Navigation

Olağanüstü Rejimlerin Temelleri Döşeniyor

Burjuva parlamentoları, “anti-terör” yasaları olarak adlandırılan anti-demokratik, militarist ve polis devleti uygulamalarını içeren gerici düzenlemeleri peş peşe onaylamaya devam ediyorlar. Başta Amerika ve Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde bu gerici ve faşizan yasalar burjuva meclislerinde ya onaylanmış bulunuyor ya da onaylanmayı bekliyor. Adeta burjuvazinin uluslararası olağanüstü hal bildirgesine dönüşen ve hemen her ülkenin aynen kopya ettiği son dönemdeki faşizan “anti-terör” yasalarının kaynağını İngiltere oluşturuyor. 1998’de, “Teröre Karşı Yasama: Bir Danışma Dosyası” başlığıyla gündeme getirilen, ancak koşulların hasıl olmaması gerekçesiyle ertelenen bu gerici düzenlemeler, 11 Eylül’den sonra “terör” bahane edilerek hayata geçirilmeye başlandı. “Terörizm”, burjuvazinin elinde işçi-emekçi kitlelere karşı sihirli bir silaha dönüşmüş bulunuyor! Dünya burjuvazisi, önümüzdeki dönemde yükselecek devrimci mücadeleyi, başka şeylerin yanı sıra, bu sihirli silahı kullanarak bastırma amacını güdüyor.

Burjuvazi için eskinin göreli istikrarlı günleri geride kalmış bulunuyor. Kapitalizm büyük bir bunalıma girmiş durumda, nüfuz alanlarını yeniden paylaşmak amacıyla sürdürülen emperyalist hegemonya kavgası şiddetlenerek sürüyor; sıcak savaşın kapsadığı alan genişliyor ve bu etmenlerin bir sonucu olarak genel düzlemde siyasi istikrarsızlık derinleşiyor. Buna karşın, dünyanın pek çok bölgesinde işçi ve yoksul yığınların ortaya koyduğu tepki, önümüzdeki süreçte sınıf mücadelesinin şiddetlenme olasılığına işaret ediyor. Nasıl bir döneme girildiğinin gayet farkında olan dünya burjuvazisi, günün koşullarına uygun önlemler alıyor. Devlet makinesi yeniden yapılandırılıyor, ordular savaş düzenine sokuluyor. Demokrasinin sınırlarını daraltan, devlet makinesinin gücünü kitlelerin üzerinde daha şiddetli hissettirmesi amacıyla polise geniş yetkiler veren bu faşizan düzenlemeler bir taraftan dünya ölçeğinde yaşanan gericileşmenin ifadesiyse, öte taraftan asıl hedef, sınıf mücadelesinin patlamalı yükselişine karşı olağanüstü rejimlerin temellerini döşemektir.

Düzen çıkmazına çare arıyor

Türkiye’de de geçen Temmuz ayından beri gündemde olan “anti-terör” yasaları, AKP Hükümeti tarafından “Terörle Mücadele Yasası” adıyla meclise gönderilmiş bulunuyor. Ermeni ve Kıbrıs sorunlarının uluslararası düzeyde gündemden düşmemesi ve TC’nin tarihsel kuruluş koşullarının sorgulanması rejimin “kimlik” bunalımı yaşamasına neden oluyor. Emperyalist savaşın bölgede yarattığı değişikliklere, Kürtlerin Irak’ta federe bir devlet kurmaları ve bu durumun içerideki Kürtler üzerinde yarattığı motivasyona ve son Diyarbakır olaylarıyla kendini açığa vuran direnişe de dikkat çekmek gerek. Bunlara ek olarak, işçi ve yoksul kitlelere dönük saldırıların yoğunlaşıyor olması beraberinde çok daha şiddetli tepkilerin gelebileceği korkusunu da yaratıyor, burjuvazi nezdinde. MGK bildirilerinde sıkça dikkat çekilen “sosyal patlama” olasılığı, burjuvazinin duyduğu bu korkunun bir ifadesidir. Tüm bu etmenler birleştiğinde görülüyor ki, rejim her alanda bir çıkmazın içine girmiş bulunuyor. Türk burjuvazisi, genel planda yaşadığı sıkışmışlığı, faşizan yasaları hayata geçirerek, işçi-emekçi ve Kürt yoksul kitlelerin karşısına daha sert devlet uygulamalarını dikerek aşmayı hedefliyor. Dünya burjuvazisinin duygularına da tercüman olan Dışişleri Bakanı Gül’ün şu sözleri yeterince açıktır: “devletin gücünü ve kararlığını göstereceğiz”!

12 Eylül faşist rejiminin egemen kıldığı yasal çerçeve, AB’ye uyum süreci vesilesiyle yapılan değişikliklere rağmen tümüyle ortadan kaldırılamamıştı; söz konusu yeni düzenlemelerle birlikte 12 Eylül rejimi adeta hortlatılıyor. Yasa maddeleri oldukça keyfi ve fazlasıyla yoruma açık. İfade özgürlüğünü neredeyse ortadan kaldıran, hemen herkesi potansiyel suçlu ilan eden, polisin vurma yetkisini genişleten bu yasa kabul edilirse, toplumsal hayat 12 Eylül rejiminin hüküm sürdüğü dönemlere geri dönecek. Erdoğan, yasanın zorunlu olduğunu savunurken, “demokrasi ve özgürlüklerden geri adım atıldığı izlenimi yaratmayacak bir düzenleme yapacaklarını” açıklamaktaydı. Yani işçi-emekçi ve Kürt kitlelerine karşı faşizan uygulamaları hayata geçireceklerini, ama mümkünse, bunu çaktırmadan yapacaklarını söylüyor, burjuvazinin bu Kasımpaşalı prensi.

Burjuvazi, çürüyen, insanı kendisine ve çevresine karşı yabancılaştırarak alıklaştıran, onu türlü yoz ilişkiler içine sürükleyerek suça teşvik eden kapitalizmin müsebbibi olduğu sonuçları “terör” ilan ederek toplumu genel düzeyde baskılamak isterken, asıl olarak işçi sınıfına ve Kürt halkına dönük çok boyutlu saldırıları kurnazca bir tutumla gözden ırak tutmaya çalışıyor. Yasa, fuhuş, cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık, uyuşturucu ticareti ve bu minvalde onlarca suç türünü “terör” kapsamına alıyor. Hükümet ve düzen cephesinin devletçi-statükocu güçleri yasayı savunurken hep bu başlıkları öne çıkartmakta ve yasanın gerçek doğasını arka plana itmektedirler. Oysa yasa ayrıntılı ve dikkatli okunduğunda gerçek doğasını ele veriyor.

Daha önceki yasa değişiklikleri sırasında kaldırılan TMY’nin ünlü 8. maddesi yeniden diriltiliyor. Çıkarılmak istenen yeni yasaya göre, “terör örgütünün veya amacının propagandasını yapan kişi” veya kişiler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası alabilecek. Bu “suç” basın yoluyla işlenirse verilecek ceza yarı oranında artırılabilecek. Bu yasa, Kürt ulusal mücadelesini savunanları ve devrimcileri ifade özgürlüğünün sınırlarından dışarı atıyor ve “terörist” ilan ediyor. Sömürü düzenine karşı çıkarak kapitalizmin ortadan kaldırılmasını savunan devrimciler örgütlenmeye giriştiklerinde ve bunun propagandasını yaptıklarında burjuvazi tarafından “terörist” damgası yemeye devam edecekler. Böylece yasanın asıl hedefinin kim olduğu apaçık ortaya çıkıyor. Örneğin Kürt halkına özgürlük istemek “PKK’nin amacının” propagandası sayılıp, “terör” kapsamında değerlendirilebilecek. Yeni düzenlemeyle birlikte, diyelim ki Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını yayınlayan, onu “Kürt halk önderi” olarak adlandıran veya devrimci örgütlerin açıklamalarına yer veren gazete ve dergiler kapatılabilecek. Hatırlanırsa, TMY’nin 8. maddesinden onlarca gazeteci ve aydın hapis cezası almış, Kürt ve devrimci basın susturulmaya çalışılmıştı.

Yasa, devrimci harekete ve Kürt halkına karşı topyekün bir savaşın çerçevesini çiziyor. Örneğin miting veya gösterilerde PKK veya diğer devrimci örgütlere sempati beslediğini belirten semboller taşımak “suç”! Yani polis isterse, Kürt halkının tarihsel kimliğinin bir ifadesi olan sarı, kırmızı, yeşil renkleri veya devrimci simgeleri taşıyanlar “terörist” sayılacak. Diğer taraftan, polisle çatışmaya giren ve gösterilerde yüzünü kapatanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Amaç, Kürt veya devrimci gençliğin moralini bozmak ve direncini kırarak etkisizleştirmektir. En dikkat çekici maddelerden biri de, çocukların eylemlere katılmasının “terör” olarak adlandırılması ve bunu “teşvik eden” anne ve babalara hapis cezasının verilecek olmasıdır. Bu madde polis tarafından gayet tabii bir çıkarsamayla şöyle de okunabilir: hangi yaşta olursa olsun, çocuklarının devrimci olmasına karşı durmayan, miting ve gösterilere katılmasını engellemeyen aileler “terörist” eylemlerde bulunmaktadırlar! Böylece aileler polisleştirilerek çocuklarının üzerine salınmaya çalışılıyor.

Yeni yasayla işçi-emekçi kitlelerin ve Kürt halkının temel hakları fütursuzca elinden alınırken, polise ateş açma, adam öldürme hürriyeti bahşediliyor. Yasaya göre gözaltına alınan kişinin sadece bir yakınına haber verilecek, gözaltı süresince sadece bir avukatla görüşebilecek, soruşturma dosyaları avukata verilmeyebilecek. Beri yandan, cezaevine konan tutuklu ve mahkûmlar istendiği zaman sorguya götürülebilecek. Oldukça dikkat çekici bir nokta ise şudur: Mahkûmlara işkence yapmış ya da gözaltına alınanların ölümüne neden olmuş polis veya askeri kolluk, tutuklanmadığı gibi, yargılanıp yargılanmayacakları da bilmem hangi yetkili mercilerin takdirine bırakılmıştır. Böylece burjuva devlet, gözaltı süresini fiilen uzatırken, işkencenin ve gözaltında kaybetmenin önünü de yasayla resmi düzeyde açmak istiyor.

Yeni yasa, daha pek çok konuyu “terör” kapsamına alıyor. Bazı “terör” suçları şunlar: “İş ve çalışma hürriyetinin engellenmesi; eğitim ve öğretimin engellenmesi; yağma, mala zarar vermenin nitelikli halleri; ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonması; devletin egemenlik alametlerini aşağılamak; halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit, suç işlemeye tahrik, suçu veya suçluyu övme; halkı askerlikten soğutma ve askeri itaatsizliğe teşvik; kamu görevlisine direnme, kamu kurumlarını ya da uluslararası kurumları ortadan kaldırmayı amaçlamak, bir ülkenin ya da uluslararası kurumun siyasal, anayasal, ekonomik ya da sosyal yapısının istikrarını bozmak/istikrarsızlaştırmak ya da yıkmak terörizmdir”.

Her şey gayet basit ve açık! Böylece sinsice bir düzenlemeyle işçi sınıfının sendikal mücadelesi bile baltalanmaya çalışılacak. Sendikalaşmaya çalışan ve greve giden işçilerin önüne bu yasa çıkarılabilecek. Patronlar işçilerin giriştikleri eylemi bu yasaya dayanarak “iş ve çalışma hürriyetinin engellenmesi” olarak niteleyip onları rahatça “terörist” ilan edebilirler. Esas olarak işçileri ve devrimci hareketi hedef alan bu maddeler polise sınırsızca yetki veriyor; örneğin, miting ya da basın açıklaması yapmak isteyenleri polis dağıtmaya kalktığında ve göstericiler dağılmadığında bu, “kamu görevlisine direnme” olabilecek ve “terör” sayılacak. Bu düzenlemelerle birlikte üniversiteler yasal olarak polisin müdahalesine açılmakla kalmayacak, öğrenci hareketine de ağır darbe vurulmaya çalışılacak. Polisin koruması altında okullara saldıran faşistlere devrimci öğrenciler cevap verdiğinde bu, doğrudan doğruya “eğitim ve öğretimin engellenmesi” kapsamına sokularak öğrenciler “terörist” ilan edilecek. Böylelikle geniş öğrenci kitlesi korkutulup sindirilecek ve devrimci öğrencilerle bağları kopartılmaya çalışılacak.

Dikkat çekici bir başka mevzu ise, ulusal ve uluslararası kurumları “ortadan kaldırmayı amaçlamak” meselesidir. Emperyalist-kapitalist sistemi ortadan kaldırmayı amaçlamak, NATO, IMF ve DB’nin varlığına karşı mücadele etmek bu kurumları istikrarsızlaştırmak sayılacağından, girişilen eylem “terörizmdir”! Görüldüğü üzere burjuvazi, emekçi kitlelerden gelebilecek hemen her tepkiyi “terörizm” olarak mahkûm etme peşindedir.

Tekrarlamak gerekirse yasanın asıl amacı, dünya ölçeğindeki gelişmelerin de gösterdiği üzere önümüzdeki dönemde yükselecek olan sınıf mücadelesinin önünü kesmek ve Kürt halkının öfkesini bastırmak, denetim altına almaktır. Burjuvazi olağanüstü rejimin temellerini döşeyerek, yasal çerçeveyi buna uygun hale getirerek ve devlet makinesinin gerçek yüzünü göstererek düzenin çıkmazına çare arıyor.

Haydan gelen huya gider!

Yukarıda da vurguladığımız üzere, dünya ölçeğinde çalkantılı bir dönemin tüm emareleri, yaşanan olaylarla, her düzeyde kendini açığa vuruyor. Biliyoruz ki, kapitalist düzen içine düştüğü büyük krizleri ancak savaşla aşabilmektedir. Ekonomik kriz ve emperyalist rekabet belirli bir düzeye geldikten sonra ABD emperyalizmi öncülüğünde uzun soluklu bir savaş olarak kendini dışa vurmuştur. 11 Eylül saldırıları derinlerde biriken ve her an patlamaya hazır çelişkileri açığa çıkarmanın aracı olmuştur sadece. Ancak savaş, bir taraftan silahlanmayı, yani savaş ve devlet makinesini güçlendirmeyi, öte taraftan içeride işçi-emekçi yığınların baskı altına alınarak susturulmasını, milliyetçilik zehiriyle bilinçlerinin çarpıtılmasını ve cepheye ölüme göndermeye hazır hale getirilmesini gerektirir.

11 Eylül’den sonra başta Amerika olmak üzere hemen her ülke burjuvazisi günün koşullarına uygun bir hazırlık içine girmiş ve “terör” bu doğrultuda işçi-emekçi yığınlara karşı geriletici bir argüman olarak kullanılmıştır. ABD emperyalizmi saldırıların mahiyeti henüz toplum tarafından anlaşılmadan, yoğun bir ideolojik bombardımana girişmiş ve bu arada anti-demokratik, faşizan uygulamalar içeren yasal düzenlemeler 11 Eylül’den yaklaşık bir ay sonra “Yurtseverlik Yasası” adıyla kabul edilmiştir. Yasanın ayrıntıları bazı noktalarda değişse de, genel çerçeve yukarıda değindiğimiz hususlarda ortaklaşıyor. Belirtilmesi gereken önemli bir nokta, bu yasayla 1 milyon kişinin ajan olarak kullanılmak istenmesidir; sıradan insanlar doğal yaşamlarına devam ederken komşularını “terörist” olabileceği şüphesiyle ihbar edebilecekler!

Bu tür faşizan yasalar esasında aylar öncesinden hazırlanır ve koşulların oluşması beklenir; nitekim 11 Eylül fırsatını kaçıran pek çok ülke, yeni bahanelerin oluşmasını beklemiştir. Son birkaç yıl içinde dünyanın hemen her köşesinde emperyalist savaşın uzantısı olan bombalama eylemleri gereken bahaneyi yaratmış ve burjuvazi “bakın terör var” diyerek gerici yasaları hayata geçirmiştir. İngiltere’de geçen sene meydana gelen bombalama eylemi burjuvazi tarafından ikinci bir 11 Eylül hadisesine çevrilerek, 1998’de hazırlanan fakat yürürlüğe sokulamayan yasalar katmerli biçimde ağırlaştırılarak mecliste kabul edilmiştir. Avrupa Birliği Parlamentosu “terörün” kapsamını genişletirken, Yunanistan, Hollanda, İtalya faşizan yasaları hayata geçirdiler. Fransız burjuvazisi, göçmen işçi gençliğin başlattığı isyan dalgasını durdurmak amacıyla sıkıyönetim ilan etmekle kalmamış, bilahare “anti-terör” yasalarını bu gürültüde onaylamıştır.

Önümüzdeki dönemde işçi hareketinin devrimci yükselişine karşı bir çok ülkede sıkıyönetim ilan edildiğinde şaşmamak gerek. 300 yıllık siyasi egemenlik deneyimine sahip burjuvazi, yaşanan devrimlerden ve devrimci yükselişlerden kolektif sınıf çıkarları adına gereken dersleri fazlasıyla çıkartmış bulunuyor. Eyleme girişen kitleler, eylemlerinin nasıl bir potansiyel taşıdığını, nasıl patlamalı bir sürecin önünü açabileceğini yığınsal düzeyde bilince çıkartamasalar da, burjuvazi meselenin nerelere evrilebileceğinin gayet iyi farkındadır. Latin Amerika’da yaşanan devrimci durum, Fransa’da göçmen gençliğin başlattığı isyan ve bilahare İlk İşealım Sözleşmesi vesilesiyle patlak veren mücadele, Türkiye’de Kürt halkının gösterdiği direniş, içine girmiş olduğumuz dönemin patlamalı gelişimine işaret ediyor.

Görüldüğü üzere dünyayı saran gerici faşizan yasaların gerçek amacı işçi sınıfını susturmak, gelişecek devrimci yükselişleri devlet makinesini aktif bir şekilde kullanarak bastırmak ve ezmektir. Ne var ki, biriken ve kendini toplumsal düzeyde açığa vuran sınıf çelişkilerinin patlama saati gelip çattığında hiçbir yasanın hükmü kalmaz. Devrimler tüm yasaları birkaç günde paramparça ederek tarihin çöplüğüne fırlatır ve kendi yasalarını yaratır. Fakat bu durum, işçi sınıfının hiçbir şey yapmadan oturması ve “o büyük günü” beklemesi anlamına gelmiyor. Lenin’in de ifade ettiği gibi, demokrasi okulundan geçmeyen, demokrasi mücadelesi vermeyen işçi sınıfı, sosyalizm mücadelesi de veremez. Böylesi bir mücadelenin gerekliliğini bilincine çıkartamaz.

Demokrasinin sınırlarının darlığını ya da göreli genişliğini belirleyen sınıf mücadelesinin seyridir. Bunun gayet iyi farkında olan egemen sınıf, işçi sınıfının örgütlülüğü ve mücadelesi zayıf olduğunda, geçmişte vermek zorunda kaldığı tavizleri geri almak için saldırılarını arttırıyor.

AB’ye girmek için, AB burjuvazisinin bastırmasıyla demokrasi makyajı yapmak zorunda kalan Türk egemen sınıfı, şimdi AB ülkelerini de saran gericilik dalgasıyla birlikte, zaten akmış olan makyajını rahatça temizlemeye girişebiliyor. Boşuna söylenmemiş: Haydan gelen huya gider! Bütün bu gerici saldırılar, kalıcı demokratik kazanımların ve özgürlüklerin ancak işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle elde edilebileceğini ve yalnızca bir işçi iktidarı altında garantiye alınabileceğini bir kez daha kanıtlamaktadır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi no.14 (Mayıs 2006)