Navigation

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

7. Bölüm

Klasik despotizmden bozuk düzenli despotizme

Kapitalizm öncesi tüm toplumlarda en önemli üretim aracı topraktı. Her şey onun etrafında dönüyordu. Dolayısıyla, toprak düzeninde meydana gelen esaslı bir değişiklik, bu toplumların tüm sosyal ve siyasal yapılarında da önemli değişikliklere yol açabiliyordu. Toprak düzeninde değişikliğe yol açan etkenlerin başında ise, hiç kuşkusuz, üretici güçlerdeki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan devrimsel nitelikteki ekonomik olaylar geliyordu. Nitekim, 16. yüzyılın Batı Avrupa’sında yaşanan para ve fiyat hareketleri de, üretici güçlerdeki gelişme sonucunda ortaya çıkan bu türden “devrimsel nitelikte” ekonomik olaylardı. Batı Avrupa’da yaşanan bu ekonomik olaylar, en önemli etkisini toprak rejiminde ve dolayısıyla köylünün ekonomik ve sosyal durumunda meydana getirdiği büyük değişikliklerde göstermişti. Bu, feodalizmin tasfiyesi ve yeni bir üretim tarzının (kapitalizmin) gelişmesi olayıydı. Batı Avrupa’da gerçekleşen bu olay, insanlık tarihi açısından elbette ki ileriye doğru atılmış büyük bir adımdı.

Avrupa’da yaşanan bu dönüştürücü ekonomik gelişmeler, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’yla ticari ilişkileri gelişen Osmanlı toplumunu da etkileyecekti. Fakat Osmanlı toplumunun bundan etkilenmesi Avrupa’yla aynı yönde olmadı. Batı Avrupa’da feodalizmin tasfiyesi ve yeni bir üretim tarzının (kapitalizmin) gelişmesi yönünde olan tarihsel sonuç, Osmanlı’da dirlik düzeninin (tımar ve zeamet sisteminin) yıkılması ve bir bütün olarak despotik sistemin bozulup, yozlaşması yönünde oldu. Batı’da feodal toprak düzeninin yıkılması tarihsel olarak ileriye doğru bir gelişme sağlarken, Osmanlı’da dirlikçi toprak düzeninin yıkılması tam bir sosyal ve siyasal kargaşa ortamı yaratarak toplumda gerilemeye yol açtı. Osmanlı’nın 17 ve 18. yüzyılları kapsayan iki yüz yıllık dönemi, aşağıda göreceğimiz üzere, ne feodalizme ne de kapitalizme benzeyecekti. Ortaya çıkan tablo, düzeni bozulmuş ve her bakımdan çürümeye yüz tutmuş despotizmden, yani “bozuk düzenli despotizm”den başka bir şey değildi!

Yazımızın önceki bölümlerinde sıkça vurguladığımız üzere, askeri-bürokratik temelde örgütlenmiş Osmanlı’nın despotik düzeni, devlet mülkiyeti temelinde oluşturulmuş bir toprak rejimine (dirlik düzeni) dayanıyordu. Bu toprak rejimi, tüm toplumu sarıp sarmalayan ve despotik düzenin çeşitli unsurlarını birbirine kenetleyen bir çerçeve işlevi görüyordu. Üretim düzeninden tutun da, ordunun ve devlet idaresinin örgütlenmesine kadar her şey bu geleneksel toprak rejimine (ve bu rejim çerçevesinde oluşmuş üretim ilişkilerine) dayanıyordu. Nitekim, toprakta “dirlik düzeni” istikrarlı bir şekilde devam ettiği sürece, Osmanlı’nın despotik düzeni ve bu düzene bağlı sosyal ve siyasal kurumlar da varlıklarını istikrarlı bir biçimde sürdürebilmişlerdi. Ne var ki, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaşanan olumsuz ekonomik ve malî gelişmeler nedeniyle toprakta “dirlik düzeni” bozulmaya başlayınca, despotik düzenin sosyal ve siyasal kurumlarında da bozulma ve çözülmeler başlayacaktı.

Toprakta dirlik düzeni (tımar sistemi) ne zaman ve nasıl bozuldu?

Tımar sisteminin fonksiyonunu yitirerek gerilemeye başlamasının ardında ekonomik, demografik ve savaş teknolojisindeki gelişmelerle ilgili nedenler bulunduğu gibi, Osmanlı’nın despotik sistemine özgü nedenler (örneğin askerî sınıf korporasyonu içindeki “hegemonya kapışmaları” gibi) de vardır. Dolayısıyla, tımar sisteminin fonksiyonunu yitirmesini, tarihçilerin yaptığı gibi, yalnızca vergi toplama usulünde gerçekleşen bir değişikliğe (tımarların mukataaya çevrilmesi ve iltizama verilmesi olayı) bağlamak doğru bir tespit olmaz. Gerçekte Osmanlı devletinin tarımda vergi toplama usulünü değiştirmesi, yani dirlik düzenini kaldırıp iltizam usulüne geçmesi, aşağıda göreceğimiz üzere, tımar sisteminin fonksiyonunu yitirmesinin nedeni değil, aslında bir sonucudur.

Osmanlı’da tımar sisteminin fonksiyonunu yitirmesi ve tımarların gerilemesi olayı, daha Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1527-66), yani Batı ile ticari ilişkilerde (dış ticarette) henüz kapitülasyon siyasetinin uygulanmadığı ve Batı’dan gelen para ve fiyat hareketlerinin olumsuz etkilerinin (malî kriz) henüz tam olarak görülmediği bir dönemde başlamıştı. Bu dönemde tımar sistemindeki bozuluş ve gerileyişin en başta gelen iki görünümü vardı. Birincisi, tımarların bir askerî güç kaynağı olarak eski önemlerini yitirmiş olmaları; ikincisi ise, tımar beylerinin, yani sipahilerin ekonomik açıdan güçsüz düşmeleri, hatta yoksullaşmaları durumuydu. Tımarların bu şekilde gerileyişinin temelinde yatan nedenler ise, 16. yüzyıl boyunca Anadolu’da yaşanan büyük nüfus artışı olayı ve gene bu dönemde malî bunalım nedeniyle yaşanan ekonomik keşmekeştir.

Kanuni’nin tahta çıkışından (1520) yüzyılın sonuna kadar olan sürede, ülkenin tümünde ortalama %60’lık bir nüfus artışı olduğunu yazıyor tarihçiler. Bu nüfus artışı, tımar sisteminin iki temel unsurunu, yani sipahi ile reayayı fena halde etkilemişti. Nüfus artışı bir yandan reayanın elindeki toprağı daha da küçültürken, diğer taraftan tamamen topraksız bir köylü yığını yaratmıştı. Öte yandan, reaya çiftliklerinin bölünüp küçülmesinin yanı sıra, aynı demografik nedenler sipahi tımarlarında da bir parçalanıp bölünmeye yol açmıştı. Bu dönemde devletin uyguladığı malî politikalar da sipahi tımarlarının gerilemesine yol açan önemli etkenlerden biriydi. Örneğin, Osmanlı parasının değeri bir önceki yüzyıla göre %300 azalmış olmasına karşın, devlet, sipahinin tımar gelirlerinde (reayadan aldığı vergilerde) herhangi bir artış yapmamıştı. Bu durum, tımar gelirinin %50’sini reayadan nakdî (para) olarak tahsil eden sipahinin reel gelirlerinde çok önemli bir azalma yaratmıştı. Üstelik sipahiyi yoksullaşmaya sürükleyen devletin bu malî politikası, sanıldığı gibi reayanın durumunda bir iyileşme sağlamış da değildi. Çünkü, her ne kadar reayanın sipahiye verdiği vergiler artmayıp sabit kalmış olsa da, bu dönemde devletin kendisinin reayadan topladığı olağanüstü vergileri (savaş vergileri vb.) sürekli arttırması, reayanın durumunu iyice kötüleştirmişti.

Kanuni Süleyman zamanında iktidarın bütün iplerini elinde tutan devşirme kökenli kapıkulu bürokrasi, uyguladığı bu malî politikayla, hem kendisine rakip olarak gördüğü tımarlı sipahiyi ekonomik olarak güçsüzleştirmeyi, hem de devletin reayadan çekip aldığı artık-ürün kütlesini olağanüstü vergilerle daha da artırarak, kendi denetimindeki merkezî hazinenin gelirlerini büyütmeyi amaçlıyordu. Nitekim, merkezî idare tarafından güdülen bu politika, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir yandan sipahileri, öte yandan reayayı yıkıma sürükleyerek tımar sisteminde önemli gedikler açacaktı. Bu süreçte toprak rantı yani ülkenin başlıca zenginlik kaynağı, taşradaki tımarlı sipahilerden merkezdeki kapıkullarına geçmeye başladı.

Sipahinin gerilemesi ve kapıkullarının tımarları ele geçirmeye başlaması

Merkezî devlet iktidarını elinde tutan kapıkulları aristokrasisi, ok-yay ve kılıçla at sırtında savaşmaya alışmış, gazi geleneğinden gelme sipahi ordusunun, gelişen yeni savaş koşullarına ayak uydurabilecek durumda olmadığını görmüştü. Yeni teknikler ve ateşli silahlarla (tüfek) donanmaya başlamış Avrupa’nın büyük askerî oluşumlarıyla göğüs göğüse savaşacak bir imparatorluk ordusunun da, aynı şekilde donanmış olması ve sürekli eğitimli bulunmasının gerekliliği ortadaydı. Ama bunun gereğini de ancak birarada bulunan, sürekli kışla eğitimi yapan ve her an silah başına çağrılmaya hazır bekleyen profesyonel bir ordu yerine getirebilirdi. Oysa Osmanlı imparatorluğunun dört bir yanına dağılmış sipahi askerlerinin bırakalım kışla eğitimi yapmasını, her yıl daha uzağa kayan askerî harekât alanları karşısında, bunların biraraya toplanabilmeleri bile başlı başına bir sorundu. Bunun yanı sıra, sipahiler de tımarlarını bırakıp, savaş için uzaklara gitmeye pek istekli olmuyorlardı artık. Çünkü, çok uzun süren ve üstelik de eskisi gibi zafer, ganimet ve toprak getirmeyen savaşlar (örneğin son İran ve Avusturya seferleri böyleydi) sipahinin gözünü yıldırmıştı. Savaşa katılanların pek çoğu da, ya eskisi gibi istekli savaşmıyor ya da yeterli eğitim ve donanımdan yoksun olduğu için, yeni savaş düzenine ayak uyduramıyordu. Bu durumda pek çok sipahi askeri, geleneksel savaşçı konumuna aykırı bir şekilde, geri hizmetlerde çalıştırılıyordu. Hatta içlerinden bazıları, yüksek kapıkullarının yanında uşaklık yapar duruma düşmüşlerdi. Açıkçası, tımarlı sipahinin konumu artık çağın gereklerine uygun düşmüyor ve bir imparatorluk ordusunun askerî ihtiyacını karşılamaktan uzak bulunuyordu.

İşte bu nedenledir ki, kapıkullarının iktidarında Osmanlı devleti, 16. yüzyılın sonlarına doğru sipahi ordusunu tamamen gözden çıkarmış bulunuyordu. Nitekim devletin bu dönemde, sipahisi boşalan veya dağıtıma hiç girmemiş olan tımarları, tekrar sipahilere vermeyerek kendi elinde tutmaya başlaması da bunu gösteriyordu. Böylece, boşalan tımarların gelirleri doğrudan doğruya merkezî hazineye geçmiş oluyordu. Devlet, merkezî hazineye geçen bu tımar gelirlerinin çok büyük bir kısmını, her geçen gün sayıları daha da artan başkentteki ulufeli (maaşlı) kapıkullarının maaşlarının ödenmesine ayırıyordu. Bu uygulama da, devletin ilk gözağrısı tımarlı sipahileri gözden çıkardığının açık bir göstergesiydi.

Tamamen devşirmelerden oluşan başkentteki maaşlı (profesyonel) kapıkulu askerlerin (yeniçeriler, kapıkulu süvariler vb.) sayısı 1550’li yıllarda ancak 20 bin kadarken, 1600’lü yılların başında bu sayı 100 bine yaklaşacaktı. Oysa aynı dönemde, taşradaki tımarlı sipahilerin ve birlikte getirdikleri cebelilerin oluşturduğu geleneksel eyalet ordusunun sayısı ise tam tersi yönde bir gelişme göstermiştir. 1550’li yıllarda eyalet ordusunun sayısı 90 bin iken, 1600’lü yıllarda bu sayı 30 binin altına düşecek ve ileriki yıllarda da tamamen eriyip gidecektir.

17. yüzyılda tımarlı sipahiler artık tarih sahnesinden çekilmek üzereydiler. Bu hem ekonomik, demografik ve savaş sanatındaki teknolojik gelişmelerin, hem de tepedeki kapıkulu aristokrasisinin bilinçli bir şekilde uyguladığı “sipahi karşıtı” politikaların bir sonucuydu. Devşirme kökenli kapıkullarının iktidarındaki devlet, şu veya bu gerekçeyi ileri sürerek, sipahilerin elinden tımarlarını almaya başlamıştı. Örneğin, devleti yöneten yüksek kapıkulu aristokrasisi, İran seferi sırasında planlı bir şekilde hareket ederek 20 bin sipahinin tımarını elinden almıştı. Böylece boşaltılan ve sipahisiz kalan bu tımarlar, doğrudan merkezî hazinenin, yani kapıkulu aristokrasisinin inisiyatifine geçmiş oluyordu.

Kapıkulu aristokrasisi boşalan tımarları tekrar dağıtıma sokmayarak, ya mukataaya çeviriyor (yani merkezî hazineye “gelir kaynağı” yapıyor), ya da tımarların dirliklerini, sözümona tımar beyi olarak gösterdiği, fakat gerçekte sipahi olmayan kişilere rüşvet karşılığında satıyordu. Bu dönemde ayrıca önemli bir değişiklik daha yapıldı. Eskiden tımar sahibi olmaları yasaklanmış olan başkentteki maaşlı kapıkulu askerlere (yeniçeriler ve kapıkulu süvariler) de “tımara çıkma” (tımar sahibi olma) imkânı tanınarak, Anadolu ve Rumeli’de sipahisi boşalan tımarlar bunlara verilmeye başlandı. Öte yandan, dirlik olarak dağıtılmayıp da, “devlet mukataası” olarak hazinenin elinde tutulan tımarların gelirlerinin toplanması işi de iltizama, yani bu işe para yatıran “mültezim”lere verilmeye başlandı.

Bu dönemde ayrıca, tımar dağıtımı yetkisi taşradan (beylerbeyilerden) alınarak, merkeze (sadrazamlığa) devredildi. Yani tımar dağıtımıyla ilgili tüm yetkiler artık tepedeki kapıkulu aristokrasisinin elinde toplanmış oluyordu. Kanuni’nin padişahlığı döneminde iktidarda olan kapıkulu sadrazamların hemen hepsi, bu yetkilerine dayanarak, tımarları sipahilere değil, parası olup rüşvet verebilenlere, en başta da merkezde görevli maaşlı kapıkullarına (yeniçerilere ve kapıkulu süvarilere) dağıtacaklardı. Tımarlar eski tımar usulüne aykırı usullerle verilmeye başlayınca, bunlar artık askerî bir “dirlik” olmaktan çıkacak ve birer mukataaya dönüşeceklerdi. Başkentte rüşvetle tımar elde edenler, artık tımarlarının başına gitmedikleri gibi, aldıkları tımara karşılık olarak devlete bir “askerî hizmet” de vermiyorlardı. Bunun yerine, hazinenin istediği belli bir parayı hazineye ödemekle yetiniyorlardı.

Daha ilerde ise, nüfuz ve rüşvetle tımar sahibi olan bu kapıkulları, tımarların gelirlerini toplama işini de mültezimlere vererek, kendileri başkentte yan gelip yatacaklardı! Bu konuda ilk adımı atan da, gene bir kapıkulu olan Sadrazam Rüstem Paşa idi. Kanuni’nin sadrazamı olan bu zat, padişah dirliği olan hasları iltizama vererek bu işi başlatmıştı. Böylece, yıllardan beri uygulanmakta olan geleneksel Osmanlı toprak rejiminin (dirlik düzeni) tasfiyesi yolunda esaslı bir adım atılmış oluyordu. Bu, tımar gelirlerinin sipahinin elinden alınarak hazine mukataasına çevrilmesi ve tıpkı diğer devlet mukataalarında yapıldığı gibi (örneğin ticaret, endüstri, maden, gümrük, darphane vb), mültezimlere satılması olayı idi.

Sipahiler tarih sahnesinden çekiliyor

Bilindiği üzere, toprakta dirlik düzeninin temel unsuru olan tımarlı sipahi, devletin asker-memuru statüsünde bir kişiydi. Onun görevi, kendisine devlet tarafından bir askerî hizmet karşılığı olarak verilmiş olan tımarının başında bulunmak, tımar çiftliklerinde üretim yapan reayayı denetlemek, tımar gelirlerinin (vergi-rant) bir kısmını kendi adına toplamak ve karşılığında da, savaş zamanında kendisiyle birlikte orduya katılacak belli sayıda askeri (cebeli) donanımlı bir şekilde sefere hazır etmekti. Tımarlı sipahi, profesyonel kapıkulu askerleri gibi merkezde yaşayan ve devletten düzenli maaş (ulufe) alan biri değildi. Kırsal kesimde yaşayan ve kendine tahsis edilen tımarın gelirinden geçimini sağlayan, farklı tipte bir asker-memurdu sipahi. Fakat öte yandan, kırsal kesimde yaşamasına rağmen, ne toprak sahibi bir işletmeci ne de doğrudan bir üreticiydi o. Dolayısıyla, onun en başta gelen ve ayırt edici olan özelliği, ekonomik bir işlevinin bulunmamasıydı. O, devletin toprağında (tımarda) devlet adına “malî” ve “askerî” bir fonksiyon icra eden bir devlet görevlisiydi yalnızca.

Sipahinin bu konumu, onu Batı’daki feodal toprak (feudum) sahibi beyin (senyörün) konumundan esaslı bir şekilde ayırmaktaydı. Batı’da feodal beyler hem toprak sahibi idiler, hem de kendileri gibi bir toprak sahibi olan kralın (en büyük senyörün) siyasal hükümranlığının ortaklarıydılar. Dolayısıyla, bu ortak siyasal hükümranlık alanı içerisinde, feodal beyler ile krallık mevkiindeki büyük senyör arasında yaşanan güç ve iktidar çatışmaları, sonunda antlaşmalara ve anayasal gelişmelere yol açabilmekteydi. Örneğin, Batı’da kral ile feodal lordlar arasında yapılan bu tür antlaşmaların en eskilerinden biri, İngiltere’de görülen Magna Carta yasasıdır. Bu yasa, bir soylular sınıfı iktidarının ortakları konumunda olan feodal lordlar ile kralın birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerini belirleyip kayıt altına alan bir yasaydı. Oysa Osmanlı’nın despotik düzeninde böyle bir gelişmeye hiçbir zaman yer yoktu. Bir kere sipahi, Osmanlı padişahının siyasal hükümranlığının bir ortağı değil, o hükümranlığın uygulanışının bir aracıydı. Osmanlı düzeninde padişahın mutlak hükümranlığı kesin olarak kabul edilmiş bir statüydü ve onun ortakları değil, uygulayıcı araçları (kapıkulları, tımarlı sipahiler vb.) olabilirdi yalnızca. Nitekim ilerde göreceğimiz gibi, bu kuraldan sapan “feodalizm” benzeri teşebbüsler (örneğin 19. yüzyılda ayanların padişaha dayattığı Sened-i İttifak teşebbüsü gibi) olsa bile, bu teşebbüsler çok kısa ömürlü olmuş ve yaşama şansı bulamamışlardır. Çünkü, Osmanlının despotik düzeninde sipahilerin veya diğer unsurların, Avrupa’daki gibi toprak üzerinde feodal beylikler oluşturabilme şansları yoktu ve olamazdı da. Tüm varlığını feodal bir sistemin yokluğuna borçlu olan Osmanlı devletinin bürokratik-despotik merkezî yapısı, feodal eğilimlerle asla bağdaşmayan bir karaktere sahipti. Böyle bir devletin feodal girişimlere izin vermesi demek, kendi sonunu kendi elleriyle hazırlaması demekti.

İşte merkezî despotik devletin bu ezici gücü nedeniyledir ki, sipahiler, gelirlerinin azaldığı, hatta yoksulluk sınırına dayandıkları bir dönemde (16. yüzyılın son çeyreğinde) bile, köylülerin tasarrufundaki topraklara el uzatamamış ve bu toprakları kendi tasarruflarına geçirememişlerdir. Toprakların mülkiyeti devlete ait olduğu için, sipahilerin her feodalleşme teşebbüsü, karşısında merkezî despotik devletin ezici gücünü bulmuştur. İlerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere, devletçe gözden çıkarılan ve yoksul düşen sipahiler, bu durumda ya tımarlarını terk edip gitmek zorunda kalmışlar ya da kendileri gibi yoksulluk ve umutsuzluk içine düşmüş olan topraksız reaya ile birleşerek, amaçsız ve sonuçsuz kalan isyanlara kalkışmışlardır. 16. yüzyılın ikinci yarısını ve 17. yüzyılın ilk on yılını kapsayan Celâli isyanları, sipahilerin de katıldığı bu seriden isyanlardır. Bu isyanlar ve kargaşalıklar döneminden sonra sipahiler, sonunda tasfiye olup gitmişlerdir.

Eski toprak rejiminde (dirlikçi tımar sisteminde) ikili bir rolü olan, yani bir yandan askerî görevler yerine getiren, diğer yandan ise kırsal alanda mahalli yöneticilik yapan sipahilerin böylece ortadan kalkması, toprakta, dolayısıyla kırsal kesimde yıllardan beri tesis edilmiş olan Asyatik-statik dengeyi tamamen ortadan kaldıracaktı. İlerde göreceğimiz üzere bu durum, hem toprağı hem de toprağa bağlı reaya-çiftçileri, parası ve serveti olanların, nüfuzluların, yani güçlülerin bir av alanı haline getirecektir.

Toprak rejiminde meydana gelen bu esaslı değişiklik, toplum sınıflarını yerinden oynatıp büyük karışıklıklara ve isyanlara neden olduğu gibi, Osmanlı yönetici sınıfları içinde de tam iki yüzyıl (17. ve 18. yüzyıllar) sürecek “siyasal güç ve servet” kavgalarına yol açmıştır. Birinci etapta, devşirme kapıkulları ile gazi geleneğinden gelme tımarlı sipahilerin kapışması yaşanmıştır. Bu mücadeleyi, Kanuni Süleyman zamanında başkentte gücünü iyice pekiştirmiş olan kapıkulları kazanır. Mücadeleyi kaybeden sipahiler ise iyice zayıflayarak, tımarlarını kapıkullarına kaptırırlar. III. Murad döneminde (1574-95) ise, bu kez devlet yönetimindeki kapıkulu hegemonyasına karşı, padişahın etrafında kümelenen saray erkanının (“saray adamları” denen, padişahın özel hizmetindeki köle kökenlilerden ve kuloğullarından oluşan güç) mücadelesi başlar. III. Murad’ın desteğiyle harekete geçen saray adamları, sonunda iktidardaki kapıkulu hegemonyasını kırarak, devlet yönetiminde kendi hegemonyalarını kurarlar. Bu dönemde III. Murad devşirme kapıkullarının gücünü kırmak için, kapıkulu ocaklarına (yeniçeri ve kapıkulu süvari ocağına) devşirme olmayanların girmesine izin verir. Böylece, yeniçeri ocaklarına toplum sınıflarından (kentli ve köylü halk kesimlerinden) insanlar da alınmaya başlanır. Bu da ilerde, yeniçeri ocağının bozularak orijinal halinden uzaklaşmasını ve dolayısıyla yönetici sınıftan dışlanıp, tecrit edilmesini getirecektir. Bu dönemden itibaren artık, yeniçerilerin yönetici kademelere yükselmeleri kesinlikle engellenecektir.

Tımarların mukataaya çevrilerek iltizama verilmesinin sonuçları

Merkezî bürokrasi, tüm çırpınışlarına rağmen, Batı’dan gelen para ve fiyat hareketlerinin yarattığı malî krize bir çözüm bulamamış, gelirlerle giderler arasındaki muazzam dengesizlik devlet bütçesini tamamen altüst etmişti. 16. yüzyılın sonunda (1597) devletin giderleri gelirlerinin üç katına çıkmıştı. Açıkçası bu, devlet hazinesinin iflâsı anlamına geliyordu. Bu durumda yeni gelir kaynaklarına şiddetle ihtiyacı olan Osmanlı devletinin elinde, tarım gelirleri dışında başkaca bir hazır gelir kaynağı bulunmuyordu. Ne var ki, yıllardan beri uygulanan askerî tımar sistemi nedeniyle, bu tarım gelirlerinin de çok azı merkezî hazineye girebilmekteydi. Çünkü uzun süre Osmanlı devleti, diğer alanlardaki (ticaret, endüstri, maden, gümrük vb.) uygulamalarından farklı olarak, tarım gelirlerini bir mukataa (hazine geliri) olarak düşünmemiş, bu gelirleri kendi askerî memuruna (sipahiye) bir geçim kaynağı (dirlik) olarak bırakmıştı. Fakat, ekonomik ve malî bunalım döneminin koşulları, iktidardaki kapıkulu bürokrasiyi şimdi sipahinin gelirlerine de el atmaya yöneltecekti.

Hatırlanacağı üzere, “iltizam” denilen gelir toplama usulü, Osmanlı devleti için yeni bir şey değildi. Hazineye “peşin para girişi” sağlamak amacıyla, Osmanlı devletinin tüm ekonomik faaliyet alanlarında (örneğin ticaret, endüstri, madenler, gümrük, darphane, cizye toplama vb.) öteden beri uygulayageldiği bir usuldü bu. Buna göre devlet, hazineye ait olan ekonomik gelir kaynaklarının (mukataalar) işletim hakkını veya söz konusu gelirlerin toplanması yetkisini, peşin bir ödeme karşılığında, mültezim denilen özel kişilere devrediyordu. İhale (artırma) yöntemiyle yapılan bu imtiyaz devir işleminde, devlet kendisine en çok parayı ödeyen veya ödemeyi taahhüt eden kişilere “mültezimlik” beratı (yetkisi) veriyordu.

İşte Osmanlı devleti diğer iktisadi alanlarda uyguladığı bu gelir toplama usulünü (mukataa ve iltizam), şimdi tarım alanında (toprakta) da uygulamaya başlamıştı. Vergi toplama usulünde yapılan “masumane” bir değişiklik gibi görünen bu “usul” değişikliği, aslında Osmanlı’nın geleneksel toprak rejimini tümden tasfiyeye yönelik esaslı bir değişiklikti. “İltizam usulü” denen bu yeni uygulamada, toprağın mülkiyeti, eskisi gibi gene devlette kalıyordu. Toprağın tasarrufu (kullanımı) da, aynı biçimde, reaya çiftçiye ait oluyordu. Ne var ki, eskiden reaya toprağın rantını (artık-ürünü) tımarlı sipahiye veya dirlik sahibi olan diğer askerî kişilere öderken, şimdi sipahinin yerini alan mültezime ödeyecekti. Mültezim denen kişi, hazine adına reayadan vergileri toplayacak olan kişiydi.

Osmanlı devleti 16. yüzyılın sonlarına doğru başlattığı bu uygulamayla birlikte, mültezim denilen özel vergi toplayıcısı kişilere tımar gelirlerini önce bir yıllığına, daha sonra da uzun sürelerle satmaya başlayacaktı. Mültezimler, devlete ödemeyi taahhüt ettikleri vergi gelirlerinin bir kısmını peşin, geri kalanını taksitler halinde hazineye ödüyorlar, köylüden fiilen topladıkları vergi gelirlerinin tamamı ise kendilerine kalıyordu. Devlete ödemeyi taahhüt ettikleri miktar ile, köylüden fiilen topladıkları miktar arasındaki pozitif fark, mültezimlerin kazancı oluyordu. Tabii bu durumda mültezimler, devlete ödemeyi taahhüt ettikleri miktarın çok çok üstünde bir miktarı köylünün sırtından çıkarabilmek için köylüye sürekli baskı yapacak ve onu canından bezdireceklerdi.

Kuruluşundan beri Osmanlının despotik-militer gücünün ekonomik temelini oluşturmuş bulunan klasik toprak düzeninin bu şekilde tasfiyeye girişilmesi olayı, dirlik düzeni çerçevesinde oluşmuş önceki sosyo-ekonomik yapıların ve siyasal kurumların da esaslı bir şekilde bozulmasına ve köylünün tepesinde sömürücü yeni güç odaklarının doğmasına yol açacak kertede önemli bir olaydı. Nitekim, tarımda iltizam usulünün uygulanmasıyla, yani vergi toplayıcılığının özelleştirilmesiyle ortaya çıkan mültezimler, reayanın sömürülmesi sürecinde devletle ortaklık kurarak bir hayli zenginleşecekler, servet ve güç biriktirme konusunda neredeyse merkezî bürokrasiye (devletlû sınıfa) rakip çıkacak bir duruma geleceklerdi.

Daha önce de belirttiğimiz üzere, toplum sınıfları karşısında devletin merkezî-despotik yapısını güçlü kılmak, Osmanlı yönetici sınıfı, özellikle de kapıkulu bürokrasi için her zaman önde gelen bir ilke olmuştu. Kendi iktidarlarının devamı buna bağlıydı çünkü. Merkezî devlet yapısını güçlü kılmanın yolu ise, devlet hazinesini güçlendirmekten geçiyordu tabii ki. Tüm malî ve ekonomik politikalarını buna endekslemiş olan saray ve yönetici bürokrasi, devletin tekeli altında bulunan iktisadî alanlara (iç ve dış ticaret, tarım, endüstri, madenler vb.), Batı’da olduğu gibi “bir ekonomik yatırım ya da üretim alanı” olarak değil, merkezî hazineyi (dolayısıyla despotik devlet aygıtını) doyuracak birer malî gelir kaynağı (mukataa) olarak bakıyordu. Çünkü, ekonomik yatırım, üretim vb., bunlar Osmanlı devletini ilgilendiren şeyler değildi. Onu ilgilendiren tek “ekonomik faaliyet (!)”, kendi tekeli altında tuttuğu her türlü iktisadî faaliyet alanlarında, iş yapmak isteyenlere imtiyaz ve tekel hakkı satmak ve karşılığında hazineye gelir sağlamaktı. Osmanlı düzeninde hiç kimse, devletten bu imtiyaz beratını almadıkça, ticaret veya başka bir iş yapamazdı. Devletten bu imtiyaz beratını alarak devlet mukataalarının işleticisi olan adamlar (mültezimler), hazineye nakit akışını sağlayan birer “hizmet kulu” idiler devletlû sınıfın gözünde.

Toplumun üretici sınıflarının, yani kırın ve kentin emekçilerinin ürettiği ürünleri devlet adına sağan, ama kendileri de bu işten bir servet kazanan bu mültezimler kimin nesiydiler acaba? Osmanlı devleti öteden beri kendi tekelinde bulunan pek çok iktisadi faaliyet alanında mukataa ve iltizam uygulamasını kural haline getirdiği için, Osmanlı toplumu da bu işlerle uğraşan adamların yabancısı değildi kuşkusuz. Sonuçta, mültezim denilen bu adamlar, hazineye ait gelir kaynaklarını belli bir pay karşılığında hazine adına işleten bir nevi hazine murabahacısı (tefeci) gibi idiler. Mültezimlik yapmak için devletten imtiyaz beratı alan bu insanlar, besbelli ki bu işe “para kazanmak” için para yatıran, dolayısıyla belli bir sermayeye sahip olan insanlardı. Yani mukataacı ya da mültezim olabilmek için birinci şart, belli bir servete, paraya sahip olmaktı. O zaman da şöyle esaslı bir soru çıkıyor ortaya: Osmanlı’da bütün iktisadî kazanç alanları devletin tekeli altında bulunduğuna göre, bu insanların elindeki paranın suyu nereden geliyordu acaba? Başka bir şekilde soracak olursak, böyle bir despotik-devletçi düzende, mültezimlik yapacak parayı kimler, nereden bulabiliyordu acaba?

Paranın suyu iki kanaldan akıp geliyordu. Birincisi, devletin tekeli ve denetimi altındaki çeşitli iktisadi alanlarda hazine ile mukataa ve iltizam işleri yapan tüccarların ve genelde gayrı müslim tebaadan olan sarrafların elinde biriken servetler. İkincisi ise, devletlû sınıfın, yani yönetici bürokrasinin (en alttaki yeniçerisinden en üstteki sadrazamına) maaş, dirlik geliri, rüşvet ve nüfuz ticaretinden edindiği servetler. Her ne kadar bu servetler iki ayrı kanaldan geliyor görünse de, aslında tek bir kaynaktan, topraktan çıkıyordu. Evet, iki ayrı kanaldan akıp gelen servetin ana kaynağı toprak geliri, yani reayanın ürettiği artık-ürün kütlesi idi. Onun için, elinde parası olan herkes (sadrazamından vezirine, kadısından müderrisine, tüccarından sarrafına vb.), kendi kesesini veya küpünü doldurmak için bu kaynağa (toprağa) hücum edecekti. Tımarların mukataaya çevrilmesinden sonra toprakta uygulanan iltizam usulü ise, bu talanın gerçekleşmesini sağlayan bir mekanizma oldu.

Toprak gelirleri çevresinde oluşan saadet zinciri

Tımarları sipahilerin elinden alarak parası olanlara vermek (Osmanlı’nın deyimi ile “tefviz” etmek), yani açıkçası birilerine “rüşvet” karşılığında bir gelir kaynağından yararlanma imtiyazı vermek, 17. yüzyılda artık resmen tanınan bir işlem haline gelmişti. Bu dönem aynı zamanda, kapıkullarının da iktidardan tasfiye olduğu ve iktidarın bütün iplerinin “saray adamları” denen kesimin eline geçtiği bir dönemdir. Dolayısıyla, rüşvetle yürüyen bütün bu mansıp ve iltizam ticareti işlerini, artık kapıkulları değil, sarayı ve hazineyi hükmü altında tutan bu saray adamları yönetiyordu. Böylece, sarayda odaklanan bu mansıp, rüşvet ve iltizam ticareti, aşağıda göreceğimiz üzere, bürokrasi-mültezim-sarraf arasında tam bir saadet zinciri oluşturarak 17 ve 18. yüzyıllara damgasını vuracaktı.

17. yüzyıldan önce, yani despotizmin klasik devlet düzeni henüz bozulmazdan önce, Osmanlı yönetici sınıfına mensup yüksek devlet ricali (askerî ve idarî kapıkulu aristokrasi), toplum sınıflarından tamamen ayrı bir sınıf (devletlû sınıf) olarak, her zaman toplumun üstünde durmaya ve toplum sınıflarıyla iç içe geçmemeye hep özen göstermişti. Nitekim böyle olduğu için, despotik devletin yönetim organlarında (devlet katında), toplum sınıflarından olan birinin (örneğin, reaya, tacir, sarraf vb.) yer alması söz konusu olamazdı. Bunların devlet yönetiminde yer alabilmeleri ancak bir koşulla mümkün olabilirdi: Geldikleri sınıfla bağlarının tamamen kesilmesi ve devlet sınıfına eleman yetiştiren ocaklardan birinde eğitim görerek kul haline gelmeleri. Anlaşılacağı üzere, bu uygulama, kendini toplum sınıflarından tamamen ayrı tutan ve kendi iktidarını toplum sınıflarına (tebaaya) bir tanrı buyruğuymuş gibi dayatan despotik bir gücün (saray ve kapıkulu aristokrasisi) yerleştirdiği bir uygulama idi.

Ne var ki, Osmanlı sistemini temellerinden sarsan 17. yüzyıldaki iktisadî ve malî bunalım, her şeyi olduğu gibi Osmanlı yönetici sınıfının yerleştirdiği bu kuralı da bozacaktı. Özellikle Kanuni Süleyman’ın son döneminde saray ve kapıkulu aristokrasi, hazinenin gelirlerini arttırabilmek için kapitülasyon siyasetini (yani iltizam usulünü) toprak gelirlerine de uygulamaya başlayınca, kendi prensiplerine aykırı pek çok sonuçla karşılaşmaktan kaçınamayacaktı. Örneğin, toprakta başlatılan bu uygulamadan sonra sipahi tımarları da bir “hazine mukataası” haline gelince, saray ve merkezî bürokrasi toprakta iltizam işleriyle ve bununla bağlantılı olarak mevki ve mansıp ticaretiyle uğraşmaya başlayacaktı. Ve o güne kadar kendi altında bir “hizmetkâr” olarak gördüğü ve “reaya” olarak tanımladığı toplum sınıflarından insanlarla aynı işi yapar hale gelecek, hatta onlarla ortaklıklar bile kuracaktı. Nitekim iltizam işinde en büyük rolü üstlenen sarrafların, bu işle ilgili olarak kurdukları gizli ortaklıkların bir ucunun saraya, padişahın çevresine kadar uzandığı bilinmektedir.

Taşrada ise bu işleri, saray ve merkezî bürokrasinin taşradaki temsilcileri konumunda olan valiler, paşalar, vezirler yapmaktaydı. Ayrıca, daha önce taşrada tımar dirliği edinmiş olan ulufeli kapıkulu süvariler ve yeniçeriler, ulemaya mensup kadılar ve müderrisler de iltizam işlerine girişmişlerdi. Kısacası, 17 ve 18. yüzyıllar, Osmanlı toplumunda tımar sisteminin tamamen çözüldüğü, mültezimliğin ise altın çağını yaşadığı yüzyıllar oldu. Bu yüzyıllarda Anadolu’da tımarların çoğu mukataaya çevrilmiş ve bu mukataaların çoğu da zengin mültezimlerin eline geçmiş durumdaydı.

Bu mukataa ve iltizam işlerinin kilit mevkiinde ise sarraflar bulunuyordu. Çünkü, mültezimler mukataaları iki yıllığına aldıkları ve bu süre içinde devlete yapacakları ödemeleri genellikle taksitle yaptıkları için, onlara birilerinin kefil olması gerekiyordu. İşte bu kefalet işini, bir faiz-komisyon karşılığında sarraflar yerine getiriyordu. Bunların en önemlileri ise, devletin resmen tanıdığı “hazine sarrafları” idi. Bunlar, mültezimlerin hazineye ödemesi gereken parayı peşin olarak kendileri hazineye öderler, sonra da bu parayı mültezimlerden faiziyle tahsil ederlerdi. Dolayısıyla, sarrafın kefilliği olmadan hiçbir iltizam işi yürümezdi.

Bu sarraflar ile devletlû sınıf mensupları (valiler, paşalar, vezirler) arasındaki ilişkinin niteliğini, 18. yüzyılda olayları yerinde izleyen bir İngiliz gözlemcinin şu satırları çok iyi anlatıyor: “İmparatorluğun en zengin ve en ticaretçi halkı Ermenilerdir. Bunlar, servetleri ile Bab-ı Âlînin elde edebileceği en emin garantilerdi. Türkçe bilmeleri, ticaretin bütün inceliklerinden anlamaları sayesinde, reaya olmakla beraber kendilerini bir paşaya en faal, en kabiliyetli iş adamı, sağlam bir banker, uysal bir alacaklı olarak göstermek gibi çeşitli vasıfları olan kişilerdi. Gelirler çok defa ayn halinde (ürün olarak -M.S.) toplandığından Ermenilerin tüccarlık tarafı, bankerlik taraflarına eklenir, onları en faydalı bir unsur yapar; kendilerine hızla servet yığma imkânlarını sağlar. Bu çeşit ticareti yapmak için hayli sermaye lâzımdır. Türkiye’de paşa sayısı kadar Ermeni sarraf vardı. Eğer bir Ermeni sarraf bir paşaya kefalet vermezse o paşa âdi bir fert durumuna düşer. Sarraflar gerçekte vilâyetleri kâr etmek için iltizama alırlardı. Bunlar o kadar çok güçlenmişlerdir ki bir banker, bir eski valiye, eski sarrafından borçlarını tamamen ödediğine dair bir vesika getirmedikçe kefalet vermezdi. Bir paşa, tayin edildiği bir vilâyete giderken yanındaki mahrem adamı, çok defa sarrafın akrabalarından biridir. Bütün para işleri onun elinden geçer. Bunların komisyon vesair avaidi büyük yekûnlar tutar. Vilâyetin gelirlerini o tesellüm eder, malları üzerinde o ticaret yapar, bu malları düşük fiyatla o satın alırdı. Her paşaya böyle sülük gibi yapışık bir sarraf temsilcisi vardı. Vali onun avucunun içindedir. Onun bütün işlerini kontrol eder, malî kaynaklarını elinde tutar. Onu, çeşitli şiddet ve soyma eylemlerine iter; yapılan soygunculuktan ona ancak bir parça bırakır. Paşa onu atamazdı, çünkü mevkiini onun vereceği kefalete borçludur. İşte, Türkiye böyle kalp bankerlerle, böyle bezirgânlarla, böyle spekülatörlerle tahsil eder gelirlerini.” (Aktaran Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, c.1, s.256, Gerçek Yay., Mayıs 1970)

Görüleceği üzere, bu bozuk düzenli despotizm döneminde İmparatorluk, bürokrasi, mültezim, tüccar ve sarraflardan oluşan bir yağmacılar güruhunun elinde kalmıştır. Hiç kuşkusuz, böyle bir dönemde halktan sökülüp alınan paraların büyük bir kısmı, bu aracı-yağmacı güruhun cebine girerken, ancak çok küçük bir kısmı devletin hazinesine ulaşabiliyordu.

Bu bozuk düzenli despotizm döneminde iltizam usulünün uygulanması da zaman içinde değişikliğe uğradı. Önceleri tımar gelirlerinin toplanması işi, mültezime bir iki yıllığına verilirken, sonradan ömür boyu verilmeye başlandı. Böylece, mültezim denen kişi, hayatta kaldığı sürece toprağın gelirinden yararlanma hakkını elde etmiş oluyordu. Osmanlı’nın ilk dönemlerindeki bir uygulamadan esinlenerek “malikâne sistemi” adı verilen bu uygulama, ilerde göreceğimiz üzere, toprağın gelirinin yanı sıra, toprağın tasarrufunun da kişilerin eline geçmesine yol açan bir uygulama oldu. Bu dönemde devletten malikâne alan nüfuzlu kişiler, bu toprağın tekrar devlete dönmesini engellemek için, onu her türlü müdahaleden bağışık olan vakıf mülke çevirerek ellerinde tutmanın yolunu da bulmuşlardı. Böylece, kişilerin tasarrufunda olan malikâne mülklerin yanı sıra, vakıf mülkler de yaygınlaşmaya başlamıştı. Bu oluşumların hepsi, resmen olmasa bile fiilen, toprağın mülkiyetinin kişilerin eline geçmesi anlamına geliyordu. İlerde göreceğimiz üzere bu durum, toprakta “ağalık”, “derebeylik” gibi güçlerin oluşmasına ve reayanın daha da korkunç bir biçimde sömürülmesine neden olacaktı.