuzladığı görülmüş; böylece yeni icatlar ve düzeltmeler için bir dürtü sağlanmıştır.

Emek aracının makine haline gelmesi, insanlık tarihinin ilerleyişi içinde muazzam bir dönemeç oluşturur. Böylece makine, “insan gücünün yerine doğa güçlerinin ve deneyimlere dayalı alışkanlıkların yerine doğa bilimlerinin bilinçli şekilde kullanımının konmasını gerektiren bir maddi varoluş biçimi kazanır”. Toplumsal emek sürecinin manifaktürdeki yapılanmasından farklı olarak, büyük sanayi tamamen nesnel bir üretim organizmasına sahiptir ve işçi bunu, üretimin son biçimini almış maddi koşulu olarak karşısında hazır bulur. Makineler bazı istisnalar dışında, yalnızca ve dolaysız olarak toplumsallaşmış ya da ortaklaşa emekle işletilebilir. “Demek ki, emek sürecinin iş birliğine dayalı karakteri, artık, bizzat emek aracının doğasının dikte ettiği teknik bir zorunluluktur.”

2. Makineden Ürüne Aktarılan Değer

Marx, elbirliğinden ve işbölümünden doğan üretici güçlerin, sermaye için bir maliyetinin bulunmadığı hususunun daha önce ele alındığını hatırlatır. Bunlar toplumsal emeğin doğal güçleridir ve aynı şekilde üretim süreçlerine dahil edilen buhar, su gibi doğa güçlerinin de bir maliyeti yoktur. “Ama insanın, nefes almak için nasıl ciğere ihtiyacı varsa, doğa güçlerini üretken bir tarzda tüketebilmek için de «insan elinin eseri olan bir şey»e ihtiyacı vardır. Suyun sağladığı hareket gücünden yararlanmak için bir su çarkının, buharın sahip bulunduğu esneklikten yararlanmak için bir buhar makinesinin varlığı gereklidir.”

Marx, doğa güçleri için geçerli olan bu durumun bilim için de geçerli olduğunu belirtir ve örnekler. Diyelim, çevresinden bir elektrik akımı geçirilen bir demirin mıknatıslanacağı yasası, bir kere keşfedilince, bir metelik masrafa bile neden olmaz. Fakat bu yasalardan telgrafçılıkta vb. yararlanmak için çok pahalı ve karmaşık bir cihaza ihtiyaç duyulur. “Makine, görmüş olduğumuz gibi, alet denilen şeyi ortadan kaldırmaz. Alet, insan organizmasının cüce bir aracı olmaktan çıkar, büyüyerek ve çoğalarak insan tarafından yaratılmış bir mekanizmanın aleti haline gelir.” Marx burada bir dipnot düşerek çok önemli bir gerçekliğe işaret eder: “Bilimin kapitaliste «hiçbir» maliyeti yoktur; ama bu, onun bilimden yararlanmasını kesinlikle engellemez. «Başkalarının» bilimi de, başkalarının emeği gibi, sermayeye bağlanır. İster bilim isterse maddi zenginlik söz konusu olsun, «kapitalist biçimde» sahip oluşla «kişisel biçimde» sahip oluş birbirinden tamamıyla farklı şeylerdir.”

Makineli üretime geçilmesiyle birlikte, sermaye şimdi işçiyi elle kullanılan bir aletle değil, kendi aletini kendisi yönetip işleten bir makine ile çalıştırmaya başlamıştır. Büyük sanayi muazzam doğa güçlerini ve doğa bilimini üretim sürecine katarak emeğin üretkenliğini olağanüstü bir derecede arttırmıştır. Bu husus son derece açıktır ama Marx’ın dikkat çektiği üzere, “bu artmış üretici gücü elde etmek için fazladan bir emek harcaması gerekmediği kesinlikle aynı açıklıkla görülmez”. Makineler değişmeyen sermayenin parçasıdırlar ve unutulmamalı ki yeni bir değer yaratmazlar. Ancak, üretimine hizmet ettikleri ürüne değişmeyen sermayenin parçası olarak kendi değerlerini aktarırlar. Makineler zanaatçılık ve manifaktürde kullanılan emek araçlarıyla karşılaştırıldıklarında, kıyaslanamayacak ölçüde daha fazla değer taşırlar ve pahalıdırlar. Fakat makinenin makineyle üretilmesi, makinenin değerini, onun büyüklük ve etkisine oranla azaltır. Makine diğer üretim aletlerine göre çok daha dayanıklı ve uzun ömürlü olduğundan, katıldığı üretim sürecine aktardığı pay neredeyse hazır bulunan doğa güçlerine benzercesine bedava gibi olur. Marx buradan hareketle makinelerle ilgili önemli bir değerlendirme yapar: “İnsanoğlu, geçmişte harcanmış ve nesnelleşmiş bulunan emeğinin ürününe, büyük ölçekli olarak, tıpkı bir doğa gücü gibi bedavaya iş gördürmeyi ancak büyük sanayide öğrenir.”

Marx, kapitalistlerin insan emeği yerine makine kullanımına nasıl bir hesapla karar verecekleri hususuna açıklık getirir. Diyelim ki bir makinenin üretilmesi için, bu makinenin üretim sürecinde kullanımı sayesinde tasarruf edilen miktarda emek gerekmektedir. Bu durumda emek yalnızca yer değiştirmiş olur ve neticede bir metanın üretimi için gerekli emeğin toplam miktarında bir azalma olmaz. Fakat makinenin yapımı için gereken emek harcaması ve dolayısıyla makinenin ürüne kattığı değer parçası, işçinin bir aletle ürüne kattığı değerden daha küçük ise o takdirde önemli bir fark ortaya çıkacaktır. “Bundan dolayı, makinenin sağladığı üretkenliğin derecesi, yerini makineye bırakan insan emek gücünün miktarı ile ölçülür.”

Makinelere ürünü ucuzlatma aracı olarak bakılırsa, demek ki makine kullanımı için geçerli bir kural vardır: “makinenin yapımı için harcanan emek, bunun kullanımı ile yol verilen emekten daha az olmalıdır.” Ayrıca unutulmasın ki, sermayenin karşılığını ödediği şey işgücünün harcadığı emeğin tümü değil yalnızca gerekli-emek kısmıdır. O nedenle sermaye makine kullanımına, makinenin değeri ile makinenin yerine geçtiği işgücünün değeri arasındaki farka bakarak karar verir. Buradan hareketle Marx son derece önemli bir noktaya işaret eder ve bu tür kâr-zarar hesaplarının sona erdiği komünist toplumda makinelerin kullanım alanının burjuva toplumundakinden tümüyle farklı olacağına dikkat çeker.

Kapitalizmin daha erken geliştiği ülkelerde, yalnızca bazı iş kollarında kullanıldıkları zaman bile makineler azımsanmayacak bir işsiz nüfusun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu nedenle ücretler işgücü değerinin altına düşmüş ve bu durum da işçilerden gelen direnişler nedeniyle bir dönem makine kullanımının artmasını önlemiştir. Marx o yıllarda İngiliz yünlü dokuma manifaktürünün bazı dallarında çocukların çalıştırılmasının çok azaldığını, bazı yerlerde ise tamamen ortadan kalktığını vurgular. Bunun nedeni, dönemin “Fabrika Yasası” ile çocukların iki posta halinde çalıştırılması zorunluluğunun getirilmiş olmasıdır. Buna göre bu iki posta, ya biri 6 diğeri 4 saat olarak düzenlenecek ya da her iki posta 5’er saat çalışacaktır. Fakat çocuk işçilerin ebeveynleri half-times’ı (yarı zamanlıları), geçmişte full-times’ı (tam zamanlıları) sattıklarından daha ucuza satmak istemediklerinden direnmişler ve neticede “half-times çocuk işçi çalıştırmanın” yerini makineler almıştır.

Marx’ın o döneme ilişkin aktardığı bir gerçeklik de makine kullanımına ilişkin dikkat çekici bir örnektir: “Kadınların ve (10 yaşın altındaki) çocukların madenlerde çalıştırılmaları yasaklanmadan önce, sermaye çıplak kadınları ve genç kızları pek çok örnekte erkeklerle birlikte kömür madenlerinde ve diğer madenlerde çalıştırmayı kendi ahlak ilkeleriyle ve özellikle de muhasebe defterleriyle öylesine bağdaşır bulmuştu ki, ancak bunun yasaklanmasından sonra makineye el attı.” Diğer bir örnek de şudur: Yankee’ler o dönemlerde taş kırma makinelerini icat etmişlerdir fakat İngilizler bunları kullanmamaktadır. Çünkü bu işi yapan “zavallı” tarım işçisi, emeğinin o kadar küçük bir kısmının karşılığını almaktadır ki, makine kullanılması “üretimi” kapitalistler için pahalılaştıracaktır.

Makineler işçilerin yaptığı son derece ağır işlerin yükünü hafifletecekken, sermayenin her şeye kâr-zarar hesabı açısından yaklaştığı açıktır. Nitekim o dönemin İngiltere’sinde sermayenin yarattığı gerçeklik Marx’ın çarpıcı satırlarında ifadesini bulur: “İngiltere’de kanallarda kullanılan tekneleri çekmek vb. işler için zaman zaman hâlâ beygirler yerine kadınlar çalıştırılır, çünkü beygirlerin ve makinelerin üretimleri için gerekli emek miktarı belli bir matematiksel büyüklüktür; oysa surplus-population (artık nüfus) içindeki kadınların ayakta tutulmaları için gereken emek miktarı her türlü hesabın altında kalır. Bundan ötürü, insan gücü, hiçbir yerde, en değersiz işler için, makineler ülkesi İngiltere’de olduğundan daha utanmazca çarçur edilmez.”