Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /10

Bölüm 9: Artık Değer Oranı ve Kütlesi

Marx Kapital’deki analizinde, işgücünün değerinin, yani işgününün gerekli emek-zaman kısmının değişmez bir büyüklük olarak varsayılacağını belirtir. Buna göre, diyelim 12 saatlik işgününün gerekli emek-zaman kısmı 6 saatse, artı emek-zaman 6 saat ve dolayısıyla artı-değer oranı da %100 olacaktır. Daha önceki bölümlerde de örneklendiği üzere bir günlük gerekli emek karşılığını 3 şilinle ifade edersek, örneğimizde bir işçi için artı-değerin kütlesi 3 şilin değerinde demektir. Bu hesaplamayı tek bir işgücü üzerinden yaptık; oysa kapitalistin değişen sermaye için yaptığı ödeme, aynı anda kullandığı tüm işgücü miktarının para ile ifadesidir. O halde değişen sermayenin değeri, bir işgücünün değeri ile kullanılan işgüçlerinin sayısının çarpımına eşittir. Buradan çıkan sonuç şudur: İşgücünün değeri veri olduğunda, değişen sermayenin büyüklüğü aynı anda çalıştırılan işçilerin sayısı ile doğru orantılıdır. Bir işgücünün bir günlük değeri 3 şilin ise, 100 işgücünü sömürmek için demek ki 300 şilinlik değişen sermaye yatırılmalıdır. Bu örnekten ilerlersek, 100 işçinin ürettiği artı-değer kütlesinin de 100 x 3 şilin = 300 şilin olduğunu buluruz. Marx bu açıklamalardan sonra, buradan elde ettiği birinci yasayı açıklar. Şöyle ki, işgücünün değeri veri olmak koşuluyla, artı-değerin kütlesi, yatırılan değişen sermaye miktarıyla (örneğimizde 300 şilin) artı-değer oranının (örneğimizde %100) çarpımına eşittir.

Değişen durumları gözden geçirecek olursak, belli bir artı-değer kütlesinin üretimi sırasında bir faktördeki azalmanın, diğerindeki çoğalma ile telafi edilebileceğini belirtmek gerekir. Örneğin değişen sermaye azalırken artı-değer oranı bu azalma ölçeğinde yükselirse, üretilen artı-değer kütlesi değişmemiş olur. Keza çalıştırılan işçilerin sayısındaki azalma, işgünündeki orantılı uzamayla telafi edilebilir. Ya da çalıştırılan işçilerin sayısı artarsa, artı-değer oranındaki bir düşme üretilen artı-değerin kütlesinde değişikliğe yol açmayacaktır. Ancak ikinci bir yasa olarak, Marx, değişen sermaye büyüklüğündeki eksilmenin, artı-değer oranındaki artışla veya işgününün uzatılmasıyla telafi edilmesinin aşılamayacak sınırları olduğunu vurgular. Bu sınır, bir işgünü içinde yer alan gerekli emek-zamanın yarattığı sınırdır.

Üretilen artı-değer kütlesinin iki faktörle, yani artı-değer oranı ve yatırılmış olan değişen sermayenin büyüklüğü ile belirlenmesinden bir üçüncü yasa elde edileceğini belirtir Marx. Artı-değer oranı ile işgücünün değeri (yani gerekli emek-zamanın büyüklüğü) veri olduğunda, değişen sermaye ne kadar büyük olursa, üretilen değer ve artı-değer kütlesi de o kadar büyük olur. Demek ki, artı-değer oranı ve işgücü değeri veri olunca, üretilen artı-değer kütleleri ile yatırılan değişen sermayelerin büyüklükleri aynı yönde değişir. Kısacası, kapitalistimiz verili koşullarda daha fazla işçi çalıştırdığında kuşkusuz daha fazla artı-değer elde edecektir.

Farklı üretim kollarında sermayenin farklı oranlarda değişmeyen ve değişen sermaye kısımlarına bölündüğü bilinmektedir. Aynı üretim kolunda bu oran, üretim sürecinin teknik temelinin değişmesiyle birlikte değişikliğe uğrar. Ama belli bir sermaye miktarı, değişmeyen ve değişen kısımlarına ne oranda bölünürse bölünsün, yukarda belirtilmiş olan yasa üzerinde hiçbir etkisi olmaz. Çünkü yasayı belirleyen değişen sermaye miktarıdır ve hatırlanacağı üzere değişmeyen sermaye zaten artı-değer yaratmamaktadır. Bu gerçeklik temelinde yukarıda saptanmış olan yasa şu biçimi alır: Farklı sermayeler tarafından üretilen artı-değer kütleleri, işgücünün değeri veriliyse ve sömürü derecesi aynı büyüklükteyse, bu sermayelerin yalnızca değişen kısımlarının büyüklüğü ile aynı yönde hareket eder.

Marx, nüfus artışının toplam toplumsal sermaye tarafından gerçekleştirilen artı-değer üretimi için matematiksel bir sınır oluşturduğunu belirtir. Şöyle ki, bir toplumun toplam sermayesi tarafından her gün harekete geçirilen emek, diyelim tek bir işgünü olarak ele alınabilir. Örneğin işçilerin sayısı bir milyon ve bir işçinin ortalama işgünü 10 saat ise, bu durumda toplumsal işgünü 10 milyon saatten meydana geliyor demektir. Sınırları ister fiziksel isterse toplumsal olarak çizilmiş olsun, bu işgününün uzunluğu verilmiş iken, artı-değerin kütlesi ancak işçi sayısının, yani işçi nüfusunun artması yoluyla arttırılabilir. Tersini düşünecek olursak, nüfusun büyüklüğü verilmiş iken, artı-değer kütlesinin ne kadar arttırılabileceğinin sınırı, nihayetinde işgününün ne kadar uzatılabileceğiyle belirlenir.

Marx’ın bu bölümde vurguladığı önemli hususlardan biri, onun ifadesiyle şudur: “Artı-değer üretimi ile ilgili buraya kadarki incelememizden anlaşılır ki, elimizdeki bir parayı veya değeri her istediğimiz zaman sermayeye dönüştüremeyiz; aksine, bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için, tek bir para veya meta sahibinin elinde, belli bir asgari miktarda para veya mübadele değeri olması gerekir.” Marx konuyu bir örnek eşliğinde açıklığa kavuşturur. Değişen sermaye için yapılacak yatırımın asgari miktarı, bütün yıl boyunca artı-değer elde etmek için her gün kullanılacak olan tek bir işgücünün maliyet fiyatıdır. Ayrıca, 12 saatlik bir işgününün 8 saati işçinin yaşamını sürdürmesi için gerekli emek-zaman olsa, kapitalistin o işçiden 4 saatlik artı-emek elde edebilmesi için bu 4 saat boyunca kullanılacak ek üretim aracını da (değişmeyen sermaye) temin etmesi gerekir.

Demek ki, işçinin gerekli emek-zaman süresi olan 8 saatte kullanılacak değişen ve değişmeyen sermaye yatırımını yapmak yetmez, 4 saatlik artı-emek zamanı için gerekecek değişmeyen sermaye parasını da ayrıca tedarik etmek gerekir. Şimdi düşünelim, 8 saatlik emek-zaman ancak tek bir işçi standardında yaşamayı mümkün kıldığına göre, kapitalist olmak isteyen kişinin (kendisine kalan artı-emek zaman 4 saat olduğuna göre) en azından iki işçi çalıştırması gerekirdi. Fakat bu durumda da kapitalistin üretim faaliyetinin amacı zenginliğini çoğaltmak değil, sırf hayatını sürdürmek olurdu. Kuşkusuz böyle bir durum da kapitalist üretimin mantığına uymazdı.

Marx’ın örnekten hareketle vurguladığı sonuç şudur: “Herhangi bir işçiden sadece iki kat daha iyi bir hayat yaşamak ve üretilen artı-değerin yarısını sermayeye dönüştürmek için, kapitalistin, işçi sayısı ile birlikte yatırılacak asgari sermaye miktarını sekiz katına çıkarması gerekirdi.” (Marx’ın vardığı sonucu açıklayacak olursak: Örneğimize göre bir işçiden iki kat daha iyi bir hayat yaşamanın karşılığı 8 x 2 = 16 saat eder. Kapitalist, işçilerden elde edeceği 16 saatlik artı-değeri yalnızca kendine ayırsaydı dört işçi çalıştırması yeterdi. Ama üretilen artı-değerin yarısını sermayeye dönüştürebilmesi için, ilave olarak dört işçi daha çalıştırmalıdır. Böylece sekiz işçiden elde ettiği artı-değer 8 x 4 = 32 saat olur. Kapitalist bunun 16 saatini sermayeye dönüştürürse, kendisine de dilediği gibi harcamak üzere 16 saatlik artı-değer kalır. İşte bu hesaba göre, kapitalistin örneğimizin başlangıcında bir işçi için yaptığı değişen ve değişmeyen sermaye toplamının 8 katı sermaye yatırımı yapması gerekir.)

Marx’ın geçerken belirttiği gibi, şayet para sahibi kendisi de, çalıştırdığı işçi gibi üretim sürecine doğrudan doğruya katılsaydı, o bu durumda ne işçi ne de kapitalisttir; ikisi arası bir şey, bir “küçük usta”dır. Oysa kapitalist üretimin belli bir gelişme düzeyi, kapitalistin kişileşmiş sermaye olarak, iş gördüğü bütün zamanı yabancı emek elde etmek ve dolayısıyla yabancı emeği kontrolü altında tutmak ve bu emeğin ürünlerini satmak için kullanabilecek durumda olmasını gerektirir. Marx’ın bu noktada eklediği tarihsel bilgi çok önemlidir: “Orta Çağın lonca sistemi, zanaat ustasının kapitalist haline gelmesini, tek bir ustanın çalıştırabileceği işçilerin sayısının üst sınırını çok düşük tutarak, zorla önlemeye çalışmıştı. Para veya mal sahibinin ilk defa fiilen bir kapitalist haline gelmesi, üretim faaliyeti için yatırılan asgari meblağın Orta Çağın azami meblağını büyük ölçüde aştığı hallerde olur. Hegel’in Mantık’ında keşfetmiş olduğu yasa, doğruluğunu, doğa bilimlerinde olduğu gibi, burada da gösterir: sırf nicel değişiklikler, belli bir noktada, nitel farklılıklara dönüşür.”

Para veya meta sahibi bir bireyin kapitalist haline gelmek için elinde bulundurmak zorunda olduğu asgari değer miktarı, kapitalist üretimin farklı gelişme aşamalarına ve farklı üretim alanlarına bağlı olarak değişmiştir. Belli üretim alanları, daha kapitalist üretimin başlangıcında, henüz tek tek bireylerin ellerinde bulunmayan bir asgari sermayeyi gerektirmiştir. Bu gereklilik, Marx’ın işaret ettiği üzere, büyük yatırımlara girişmek isteyen kapitalistlere devlet yardımları uygulamasının ve hisse senetli şirketlerin oluşumunun önünü açmıştır: “Bu durum, kısmen, Colbert dönemi Fransa’sında ve bugüne kadar gelmek üzere bazı Alman eyaletlerinde olduğu gibi, bu gibi bireylere devletin yardım etmesine, kısmen de, belli sanayi ve ticaret kollarında yasal tekel olarak faaliyet gösteren şirketlerin, yani modern hisse senetli şirketlerin öncülerinin oluşumuna yol açar.”

Sermaye, üretim sürecinde işgücüne kumanda eder ve kapitalist, işçinin işini düzenli bir şekilde ve uygun bir yoğunluk derecesinde yapmasına dikkat eder. Marx, artı-emek yutuculuğu bakımından sermayenin, doğrudan doğruya angaryaya dayanan geçmişteki bütün üretim sistemlerini çok gerilerde bıraktığını vurgular. Kapitalizmin tarihinin gözler önüne serdiği üzere, sermaye emeği, ilk önce hali hazırdaki teknik koşullar neyse ona dayanarak hükmü altına almıştır. Bir başka deyişle, sermaye söz konusu tarihte ve toplumda hazır bulduğu mevcut üretim biçimini hemen değiştirmemiştir. İşçi de kapitalistin üretim araçlarını sermaye olarak değil, yalnızca kendisinin belirli bir amaç doğrultusundaki üretici faaliyetinin araçları ve malzemesi olarak görmüştür. Fakat üretim sürecine meta üretimi ve değişim değeri açısından baktığımız anda işler değişir. Üretim araçları hemen başkalarının emeğini emme araçlarına dönüşür. Artık anlaşılır ki, işçi üretim araçlarını kullanmamakta, tersine üretim araçları işçiyi kullanmaktadır.

Sermayenin yaşam süreci, üretim sürecinde “kendi kendini değerlendiren değer” olarak sermayenin hareketinden ibarettir. Bu yüzden, örneğin geceleri çalıştırılmayan ve canlı emek yutamayan eritme fırınlarındaki ve iş yerlerindeki boş zamanlar kapitalist için “net kayıp” oluşturur. Eritme fırınları ve iş yerlerine sahip sermaye bu nedenle işçilerin “gece çalıştırılması hakkı”nı yasalaştırmıştır. Para üretim sürecinin nesnel faktörlerine (yani üretim araçlarına) dönüştüğünde, bu araçlar da başkalarının emekleri ve artı-emekleri üzerindeki haklara ve zorlama araçlarına dönüşmüştür. Kapitalist üretime özgü olmak üzere, böylece ölü emekle canlı emek, değer ile değer yaratıcı güç arasındaki ilişki tam tersine çevrilmiştir.

Bu durumun kapitalistlerin bilinçlerinde nasıl yansıdığını bir örnekle gözler önüne serer Marx. Dönem, İngiliz fabrikatörlerinin 1848-1850 yılları arasında işçilerin işgününü kısaltma mücadelelerine karşı saldırı yürüttükleri dönemdir. Batı İskoçya’nın en eski ve en saygıdeğer firmalarından birinin sahibi, dönemin gazetesinde çıkan bir mektubunda “Çalışma süresinin 12 saatten 10 saate indirilmesinden doğacak kötülükler üzerinde durmamıza izin verin. ... Böyle bir şey, fabrikatörün ümitlerinin ve mülkünün en ciddi zararlara uğramasına yol açacaktır” diye yazmıştır. Marx, “kuşaklar boyu birikmiş kapitalist niteliklerin mirasçısı olan bu Batı İskoçyalı burjuvanın kafasında” neyin yattığını açıklar. Bu burjuvanın kafasında üretim araçlarının değeri, bunların her gün belli bir miktarda yabancı emeği karşılığını ödemeden yutma özelliği ile ayrılmazcasına karışmış bulunmaktadır. O nedenle bu burjuvaların gerçekte hayal ettiği şey, fabrikalarını satarken kendilerine sadece tezgâhlarının değerinin ödenmesi değildir. Buna ek olarak, bunların artı-değer yutma güçlerinin karşılığının da ödenmesidir. Nitekim bu hayal, “peştamaliye bedeli” adı altında burjuva iş âleminin her zaman uygulanan bir gerçeğine dönüşmüştür.

DÖRDÜNCÜ KISIM: GÖRELİ ARTIK DEĞERİN ÜRETİMİ

Bölüm 10: Göreli Artık Değer Kavramı

İşgününün kapitalistin satın aldığı işgücünün değerine eş bir değer üreten kısmı (gerekli emek-zaman), toplumun belirli bir iktisadi gelişme aşamasındaki üretim koşulları veri alındığında, ortalamada değişmez bir büyüklüktür. Fakat işçi bu gerekli emek-zamanın ötesinde de çalışmaya devam etmektedir. Örneğin uzunluğu 12 saat ve gerekli emek/artı-emek oranı 10/2 şeklinde olan bir işgünü düşünelim. Kapitalist işgününü uzatmadan gerekli emek kısmını 9’a indirir ve artı-emek kısmını da 3 saate çıkartırsa elde ettiği artı-değeri büyütmüş olur. Burada meydana gelen değişiklik, işgünü sabitken bunun gerekli emek ile artı-emek arasındaki bölünme oranıdır.

Diğer yandan, işgününün büyüklüğü ve işgücünün değeri bilindiğinde, artı-emeğin büyüklüğü de kolayca hesaplanır. Yukarıdaki örnekten devam edelim. Diyelim 12 saatlik bir işgünü içinde bir iş saati yarım şilinle temsil ediliyorsa, işgücünün bir günlük değeri 10 saat x 0,5 şilin hesabıyla 5 şilin ve artı-değer de 2 saat x 0,5 şilin hesabıyla = 1 şilin olacaktır. Verili bu koşullar altında artı-değerin nasıl yükseltileceğini düşünecek olursak, kapitalistin işçiye örneğin 5 şilinden daha az ücret ödeyeceğini varsayabiliriz. Bu durumda hesap değişir ve artı-emek zamanı yükselmiş olur. Fakat böyle bir sonuca ancak, işçinin ücretini, işçinin emek gücünün değerinin altına (yani yaşamını sürdürmesi için gerekli günlük asgarinin altına) düşürmek suretiyle varılmış olur. Bu da artı-emeğin normal sınırlarının ötesine uzatılması, artı-emek zamanının gerekli emek-zamanın gasp edilmesi sayesinde genişletilmesi anlamına gelir.

Marx, bu yöntemin gerçek yaşamda önemli bir rol oynamasına karşın, burada metaların ve dolayısıyla işgücünün tam değerleri üzerinden alınıp satıldığının varsayıldığını ve bu nedenle gasp yönteminin şimdilik konu dışı bırakıldığını belirtir. Bu husus göz önünde bulundurulursa, demek ki örneğimizdeki gerekli emek-zaman işçinin ücretinin düşürülmesiyle değil, ancak işgücünün değerinin yeniden üretimi için gerekli emek-zamanın düşürülmesiyle (yani işgücü üretim maliyetinin ucuzlatılmasıyla) azaltılabilir. Ne var ki üretim sürecinde bir verimlilik artışı sağlamadan bunun olması olanaksızdır. Örneğin bir kunduracı bir çift çizmeyi belli araçlarla 12 saatlik bir işgününde yapmaktadır. Aynı zaman içinde iki çift çizme yapması için, kunduracının emeğinin üretici gücünün iki katına çıkması gerekir. Ancak, kunduracının emek araçlarında veya çalışma yönteminde ya da bunların her ikisinde pozitif bir değişiklik olmadan onun üretici gücü iki katına çıkamaz. Bunun olabilmesi ise, emeğin üretim tarzında ve dolayısıyla da emek sürecinin kendisinde bir devrimin olması anlamına gelir.

Emeğin üretkenliğindeki yükselmeyi sağlayan, bir metanın üretimi için toplumsal olarak gerekli emek-zamanı kısaltan bir değişikliktir. Böylece belli bir emek miktarı, daha büyük bir miktarda kullanım değeri üretme gücü kazanacaktır. O halde bir işkolundaki gelişmenin anlamı, bir ürünün eskisinden daha az insanla veya daha kısa zamanda yapılmasını sağlayan yeni yolların bulunmuş olması demektir. Emeğin üretkenliğini yükselterek işgücünün değerini düşürmek ve bu sayede bu değerin yeniden üretimi için gerekli olan işgünü parçasını kısaltmak için, sermaye, emek sürecinin teknik ve toplumsal koşullarını değiştirmek zorundadır. Bunun anlamı, kapitalistin başlangıçta hazır bulduğu eski üretim tarzının kendisini kökten değiştirmek zorunda olmasıdır.

Marx, işgününün uzatılması yoluyla elde edilen artı-değere mutlak artı-değer adını verdiğini belirtir. Gerekli emek-zamanın kısaltılması sayesinde, işgününün gerekli-emek ve artı-emek kısımları arasındaki oranın değişimiyle sağlanan artı-değeri ise göreli artı-değer (nispî artı-değer) diye niteler. Emeğin üretkenliğindeki yükselmenin işgücünün değerini düşürebilmesi için, bu yükselmenin gerekli-emek değerini belirleyen ürünlerin (gıda, giyecek, barınak gibi) üretildiği sanayi dallarını etkilemesi gerekir. Fakat bu durumu, o toplumdaki üretimin yalnızca son döneminde cereyan eden bir düşme etkisi olarak varsaymak doğru olmayacaktır. Çünkü bir metanın değeri, yalnızca ona son biçimini veren emek miktarını değil, o metanın üretimi sırasında kullanılan üretim araçlarının içerdiği daha önce sarf edilmiş emek kütlesini de içerir. Örneğin bir çift çizmenin değişim değeri, sadece üretimin son halkasında kunduracının harcadığı emekle değil, fakat bunun üzerine, çizme için kullanılan deri, balmumu, iplik gibi maddelerin üretimine ait değişim değerlerinin eklenmesiyle belirlenir.

Marx, gerekli-emek değerini belirleyen ürünlerin dışında kalan metaları üreten sanayi kollarında (örneğin lüks mallar) emeğin üretkenliğinin yükselmesinin, işgücünün değeri üzerinde etkide bulunmayacağını vurgular. Diğer yandan, örneğin gömleğin ucuzlaması, işçinin sadece gömlek için yapacağı harcamayı azaltır. “Oysa gerekli geçim araçlarının toplamı, her biri ayrı sanayilerin ürünleri olan farklı metalardan meydana gelir ve bu metaların her birinin değeri, emek gücünün değerinin bir kesrini oluşturur.” O halde, işgücünün yeniden üretimi için gerekli emek-zamandaki kısalma, sözü edilen farklı metalara ait üretim kollarında görülen emek-zaman kısalmalarının toplamına eşit olur. Marx, kapitalistin aslında en baştan tasarlayarak değil, fakat teknik gelişme sağlayarak genel artı-değer oranının yükselmesine yardım ettiğini belirtir. “Sermayenin genel ve zorunlu eğilimleri ile bunların görünüm biçimleri birbirlerine karıştırılmamalıdır” der. Marx bu bağlamda pek çok unsuru ilerde ele alacağını vurgular ve ekler: “Ancak şurası şimdiden açık ki, rekabetin bilimsel olarak çözümlenmesi, ancak sermayenin iç doğası kavrandığında mümkün olabilir; tıpkı, uzay cisimlerinin görünüşteki hareketlerinin, sadece, bunların gerçek ama duyularla algılanamayan hareketlerini bilen bir kimse için anlaşılır olması gibi.”

Bununla beraber, nispî artı-değer üretiminin daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç hususu daha açıklamak yerinde olacaktır. Unutmayalım, bir metanın gerçek değeri o metanın herhangi bir kapitalist için ne kadar emek-zamana mal olduğuyla değil, üretimi için toplumsal olarak gereken emek-zamanla ölçülür. O halde, herhangi bir kapitalistin metası gerekli geçim araçları arasında yer alsın ya da almasın, toplumsal olarak gereken emek-zamanda kısalma gerçekleştiğinde, o kapitalist de bu nispî artı-değer yükselmesinden yararlanacaktır.

Ayrıca hatırlamak gerekir ki, yüksek vasıflı üretici emek, aynı zaman içinde o işkolundaki toplumsal ortalama emekten daha fazla değer yaratır. “Bunun içindir ki, iyileştirilmiş üretim yöntemini kullanan kapitalist, aynı sanayide faaliyet gösteren öbür kapitalistlere oranla, işgününün daha büyük bir kısmını artı-emek olarak kendisine mal eder.” Fakat yeni üretim yöntemi genelleşir genelleşmez, sözü edilen bu ekstra artı-değer yok olur. Zaten değerin emek-zaman ile belirlenmesi yasası, rekabetin zorlayıcı yasası olarak kapitalistin rakiplerini yeni yöntemleri kendi iş yerlerinde de uygulamaya sevk eder. Demek ki, başlangıçta sadece onu kullanan kapitalistlere nispî artı-değer sağlayan teknik ilerleme süreci, en sonunda emeğin üretkenliğindeki yükselme tüm üretim dallarına egemen olduğunda ve böylece işgücünün değerini oluşturan metalar ucuzladığında genel artı-değer oranını tüm kapitalistler lehine değiştirecektir.

Marx ulaştığı sonuçları özetler: Metaların değerleri emeğin üretkenliğiyle ters orantılıdır. Meta değerleriyle belirlendiği için, işgücünün değeri de böyledir. Buna karşılık, nispî artı-değer emeğin üretkenliğiyle doğru orantılıdır. Nispî artı-değer, emeğin üretkenliği yükselirse artar ve düşerse azalır. Bundan dolayı, emeğin üretkenliğini yükselterek işçiliği ucuzlatmak ve böylece artı-değeri yükseltmek sermayenin içsel bir dürtüsü ve devamlı bir eğilimidir. Metanın mutlak değeri, onu üreten kapitalist için kendi başına önemi olan bir şey değildir. Kapitalistin ilgilendiği şey, sadece metada saklı olan ve metanın satışı ile gerçekleşebilen artı-değerdir. Marx, bu açıklamaların, kapitalistlerin neden metaların mübadele değerlerini durmadan düşürmeye çalıştıkları bilmecesini çözdüğünü vurgular. “Kapitalist üretim tarzında emeğin üretkenliğindeki gelişmenin amacı, işgününün, işçinin kendisi için çalışmak zorunda olduğu kısmını kısaltmaktır, böylece işçinin kapitalist için karşılıksız olarak çalışacağı işgününün geriye kalan kısmı uzatılmış olmaktadır.”

Üretilen bir ürün için harcanan emeğin ikili karakteri nedeniyle, üretkenlikteki artış kullanım ve değişim değeri bakımından farklı sonuçlar doğurur. Diyelim eskiden 2 saatte bir ceket üretilirken, üretkenlikteki artış sayesinde şimdi 1 saatte 1 ceket üretilecektir ve bunun anlamı, neticede o toplumda çok daha fazla ceket üretilmesi yani maddi servetin artması demektir. O halde, kullanım değeri yaratan özelliğiyle emek (yani yararlı emek) kendi üretkenliğindeki artış ya da azalma ile doğru orantılıdır. Buna karşılık, aynı örneğe emeğin değişim değeri yaratması açısından baktığımızda durum değişir. Çünkü eskiden 1 ceketin değişim değeri 2 saat üzerinden belirlenirken, şimdi 1 saat üzerinden belirlenecektir. Demek ki, üretkenlikteki artış neticesinde aynı ceketin değişim değeri yarıya düşmüş olacaktır. Fakat neticede eskisiyle aynı süre içinde şimdi daha fazla miktarda meta (1 yerine 2 ceket) üretilmektedir ve sermaye sahibini ilgilendiren asıl husus da zaten budur.