Navigation

Sağlıksızlığa Dönüşüm Projesi

Sağlık en temel ihtiyaçlarımızdan birisidir. Ancak son yıllarda uygulamaya konulan yeni yasalarla, burjuvazi sağlığımızdan tümüyle feragat etmemizi istiyor. Enerji ve silah sektöründen sonra üçüncü büyük kâr kapısını oluşturan sağlık sektörü, özel sermayenin ellerine bırakılarak, milyonlarca işçinin sağlık hakkı gasp ediliyor.

İşçi sınıfının örgütsüzlüğünden güç alan burjuvazi, saldırı programını kademeli olarak, yani alıştıra alıştıra gerçekleştirdi. Burjuvazinin temsilcisi olan AKP hükümetinin 2005 yılından beri uyguladığı sözde sağlık reformu döne döne işçi sınıfını vurmaya devam ediyor. Adına janjanlı bir biçimde “Sağlıkta Dönüşüm Projesi” denilen bu saldırı programı işçi sınıfı için daha fazla hak kaybının ve sağlıksızlığın projesidir.

AKP hükümeti bu projeyi SSK hastanelerini Sağlık Bakanlığına devretmekle başlattı. SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı gibi kurumları, olumlu bir adım olarak tek çatı altında birleştirdi. “Artık kuyruk çilesi bitecek, herkes istediği hastaneden tedavi hizmeti alabilecek” diyerek, sıra alamayan, hastane bahçelerinde saatlerce beklemekten bıkan işçiler için, bu uygulama cazip hale getirildi. Özel hastanelerin kapıları işçilere açılarak sistem iyice cazip kılındı. Ancak çok geçmeden bunu giderek artan fark ücretleri ve “katkı payları” izledi. Ardından Aile Hekimliği uygulaması ile Sağlık Ocakları kapatılmaya başlandı. Performansa dayalı döner sermaye uygulamasını ifade eden ve yanıltıcı biçimde “Tam Gün” yasası olarak sunulan yasayla sağlık emekçileri daha fazla sömürüye mahkûm edilmek isteniyor. Sağlık sektöründe iş güvenceli çalışanların sayısı hızla azaltılıyor. Hastanelerde merkezi bütçeden maaş alanlar hariç, tüm diğer ücretler ve hastane harcamaları döner sermaye bütçesinden karşılanır duruma getirilerek, hastaneler ticari işletmeye dönüştürülüyor. Devletin sağlığa ayırdığı bütçe de her geçen gün daha da azaltılıyor. “Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı” ile kamu hastaneleri “sağlık işletmesi” konumuna geçirilerek, mali açıdan özerk işletmeler haline getirilmek isteniyor. Bu projenin bir adım ötesi kamu hastanelerinin özelleştirilmesi ve sağlık hizmetinin tamamıyla para ile satın alınabildiği yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır.

Önce primini öde!

1 Ekim 2008’de yürürlüğe giren SSGSS yasası, kişinin çalışıp çalışmadığına bakmaksızın, 18 yaşın üstünde olan ve asgari ücretin üçte birinden fazla gelire sahip kişilerin %12,5 oranında prim ödeyerek sağlık hizmetinden faydalanmasını öngörüyor. Geliri 222 TL’nin üzerinde olanlar, asgari ücret alan işçiler ve aileleri, kişi başı 27,72 TL prim ödeyerek sağlık hizmetinden faydalanabiliyorlar. Primini ödeyebilenler sağlık hizmetinden yararlanabilirken, 1 TL dahi prim borcu bulunanlar bu hizmetten faydalanamıyorlar. Dolayısıyla primi yatmadığı için hastane kapılarından çevrilenlerin, parası olmadığı için hastane hastane dolaştırılıp yollarda ölenlerin sayısı hızla artıyor.

Ya paketin içindesindir ya da kendi kaderinle baş başa!

Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren yasa, Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK) finanse ettiği hizmeti, Temel Teminat Paketinin kapsamıyla sınırlandırıyor. Buna göre, sağlık hizmetinden yararlanacak olanların, kapsam dışında kalan hizmetler için ek ödeme yapmaları gerekecek. Yalnızca ayakta tedaviyi yeterli gören bir anlayış hâkim kılınmak isteniyor. Bundan daha fazlasını talep eden “müşteriler”, “çağdaş” sağlık işletmelerinden parasına göre sağlık hizmeti satın almak zorunda bırakılıyor.

Prim yetmez, katkı payını da öde!

Sağlığa ayrılan bütçe 48 yıldır yerinde sayarken, AKP hükümeti sağlık harcamalarında 3 milyar lira tasarruf yapmayı hedeflediğini açıkladı. Devletin tasarruf dediği şey, tıkır tıkır primini ödemeye devam eden işçinin cebinden ekstradan 3 milyar lira daha çıkmasıdır. İşçi sağlık primi ödediği halde, bunun haricinde bir de muayene ve ilaç için daha fazla katkı payı ödeyecek. Sağlık Ocakları ve ayakta tedavinin yapıldığı hastanelerde 2 TL, devlet ve üniversite hastanelerinde 8 TL, özel hastanelerde ise 15 TL katılım payı alınacak. Hastaneler sınıflandırılarak, hasta katılım payı hastaneye göre %30’dan başlayıp %70’e kadar çıkacak. Şayet muayene olup bir de bunun üzerine ilaç alırsanız katılım payınız daha da artacak. Yani hastalığınızın teşhisi ile yetinmeyip tedavi olmak istiyorsanız kesenin ağzını açacaksınız. Bunun dışında tek seçeneğiniz tedavinizi çıkmaz aya erteleyip, hastalığınızla yaşamayı öğrenmek olacak! Üstelik yeni getirilen bu uygulamaya, ekonomik gücü olmadığı için kendilerine bu kart verilen yeşil kartlılar da dâhil edildi.

Devlet daha önce orijinal ilaçlarda yüzde 100, eşdeğer ilaçlarda yüzde 80 oranında ödeme yaparken, yeni uygulamayla orijinal ve eşdeğer ilaçlarda yüzde 60 üzerinden ödeme yapacak. Dolayısıyla aradaki fark hastadan alınacak. Yeni uygulamayla ilaçta katılım payı da artırıldı. 1 Ekimden itibaren geçerli olmak üzere katılım payı emeklilerde %10’dan %15’e, çalışanlarda %20’den %30’a yükseltildi.

Ekonomik krizin faturasının işçi sınıfına çıkarıldığı bugünlerde, Türkiye İstatistik Kurumu’nun Şubat ayında yaptığı bir araştırmaya göre işsiz işçi sayısı resmi olarak 3 milyon 802 bin kişiye ulaşmıştır. Ancak bu rakama 1-2 ay önce işsiz kalanlar ve bir yıldan uzun bir süredir resmi olarak iş aramayan, yani iş bulmaktan ümidini kaybetmiş işçiler dâhil edilmemiştir. Bu rakamları eklediğimizde gerçekte işsiz sayısı 6,5 milyon kişiye ulaşmaktadır. Aynı şekilde 10 milyon 25 bin kişi hiçbir sosyal güvencesi olmadan, kayıt dışı çalışıyor. İşsiz işçiler, işsizlik sigortasından işsizlik ücreti aldıkları süre içerisinde sağlık hakkından faydalanabiliyorlar. Ancak işsizlik sigortasından yararlanamayanlar ve işsizlik ücreti kesilmiş olanlar, geriye dönük 90 günlük prim ödemişlerse, ancak 100 gün daha sağlık hakkından faydalanabilecekler. Neredeyse her dört gençten birinin işsiz olduğu ve kronik işsizliğin yaygınlaştığı bu dönemde, bir yıldan uzun süre işsiz kalanlar ve aileleri sağlık hakkından faydalanamayacaklar. “Hiç kimseyi dışarıda bırakmayacak bir sağlık güvencesi getiriyoruz” diye övünen AKP, bu uygulamayla parası olmayan vatandaşları kapı dışarı etmiştir.

3500 kişilik ailenin hekimi!

Sağlık Ocaklarının kapatılmasıyla birlikte başlayan aile hekimliği uygulamasının 59 ilde yaygınlaştırılması hedefleniyor. Aile hekimliği uygulamasının amacı, çalışan personelin sayısını azaltarak elemandan tasarruf etmektir. Aile hekimleri isterlerse yanlarında sözleşmeli personel çalıştırabiliyorlar. Fakat devlet yalnızca iki kişinin ücretini karşılıyor. Hiçbir sağlık kurumunun elektrik, su, ısınma, tamir ve diğer cari giderleri karşılanmadığı gibi, tüm bu masraflar hizmet ödeneklerinden, aile hekimleri tarafından karşılanıyor. Aynı zamanda bir aile hekimi 3500 kişinin sağlık probleminden sorumlu oluyor. Tek bir kişiye 3500 hastanın düşmesi, gereken tedavinin nasıl sağlanacağının göstergesidir.

Sağlık Ocaklarının bir işlevi de, hastalığın oluşmasını ve yaygınlaşmasını engellemek üzere koruyucu sağlık hizmeti vermekti. Sağlık Ocakları kapatıldıktan sonra bu işlevi hangi kurumun yerine getireceği belirsizliğini koruyor.

Koruyucu sağlık hizmeti, insanların yaşam alanlarında, mahallelerinde çok kolay ulaşabildikleri, meydana gelebilecek salgın hastalıklara ya da herhangi bir hastalığa yakalanmadan önce tedbir alınmasına dönük bir hizmettir. Hastalık nüksetmeden onu engellemeyi başarmak, emekçileri gereksiz sağlık harcamaları külfetinden korumaktadır. Sağlıklı bir toplumun yaratılmasının, hastaneye, doktora ve ilaca ihtiyacı önemli ölçüde azaltacağı açıktır. Ancak bu, hastalıktan kâr etme mantığı üzerine kurulu ilaç tekellerinin ve diğer tıp şirketlerinin işlerine çomak sokmak demektir aynı zamanda. Tam da bu yüzden, koruyucu sağlık hizmeti anlayışı terk edilmiştir. Koruyucu değil, daha çok ilaç tüketiminin hedeflendiği “tedavi edici hekimlik” anlayışıyla, ilaç masrafları tüm sağlık harcamalarının yüzde 42’sini oluşturur hale gelinmiştir. Oysa koruyucu sağlık hizmetlerinin uygulanması durumunda, olması gereken oran yüzde 15 ilâ 20 civarındadır. Bu politika sonucu, Türkiye’de 2004 yılından 2008 yılına kadar geçen sürede sağlık harcamaları dört kat artmıştır. Aynı politika ile yetiştirilen hekimler, tıp kartelinin çıkarlarına uygun bir eğitimden geçerek mesleklerine başlamaktadırlar. Örneğin normal doğumların yüzde 60’ının neden yoğun bakım tedavisi gördüğünü kimse açıklayamamaktadır. Modern tıp pazarı, ilaç tüketimini, gereksiz tetkikleri ve çoğu durumda gereksiz tedavi yöntemlerini olmazsa olmazmış gibi dayatmaktadır. Kullanılan ilaç ve malzemeleriyse, firmaların verdikleri promosyonlar ve performans ücretleri belirlemektedir.

“Kamu Hastane Birlikleri Yasa Tasarısı” ve “Tam Gün” Yasası

Kamu Hastane Birlikleri Yasasıyla devlet ilk elden 400 kamu hastanesini birleştirmeyi hedefliyor. Bir veya birkaç ildeki hastaneler birleştirilecek ve 7 kişiden oluşacak bir yönetim kurulu ile işletilecek. Yönetim kurulu üyeleri ise İl Genel Meclisi, Vali, Bakanlığın belirleyeceği tıp mezunu, Ticaret Odasının belirleyeceği işletmeci, muhasebeci ve hukukçudan oluşacak. Bu kurul içerisinde hastanede çalışacak olan ne bir işçi, ne de bir işçi temsilcisi bulunmaktadır. Sağlık emekçilerinin özlük haklarına tam bir saldırıyı ifade eden bu uygulamayla, sağlık çalışanının iş ve ücret güvencesi tehdit altında olacak. Sözleşmeli çalışma esas alınarak kadro hakkı yok edilecek. Hastaneler kendi gelirlerini kendileri sağlayacaklar. Dolayısıyla sömürecekleri kitleyi de üç kuruş asgari ücret alan işçiler oluşturacak. Hastaneler hizmet altyapısı, hasta (müşteri) memnuniyeti ve kalite gibi uygulamalarla sınıflandırılacak. Hastaneler sınıflandırılırken, işçi sınıfı da sınıflandırılarak, gelirine uygun hastaneye gidebilecek. Ya da ömrünü hastane ve doktor yüzü görmeden geçirecek.

Bunun yanı sıra, sağlık çalışanlarına, “Tam Gün Yasası” ile tümüyle performansa dayalı bir sistem dayatılarak, “ne kadar performans o kadar ücret” uygulaması getirilecek. İş güvencesi hastanenin yönetim kurulunun iki dudağı arasında olacak. Bu yasa ile sağlık çalışanları daha fazla ücret için alabildiğine uzun sürelerde çalışmaya zorlanırken, kuralsızlığın, esnek çalışmanın ve taşeronlaştırmanın hızla yaygınlaştığı, kadrolu personelin tarihin geçmiş bir zaman dilimine itildiği dönem açılacaktır. İnsan sağlığı gibi böylesine önemli bir konunun performans sistemiyle boğulması, kapitalist sistemin “yalnızca sermayeye hizmet et” anlayışının ifadesidir.

Kamu Hastane Birlikleri Yasasıyla, devlet hastanelerine ait bütün taşınabilir ve taşınmaz malların elden çıkartılması ve özel sermayeye peşkeş çekilmesinin yolunu döşeyen bu yasa tasarısı ile tüm kamu hastaneleri “sağlık ticarethanesi” haline getirilecek. Daha şimdiden kamu kuruluşu gibi görünen, fakat özel bir işletme gibi işletilen devlet ve üniversite hastanelerinde, aynen özel hastanelerde de olduğu gibi, yemek, temizlik, ulaşım, otopark, kantin, hemşirelik, radyoloji, tomografi, MR gibi bölümler özelleşmiştir. Beykoz Devlet Hastanesi, Kamu Hastaneleri Birliği Yasası kapsamında Paşabahçe Devlet Hastanesiyle birleştirilmiştir. Aynı yasa tasarısı kapsamında Validebağ Devlet Hastanesi ise Üsküdar Devlet Hastanesiyle birleştirildi. Bu hastanelerde sağlık çalışanlarının ve taşeron işçilerin durumu belirsizliğini koruyor. Ancak belli ki taşeron işçilerine işsizlik, kadrolu olanlara da başka hastanelere ve kurumlara sürgün gözüküyor. Bakırköy Mazhar Osman Sinir Hastalıkları Hastanesinde çalışanlar ve tedavi gören hastalar da sağlıkta dönüşümün kurbanı oldu. Yatırılan hastalar ya taburcu edildi ya da başka hastanelere sevk edildi.

Dünyadaki durum da farklı değil

Tüm dünyada krizle birlikte sağlık çalışanlarına ve işçi sınıfının sağlık hakkına azgınca saldırılmaya devam ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, genel sağlık sigortası uygulayan birçok ülkede de durum farklı değildir. Bu ülkelerde, hizmet azaltılırken katkı payları sürekli olarak artırılmıştır. Masraflar işçi sınıfının sırtına yıkılmıştır. Almanya’da “sağlık paketi”ni daraltma ve prim oranlarını artırmanın yanı sıra, emekli maaşlarının da yüzde 10 oranında azaltılması planlanmaktadır. Buna tepki gösteren yüz binlerce işçi sokağa dökülmüştür. İtalya, emeklilik yaşını 60’tan 65’e, minimum çalışma süresini ise 35 yıldan 40 yıla çıkarmayı planlamaktadır. İsviçre’de hastaların tedavi masraflarında katkı payı %10’dan %20’ye çıkarılmıştır.

Sağlık hakkından vazgeçme!

Sağlık insanın vazgeçilmezlerinden biridir. Ama ticari olarak, sağlık sektörü de sermaye sınıfının vazgeçilmezleri arasındadır. Devleti bu alandan süpürerek pastayı mideye indirmeye çalışan burjuvazinin arzuları, örgütlü işçi sınıfının tepkisi olmadığı sürece, hiçbir engele takılmadan gerçekleştirilecek. Buna izin vermemenin tek yolu burjuvaziye karşı örgütlü mücadele yürütmekten geçiyor. Tüm dünyada beslenme, konut, sağlık, ulaşım ve eğitim hakkından ücretsiz faydalanabilmek, kendi kaderimizi kendi ellerimize almakla mümkün olacaktır ancak.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:55, Ekim 2009