Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /11

Bölüm 11: El Birliği

Marx, kapitalist üretimin gerçekte ancak, aynı sermayedarın daha çok sayıda işçiyi eş zamanlı olarak çalıştırdığı, yani emek sürecinin kapsamını genişlettiği ve böylece daha fazla ürün sağladığı yerde başladığını vurgular. Burada belirtilen koşullar, tarihsel ve kavramsal açıdan kapitalist üretimin başlangıç noktasını oluştururlar. Kapitalizmin başlangıç dönemlerine bakıldığında, yeniyi temsil eden manifaktür ile eskiyi temsil eden loncalara bağlı zanaat kolları arasındaki fark nicel bir fark olarak görünür. Şöyle ki, eskisinden farklı olarak şimdi atölyelerde bir sermayedar tarafından daha çok sayıda işçi çalıştırılmaktadır. Fakat işin gerçeğinde, eski ile yeni arasında niteliksel bir fark vardır.

Manifaktür, eski dönemin lonca sistemindeki küçük ustalara bağlı atölye işleyişinden niteliksel olarak farklıdır. Manifaktürle birlikte kapitalist üretime egemen olan rekabet olgusu değişim değerlerini ortalamaya doğru çeker. O nedenle, kapitalizmde işgücünün de ortalama bir niteliğe sahip bulunduğu varsayılır. Kapitalizmde üretilen değerde nesnelleşmiş olan emek, hatırlanacağı üzere, ortalama toplumsal nitelikte emektir. Bu bir soyutlamadır ve gerçek yaşam kuşkusuz daima ortalamadan sapmalarla ilerler. Ama unutmayalım ki, bütün toplum göz önüne alındığında bu sapmalar neticede birbirini yok edecektir. Eski dönemle yeni dönemi ayırt eden şudur ki, “toplumsal emek” soyutlaması, eski lonca sisteminin yalıtıklığının son bulduğu ve piyasadaki rekabetin tüm bireysel sermayedarları ilgilendirdiği kapitalizm dönemi için geçerli olabilir ancak. O halde, değer yasasının eksiksiz şekilde gerçekleşmesi de, ancak, kişi kapitalist tarzda üretimde bulunduğu, yani aynı zamanda çok sayıda işçi çalıştırdığı ve daha işin başından itibaren ortalama toplumsal emeği harekete geçirdiği zaman mümkün olur.

Marx, çok sayıda işçinin bir işlikte aynı zamanda çalıştırılmasının, çalışma tarzı aynı kaldığında bile emek sürecinin nesnel koşullarında bir devrime yol açtığını vurgular. Çünkü çok sayıda işçinin çalıştığı binalar, ham madde depoları, aynı üretim zamanında kullanılan kaplar, araç ve gereçler, kısacası üretim araçlarının önemli bir bölümü şimdi daha fazla değer üretimi için birlikte tüketilecektir. Haliyle, üretilen birim başına bu üretim araçlarından isabet eden değer daha küçük olacak ve böylece metalar ucuzlayacaktır. “Üretim araçlarının kullanımında sağlanan bu tasarruf, sadece, bunların emek sürecinde çok sayıda işçi tarafından birlikte tüketilmelerinden kaynaklanır.” Üretim araçlarında sağlanan tasarruf Kapital’de iki açıdan ele alınır. Birincisi, metaları ucuzlatması ve böylece emek gücünün değerini düşürmesidir. İkincisi ise, artı-değerin yatırılmış bulunan toplam sermayeye oranını değiştirmesidir.

Marx konuyu açımlarken elbirliği olgusunu tanımlar: “Aynı üretim sürecinde veya farklı ama birbirleriyle bağlantılı üretim süreçlerinde planlı olarak yan yana ya da birlikte çalışanların çalışma biçimine elbirliği denir.” Açıktır ki, işçilerin tek başlarına ortaya koyabilecekleri mekanik güçlerin toplamı, birçok işçinin bir işi aynı zamanda birlikte yapması (örneğin bir ağırlığı kaldırması) sırasında ortaya çıkan toplumsal güç potansiyelinden azdır. Burada söz konusu olan şey, elbirliğiyle çalışma sayesinde bireyin üretici gücünde bir artma sağlanması değildir yalnızca; daha da önemlisi yepyeni bir gücün, kitlesel bir üretici gücün yaratılmasıdır. Çok sayıda gücün bir toplam güç halinde eriyip kaynaşmasından doğan yeni güç potansiyeli, üretici güçleri geliştirmesi bakımından büyük önem taşır. Ayrıca elbirliği, ona katılan her bir bireyin kişisel iş çıkarma yeteneklerini artıran bir canlılık da yaratır. Marx’ın vurguladığı gibi, bunun nedeni, insanın doğası gereği her durumda toplumsal bir hayvan olmasıdır.

Ortak bir iş sürecinde birbirlerini tamamlayan çok sayıda kimsenin, aynı veya ayrı türden şeyleri yapmaları ortak çalışmanın en basit şeklidir. Fakat bu basit elbirliği şekli, elbirliğinin en gelişmiş halinde bile büyük bir rol oynar. Emek süreci karmaşıklaştığında, yalnızca çok sayıda işçinin aynı yer ve zamanda bir arada bulunmaları bile, çeşitli işlerin farklı işçiler arasında dağıtılmasını ve dolayısıyla işin eş zamanlı olarak yapılmasını mümkün kılar. Böylece toplam ürünün elde edilmesi için gerekli emek-zaman kısaltılmış olur. Birçok üretim dalında, emek sürecinin kendi doğası tarafından belirlenen ve belirli çalışma sonuçlarının hedeflenmesini zorunlu kılan zaman aralıkları vardır. Örneğin bir tarladaki ürünün biçilip harmanlanmasının gerektiği hallerde, elde edilecek ürünün nicelik ve niteliği, işin belli bir zamanda başlatılıp belli bir zamanda bitirilmesine bağlıdır. Tek bir işçi bir günde diyelim ancak 12 saatlik bir işgünü çıkartabilecekken, elbirliği içinde çalışan 100 işçi 12 saatlik bir işgününü 1200 saatlik bir işgününe uzatmış olur. Neticede elbirliği sayesinde çok daha kısa bir çalışma dönemi içinde çok daha fazla ürün elde edilebilir.

Marx bu konuda kendi döneminden örnek verir; bu elbirliğinin olmayışı yüzünden Amerika Birleşik Devletleri’nin batısında büyük miktarda tahılın ve Doğu Hindistan’da büyük miktarda pamuğun her yıl heba edildiğini belirtir. Elbirliği belirli sayıda işçiyle daha çok ürün elde edilmesini mümkün kılar ve üretimin boyutlarındaki büyümeye oranla üretim alanının mekânsal açıdan daraltılmasına imkân verir. Pek çok ek harcamadan kaçınılmasını sağlayan bu daralma, işçilerin bir araya toplanması, çeşitli emek süreçlerinin birbirlerini tamamlayacak biçimde birleştirilmesi ve üretim araçlarının yoğunlaşması sayesinde olur. Birleşik işgününün özgül üretici gücü, emeğin toplumsal üretici gücünden veya toplumsal emeğin üretkenliğinden kaynaklanır. Yaşamın çeşitli alanlarında örneklendiği üzere, “başkalarıyla planlı bir şekilde birlikte çalışması sayesinde işçi kendi bireysel sınırlarını aşar ve kendi türünün yeteneklerini geliştirir”.

Elbirliği temelinde çalıştırmada, ayrı ayrı işçi çalıştırmada ödenmesi gereken bir günlük veya bir haftalık vb. ücret toplamı kapitalistin kesesinde hazır olmalıdır. Değişen sermaye için söz konusu olan bu gerçeklik, değişmeyen sermaye için de geçerlidir. Fakat unutulmaması gerekir ki, birlikte kullanılan üretim araçlarının değer ve kütlesi, çalıştırılan işçi sayısı ile aynı derecede artmaz. Ama gene de önemli miktarda artar. Marx, kapitalist gelişme süreci açısından önem taşıyan bir hususa işaret eder; yanında işçi çalıştıran bir kimsenin kapitalist haline gelebilmesi için belirli bir asgari büyüklükte bireysel sermayeye sahip olması şarttır. Diğer önemli bir nokta da şudur: “Çok sayıda ücretli işçinin el birliği içinde çalıştırılmaya başlaması ile birlikte sermayenin emek üzerindeki komutası, bizzat emek sürecinin yürütülebilmesi için bir zorunluluğa, gerçek bir üretim koşuluna dönüşür. Kapitalistin üretim alanındaki komuta gücü, şimdi, generalin savaş alanındaki komuta gücü kadar vazgeçilmez olur.” Bilindiği gibi, büyük boyutlara ulaşmış ve bir arada çalışılarak yapılan bütün işler, o işe özgü koordinasyonu sağlayacak bir yönetimi gerektirir. “Tek başına çalan bir kemancı kendini yönetebilir, bir orkestra ise yönetmene ihtiyaç duyar. Emek, sermayenin emrine girip elbirliği içinde harcanmaya başlar başlamaz, yönetim, denetim ve eşgüdüm işlevi, sermayenin işlevi olur. Yönetim işlevi, sermayenin özgül işlevi olarak, özgül nitelikler kazanır.”

Kapitalistlerin temel amacı daha çok artı-değer elde etmek ve dolayısıyla işgücünü mümkün olduğu kadar çok sömürmektir. Daha çok işçi çalıştırmak kuşkusuz daha çok kâr getirir. Fakat bu gelişmenin bir de sermayeyi tehdit eden bir boyutu vardır. Çalıştırılan işçi kitlesi büyüdükçe, bu kitlenin sermayenin egemenliğine karşı direnme gücü artar. Bununla birlikte, sermayenin bu direnme gücünü alt etmeye yönelik baskısı da yoğunlaşır. O nedenle kapitalistin yönetimi toplumsal emek sürecinin sömürüsü için gereklidir ve sömüren ile sömürülen arasındaki kaçınılmaz karşıtlığın zorunlu kıldığı bir işlevdir. “Aynı şekilde, işçinin karşısına yabancı bir mülkiyet olarak çıkan üretim araçlarının ölçeği büyüdükçe, bunların amaca uygun bir biçimde kullanılmasını denetleme zorunluluğu da artar.” Kapitalizmde elbirliği temelinde çalışan işçilerin üretici bir toplam gövde olarak birliklerini sağlama işi sermayeye aittir. Bu nedenle de, birlikte yaptıkları iş ilişkisi işçilerin zihnine yabancılaşarak yansır. Düşünsel düzeyden bakılırsa, işçiler bu ilişkiyi kendilerine ait olmayan bir iş planı olarak görürler. Pratik düzeyde ise, bu ilişki işçilerin karşısına kapitalistin otoritesi ve faaliyetlerini kendi amacının boyunduruğu altına alan yabancı bir iradenin iktidarı olarak çıkar.

Marx bu noktada çok önemli bir hususa dikkat çeker. Kapitalist yönetim içeriği bakımından iki yönlü bir işleve sahiptir; bir yandan bir ürünün yapımı için yürütülen toplumsal bir emek sürecidir ve diğer yandan sermayenin kendisini değerlendirme sürecidir. Biçimi bakımından ise despotça, yani buyurgandır. Elbirliğinin daha büyük ölçeklere ulaşmasıyla birlikte bu despotluk da kendine özgü biçimlere bürünür. İşi büyüten kapitalist “tek tek işçilerin ve işçi gruplarının doğrudan doğruya ve devamlı şekilde kontrol edilmesi görevini, özel bir türdeki ücretli işçilere bırakır. Aynı sermayenin emri altında bir arada çalıştırılan bir işçi kitlesi, askeri bir ordu gibi, sınaî subaylara (yöneticiler) ve astsubaylara (ustabaşları, nezaretçiler) ihtiyaç duyar; bu kimseler emek süreci boyunca sermaye adına komutanlık yapar. Denetim ve gözetim işi bunların tek işlevi olarak yerleşiklik kazanır.” Bazı iktisatçıların sorunu çarpıtarak yansıtmalarına karşın, Marx işin özüne vurgu yapar: “Kapitalist, sınaî yönetici olduğu için kapitalist değildir; tersine, kapitalist olduğu için sınaî komutan olur. Nasıl ki feodalite döneminde savaşın ve yargının başkomutanlığı toprak mülkiyetinin ayırt edici bir özelliğiydi, sanayinin başkomutanlığı da sermayenin ayırt edici bir özelliği haline gelir.”

Kapitalistin bir yerine 100 işgücü satın alması veya bir tek işçi yerine birbirlerinden bağımsız 100 işçi ile sözleşme yapması, işçinin kapitalistle arasındaki ücret ilişkisini değiştirmez. Kapitalist 100 bağımsız işgücünün değerini öder; ama bu yüz kişinin birleşik emek gücü için ayrıca bir ödeme yapmaz! İşçiler bağımsız kişiler olarak aynı sermaye ile ilişkiye girmişlerdir, fakat onlar kendi aralarında ilişki bulunmayan bireylerdir. Bunlar arasındaki elbirliği ancak emek sürecinde meydana gelir ve emek sürecine adımlarını attıkları andan itibaren sermayenin bir parçası olurlar. Elbirliği içinde çalışsalar da, sermayenin özel bir varlık tarzından başka bir şey değildirler. Bu nedenle, işçinin “toplumsal işçi” olarak geliştirdiği üretici güç sermayenin üretici gücüdür. Emeğin toplumsal üretici gücünün kapitaliste ayrıca hiçbir maliyeti olmadığından ve sermayeye ait olmadan önce işçi tarafından geliştirilmediğinden, bu üretici güç zaten sermayenin doğası gereği sahip olduğu bir üretici güç gibi görünür.

Marx, elbirliğinin önemini vurgulama bağlamında tarihsel örnekleri hatırlatır. “Eski Asyalıların, Mısırlıların, Etrüsklerin vb. devasa eserlerinde basit elbirliğinin ne muazzam bir etki gücüne sahip olduğunu görürüz” der ve bu konuda Richard Jones adlı ünlü bir tarihçiden aktarır: “Eski zamanlarda, bu Asyalı devletlerin, sivil ve askeri harcamalarını yaptıktan sonra, kendilerini, muhteşem ve yararlı eserlerin yapımı için harcayabilecekleri bir tüketim araçları fazlasına sahip buldukları oluyordu. Tarım işlerinde çalışamayan ahalinin hemen hemen tamamının el ve kolları üzerindeki komuta güçleri ve monarklarla rahiplerin bu fazla üzerindeki münhasır tasarruf hakları onlara, ülkeyi bir baştan bir başa donatan bu muazzam anıtları dikmek için gerekli olan araçları sağlıyordu. ... Bir yerden bir yere taşınmaları insanı hayrete düşüren bu muazzam heykellerin ve dev yapılı kütlelerin hareket ettirilmesi için, neredeyse yalnızca, hovardaca harcanan insan emeğinden yararlanılıyordu. İşçilerin sayısı ve bunların bir arada harcadıkları güç yetiyordu. Her bir tortu bırakıcı unsurun küçücük, zayıf ve önemsiz olmasına karşın, okyanusun derinliklerinden yükselen göz alıcı mercan kayalıklarının da adalara dönüştüğünü ve sağlam kara parçaları oluşturduğunu görürüz. Bir Asya monarşisinde tarımla uğraşmayan işçilerin bedensel çabaları dışında bir işe katabilecekleri çok az şey vardır: ama bunların gücü, sayılarındadır ve bu kitleler üzerindeki yönetim kudreti bu muazzam eserlerin doğmasına imkân vermişti. Bu da işçilerin beslenmesini sağlayan gelirlerin, bu tür girişimleri mümkün kılmış olan bir veya birkaç elde toplanması sayesinde oluyordu.”

Marx’ın Kapital boyunca aktardığı tarihsel bilgiler üzerinde durmak, kapitalist işleyişi geçmişle mukayeseli kavramak bakımından da çok önemlidir. Örneğin “Asyalı ve Mısırlı kralların ya da Etrüsk teokratlarının vb. bu kudretleri, modern toplumda, ister tek başına bir kapitalist olarak, ister hisse senetli şirketlerde olduğu gibi birleşik bir kapitalist olarak ortaya çıkmış olsun, kapitaliste geçmiştir.” Bir başka örnek: “Emek sürecinde sağlanan elbirliği, insanlık tarihinin başlangıç döneminde, avcı topluluklarda ya da örneğin Hint topluluklarının tarımsal faaliyetlerinde egemen olduğunu gördüğümüz şekliyle, bir yandan üretim araçlarının ortak mülkiyetine, diğer yandan, tıpkı arı bireyinin arı sürüsünden kopup ayrılmaması örneğinde olduğu gibi, bireyin, kabile veya toplulukla arasındaki göbek bağını henüz kesmemiş olmasına dayanır. Bunların her ikisi de onu kapitalist elbirliğinden ayırır. Eski Çağda, Orta Çağda ve modern sömürgelerde zaman zaman uygulanan büyük ölçekli elbirliği, doğrudan doğruya hükmeden-hükmedilen ilişkilerine ve çoğunlukla da köleliğe dayanır. Buna karşılık elbirliğinin kapitalist biçimi, daha başından itibaren, emek gücünü sermayeye satan özgür ücretli işçinin varlığını gerektirir. Ne var ki, kapitalist elbirliği, tarihsel bakımdan, köylü ekonomisiyle ve lonca örgütlenmesine sahip olsun ya da olmasın bağımsız olarak yürütülen zanaatlarla karşıtlık içinde gelişmiştir.”

Marx’ın işaret ettiği gibi, küçük köylü ekonomisi ve bağımsız el zanaatı işletmesi feodal üretim biçiminin temelini oluşturmuş ve feodalizmin çözülüşünden sonra da yeni gelişen kapitalist işletmelerin yanı sıra varlığını devam ettirmiştir. Daha da önceki dönemlere bakılacak olursa, küçük köylü ekonomisi ve bağımsız el zanaatı işletmesi, “doğunun ilkel ortak toprak mülkiyeti ortadan kalktıktan sonra ve köleliğin üretim faaliyetinde sıkı sıkıya yer etmesinden önce, en iyi çağlarında klasik toplulukların da iktisadi temelini” oluşturmuştur. Kapitalist elbirliği bunların karşısına özel bir tarihsel elbirliği biçimi olarak çıkmamıştır. Fakat buna rağmen, kapitalizmle birlikte elbirliği, kendi başına faaliyet gösteren bağımsız işçinin ve hatta küçük ustanın üretim sürecine karşıt düşen ve yalnızca kapitalist üretim sürecine özgü bir biçim olarak görünmüştür. İşte, fiili emek sürecinin sermayenin egemenliğine girmesiyle birlikte geçirdiği ilk değişiklik budur ve bu değişiklik kendiliğinden olur.

Bu değişmenin ön koşulu, çok sayıda ücretli emekçinin aynı emek sürecinde aynı zamanda çalıştırılmasıdır ve bu ön koşul kapitalist üretimin başlangıç noktasını oluşturur. Bu nokta, sermayenin kendisinin doğuşuyla çakışır. Bundan dolayı, kapitalist üretim tarzı, kendisini, emek sürecinin toplumsal bir sürece dönüşmesinin tarihsel gereği olarak ortaya koyar. Diğer yandan, emek sürecinin bu toplumsal biçimi onun üretici gücünü arttırır ve böylece bu toplumsal biçim kendisini “emek sürecini daha kârlı bir şekilde sömürmek için sermaye tarafından kullanılan bir yöntem” olarak ortaya koyar. Buna rağmen unutulmaması gerekir ki, basit elbirliği, işbölümünün veya makinenin henüz önemli bir rol oynamadığı fakat sermayenin büyük ölçeklerle iş gördüğü üretim kollarında her zaman egemen olan biçim olmuştur.

Bölüm 12: İş Bölümü ve Manifaktür

1. Manifaktürü Doğuran İki Kaynak

İngilizcede manifaktür “imal etmek” anlamına gelir. Manifaktür dönemi, sanayi devrimi öncesinde çok sayıda işçiyi bir araya toplayan, mekanik güç kaynakları ve büyük ölçüde el emeği kullanan üretim yönteminin geçerli olduğu dönemdir. İşbölümüne dayanan elbirliği, manifaktür dönemi boyunca kapitalist üretim sürecinin egemen karakteristik biçimi olmuştur. Bu dönem kabaca 16. yüzyılın ortasından 18. yüzyılın son üçte-birine uzanır. Manifaktürün, kapitalizm öncesinde var olan zanaatlardan hareketle ortaya çıkışı iki ayrı yoldan olmuştur. Birinde manifaktür, eski bağımsız konumlarını yitiren ve farklı işler yapan zanaatçıların, artık aynı metanın üretiminin çeşitli parça işlemlerini gerçekleştirmek üzere bir araya getirilmeleriyle ortaya çıkmıştır. Örneğin kumaş manifaktürü ve bir dizi başka manifaktür, daha önce söz konusu malın parçalarını üretmekte ihtisaslaşmış çeşitli zanaatçıların, şimdi aynı sermayenin komutası altında birleştirilmelerinden doğmuştur. Manifaktürün bu birinci tipinin çarpıcı örneklerinden olan saat yapımında, saati oluşturan çeşitli parçalar çeşitli ustalar tarafından yapıldıktan sonra, en sonunda kendilerini mekanik bir bütün halinde bir araya getirecek olan elde toplanarak tamamlanır.

İkinci şeklinde ise, manifaktür örneğin matbaa harfi imal etmek gibi aynı işi yapan çok sayıda zanaatçının, aynı sermaye tarafından aynı anda aynı atölyede çalıştırılmalarıyla biçimlenmiştir. Marx bunun elbirliğinin en basit biçimi olduğunu vurgular. Bu durumda bu zanaatçıların her biri (belki bir iki çırakla birlikte) metanın tamamını yapar ve dolayısıyla zanaatçı, eski zanaat yöntemleriyle çalışmaya devam eder. Fakat aradan çok fazla zaman geçmeden, bu zanaatçıları bir araya getiren kapitalist, işçilerin aynı yerde toplanmalarından ve çalışmalarının eş zamanlı oluşundan daha ileri bir seviyede yararlanmak ister. Metanın bütününü aynı zanaatçıya yaptırtmak yerine, farklı işlemler birbirlerinden ayrılır, her bir iş başka bir zanaatçıya verilir. Başlangıçta tesadüfî olan bu bölünmenin tekrarlanmasıyla yavaş yavaş sistematik bir işbölümü ortaya çıkar ve katılaşır. “Meta, pek çok iş yapan bağımsız bir zanaatçının bireysel ürünü olmaktan çıkar; her biri devamlı olarak yalnızca bir ve aynı parça-işlemi yapan bir zanaatçılar topluluğunun toplumsal ürününe dönüşür.”

2. Parça-İşçi ve Onun Aleti

Manifaktür üretimi eski dönem zanaat üretimine oranla emeğin üretkenliğini yükseltmiştir. Çünkü “ömrü boyunca bir ve aynı basit işi yapan bir işçi, bütün vücudunu bu işin otomatik olarak çalışan tek yönlü organına dönüştürür ve bu nedenle, bir dizi işlemi dönüşümlü olarak gerçekleştiren zanaatçıya göre daha az zaman harcar”. İşte, manifaktürün canlı mekanizmasını oluşturan birleşik toplam işçi, bir yığın böyle tek yönlü parça-işçiden oluşur. Bundan dolayı, bağımsız zanaatçıyla karşılaştırıldığında, daha az zamanda daha fazla ürün elde edilir veya emeğin üretkenliği yükseltilir. “Parça-iş bir kişinin tek işlevi olarak bağımsızlaştıktan sonra, bunun yöntemi de mükemmelleşir. Aynı sınırlı faaliyetin devamlı tekrarı ve dikkatin bu sınırlı faaliyet üzerinde yoğunlaşması, tecrübe sayesinde, amaçlanan yararlı etkiye daha az güç harcayarak ulaşmayı öğretir. Ama farklı işçi kuşakları bir arada yaşadığından ve aynı manifaktürlerde bir arada çalıştıklarından, bu şekilde kazanılan teknik beceriler kısa sürede oturur, birikir ve aktarılır.”

Manifaktür, bir yandan bütünün bir parçasını yapan işçinin ustalaşmasını sağlarken, diğer yandan herhangi bir parça-işi bir insanın ömrü boyunca yaptığı bir iş haline getirir. Bu durum, daha önceki toplumların, zanaatları kastlar içinde taşlaştırarak veya belli loncalar içinde katılaştırarak veraset yoluyla sahip olunur şeyler haline getirme eğilimine tekabül eder. Kastlar ve loncalar, bitki ve hayvanların türler ve alt türler şeklinde farklılaşmasını düzenleyen doğa yasasına benzer şekilde vücut bulmuştur.

Bu noktada Marx’ın Eski Yunan tarihçisi Diodorus Siculus’tan aktardığı bilgi ilginçtir: “Mısır’da ... sanatlar da ... gerekli mükemmellik derecesine ulaşmıştı. Çünkü zanaatçıların başka bir yurttaş sınıfının işlerine hiçbir şekilde karışmayıp yalnızca yasal miras olarak kendi klanlarına ait olan mesleği yürütmelerine izin verilen tek ülke budur. ... Diğer ülkelerde zanaat erbabının dikkatini pek çok konuya dağıttığı görülür. ... Bunların kâh tarım yaptıkları, kâh ticaretle uğraştıkları, kâh aynı anda iki ya da üç sanatı birden yürüttükleri olur. Bu gibi kimseler özgür ülkelerde çoğunlukla halk meclisi toplantılarına katılır. ... Buna karşılık Mısır’da devlet işlerine karışan ya da aynı anda birden fazla sanatı yürüten her zanaatçı ağır cezalara çarptırılır. Böylece onların mesleklerindeki çalışkanlıklarını hiçbir şey bozamaz.”

Bir nihai ürünün üretimi sırasında farklı parça-süreçleri arka arkaya yürüten bir zanaatçı, kâh yerini kâh aletlerini değiştirmek zorundadır. Bir işlemden diğerlerine geçiş, işinin akıcılığını keser ve işgününde bir kısım zamanın boşa gitmesine sebep olur. Bu zaman kayıpları, zanaatçı bütün gün devamlı olarak bir ve aynı işi yapmaya başlar başlamaz azalır. Üretkenlikteki yükselme burada ya belli bir zaman aralığında harcanan emek gücünün arttırılması veya emek gücünün verimsiz şekilde tüketilmesinin azaltılması sayesinde olur. Fakat diğer yandan, sürekli aynı işi yapmak, aslında faaliyetin kendisindeki değişme sayesinde yenilenen ve canlanan yaşama gücünün dayanıklılığına ve diriliğine zarar verir.

Emeğin üretkenliği yalnızca işçinin yeteneğine değil, onun çalıştığı aletlerin yetkinliğine de bağlıdır. Bu nedenle, zamanla, daha önce birden fazla amaç için kullanılan aletlerde değişiklik yapılması zorunlu hale gelir. Manifaktür, emek araçlarında işi daha iyi yapmaya yönelik farklılaşmalarla karakterize olur ve neticede belli türdeki aletler kullanıldıkları işe uygun sabit şekiller alırlar. Bu aletlerin uzmanlaşması sonucunda da, bunlar ilgili işi yapan parça-işçisinin elinde en verimli biçimde kullanılabilirler. Böylece manifaktür dönemi, iş aletlerini parça-işçinin işlevine uygun hale getirme yoluyla iyileştirmiş, çoğaltmış ve nihayet basit araçların bileşiminden oluşan makinelerin maddi koşullarından birini yaratmıştır.

3. Manifaktürün İki Temel Biçimi: Heterojen Manifaktür ve Organik Manifaktür

Daha önce üzerinde durulduğu üzere, manifaktürün esas itibariyle farklı türler oluşturan ve özellikle de daha sonra makineli büyük sanayiye dönüşmesi sırasında tamamıyla farklı roller oynayan iki temel biçimi vardır. Bu ikili karakter bizzat üretilen şeyin doğasından kaynaklanır. Üretilen nesne ya sadece bağımsız parça ürünlerin mekanik bir şekilde birleştirilmesiyle elde edilir ya da ürün son biçimini birbirleriyle ilişkili bir süreçler ve işlemler dizisine borçlu bulunur. Sonuç olarak, manifaktürün elbirliği sayesinde üretici güçlerde gelişme sağlanır. Manifaktür, yalnızca kendinden önceki tarihsel döneme ait zanaatlar ve loncalar sayesinde elbirliğinin koşullarını hazır bulmakla kalmaz, elle yapılan faaliyeti parçalama yoluyla bu koşulları ayrıca kendisi de yaratır. Şurası önemli ki, manifaktürde emek sürecinin bu toplumsal örgütlenmeye ulaşması, aynı işçinin aynı parça-işin başına perçinlenmesiyle mümkün olur.

Her parça-işçisinin ürettiği parça-ürün aynı malın üretim sürecinde yalnızca belli bir aşamadır. Böylece her işçi ya da işçi grubu bir diğer işçiye ya da işçi grubuna üzerinde çalışacakları hammaddeyi sağlar. Birinin işinin sonucu olan şey, diğerinin işinin başlangıç noktasını oluşturur. İşte, işler ve dolayısıyla da işçiler arasındaki bu dolaysız bağımlılık sayesinde, manifaktürde, bağımsız zanaatlarda ve hatta basit elbirliğinde görülenden bambaşka bir süreklilik, eşbiçimlilik, kurallara bağlılık, düzen ve hatta iş yoğunluğu elde edilir. Manifaktür öncesinde kendi başına faaliyette bulunan her bir üreticinin, bir meta üretimi için optimum emek-zaman harcamaya zorlanması yalnızca rekabetin etkili olması ölçüsünde dışsal bir zorunluluktur. Oysa manifaktürde belli bir ürün miktarının belli bir emek-zaman içinde üretilmesi, bizzat üretim sürecinin teknik yasası olur.

Manifaktüre uyan işbölümü, toplumsal toplam işçinin nitelikçe birbirinden farklı organlarını basitleştirir ve çoğaltır. Ayrıca, her bir özel işte çalıştırılacak işçi sayıları için toplama oranla sabit bir matematiksel oran da yaratır. Bütünün parçası olan ayrı ayrı işlerin belli ve özel işçilerin işleri haline gelmeleri, ancak çalıştırılan işçilerin sayıları büyüdüğü zaman avantajlı olur; fakat bu büyümenin orantılı olarak tüm gruplarda gerçekleşmiş olması gerekir. Aynı parça-işlevi yerine getiren tek bir işçi grubu homojen unsurlardan meydana gelir ve mekanizmanın bütününün özel bir organını oluşturur. Manifaktür, kısmen çeşitli zanaatların birleşmesiyle meydana geldiği gibi, çeşitli manifaktürlerin birleşmesi halinde de gelişir. Örneğin İngiltere’de büyük cam imalathaneleri, topraktan yapılma eritme potalarını kendileri imal eder. Çünkü ürünlerinin başarılı ya da başarısız olması esas itibariyle bu potaların iyi ya da kötü olmalarına bağlıdır. Burada bir üretim aracının manifaktürü, nihai ürünün manifaktürüne bağlanmış olur.

Meta üretimi için gerekli emek-zamanı azaltan manifaktür dönemi, özellikle büyük ölçekli ve büyük ölçüde güç kullanılarak yürütülen birtakım basit işler başta olmak üzere, zamanla makine kullanımını geliştirmiştir. Tarihte bütün makinelerin ilk ve basit biçimi Roma İmparatorluğu’ndan devralınan su değirmenidir. Marx, makinenin bütün gelişme tarihini tahıl değirmenlerinin tarihinden izleyebilmenin mümkün olduğunu belirtir. Bu tarihsel orijin nedeniyle İngilizcede fabrikaya “mill” (değirmen) denilmiştir. Manifaktür öncesi zanaatçılık dönemi insanlığa pusula, barut, matbaacılık ve otomatik saat gibi büyük buluşlar armağan etmiştir. 17. yüzyılda makinenin orada burada kullanılmaya başlaması ise ilerleme açısından büyük bir önem taşır. Makine o zamanın büyük matematikçilerine, modern mekaniğin yaratılması işinde dayanak noktaları sağlamış ve özendirici olmuştur.

Marx, manifaktür döneminin özgül makinesinin, bizzat çok sayıda parça-işçinin birleşmesinden meydana gelen toplam işçinin kendisi olduğunu vurgular. Manifaktür tipi üretim bir kere başlatılınca, doğaları gereği tek yönlü özel işlevlere yatkın emek güçlerini geliştirir. Bu sayede toplam işçi, aynı mükemmellik derecesinde olmak üzere, üretim faaliyetinin gerektirdiği bütün özelliklere sahip bulunur. Aynı zamanda, özel işçiler veya işçi grupları halinde bireyselleşmiş bütün organlarına yalnızca kendi özgül işlevlerini gördürür ve bu sayede işgücünü en ekonomik şekilde kullanır. “Parça-işçinin tek yönlülüğü ve eksikliği bile, toplam işçi içinde yer aldığında onun mükemmelliği haline gelir. Tek yönlü bir işleve alışması, işçiyi hiç şaşmayan bir alet durumuna sokar; işçinin mekanizmanın bütünüyle bağlantısı ise onu bir makinenin parçalarında görülen uyumla çalışmaya zorlar.”

Manifaktür emek güçleri arasında bir hiyerarşiye yol açar; işçi ücretleri bu hiyerarşiye uygun bir kademelenme gösterir. Manifaktür daha önce bütünsel beceriye dayanan işleri çeşitli parçalara ayırdığından, parça işler bağımsız işlevler halinde katılaşırlar. Bundan dolayı manifaktür, el attığı bütün zanaatlarda, zanaatçılığın kesin olarak dışladığı ve niteliksiz (vasıfsız) işçiler denilen bir sınıf yaratır. Manifaktür tamamıyla tek yönlü ve sınırlı bir uzmanlaşmayı, bir kimsenin çalışma güç ve yeteneğinin aleyhine olmak üzere yetkinleştirir ve her türlü gelişmeden yoksunluğu da bir uzmanlık haline getirir. Böylece hiyerarşik kademelenmenin yanı sıra, işçiler arasında nitelikli ve niteliksiz olanlar diye bir ayrım kendini gösterir. Bu sonuncular için öğrenim ve eğitim masrafları hiç söz konusu olmaz. Birinciler içinse, yapılan işin basitleşmesi sonucunda eskiye oranla bu masraflarda azalma olur. Netice olarak işgücünün değeri düşer ve işgücü değerindeki düşüş artı-değerde doğrudan bir artış sağlar. Çünkü emek-gücünün yeniden üretimi için gerekli emek zamanını kısaltan her şey, artı-emek alanını genişletir. Çok sayıda parça-işçisinden oluşan manifaktür işleyişi kapitaliste aittir. Bu nedenle de, işçilerin birleşmesinden doğan üretken güç tamamen sermayenin üretken gücüymüş gibi görünür.