Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /12

4. Manifaktür İçinde İşbölümü ve Toplum İçinde İşbölümü

Marx, manüfaktürdeki işbölümü ile, her türlü meta üretiminin temelini oluşturan toplumsal işbölümü arasındaki ilişkiye kısaca değineceğini belirtir. Yalnızca işin kendisi göz önünde tutulduğunda, toplumsal üretimin tarım, sanayi vb. gibi büyük türlere ayrılmasını genel işbölümü diye adlandırır. Tarım, sanayi gibi üretim türlerinin tiplere ve alt-tiplere ayrılmasını özel işbölümü diye niteler. Bir atölyenin içinde meydana gelen işbölümünü ise tekil işbölümü diye isimlendirir. Toplum içindeki işbölümünü ve buna uygun olarak bireylerin belli özel meslek alanlarına bağlanmalarını anlamak için tarihe bakmak gerekir.

“Bir aile içinde ve daha sonraki bir gelişme aşamasında bir klan içinde, cins ve yaş farklılıklarına, yani sırf fizyolojik bir temele dayanan doğal bir iş bölümü meydana gelir; bu iş bölümü, topluluğun genişlemesi, nüfusun artması ve özellikle farklı klanlar arasındaki çatışmaların artması ve bir klanın bir diğeri tarafından boyunduruk altına alınması olaylarının çoğalması ile birlikte alanını genişletir.” Öte yandan “ürün mübadelesi, farklı ailelerin, klanların ve toplulukların birbirleriyle karşılaştıkları noktalarda kendini gösterir; çünkü uygarlığın başlangıç döneminde birbirlerinin karşısına bağımsız olarak çıkanlar, özel kişiler değil, aileler, klanlar vb.’dir. Farklı topluluklar kendi doğal çevrelerinde farklı üretim araçları ve farklı geçim araçları bulur. Bu nedenle bunların üretim biçimleri, yaşayış biçimleri ve ürünleri farklı olur. Toplulukların birbirleriyle karşılaştıkları temas noktalarında ürünlerini karşılıklı olarak değiştirmelerine ve dolayısıyla da bu ürünlerin yavaş yavaş metaya dönüşmesine yol açan, işte bu doğal farklılıktır. Üretim alanları arasındaki farklılıkları yaratan mübadele değildir; zaten farklılaşmış bulunan alanlar arasında mübadele ile ilişki kurulur ve böylece bunlar toplumsal toplam üretimin az çok birbirine bağlı dalları haline gelirler.”

İşte toplumsal işbölümü, ortaya çıkışları farklılıklara bağlı olan ve birbirinden bağımsız üretim alanları arasındaki ürün mübadelesi ile doğar. “Kent ile kırın ayrılması, her tür gelişkin ve meta mübadelesinin aracılık ettiği iş bölümünün temelidir. Toplumun bütün iktisadi tarihinin, bu karşıtlığın hareketinde özetlendiği söylenebilir.” Nüfusun büyüklüğü ve yoğunluğu, toplumun içindeki işbölümünün maddi koşulunu oluşturur. Fakat unutulmamalı ki, nüfus yoğunluğu neticede oldukça göreli bir şeydir. Örneğin bir diğerine göre daha az nüfusa sahip bir ülke şayet daha gelişmiş ulaşım araçlarına sahipse, nüfusu fazla olan ülkeye oranla daha yoğun bir nüfusa sahip olur.

Meta üretimi ve meta dolaşımı kapitalist üretim tarzının genel koşuludur. Manifaktür biçimindeki işbölümü, işbölümünün toplum içinde önceden belli bir gelişme derecesine kadar olgunlaşmış bulunmasını gerektirir. Diğer taraftan, manifaktür tipi işbölümü de devraldığı toplumsal işbölümünü geliştirir ve karmaşıklaştırır. Emek araçlarının farklılaşması ile birlikte, bu araçları üreten iş kolları da gittikçe artan ölçüde farklılaşır. Örneğin mekik yapımı Hollanda’da daha 17. yüzyılda özel bir sanayi dalı meydana getirmiştir.

Manifaktür döneminin genel varoluş koşulları arasında yer alan iki önemli unsur vardır. Bunlar, dünya piyasasının büyümesi ve sömürgecilik sistemidir. Bu iki unsur toplum içindeki işbölümüne bol miktarda malzeme sağlamıştır. Önemli bir hususu gözden kaçırmamak gerekir. Toplum içindeki işbölümü ile bir atölye içindeki işbölümü arasında bağlantılar vardır; fakat bunlar birbirlerinden sadece derece bakımından değil temelden farklı şeylerdir. Manifaktürde çok sayıda parça-iş tek bir mekânda topluca görülür. Oysa toplumda çeşitli işler geniş bir alana dağılmıştır. Buna rağmen, toplumsal işbölümünde farklı şeyler üreten üreticilerin bağımsız emekleri arasında bir bağlantı vardır ve bağlantıyı kuran şey, her birinin ürününün bir meta olmasıdır. Manifaktürdeki işbölümünün karakteristik özelliği ise, parça-işçinin meta üretmiyor olmasıdır. “Meta haline gelen şey, ancak, parça-işçilerin ortak ürünüdür.”

Toplumdaki işbölümü tarım, sanayi gibi farklı iş kollarının ürünlerinin alınıp satılmalarıyla meydana gelir. Manifaktürdeki parça-işler arasındaki bağlantı ise, farklı emek güçlerinin birleşik emek gücü olarak ürettiği tamamlanmış ürünün kapitaliste satılmasıyla kurulur. Manifaktürdeki işbölümü, üretim araçlarının bir kapitalistin elinde toplanması anlamını taşır; toplumsal işbölümü ise üretim araçlarının birbirinden bağımsız birçok meta üreticisi arasında dağılmış olması demektir. Manifaktürdeki işbölümü, kapitalistin, sahibi bulunduğu toplam bir mekanizmanın parçalarından başka bir şey olmayan parça-işçiler üzerinde kayıtsız ve koşulsuz bir otorite kurmuş olmasını gerektirir. Toplumsal işbölümü ise, hayvanlar âleminde “herkesin herkese karşı savaşının” az çok bütün türlerin varoluş koşullarını içermesine benzer şekilde, rekabetten ve karşılıklı çıkarların yarattığı zorunluluktan başka hiçbir otorite tanımayan bağımsız meta üreticilerini birbirlerinin karşısına çıkarır.

Marx Felsefenin Sefaleti'nde, manifaktür işbölümüyle toplumsal işbölümü arasındaki ilişki hakkında genel bir kural olarak şu söylenebilir der: “İşbölümünün toplumdaki otoritesi ne kadar zayıf olursa, atölyenin içindeki işbölümü o kadar gelişir ve bu işbölümü tek bir bireyin otoritesine o kadar tabi olur. Buna göre, atölyedeki otorite ile toplumdaki otorite arasında, işbölümü bakımından, ters orantılı bir ilişki vardır.” Burjuva kafası, manifaktür tipi işbölümünü, işçinin ömrü boyunca tek bir parça-işe bağlanmasını ve parça-işçinin kayıtsız koşulsuz sermayenin hükmü altına alınmasını, emek üretkenliğini yükselten bir iş örgütlenmesi olarak göklere çıkartmıştır. Aynı burjuva kafası, bundan dolayı, toplumsal üretim süreciyle ilgili her toplumsal kontrol ve düzenleme çabasını, dokunulmaz mülkiyet hakkına, özgürlüğe ve bireysel kapitalistin kerameti kendinden menkul “dehası”na bir müdahale diye yerin dibine batırır.

Marx’ın tarihten verdiği bir örnek, eski Hint toplumunda işbölümüne bağlı yapıyı anlamak bakımından çok önemlidir: “Bazıları bugüne kadar ulaşan çok eski ve küçük Hint toplulukları toprağın ortak mülkiyetine, tarım ile zanaatçılığının dolaysız bağına ve yeni bir topluluk kurulurken hazır bir plan ve çerçeve hizmetini gören katılaşmış bir iş bölümüne dayanır. Bu topluluklar, üretim alanları 100 ile birkaç 1000 acre arasında değişen, kendine yeterli üretim bütünleri oluşturur. Ürünlerin büyük kısmı meta olarak değil, topluluğun kendi ihtiyaçları için üretilir ve bundan dolayı Hint toplumunun bütününde, üretimin kendisi, meta mübadelesinin meydana getirdiği iş bölümünden bağımsızdır. Yalnızca ürün fazlası metaya dönüşür; bu da, kısmen, bilinmeyecek kadar eski zamanlardan beri ürünün belirli bir miktarının aynî rant olarak aktarıldığı devletin elinde gerçekleşir. Hindistan’ın farklı kesimlerinde farklı topluluk biçimleri görülür. Bunların en basitinde, topluluk, toprağı birlikte işler ve elde edilen ürün topluluğun üyeleri arasında bölüşülür; aynı zamanda her aile tamamlayıcı bir ev içi üretim faaliyeti olarak iplik eğirme, kumaş dokuma vb. işleri yapar.”

“Aynı biçimde çalışan ve aynı işleri yapan bu kitlenin yanı sıra yargıçlık, polislik ve vergi toplayıcılığı görev ve yetkilerini kendisinde toplayan bir “önder kişi”; tarım faaliyeti ile ilgili hesapları tutan ve gerekli her türlü işlem ve kayıtlarla uğraşan bir muhasebeci; yasaya karşı gelenleri izleyip cezalandırılmalarını sağlayan, dışarıdan gelenleri koruyan ve diğer köye kadar onlara eşlik eden bir üçüncü memur; topluluğun sınırlarını komşu topluluklardan koruyan bir sınır bekçisi; suyu, topluluğa ait su depolarından tarlalara dağıtan bir su denetim memuru; din işlerini yöneten bir Brahman; topluluğun çocuklarına kum üzerinde okuyup yazma öğreten bir öğretmen; astrolog olarak ekim, hasat zamanlarını ve tüm diğer tarımsal faaliyetler için iyi ve kötü olan saatleri bildiren takvimci Brahman; her türlü tarım araçlarını yapan ve tamir eden bir demirci ve bir marangoz; köyün ihtiyacı olan her türlü kap kacağı yapan bir çömlekçi; bir berber, elbise ve çamaşırları yıkayan bir çamaşırcı; gümüş işleyen bir kuyumcu; bazı yerlerde de, bazı topluluklarda kuyumcunun, diğer bazı topluluklarda öğretmenin yerine geçen bir şair görülür. Bu bir düzine insana topluluğun bütünü bakar. Nüfus artarsa, ekilmeyen topraklar üzerinde, eski örneğe göre yeni bir topluluk kurulur. Topluluk, faaliyetlerini planlı bir işbölümü içinde yürütür; fakat bunun manifaktür biçiminde bir işbölümü olması imkânsızdır; çünkü demirci, marangoz vb.’nin pazarı aynı kalır ya da en fazla, köylerin büyüklük farkına göre değişmek üzere, bir demirci, bir çömlekçi vb. yerine iki veya üç demirci, çömlekçi vb. olur.”

Marx, bu örnekte topluluktaki işbölümünü düzenleyen yasanın, bir doğa yasasının karşı konulmaz otoritesine sahip olduğunu vurgular. Hindistan’da Java’nın tarihini inceleyen bir tarihçiden aktardığı üzere, ülkenin yerlileri, hatırlanmayacak kadar eski zamanlardan beri bu basit biçim altında yaşamışlardır. Köy alanının sınırları ancak ender olarak değişmiştir; köyler, savaşlar, kıtlıklar ve salgın hastalıklar yüzünden zaman zaman perişan olmuş ve hatta baştan sona yakılıp yıkılmış olmakla beraber, aynı isim altında, aynı sınırlar içinde, aynı çıkarlara sahip olarak ve hatta aynı ailelerle kuşaklar boyu var olmaya devam etmiştir. Bu toplumsal yapıda, krallıkların parçalanıp bölünmeleri ahaliyi hiç ilgilendirmez. Köye dokunulmadığı sürece, köyün hangi iktidara bırakıldığı veya hangi hükümdarın eline geçtiği, köy halkının hiç umurunda değildir. Böylece, köyün iç iktisadi yapısı olduğu gibi, hiç değişmeden devam eder.

Marx verdiği tarihsel örnekten sonra, Asyatik yapılarla ilgili son derece önemli bir saptama yapar: “Kendilerini devamlı olarak aynı şekilde yeniden üreten ve tesadüfen dağıtıldıklarında, aynı yerde, aynı isim altında yeniden kurulan bu kendine yeterli kapalı toplulukların basit üretim organizması, Asya devletlerinin durmadan yok olmaları ve yeniden kurulmaları ve ardı arkası kesilmeyen hanedan değişmeleri karşısında bu derece göze batıcı bir tezat oluşturan Asya toplumlarındaki değişmezliğin sırrının çözülmesi konusunda bir anahtar sağlar. Toplumun temel iktisadi unsurlarının yapısı, siyaset bulutlarının yarattığı fırtınalardan etkilenmez.”

Neden bazı toplumlarda kapitalizmin geliştiği, bazılarında ise durağan yapının devam ettiği konusunda ise Marx lonca sisteminin etkisi ile tüccar sermayesinin etkisinin farklılığına işaret eder. Bu ikisi arasında bir karşılaştırma yapar. “Daha önce belirtilmiş olduğu gibi lonca yasaları, bir lonca ustasının çalıştırabileceği kalfa ve çırakların sayısını sıkı sıkıya sınırlayarak, onun bir kapitalist haline gelmesini önlüyordu. Ayrıca, lonca ustası, kalfa ve çırakları yalnızca kendisinin ustası olduğu zanaat kolunda çalıştırabilirdi. Loncalar, karşılarında yer alan ve sermayenin biricik serbest biçimi olan tüccar sermayesinin her tür tecavüzüne kıskançlıkla karşı durmuştu. Tüccar her tür metayı satın alabiliyordu, ama meta olarak emek satın alamıyordu. Tüccarın varlığına zanaat ürünlerinin satışına aracılık eden bir kimse olarak göz yumuluyordu. Dış koşullar iş bölümünde daha ileri gelişmelere yol açtıkça, mevcut loncalar kendi içlerinde bölünüp yeni loncalar doğuyor ya da eski loncaların yanında yepyeni loncalar türüyordu; ama bu, çeşitli farklı zanaatların bir atölyede toplanmasına yol açmıyordu. Bundan dolayı, her ne kadar iş kollarını özelleştirerek, yalıtarak ve oluşturarak manifaktür döneminin varlık koşullarını yaratmış olsa bile, lonca sistemi, manifaktür tipi iş bölümünü dışlıyordu. Genel olarak bakıldığında, işçi ile üretim araçları, sümüklü böcekle kabuğu gibi, birbirlerine bağlı kalmışlardı; dolayısıyla, manifaktürün ilk temel koşulu, üretim araçlarının işçi karşısında sermaye olarak bağımsızlaşması gerçekleşmemişti.”

Ortaya çıkan sonuç açıktır. Toplumdaki işbölümü meta mübadelesine bağlı olmaksızın çok farklı iktisadi toplumsal biçimlenmelerde görülür; fakat manifaktürdeki işbölümü yalnızca kapitalist üretim tarzının yarattığı tamamıyla özgül bir işbölümüdür.

5. Manifaktürün Kapitalist Karakteri

Daha çok sayıda işçinin aynı sermayenin komutası altında bulunması, genelde elbirliğinde olduğu gibi, manifaktürün de kendiliğinden ortaya çıkan hareket noktasıdır. Fark şu ki, manifaktürdeki işbölümü, çalıştırılan işçi sayısındaki artışı teknik bir zorunluluk haline getirir. Tek başına bir kapitalistin çalıştırmak zorunda olduğu asgari işçi miktarı mevcut işbölümü tarafından belirlenirken, işbölümünü ilerletmenin avantajlarından yararlanmak işçi sayısını daha da arttırmayı gerektirir. Bu durumda kuşkusuz değişen sermaye ile birlikte değişmeyen sermayenin de büyümesi gerekir. Neticede, kullanılan üretim araçları ve hammaddedeki artış işçi sayısındaki artıştan çok daha hızlı olur. Demek oluyor ki, her bireysel kapitalistin elindeki sermayenin asgari miktarının gittikçe artması manifaktürün teknik karakterinden doğan bir yasadır.

Gerçek manifaktür, geçmişte bağımsız olan işçiyi sermayenin komuta ve disiplini altına sokarken, işçilerin kendi aralarında da hiyerarşik bir kademelenme yaratır. Manifaktür, işçinin bir yığın üretken içgüdü ve eğilimini baskı altında tutarak onu bir hilkat garibesine çevirir. Sadece özel parça-işler farklı bireyler arasında dağılmakla kalmaz, bireyin kendisi de bölünür ve işçi bir parça-işin otomatik motoru haline gelir. İşçi başlangıçta, bir metanın üretimi için gerekli maddi araçlara sahip olmadığı bir durumda işgücünü sermayeye satmak zorunda kalıyordu. Oysa manifaktür yaygınlaştıkça onun işgücü sermayeye satılmadığı anda iş görmez hale gelir. Böylece manifaktür işçisi, artık üretici faaliyetini ancak kapitalistin sahibi bulunduğu atölyenin bir eklentisi olarak sürdürür. Marx’ın benzetmesiyle, Jehova’nın malı olduğu nasıl seçilmiş kavmin (Yahudilerin) alnında yazılı ise, işbölümü de manifaktür işçisine sermayenin malı olduğunu gösteren bir damga vurur.

Maddi üretim sürecinin düşünsel güçlerinin, işçilerin karşısında bir yabancının mülkü ve kendilerine hükmeden bir kudret olarak yer alması manifaktür tipi işbölümünün sonucudur. Kafa ve kol gücünün bu şekilde ayrılması basit elbirliği aşamasında başlar, işçiyi parça-işçi şeklinde güdükleştiren manifaktürde gelişir, bilimi bağımsız bir üretim gücü olarak emekten ayıran ve sermayenin hizmetine sokan büyük sanayide tamamlanır. Manifaktürde bir arada çalışan işçilerden oluşan toplam işçinin ve dolayısıyla sermayenin toplumsal üretici güç bakımından zenginleşmesi, işçinin bireysel üretici güç bakımından yoksullaşmasını gerekli kılar.

Manifaktürler en büyük gelişme olanaklarına, akla en az başvurulan ve atölyenin parçaları insanlardan oluşan bir makine gibi ele alınabildiği yerlerde kavuşmuştur. 18. yüzyılın ortalarında bazı manifaktürlerde basit fakat meslek sırrı sayılan belli işlerde tercihen yarı aptal kimseler çalıştırılmıştır. Zaten vaktiyle A. Smith’in belirttiği gibi, bütün ömrünü birkaç basit işi yapmakla tüketen bir kimse aklını kullanma fırsatını bulamaz. Durağan hayatın tekdüzeliği, doğal olarak işçinin aklının atılganlığını bozar. Bu işbölümü, onun vücudunun enerjisine bile zarar verir ve onu bağlanmış olduğu parça-işin dışında gücünü canlı ve azimli bir şekilde kullanma yeteneğinden yoksun bırakır. Böylece, onun kendi parça işindeki becerikliliği, kendisinin zihinsel, sosyal ve mücadeleci özelliklerinin körelmesi pahasına kazanılmış görünür. Ne var ki bu durum, sanayileşmiş ve uygarlaşmış her toplumda, çalışan yoksulların yani nüfusun büyük kitlesinin zorunlu olarak içine yuvarlandığı bir durumdur.

Söz konusu işbölümü yüzünden halk yığınının tümüyle kötürümleşmesinin engellenmesi için, A. Smith, devlet tarafından sağlanacak sınırlı bir halk eğitimini salık vermiştir. Buna karşılık, Birinci Fransız İmparatorluğu döneminde senatörlüğe yükselmiş olan olan Garnier adlı zat, “halk eğitimi işbölümünün temel yasalarına aykırıdır” diye buyurmuştur. Marx, “böyle bir eğitim işbölümü ile birlikte bütün toplumsal sistemimizi ortadan kaldırabilir” diyen Garnier’in, sermayenin halk eğitimine bakışını dile getirdiğini vurgular.

Manifaktür başlangıç dönemlerinde kendiliğinden gelişen bir biçimken, belirli bir derecede kararlılık ve genişlik kazanır kazanmaz kapitalist üretim tarzının bilinçli, planlı ve sistematik biçimi haline gelir. Gerçek manifaktürün tarihi, manifaktüre özgü işbölümünün önce nasıl geçmişten devralınan tecrübeler sayesinde doğal biçimde geliştiğini (örneğin ciltçiliğin manifaktür haline getirilmesi) gözler önüne serer. Fakat bu sayede bir kez bulunmuş çalışma biçimi, tıpkı lonca sistemindeki zanaatlar gibi bazı hallerde yüzyıllarca devam ettirilmiştir. Büyük biçimsel değişiklikler ise ancak devrimsel buluşlar sayesinde gerçekleşmiştir.

Manifaktür tipi işbölümü, üretim sürecinde toplumsal emeğe eskiye oranla daha ileri düzeyde bir örgütlenme kazandırmış ve böylece toplumsal emeğe yeni bir üretici güç sağlamıştır. Manifaktür, toplumsal üretim sürecinin özgül kapitalist biçimi olarak, işçilerin sırtından sermayenin öz değerlenmesinin özel bir yönteminden başka bir şey değildir. Manifaktür, emeğin toplumsal üretici gücünü kapitalist yararına geliştirir ve sermayenin emek üzerindeki egemenliğinin yeni koşullarını üretir. Manifaktür bir yandan toplumun iktisadi oluşum süreci içinde tarihsel bakımdan bir ilerleme ve zorunlu bir gelişme uğrağı olarak görünürken, diğer yandan da uygarlaştırılmış ve inceltilmiş bir sömürü aracı olarak kendini gösterir. Manifaktür döneminde ortaya çıkan ekonomi politik, toplumsal işbölümünü, sadece manifaktür sayesinde aynı emek miktarı ile daha fazla metanın üretilmesini, dolayısıyla da metaların ucuzlatılmasını ve sermaye birikiminin hızlanmasını sağlayan bir araç olarak ele almıştır. Böylece ekonomi politik, toplumsal üretim sürecinde esasen miktarla ve mübadele değeriyle ilgilendiğini ortaya koymuştur.

Oysa klasik Eski Çağların yazarları, yalnızca niteliğe ve kullanım değerine önem vermiştir. Bu yazarların eserlerinde zaman zaman ürün kütlesinin büyüdüğünden söz edilse bile, bu yalnızca kullanım değerlerinin daha fazla bollaşmasıyla ilgili olmuştur. Marx, Antik Yunan düşünürleri için dönemin parlak ülkesi Mısır’ın büyük bir önem taşıdığını vurgular. Nitekim Platon’un Cumhuriyet ideası, devleti esas alan Mısır kast sisteminin Atina’ya özgü bir şekilde idealleştirilmesinden başka bir şey değildir. Mısır’ın Yunanlılar için taşıdığı bu önem Roma İmparatorluğu zamanında da devam etmiştir.

Marx’ın aktardığı gibi, Antik Yunan felsefecilerinden Platon’da da, Ksenefon’da da kullanım değerini esas alan görüş egemendir. Örneğin Platon, toplum içindeki işbölümünü bireylerin ihtiyaçlarının çeşitliliği ve yeteneklerinin sınırlılığı ile açıklar. Görüşünü dayandırdığı temel nokta, işin işçiye değil işçinin işe uyması gerektiğidir. Platon, iş işçiyi beklerse çok kere üretimin kritik anı kaçırılmış, nihai ürün bozulmuş ve iş için doğru olan zaman kaybedilmiş olur der. Marx bu Platoncu düşüncenin, Fabrika Yasası’nın bütün işçiler için belli bir yemek saatini öngören hükmüne karşı çıkan bazı İngiliz atölye sahiplerinin protestosunda hortladığını hatırlatır. Bu patronlar, bütün işçiler için aynı yemek saatinin zorunlu hale getirilmesinin, emek sürecinin tamamlanmamış olması yüzünden değerli malları tehlikeye sokabileceğini ileri sürmüşlerdir. Platon’dan manifaktür çağına ve oradan da günümüz kapitalizmine nice yıllar geçmiş olsa da, günümüzde de kapitalistler için söz konusu “tehlike” doğduğunda ilk fırsatta işçilerin yemek saatine göz dikilmektedir.

Kapitalizmin manifaktür dönemi boyunca, manifaktürün kendine özgü eğilimlerinin tam olarak hayata geçirilmesinin önüne çok yönlü engeller çıkmıştır. Örneğin manifaktür nitelikli ve niteliksiz işçiler ayrımını yaratmıştır, fakat nitelikli işçilerin ağır basan etkisi yüzünden niteliksiz işçilerin sayısındaki artış sınırlı kalmıştır. Keza manifaktür üretim kadınların ve çocukların üretici bir şekilde sömürülmesini zorlarken, bu eğilim alışkanlıklar ve erkek işçilerin direnişi karşısında başarısızlığa uğramıştır. Zor olan parça-işlerin öğrenilmesi için gereken süre uzun olduğundan, eski çıraklık sistemi nitelikli işçiler tarafından kıskançlıkla korunmuştur. Örneğin, yedi yıllık çıraklık süresini öngören yasanın İngiltere’de manifaktür döneminin sonuna kadar yürürlükte kaldığını ve ancak büyük sanayi tarafından bir yana itildiğini görürüz. Ayrıca, zanaatçılık hüneri manifaktürün temelini oluşturduğundan, sermaye sürekli olarak nitelikli işçilerin itaatsizlikleri ile uğraşmak zorunda kalmıştır. Nitekim dönemin yazarlarından biri, “işçi ne kadar hünerli ise o kadar dik başlı ve başa çıkılması o kadar zor olur ve bunun sonucu olarak dik kafalılığıyla mekanizmanın bütününe büyük zarar verir” diye yazmıştır. Bütün manifaktür dönemi boyunca, işçilerin disiplin tanımadıklarından şikâyet edilmiştir.

Özetle, sermaye manifaktür işçilerinin bütün çalışma zamanının efendisi olmayı başaramamıştır. Manifaktür, toplumsal üretimi ne bütün genişliği içinde kavrayabilmiş ne de kökünden değiştirebilmiştir. Manifaktür, iktisadi bir yapı olarak, şehirlerdeki zanaatlar ile taşradaki ev sanayilerinin birlikte meydana getirdikleri genel temel üzerinde yükselmiştir. Manifaktürün dayandığı kendine özgü bu dar teknik temel, belirli bir gelişme aşamasında, bizzat kendisi tarafından yaratılmış olan üretim ihtiyaçları ile artık çatışır hale gelmiştir. Böylece, kapitalist üretimi geliştirecek olan ve makineleri yaratan büyük devrimsel buluşların damga bastığı sanayileşme çağına geçilmiştir.