Navigation

Polis Terörü Tırmanıyor

Hak gaspları, anti-demokratik uygulamalar, baskıcı politikalar ve işkence her geçen gün artıyor. AKP hükümetinin dilinden düşürmediği “ileri demokrasinin” ne demek olduğunu, sokakta, karakolda, cezaevinde yaşanan olaylardan görebiliyoruz. 2011 yılında üçüncü kez seçimleri kazanan ve ustalık dönemine geçtiğini açıklayan AKP hükümeti, şiddet ve baskı politikalarında da ustalaştı. Kadın, erkek, genç, yaşlı ve çocuk demeden insanlar polis şiddetiyle karşılaşıyor, sokak ortasında dayak yiyor. Hatta 1,5 yaşındaki bebeğin suratına bile biber gazı sıkılıyor.

Burjuva devlet, ezilen ve sömürülen çoğunluğun, azınlık durumundaki egemen sınıf tarafından baskı ve denetim altında tutulması için vardır. Burjuva hükümetler de polisi bir baskı aygıtı olarak kullanırlar. Kriz ve savaş kıskacındaki AKP hükümeti de, sistemin bekasını sağlamak için devlet terörünü tırmandırıyor. Baskının dozajını arttırırken, yargı eliyle işkencecileri ve kiralık katilleri sokağa salıyor. Elbette ki polis, sahiplerine hizmette kusur etmiyor. Dayak attığı, işkence ettiği insanları, toplum nezdinde de suçlu göstermek için terörist, bölücü, eroinman, konsomatris, tinerci gibi ithamlarla suçlu ilan ediyor. İşkenceci polisler cezalandırılmak yerine terfi ettiriliyor. Dolayısıyla işkenceciler cezalandırılmayacaklarını bildikleri için daha bir cesaretleniyor, pervasızlaşıyor, vicdansızlaşıyor ve zorbalaşıyorlar.

İşkence artıyor

AKP hükümeti iktidara geldiği ilk dönemlerde işkenceye sıfır tolerans tanıyacağını açıklamıştı. Ancak ilk dönemlerdeki düşüş kısa bir süre sonra yerini insan hakları ihlallerinde ve işkence vakalarında yükselişe bıraktı.

İnsan Hakları Derneği’nin 2011 raporuna göre, sadece Marmara bölgesindeki işkence vakaları bir önceki yıla göre %200 oranında arttı. Marmara bölgesinden 818 kişi İHD’ye başvurarak işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldığı için şikâyette bulundu. Elbette bu rakamlar yalnızca İHD’ye gidebilenleri kapsıyor. Korktuğu ya da tehdit edildiği için gidemeyenleri de düşündüğümüzde bu oranın daha ciddi boyutlara tırmanacağı açıktır. Raporda işkence yöntemleri şöyle sıralanıyor: “Tekme ve tokatla kaba dayak atılması, coplanmak, ölümle ve tacizle tehdit, kolların kelepçelenmesi, yakınlarına haber vermenin engellenmesi. Kalabalık bir grup içerisine alınıp linç edilme duygusu yaratarak dövülme, ajanlık teklifi, kutsal değerlerine ve aile fertlerine hakaret ve küfür edilmesi, kafasına silah dayayarak öldürme tehdidi, karakollarda darp edilmesi…” Liste uzayıp gidiyor.

2012’nin başından itibaren işkence vakaları baskı politikalarına paralel olarak arttı. Yalnızca Haziran ve Temmuz aylarında yaşanan olaylar durumun vahametini ortaya koyuyor. Polis, 2 Haziranda İstanbul Ataşehir’de kimlik kontrolü sırasında 3 gence saldırdı. Karakolda tehdit edilen gençlerden Ahmet Yılmazer olayı şöyle anlatıyor: “Polisler babamı karakolda «Bu işin sonu kötüye gider. Şikâyet ederse cebine eroin koyarım» diyerek tehdit ettiler. Bizi bu hale getirenlerin cezalandırılmasını istiyorum. Ben hangi suçu işledim ki beni bu hale getirdiler? Ben suçlu olsam bile beni bu hale getiremezler. Gözümde de bir görme kaybı var, yazıları seçemiyorum. Bu yüzden çalışamıyorum. Beni bu hale getirenlerin cezalandırılmasını istiyorum.”

Bu olaydan birkaç gün sonra 6 Haziran gecesi Taksim’de 10 sivil polis tarafından dövülen Murat Şalcı beyin kanaması geçirdi. Polisler, Murat Şalcı’nın kafasını yere vurup kendisine zarar vermeye çalıştığını iddia etti. Aynı tutanakta polisler Murat Şalcı’yı “terör örgütüne üye olmak ve örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla suçladılar.

20 Haziranda İstanbul Fatih’te Ahmet Koca, hamile akrabasını hastaneye yetiştirmeye çalışırken, polise yol vermediği gerekçesiyle sokak ortasında 10’a yakın polis tarafından öldüresiye dövüldü. Hızlarını alamayan polisler, yerde yatan Koca’ya elleri kelepçeli olduğu halde kemerleriyle vurmaya devam ettiler. Etraftan yardıma gelen esnafı da iteleyerek uzaklaştıran polisler, Ahmet Koca’yı hastane yerine Yenikapı’da bir arka sokağa götürerek dövmeye devam ettiler. Saatlerce süren dayakla yetinmeyen polisler, işkenceyi karakolda da sürdürdüler. Aslında tartışma, Ahmet Koca’nın yardım etmesi için ağabeyini aradığında Kürtçe konuşması nedeniyle başladı. Kürtçe konuşuyorsan teröristsin diyen polisler, Koca’ya saatlerce işkence ettiler.

17 Temmuz gecesi Diyarbakır’ın Sur ilçesinde bir polis, ehliyetsiz araba kullanan 18 yaşındaki Kürt genci vurdu. Ensesine sıkılan kurşun nedeniyle Nurhak Çartay hayatını kaybetti. Ailesi Cumhuriyet Başsavcılığına polisler hakkında suç duyurusunda bulunduklarında, savcı, katil polisleri koruyarak, “kardeşinin o sırada orada ne işi vardı? Polisler, onları terörist sandığı için havaya ateş açmışlar” dedi. Önce Kürt halkı potansiyel terörist ilan ediliyor ve sonra da tüm baskı, işkence ve öldürme olayları “terör” bahane edilerek aklanıyor.

Niyazi Buldan, 19 Temmuz gecesi trafik kontrolüne takıldı. Soyadı “Buldan” olduğu için vahşi bir biçimde dövüldü. Hastane yerine karakola götürülüp dayak işkencesine devam edildi. Oysaki Buldan’ın GBT taramasında hiçbir gözaltı ya da aranma kararı çıkmamıştı. Üzerinde çakı bile yoktu. Ellerine kelepçe takıldı, boğazı sıkıldı ve bir süre nefessiz bırakıldı. Buldan, hastaneye götürülmek yerine bir minibüse bindirilerek evine gönderildi. Buldan’ın göğsüne aldığı darbeler sonucunda iki kaburgasının kırıldığı ve kaburgalarından birinin akciğerine saplandığı tespit edildi. Buldan, yoğun bakım ünitesinde yaşam savaşı veriyor.

Buldan’ın ailesi Pervin Buldan’la aynı soyadını taşımanın bir suç olmadığını anlatmak zorunda kalıyor: “Biz sadece Muşluyuz, BDP milletvekili Pervin Buldan’la bir alakamız yok. Aynı aileden olsak da suçlu mu olacağız? Böyle saçmalık olur mu? Polis üniformasını, güvenliğinden sorumlu kişilere işkence etmek için kullanıyor. Kardeşim, o haldeyken yolda, dolmuşun içinde ölebilirdi. Bunu hak edecek hiçbir şey yapmadık.” Karakoldaki polisler gözaltı defterinde olayla ilgili bir kaydın bulunmadığını ve şikâyeti olanın savcılığa gitmesi gerektiğini söyledi.

En son yaşanan olay ise, 23 Temmuzda gerçekleşti. Trabzon’da kucağında 1,5 yaşındaki bebeği olmasına rağmen polis, Ebubekir Bıyıklı’ya biber gazı ile saldırdı. Kuzeninin karakola götürülmesini engellemek isteyen Ebubekir Bıyıklı polisin şiddetine maruz kaldı.

İşçilerin, sendikaların, Kürtlerin hak arama mücadelesine dönük yoğun bir baskı var ve her geçen gün artıyor. İşçilerin, memurların eylemlerine saldıran devlet, Kürt halkının haklı talepleri için sokağa çıkmasına bile izin vermiyor. 14 Temmuzda Diyarbakır’da yapılmak istenen ama yasaklanan mitingde polis, Kürt halkına ve temsilcilerine, sanki düşmanla savaşıyormuş gibi saldırmış ve BDP milletvekili Pervin Buldan’ın ayağını kırmıştı. Hopa olaylarını hatırlayalım. Orada yaşanan vahşetin sonucunda emekli öğretmen Metin Lokumcu hayatını kaybetmişti.

“İşkenceye sıfır tolerans” diyenler işkencecileri sokağa salıyorlar

Bazı işkence ve dayak olayları, görüntülerin kameralara yakalanması ve medyaya yansıması nedeniyle tez zamanda kapatılamıyor. Ancak tutanaklar, ifadeler ve raporlar, görüntülere rağmen işkence gören ve dayak yiyenleri suçlu çıkartıyor. Dövülen kişi Kürtse polis onun bölücü olduğunu, Türkse alkolik, uyuşturucu kullanıcısı ya da tinerci olduğunu, sisteme muhalif bir kişiyse yine terörist olduğunu rapor ediyor. İşkence yapan polis, kendisi hakkında bir şikâyette bulunulması, soruşturma ya da dava açılması halinde, işkence görenler hakkında derhal “memura hakaret ve mukavemet etmek, bu sırada onu yaralamak, kamu malına zarar vermek” gibi gerekçelerle karşı davalar açıyor. Polislere karşı açılan davalar ise yıllarca uzatılıyor ya da sonuçlanmıyor. İşkenceci polisin yaptığı yanına kâr kalırken, işkence görenler aleyhine açılan davalar kısa sürede ağır cezalar ile sonuçlanıyor.

Karakollarda tutulan tutanaklara kişinin kafasını duvara çarptığını, kendisine zarar verdiğini ya da dengesini kaybederek düştüğünü yazıyorlar. Nerede olursa olsun, benzer iddialar her yerde aynı şekillerde kayda geçiriliyor. Aslında polis bu işin eğitimini okul sıralarında alıyor. Hastaneye gidildiğinde ise dayak yiyene değil, dayak atana rapor veriliyor. Ahmet Koca olayında dayakçı polisler hastaneye bile gitmeden ciddi bir darp raporu aldılar. Rapor tam anlamıyla ironik. Doktor, dayak atarken bileklerinde incinme olduğu gerekçesiyle polise rapor verebiliyor. Tabii suç Ahmet Koca’da: Dayak yerken yerinden kıpırdamış, kendini korumuş ve bu arada işkence eden polisin bileklerinde sorunlar oluşmaya başlamış! Bu arada, Ahmet Koca’ya verilen raporda ise ufak sıyrıklar olduğu yazıyordu. Ahmet Koca hakkında “Görevi yaptırmamak için direnme ve kamu görevlilerine görevlerinden dolayı zincirleme hakaret” suçundan 2 yıl 3 aydan 6,5 yıla kadar hapis davası açılırken dayakçı polisler yalnızca açığa alındı. Ancak bu açığa almaların çoğu durumda kamuoyunun gazını almak amacıyla yapıldığı ve kısa bir süre sonra polislerin göreve iade edildikleri de ortadadır.

Bir başka olaysa şu: Hrant Dink’in ilk ölüm yıldönümünde, polisin ateş açması sonucu yaralanan Kemalettin Rıdvan Yalın, gözaltı kararı olmamasına rağmen, tedavi olduğu hastanede gözaltındaymış gibi muamele gördü. Ailesi onu göremedi. Taburcu olduktan bir süre sonra Yalın’ın evinde bomba olduğu iddiasıyla arama yapıldı fakat hiçbir şey bulunamadı. Polis kendisini dava eden kişiyi, elindeki gücü kullanarak rahat bırakmıyor. Kişinin hem kendisini, hem ailesini hem de çevresini taciz ediyor, tehditler savuruyor. Yalın’ı yaralayan Muhammet Gişi, terfi ettirilerek Suruç’a atandı ve bir süre ortalıklarda görünmesi engellendi. Gişi, “kasten adam yaralama” suçundan 17,5 ay hapis cezasıyla yargılandı. Ancak nedense hiçbir duruşmaya katılmayan Gişi hakkında hâkim, bir daha hiçbir suç işlemeyeceği kanaatine vardı. Gişi’ye ceza verilmedi. Hâkimin daha önce hiç görmediği Muhammet Gişi hakkında bir daha suç işlemeyeceğine dair vicdani kanaati nasıl oluşturduğu ise bir muamma!

Polis, sisteme muhalif olan, demokrat ya da devrimci olan kişileri bölücü ve terörist diye damgalarken, bunu yapamadığı koşullarda da insanları ahlâksız ve namussuz diyerek damgalamaya çalışıyor. Hatırlayalım, 2011 Aralık ayında eşiyle birlikte eğlenmek için müzikhole giden Fevziye Cengiz, yanında kimliği olmadığı gerekçesiyle yaka paça gözaltına alınmış ve karakolda dayak yemişti. Fevziye Cengiz’in şikâyetçi olmasının ardından oturduğu mahalleye giden polis, kadın hakkında “zaten o konsomatristi” dedikodusunu yayarak aileyi evlerinden, mahallelerinden ettirmişti.

AKP hükümeti “insan haklarının korunması ve geliştirilmesi, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi amacıyla işkence ve kötü muameleye sıfır tolerans politikasını uygulamaya koyduk” diyordu. Şişinerek “ülkemizi bu insanlık ayıbından kurtardık” diyen AKP hükümeti, işkenceden tescilli polis şefi Sedat Selim Ay’ı İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdür Yardımcılığı’na atadı. 1996 yılında 15 devrimciye işkence eden, kadın devrimcilerden birine tecavüzde bulunan, Limter-İş Sendikası’ndan Süleyman Yeter’i işkenceyle katledenler arasında bulunan Sedat Selim Ay terfi ettirilerek devlete yapmış olduğu kusursuz hizmetlerinden dolayı ödüllendirildi.

7 TİP’li öğrencinin ve Kemal Türkler’in katledilmesi davasında da, yargı paketi değişikliği ile eli kanlı Bünyamin Adanalı ve Ünal Osmanağaoğlu serbest bırakıldı. Kiralık katillerine “arkanızdayım” mesajını veren devlet, yeni cinayetlerin de önünü açıyor. Örneğin Mehmet Ağar’ın hangi hapishanede kalacağı onun tercihine bırakılmıştı. Ziyaretine gelecek iş adamları ve devlet bürokratları zorlanmasınlar diye şimdi hapishane yakınına helikopter pisti de yapıldı.

AKP hükümeti baskıcı ve despot devlet geleneğini açıktan devam ettiriyor. Hakkını arayan işçi ve emekçinin demokratik haklarının kullanılması, Kürtlerin demokratik taleplerinin karşılanması, cezaevlerinin daha insani koşullara kavuşturulması hak getire. İnsanlar sokakta yürürken bile işkenceye maruz bırakılıyor. Yaşanan tüm bu insanlık dışı koşullar sermaye sınıfının gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Burjuva devletin polisi, her daim sermayenin hizmetinde, işçi ve emekçilerin, ezilen halkların karşısında duracaktır. Kriz derinleştikçe bu saldırılar daha bir artacaktır. Ancak tüm bu baskılar karşıtını doğurmaktan ve öfkeyi arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Yarın örgütlü işçi sınıfının gücüyle, egemenlerin üzerlerindeki koruyucu zırh parçalanacak ve tüm bu yaptıklarının hesabını vereceklerdir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 89, Ağustos 2012