Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /29

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /29 Elif Çağlı

Bölüm 24: “İlk Birikim”

6. Sanayici Kapitalistin Doğuşu

Marx’ın vurguladığı üzere, sanayici kapitalistin doğuşu kapitalist çiftçinin doğuşu gibi yavaş yol alan bir süreçle olmamıştır. Sanayici kapitalistin doğuş sürecinde, bazı küçük lonca ustaları ve daha ziyade çok sayıda bağımsız küçük zanaatçı ve hatta ücretli emekçi küçük kapitalist haline gelmiştir. Ve sonra da bunlar ücretli emeği giderek artan ölçüde sömürerek ve dolayısıyla sermaye birikimi sağlayarak tam kapitalist olup çıkmıştır. “Kapitalist üretimin çocukluk çağında olanlar birçok yönden Orta Çağ kentlerinin çocukluk çağında olanları andırır; o sıralar, firar eden serflerden kimin usta ve kimin hizmetkâr olacağı sorunu büyük ölçüde firar tarihinin erken veya geç oluşuna göre çözüme bağlanmıştı. Ne var ki, bu yöntemin kaplumbağanınkini geçemeyen hızı 15. yüzyılın sonundaki büyük keşiflerin yaratmış olduğu dünya piyasasının ticari ihtiyaçlarına hiçbir biçimde uymuyordu. Ama Orta Çağdan çok farklı ekonomik toplum biçimlerinde olgunlaşan ve kapitalist üretim tarzına ön gelen dönemde yine de sermaye sayılan, iki farklı sermaye biçimi devralınmıştı: tefeci sermayesi ve tüccar sermayesi.”

Marx, İngiltere’de sermayenin ilk birikim sürecinde yaşananlara dair önemli hususlara dikkat çeker: “Tefecilik ve ticaret yoluyla oluşan para-sermayenin sanayi sermayesine dönüşmesi kırda feodal hukuk düzeni, kentlerde ise lonca sistemini ayakta tutan hukuk düzeni ile önlenmişti. Bu engeller feodal toplumun çözülmesi, kır halkının mülksüzleşmesi ve kısmen kovulmasıyla yıkılmıştı. Yeni manifaktür, kıyılardaki ihraç limanlarında ya da iç kesimlerdeki eski kent belediyelerinin ve bunların loncalarının kontrolleri dışında kalan noktalarda kurulmuştu.” Bu nedenle, İngiltere’de eskinin ayrıcalıklı kentleri bu yeni sanayi fidanlıklarına karşı şiddetli bir mücadeleye girişmişti.

O dönemlerde dünyada yaşanan gelişmeler ilk birikim sürecinin ana uğraklarını oluşturur ve Marx bu sürece kısaca değinir: “Amerika’da altın ve gümüş madenlerinin keşfi, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlerin bunların mezarı haline getirilmesi, Doğu Hint Adalarının fethine ve yağmalanmasına başlanması, Afrika’nın, siyah derililerin ticari amaçlarla avlandığı alana çevrilmesi, kapitalist üretim döneminin şafağının işaretleriydi.” Bu süreçler ilk birikimin ana uğraklarını oluşturdu. Bunu, sahnesi bütün yeryüzü olmak üzere, Avrupalı ulusların ticaret savaşları izledi. Bu savaş, Hollanda’nın İspanya’dan ayrılmasıyla başladı, İngiltere’de Jakobenlere karşı savaşla muazzam boyutlara ulaştı ve Çin’e karşı girişilmiş Afyon Savaşı ile devam etti.

Marx’ın bu bağlamda dikkat çektiği üzere, kapitalistleşme tarihinde zor büyük rol oynamıştır. “İlk birikimin farklı uğrakları, şimdi, az çok bir zaman sırası izleyerek, özellikle İspanya, Portekiz, Hollanda, Fransa ve İngiltere’ye dağılmış bulunuyor. Bunlar, 17. yüzyılın sonunda İngiltere’de sömürge sistemini, devlet borçları sistemini, modern vergi sistemini ve korumacılık sistemini içine alan sistematik bir bütün oluşturur. Bu yöntemler, sömürgecilik sisteminde olduğu gibi, kısmen en kaba zora dayanır. Ama hepsi, feodal üretim tarzının kapitalist üretim tarzına dönüşüm sürecini uygun bir ortam yaratarak hızlandırmak ve geçiş süresini kısaltmak için, devlet zorundan yararlanmıştı. Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir. Zor, başlı başına bir iktisadi güçtür.”

Nitekim Marx’ın aktardığı üzere, Hıristiyanlık konusunda ihtisas sahibi bir yetkili olan W. Howitt, Hıristiyan sömürgecilik sistemi hakkında şöyle demiştir: “Hıristiyan denilen bu insanlar, dünyanın dört bir yanında, boyunduruk altına alabildikleri halklara karşı, dünya tarihinin başka hiçbir döneminde ve ne kadar vahşi, ne kadar geri, insaf ve utanmadan ne kadar nasipsiz olursa olsun başka hiçbir kavminde benzerine rastlanmayan barbarlık ve gaddarlığı reva görmüşlerdir.” Örneğin 17. yüzyılın başta gelen kapitalist ülkesi Hollanda’nın sömürge yönetiminin tarihi, Cava adasının sömürgeci yöneticilerinden birinin ifadesiyle, en görülmemiş türden ihanetlerin, rüşvetlerin, kırımların ve bayağılıkların tarihidir. Bu tarih, insanların ihanetleri, satın alınmaları, kitle halinde yok edilmeleri ve alçalmaları bakımından bir eşi daha bulunamayacak bir tablo oluşturur. Bunların, Cava’da köle olarak kullanmak üzere Celebes’te (yeni adıyla Sulawesi) giriştikleri insan hırsızlığı dehşet vericidir. Hollandalılar Cava’da yürüttükleri insan kırımıyla, adımlarını attıkları her yeri kurutup insandan yoksun hale getirdiler. Örneğin Cava’nın bir eyaletinde 1750 yılında seksen binin üzerinde olan nüfus 1811 yılında sekiz bine indi.

İngiltere’nin sömürgeci tarihi de, Marx’ın örneklemesiyle, ilk birikim sürecini çarpıcı biçimde gözler önüne serer. “İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, herkesin bildiği gibi, Hindistan’ın politik yönetiminin yanı sıra, çay ticaretinin bütün tekelini, genel olarak Çin’le olan ticareti ve Avrupa ile yapılan mal taşıma tekelini de ele geçirmişti. Ama Hindistan ile adalar arasındaki kıyı ticareti ve Hindistan’ın iç ticareti, kumpanyanın yüksek dereceli memurlarının tekelindeydi. Tuz, afyon, Hint karabiberi ve diğer metaların tekelleri bitip tükenmek bilmeyen bir zenginlik kaynağıydı. Memurlar fiyatları kendileri saptıyor ve talihsiz Hinduları diledikleri gibi soyuyordu. Genel vali bu özel ticarete katılıyordu. Kolladığı kimseler öyle koşullar taşıyan sözleşmeler elde ediyordu ki, simyacılardan daha akıllıca hareket ederek, altını yoktan yaratıyorlardı. Bir günde yerden mantar bitercesine büyük servetler ortaya çıkıyor, bir kuruş bile yatırmaksızın ilk birikim başlayıp devam ediyordu.”

Yerlilere karşı en korkunç davranılan yerler, doğal olarak, Batı Hint Adaları gibi yalnız ihracata yönelmiş plantasyon sömürgeleri ile Meksika ve Hindistan gibi yağma alanı haline getirilen zengin ve nüfusu kalabalık ülkelerdi. Ama gerçek anlamıyla sömürge olan ülkelerde bile, ilk birikimin Hıristiyanca niteliği kendini ortaya koymaktan geri kalmıyordu. Protestanlığın o asık yüzlü virtüözleri, New England’lı Püritenler, 1703 yılında çıkardıkları bir meclis kararıyla, her kızılderili kafa derisi ve tutsak edilen her kızılderili için 40 sterlin ödül koydular. 1720’de kafa derisi başına ödül 100 sterline yükseltildi. Britanya Parlamentosu, vahşi av tazılarını ve kafa derisi yüzmeyi “Tanrının ve doğanın kendilerine ihsan ettiği araçlar” olarak ilân etti. Yaşanan bu acımasız ilk birikim sürecinde, örneğin 1866 yılında Hindistan’da yalnızca Orissa eyaletinde bir milyondan fazla Hindu açlıktan öldü.

Sömürgecilik sistemi, ticaretin ve deniz taşımacılığının olgunlaşması için sera etkisi yaratmıştır. Sömürgeler, gelişen manifaktürlere piyasa ve piyasa tekeli yoluyla güçlenmiş bir birikim sağlamıştır. Avrupa’nın dışında doğrudan doğruya yağma, köleleştirme ve katletme ile ele geçirilen servet anavatana akmış ve orada sermayeye dönüşmüştür. Sömürge sistemini tam olarak ilk geliştirmiş ülke olan Hollanda daha 1648 yılında ticari gücünün zirvesindedir. O dönemin yazarlarının dikkat çektiği üzere, Hollanda, Doğu Hint ticaretini ve Avrupa’nın güneybatısı ile kuzeydoğusu arasındaki ticareti hemen hemen tümüyle kendi elinde tutmaktadır. Balıkçılığı, denizciliği, manifaktürleri bakımından diğer bütün ülkeleri geride bırakmıştır. Şöyle ki, Hollanda Cumhuriyeti’nin toplam sermayesi, belki Avrupa’nın diğer ülkelerinin toplam sermayesinden daha önemli bir miktar oluşturmuştur. Peki, kapitalist gelişme sürecinin parlak yıldızı Hollanda’nın diğer yüzündeki gerçeklik nedir? Marx’ın ifadesiyle, Hollanda halkı daha 1648 yılında Avrupa’nın diğer bütün halkları arasında daha aşırı çalışanı, daha yoksulu ve daha zalim bir baskı altında ezilenidir.

“Günümüzde sınai üstünlük ticari üstünlüğü de beraberinde getirmektedir” der Marx. Oysa gerçek manifaktür döneminde sınai üstünlüğü sağlayan, ticari üstünlüktür. “Sömürgecilik sisteminin o zamanlar oynamış olduğu rolün önemi de bununla ilgilidir. Sömürgecilik sistemi, Avrupa’nın eski tanrılarının yanında kendisine sunakta yer açan ve günün birinde diğerlerinin tümünü elinin tersiyle bir yana iten «yabancı tanrı»ydı. Kâr elde etmeyi, insanlığın son ve biricik amacı ilan etmişti.” Köklerini daha Orta Çağda Cenova ve Venedik’te keşfettiğimiz kamu kredisi sistemi, yani devlet borçları sistemi, manifaktür dönemi boyunca bütün Avrupa’yı sardı. Deniz ticareti ve ticaret savaşları ile birlikte sömürgecilik sistemi, kamu kredisi sistemi için uygun bir ortam sağlama hizmetini gördü. Böylece, ilk olarak Hollanda’da yer etti.

Kapitalizmde “devlet borçlanması”nın vazgeçilmez rolüne dikkat çeker Marx. “Devlet borçlanması, yani devletin elden çıkarılması –devlet ister despotik, ister meşruti isterse cumhuriyetçi olsun– kapitalist çağa damgasını vurur. Ulusal zenginlik denilen şeyin modern halkların gerçekten mülkiyetinde olan biricik kısmı, bunların devlet borçlarıdır. Bundan dolayı, bir halk ne kadar borçlanırsa o kadar çok zengin olur diyen modern doktrin, zorunlu bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Kamu kredisi sermayenin credo’su (amentüsü) haline gelir. Ve devlet borçlanmasının doğuşu ile birlikte devlet borçlarına olan vefasızlık kutsal ruha karşı işlenen bağışlanmaz günahın yerine geçer.”

Kapitalizmin gelişme çağında kamusal borçlanma ilk birikimin en güçlü kaldıraçlarından biri haline geldi. Çünkü Marx’ın belirttiği gibi: “Kamusal borçlanma, bir sihirbaz değneği dokunurcasına, başıboş duran paraya bir çoğalma gücü kazandırır ve böylece onu sermayeye çevirir; hem de bunu, parayı sanayi ve hatta tefecilik alanına yatırılması halinde katlanmak durumunda kalabileceği zahmet ve risklere maruz bırakmaksızın yapar.” Devletin alacaklıları aslında hiçbir şey vermemişlerdir. Zira borç verdikleri tutar, ellerinde tıpkı aynı miktarda nakit para gibi iş görmeye devam eden kolayca devredilebilir devlet tahvillerine çevrilmiştir. Böylece aylak bir rantiyeler sınıfı yaratılmış ve hükümetle halk arasında aracı olarak iş gören bankerlerin zenginlikleri aniden katlanmıştır. Marx, bunları ve “yine her devlet borçlanmasının iyi bir parçasının kendilerine gökten inme bir sermaye hizmetini gördüğü vergi mültezimlerinin, tacirlerin, özel fabrikatörlerin zenginliklerini bir yana bıraksak bile” der ve asıl önemli noktayı vurgular: “devlet borçlanması anonim şirketlerin, her tür menkul kıymet üzerinde yapılan işlemlerin, spekülasyonun, kısaca borsa oyunlarının ve modern bankokrasinin gelişmesine yol açmıştır.”

Ulusal isimlerle bezenmiş olan büyük bankalar, başlangıçta, hükümetlerin yanında yer alan ve elde ettikleri ayrıcalıklar sayesinde devlete borç verecek duruma gelen özel spekülatörlerin kurdukları şirketlerdi. Bundan dolayı, devlet borçlarındaki birikmeyi ölçmenin yolu, İngiltere Bankasının kurulmasından (1694) sonra tam anlamıyla gelişen bu bankaların hisse senetlerindeki birbirini izleyen yükselişler oldu. Çok geçmeden, parlamentonun verdiği yetkiyle bizzat İngiltere Bankasının bastığı kredi-para, bankanın devlete yaptığı istikrazın ve devlet adına kamu borç faizlerinin ödendiği para haline geldi. Bankanın bir eliyle verdiğini öteki eliyle daha da artmış olarak geri alması yetmiyordu. Banka parayı geri alırken bile, borç verilmiş son meteliğe kadar ulusun ebedî alacaklısı olarak kalıyordu. Yavaş yavaş ülkenin sahip bulunduğu bütün değerli madenler kaçınılmaz bir biçimde kendisinde toplandı ve bütün ticari kredilerin çekim merkezi haline geldi.

“Devlet borçları ile birlikte, sıklıkla bu ya da şu ülkedeki ilk birikimin kaynaklarından birini gizleyen bir uluslararası kredi sistemi doğmuştu.” Örneğin Venedik soygun sisteminin kötülükleri, çöken Venedik’in büyük paralar ihraç ettiği Hollanda’nın sermaye zenginliğinin gizli temellerinden birini oluşturmuştu. Hollanda’nın İngiltere ile ilişkileri bakımından da durum böyleydi. Daha 18. yüzyılın başlarında Hollanda’nın manifaktürleri büyük ölçüde geride bırakılmış ve Hollanda, ticaret ve sanayi bakımından egemen bir ülke olmaktan çıkmıştı. Bundan dolayı, 1701-1776 yılları arasında Hollanda’nın başlıca işlerinden biri, özellikle kendisinin en güçlü rakibi olan İngiltere başta olmak üzere, dışarıya muazzam miktarlara varan sermayeyi borç olarak vermekti. Marx, Kapital’i yazdığı tarihlerde İngiltere ile Amerika Birleşik Devletleri arasında da aynı şeyin olduğuna dikkat çeker ve şu veciz değerlendirmeyi yapar: “Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde bir doğum belgesi olmaksızın ortaya çıkan bazı sermayeler, İngiltere’de daha dün sermayeye dönüştürülmüş olan çocuk kanıdır.”

Devlet borçlarının yıllık faiz vb. ödemeleri kamu gelirlerinden karşılanır ve bu nedenle modern vergi sistemi ulusal borçlanma sisteminin zorunlu tamamlayıcısı olmuştur. Borçlanmalar, hükümetin olağanüstü giderleri, bunlar vergi mükelleflerince henüz hissedilmeksizin karşılamasını mümkün kılar. Fakat bunun kaçınılmaz sonucu vergilerin yükselmesidir. Diğer yandan artan olağanüstü giderler hükümetleri sürekli yeni borçlar almaya zorlar. Modern maliye, en gerekli geçim araçları üzerine konulan (böylece bunların pahalılaşmasına yol açan) vergilerin etrafında döner ve o yüzden “aşırı vergileme, istisnai bir şey olmaktan çok, bir ilkedir”. Bu sistemin ilk uygulandığı ülke olan Hollanda’da bu sistem sermaye sözcüleri tarafından “ücretli işçiyi itaatkâr, tutumlu, çalışkan hale getirmenin ve aşırı ölçüde çalışmaya razı etmenin en iyi yolu” olarak göklere çıkarılmıştır. Bu sistemin ücretli işçinin durumu üzerindeki tahrip edici etkisi bir yana, köylüleri ve zanaatçıları zorla mülksüzleştirmesi önemli bir konu olmuştur. Marx’ın belirttiği üzere, “sistemin mülksüzleştirme yönündeki etkinliği, kendisini tamamlayan parçalardan biri olan korumacılık sistemi ile daha da artar”. Kamusal borcun ve modern maliye sisteminin, zenginliğin sermayeleştirilmesinde ve kitlelerin mülksüzleştirilmesinde büyük rol oynaması, o dönemlerin birçok yazarını, modern halkların sefaletinin temel nedenini yanlış olarak burada aramaya yöneltmiştir.

Marx’ın korumacılık sistemi hakkındaki değerlendirmesi, tamamen çarpık bir anti-emperyalizm anlayışına sahip sol çevrelerin, bu sistemi savunulacak bir şeymiş gibi tercih etmelerine verilmiş çarpıcı bir yanıttır. “Koruma sistemi fabrikatör imal etmeye, bağımsız emekçileri mülksüzleştirmeye, ulusal üretim ve geçim araçlarını sermayeleştirmeye, eski üretim tarzından modern üretim tarzına geçişi zorla kısaltmaya yarayan yapay bir araçtı. Avrupa devletleri bu buluşun patentini aralarında paylaşamadılar ve bir kere kâr yapıcıların hizmetine girince, bu amaç için, dolaylı olarak koruyucu gümrükler, dolaysız olarak ihraç primleri vb. ile yalnızca kendi halklarını soyup soğana çevirmekle kalmadılar. Aynı zamanda, kendilerine bağlı ülkelerde bütün sanayilerin kökünü zorla kazıdılar; örneğin, İrlanda’da yünlü manifaktürüne İngilizlerin yaptığı buydu.” Marx’ın vurguladığı gibi, sömürge sistemi, devlet borçları, yüksek vergiler, koruma, ticaret savaşları vb., gerçek manifaktür döneminin yaratıklarıdır ve bunlar büyük sanayinin çocukluk dönemi boyunca devler gibi büyümüştür.

Marx, kendini Yahudi kralı ilan eden Roma egemenlerinden Herod’un Yahudi halkını katliamdan geçirmesi örneğinden hareketle, “Günahsız insanların uğradıkları büyük Herod’vari katliam, modern sanayinin doğuşunun müjdecisi olmuştur” der. Nitekim Marx’ın, dönemin yazarlarından John Fielden’den aktardıkları bunu fazlasıyla doğrular: “İngiltere’nin kentlerden uzak bazı bölgelerinde su çarklarını döndürecek güçteki akarsuların kıyılarında kurulmuş büyük fabrikalarda yeni icat edilmiş makineler için birdenbire binlerce işçiye ihtiyaç duyulmuştur. En fazla ve her şeyden önce istenen de küçük çocukların ufak ve narin parmaklarıdır.” Bu nedenle, o dönemde Londra, Birmingham ve diğer yerlerdeki kilise idarelerinin çalışma yurtlarından çıraklar (!) sağlama alışkanlığı ortaya çıktı. 7-14 yaşları arasındaki bu çaresiz çocukların binlercesi kuzeye yollandı. “Çalışırlarken başlarına bir gözcü konuluyordu. Çocukları azamî biçimde çalıştırmak bu köle güdücüsünün çıkarınaydı; çünkü çocuğa ne kadar çok ürün ürettirebilirse, ücreti o kadar yüksek oluyordu. Bunun doğal sonucu, elbette, zulümdü. ... Birçok fabrika bölgelerinde, özellikle de Lancashire’da, fabrika patronlarına bırakılmış bu çaresiz tutamaksız yaratıklar, yürekler parçalayıcı işkencelere maruz kalıyordu. Ölesiye çalıştırılıyorlar, ... kırbaçlanıyorlar, zincire vuruluyorlar ve son derece geliştirilmiş en dehşet verici yöntemlerle işkenceye tabi tutuluyorlardı; birçok örnekte derileri kemiklerine yapışmış şekilde, yine de kırbaç altında inleye inleye çalıştırılıyorlardı. Öyle ki, bazı örneklerde kurtuluşu intiharda buluyorlardı!”

“Kapitalist üretimin manifaktür dönemi boyunca gelişmesiyle birlikte, Avrupa kamuoyu utanç duygusunun ve vicdanın en son kalıntılarını da yitirmişti” der Marx ve o dönemler yaşananları çarpıcı şekilde vurgular. “Uluslar, sermaye birikimi için işlerine yarayan her türlü utancı sinsi bir tebessümle övüyorlardı. İngiltere’nin o zamana kadar sadece Afrika ile İngiliz Karayipler’i arasında yürütmekte olduğu zenci ticaretini bundan böyle Afrika ile İspanyol Amerika’sı arasında da yürütme ayrıcalığını İspanyollardan koparmış olması, İngiliz devlet yönetiminin bir zaferi olarak ilan ediliyordu. Böylece, İngiltere 1743 yılına kadar İspanyol Amerika’sına yılda 4.800 zenci gönderme hakkını elde etmiş oluyordu. Bu, aynı zamanda, Britanya’nın yürütmekte olduğu kaçakçılığa resmî bir örtü sağlıyordu. Liverpool, köle ticareti ile beslenip gelişmişti. Bu, onun ilk birikim yöntemi olmuştu.”

“Pamuklu sanayisi, İngiltere’ye çocuk köleliğini getirirken, aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri’nde daha önceleri az çok ataerkil bir karakter taşıyan köle yetiştirme ve köle alım satımı işinin bir ticari sömürü sistemi haline gelmesine dürtü olmuştu. Aslında, Avrupa’nın ücretli işçilerinin örtülü köleliği Yeni Dünya’da kendisinin tabanı olmak üzere düpedüz ve çırılçıplak köleliği gerektiriyordu.” Avrupalı güçlerin sömürge politikası üzerine yürütülmüş bir araştırmada verilen rakamlara göre, 1790 yılında Karayipler’de İngiltere’nin hükmü altındaki kesimde bir özgür kişiye 10, Fransa’nın hükmü altındaki yerlerde 14, Hollanda’nın hükmü altındaki yerlerde ise 23 köle düşmüştür.

Kapitalist üretim tarzının “ebedî doğal yasaları”nın yerleşmesi, emekçilerle emek koşulları arasındaki ayrılma sürecinin tamamlanması, bir kutupta toplumsal üretim ve geçim araçlarının sermayeye dönüştürülmesi, karşı kutupta halk kitlelerinin ücretli-emekçilere, modern tarihin yapay yaratıkları olan özgür “çalışan yoksullar” haline getirilmesi işte böyle bir zahmeti gerektiriyordu. Marx’ın böylece kapitalizmin doğuş sürecini çarpıcı biçimde betimlediği gibi, eğer para Marie Augier’e göre bir yanağında doğuştan bir kan lekesi olduğu halde dünyaya geliyorsa, bu durumda sermaye tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış olarak gelir!

7. Kapitalist Birikimin Tarihsel Eğilimi

Marx’ın sorduğu gibi, acaba “sermayenin ilk birikimi, yani tarihsel doğumu nasıl olmuştur”? Bu sorunun yanıtı Marx’ın kapsamlı açıklamalarında yer alır. Buna göre, ilk birikim bir yönüyle kölelerin ve serflerin ücretli işçilere dönüştürülmesi ve böylece salt bir biçim değişikliği mahiyetindedir. Ancak bunun dışında ilk birikim, doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmeleri, yani sahibinin emeğine dayanan özel mülkiyetin çözülüp yok olması anlamına gelir.

Özel mülkiyet, toplumsal (kolektif) mülkiyetin karşıtıdır ve ancak emek araçları ve emeğin onu kullanana değil, onun dışındaki özel kişilere ait olduğu yerlerde mevcut olur. Bu noktada önemli bir ayrıma dikkat çeker Marx. Şöyle ki, bu özel kişilerin emekçi olup olmamalarına göre, özel mülkiyet de farklı bir niteliğe sahip olur. Bunun ilk bakışta kendilerini gösteren sayısız biçimleri, aslında sadece bu iki uç arasında yer alan durumları yansıtır.

Emekçinin kendi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti, ister tarımsal ister manüfaktürel olsun, küçük işletmenin temelidir. Küçük işletme ise, toplumsal üretimin ve emekçinin kendisinin özgür kişiliğinin gelişmesinin temel koşuludur. Kuşkusuz bu küçük üretim tarzı, kölelik, serflik ve diğer bağımlılık ilişkilerinin söz konusu olduğu durumlarda da mevcuttur. Fakat küçük üretimin gelişmesi, bütün enerjisiyle harekete geçmesi, uygun klasik biçimine ulaşması, ancak emekçinin kendisi tarafından harekete geçirilen emek koşullarının özgür özel sahibi, yani ektiği toprağın sahibi bir köylü ya da kendileriyle bir virtüöz gibi iş gördüğü aletlerin sahibi zanaatçı olması halinde mümkündür.

Marx, küçük üretim tarzının toprak mülkiyetinin parçalanmış ve diğer üretim araçlarının dağılmış olmasını gerektirdiğini vurgular. “Bu üretim tarzı, üretim araçlarının yoğunlaşmasını olduğu kadar, el birliğini, yani aynı üretim süreci içindeki iş bölümünü, doğa güçlerinin toplum tarafından kontrol altına alınmasını ve bunlardan üretken amaçlarla yararlanılmasını ve toplumsal üretici güçlerin serbestçe gelişmesini de dışlar.” Bu üretim tarzı, ancak, dar ve azçok ilkel sınırlar içersinde hareket eden bir üretim sistemi ve toplum ile bağdaşabilir. Şurası önemli ki, “Bu üretim tarzı, belli bir gelişme düzeyine ulaştığında, kendini yok edecek maddi araçları doğurur. O andan itibaren toplumun kucağında yeni güçler belirir ve yeni tutkular canlanır; ancak eski toplumsal düzen bunları zincirlemektedir. Bu düzenin yok edilmesi gerekir ve yok edilir”.

Marx bu bağlamda yaşanan tarihsel sürecin “sermayenin tarih öncesi” olduğuna dikkat çeker: “Eski düzenin yok olması, bireylere ait ve dağınık üretim araçlarının toplumsal olarak yoğunlaşmış üretim araçları haline gelmesi ve dolayısıyla çok sayıda cüce mülkiyetin az sayıda dev mülkiyet halinde bir araya gelmesi, büyük halk kitlesinin topraklarından, geçim araçlarından ve emek aletlerinden yoksun kalarak mülksüzleşmesi, halk kitlesinin maruz kaldığı bu korkunç ve zorlu mülksüzleşme, sermayenin tarih öncesini oluşturur.” Bu dönem boyunca bir dizi zor yöntemleri uygulanmıştır ve Marx bunlardan sadece, sermayenin ilk birikim yöntemleri olarak çığır açıcı nitelikte olanlarını kısaca gözden geçirdiğini belirtir. Doğrudan üreticilerin “mülksüzleştirilmeleri en duygusuz bir vandalizm ile ve en bayağı, en rezil ve en iğrenç tutkuların dürtüsü altında gerçekleştirilmiştir. Kişisel emek ürünü olan, deyim yerindeyse, kendi başına, bağımsız olarak çalışan birey ile kendi emek koşullarının birlikte büyümelerine dayanan özel mülkiyetin yerini, başkasına ait, ama biçimsel açıdan özgür emeğin sömürüsüne dayanan kapitalist özel mülkiyet alır.”

Bu dönüşüm süreci eski toplumu derinliğine ve genişliğine yeterince çözüp parçalar parçalamaz, emekçiler proleter, emek araçları sermaye haline gelir gelmez ve kapitalist üretim tarzı kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar güçlenir güçlenmez kapitalist gelişme süreci yeni bir biçim kazanır. Bu biçim, Marx’ın daha yıllar öncesinden eşsiz öngörüleri temelinde açıkladığı üzere bireysel kapitalistlerin mülksüzleşmesi ve sermayenin merkezileşerek tekellerin ortaya çıkmasıdır. Marx’tan okuyalım: “Emeğin daha geniş ölçüde toplumsallaşması ve toprağın ve diğer üretim araçlarının daha geniş ölçüde toplumsal olarak sömürülen, yani daha geniş ölçüde ortak biçimde kullanılan üretim araçlarına dönüşmesi ve dolayısıyla özel mülkiyet sahiplerinin daha geniş ölçüde mülksüzleşmesi, yeni bir biçim kazanır.” Şimdi mülksüzleşecek olan kişi, artık, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok işçiyi sömüren kapitalisttir.

“Bu mülksüzleşme, kapitalist üretimin özünde yatan yasaların işlemesiyle, sermayelerin merkezileşmesiyle gerçekleşir.” Semiren bir kapitalist, daima birçok kapitalistin başını yer. “Bu merkezileşme ya da az sayıda kapitalistin çok sayıda kapitalisti mülksüzleştirmesi ile birlikte, emek sürecinin el birliğine dayanan biçimi, bilimin bilinçli teknik kullanımı, toprağın planlı sömürüsü, emek araçlarının yalnızca birlikte kullanılabilen emek araçlarına dönüşümü, bütün üretim araçlarında, birleşik, toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmaları yoluyla tasarruf sağlanması, bütün ulusların dünya piyasası ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, giderek büyüyen ölçeklerde gelişir. Bu dönüşüm sürecinin avantajlarından yararlanan ve bunları tekelleri altında tutan büyük sermaye babalarının sayıları durmadan azalırken, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü alabildiğine artar; ama aynı zamanda, sayıca gittikçe artan bir sınıfın, kapitalist üretim sürecinin bizzat kendi mekanizması ile eğitilen, birleşen ve örgütlenen işçi sınıfının öfkesi de artar.” Ve işte bu gelişmelerle birlikte, Marx’ın o ünlü ve veciz ifadesiyle belirttiği tarihsel momente ulaşılır: “Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendisinin hükmü altında gelişen üretim tarzının ayak bağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla uyuşamadıkları bir noktaya ulaşır.” Böylece kabuk parçalanır, artık kapitalist özel mülkiyetin matem çanı çalmıştır. “Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilir.”

Kapital’de takip eden satırlarda yer alan açıklamalar, Marx’ın, kapitalist özel mülkiyetin olumsuzlanması temelinde “üretim araçlarının ortak mülkiyeti temeline dayanan bireysel mülkiyet”e geçiş konusundaki diyalektik dehasını gözler önüne serer. “Kapitalist üretim tarzının ürünü olan kapitalist mülk edinme tarzı ve dolayısıyla kapitalist özel mülkiyet, bireyin kendi emeğine dayalı özel mülkiyetin ilk olumsuzlanmasıdır. Ne var ki, kapitalist üretim, bir doğa yasasının şaşmaz zorunluluğu ile kendi olumsuzlanmasını doğurur. Bu, olumsuzlamanın olumsuzlanmasıdır. Bu, özel mülkiyeti yeniden getirmez, ama kapitalist dönemde edinilmiş şeyler olan el birliği ile toprağın ve emek harcanarak üretilmiş üretim araçlarının ortak mülkiyeti temeline dayanan bireysel mülkiyeti getirir.”

Marx’ın burada yer alan açıklamaları, tarihte kapitalizm öncesinden kapitalizme geçiş ve nihayet kapitalizmin aşılması bağlamında özenle üzerinde durulması gereken niteliktedir: “Bireylerin kendi emeklerine dayanan dağınık özel mülkiyetin kapitalist mülkiyete dönüşmesi, doğal olarak, şimdiden fiilen toplumsallaşmış üretime dayanan kapitalist özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüşmesinden, karşılaştırılamayacak ölçüde daha fazla zaman alan, daha sert ve zorlu bir süreçtir. Birinci durumda halk kitlesinin az sayıda gaspçı tarafından mülksüzleştirilmesi, ikinci durumda az sayıdaki gaspçının halk kitlesi tarafından mülksüzleştirilmesi söz konusudur.”

İşte bu noktada Marx bir dipnot düşerek, yoldaşı Engels’le birlikte kaleme aldıkları “Komünist Manifesto”dan bazı satırları hatırlatır: “Burjuvazi sanayinin ilerlemesinin iradesiz ve dirençsiz taşıyıcısıdır. Bu gelişme işçilerin rekabetten kaynaklanan soyutlanmışlığının yerine işçilerin ortaklaşmaktan kaynaklanan devrimci birleşimini geçirir. İşte bu nedenle büyük sanayinin gelişmesi, üstünde burjuvazinin üretim yaptığı ve ürünleri mülk edindiği temelin kendisini burjuvazinin ayaklarının altından çeker. Dolayısıyla burjuvazi en başta kendi mezar kazıcısını üretir. Burjuvazinin yıkılışı ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır.”

(devam edecek)

30 Nisan 2021