Navigation

Sosyal Güvenlik Saldırısı ve SSK Sorunu


Herkesin malumu. Dünyada son yirmi yıl içinde köklü ekonomik ve siyasal değişimler yaşandı. Değişen bu koşullara uyum sağlamaya çalışan kapitalist sınıf, çıkarlarına uygun olarak oluşturduğu siyasi ve ekonomik açılımlarını bütün gücüyle hayata geçirmeye uğraşıyor. İşçi sınıfı bu yüzden tüm dünyada burjuvazinin şiddetli bir salvosuyla karşı karşıya.

İşçilerin yüzyılı aşkın bir mücadele sürecinde elde ettiği kazanımlarına gözünü diken patronlar sınıfı, 80’li yılların başından itibaren yürüttüğü neo-liberal politikalarla işçi sınıfının haklarına karşı başlattığı taarruzu kesintiye uğratmadan sürdürüyor ve sınıfın kazanımlarını bir bir gasp ediyor. Emeklilik ve sağlık sigortası gibi sosyal güvencelerin tahrip edilmesi, eğitim ve sağlık hizmetlerinin paralı hale getirilmesi, çalışma koşullarına ilişkin sınıfın mücadeleyle kazandığı hakların ortadan kaldırılması, çalışma sürelerinin uzatılması ve patronların lehine esnekleştirilmesi bu saldırının yol açtığı sonuçların en başında geliyor.

Ne var ki, burjuvazi gemi azıya almış biçimde böylesine saldırganlaşırken, işçi sınıfı ve onun sendikal örgütleri cephesinde, dahası sol çevrelerin büyük bir kısmında da, kafa karışıklığı ve yanlış düşünceler hâkim. İşçi sınıfının sermayenin karşısında elini zayıflatan en önemli faktörlerden biri de zaten bu. Ne yazık ki, işçi sınıfı örgütlerinin ve sınıfa önderlik etme iddiasındaki devrimci çevrelerin büyük bir kısmı, bugün, bu saldırılara göğüs gerecek bir örgütlülük ve bilinç düzeyinin çok gerisinde bulunuyor. Açık bir bilince, sağlam bir sınıfsal bakışa sahip olmak ve işçi sınıfının bu saldırılara kendi bağımsız sınıf çıkarları ekseninde karşı durmasını sağlamak bu yüzden bugün daha da yakıcı bir önem taşıyor.

Takke Düştü Kel Göründü

Bilindiği gibi, işçi sınıfının yükselen devrimci mücadelesinin yarattığı etkiler ve SSCB’nin varlığının kapitalist devletlere bindirdiği basınç sonucunda, özellikle Avrupa’da ortaya çıkan “sosyal devlet” olgusu, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşının sonrasında ekonominin yirmi yıldan uzun bir süre istikrarlı ve güçlü bir büyüme yaşamış olması sayesinde hayat bulmuştu. Bu dönem boyunca burjuvazi, özellikle Avrupa’da gelişen sınıf mücadelesini yatıştırabilmek için “sosyal devlet” kavramını sosyalizm tehlikesine karşı koruyucu bir kalkan olarak öne çıkarmıştı. Diğer taraftan, Stalinizmin ve emperyalizmin ortak gayretleriyle güçten düşürülen devrimci Marksizmin zayıflığı sayesinde, işçi sınıfı hareketinde de emekle sermaye arasındaki çatışmanın yerine barışçıl bir uzlaşmanın geçirilmesi politikasını savunan reformist anlayışlar öne çıkmıştı. Ancak bugün, sınıf uzlaşmacı bu anlayışların ayakta durmasını sağlayacak ekonomik şartlar ortadan kalkmıştır. Burjuvazinin yaylım ateşi, reformistlerin sınıf uzlaşmacı siyaset anlayışlarının çanına ot tıkarken, sosyal-demokratların yıkılmaz sandıkları “sosyal devlet” kaleleri de bu saldırılarla tarumar oluyor.

Yine de işçi sınıfına yönelik bu saldırıların kaynağı konusunda yanılsamalar üretilmeye devam ediliyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerde, “sosyal devlet”in yok olmasının sebebini hükümetlerin “aşırı liberal” politikaları olarak gösteren reformistler, bir taraftan eski “sosyal devlet” politikalarına geri dönülmesini dillendirirken, diğer taraftan da işçilere sosyal diyalogun (siz sınıf işbirliği diye okuyun) sürdürülmesinin tek çözüm olduğunu söylüyorlar.

Türkiye gibi ülkelerdeki sözde “anti-emperyalistler” ise sorunun kaynağını dış güçlere havale etmiş durumda. IMF, DB gibi kurumları kapitalizmle kopmaz bağlarını göz ardı ederek hedef tahtasına oturtan bu anlayışlar bu gibi “dış mihrakların” kapı dışarı edilmesi ile sorunların çözüleceğini iddia ediyorlar. Kapitalizmin tasfiyesi gerekliliğini dile getirmeden bu tür kurumları hedef göstermek, hem bu kurumlarla kapitalizm arasındaki ilişkiyi hem de yerli egemen sınıf ile dünya burjuvazisi arasındaki entegrasyonu gözlerden saklıyor.

Bu sözde anti-emperyalistlere kalırsa, bu tür kurumlar, emperyalist metropol ülkelerin çıkarlarını geri ülkelere tek taraflı olarak dayatmaktadırlar. Oysa İş Yasası değişikliğinden Kamu Yönetimi Reformuna, Sosyal Güvenlikle ilgili yasa tasarısından Yönetişim Kurullarına kadar Türkiye’de başlatılmış tüm “reformlar” o ya da bu biçimleriyle yalnızca geri ülkelerin değil tüm dünyanın gündemindedir. Çünkü kapitalizmin içinde bulunduğu kriz konjonktürü, dünyadaki devrimci hareketin gerilediği ve SSCB’nin ortadan kalkmasının sağladığı elverişli koşullarda, burjuvazinin işçi sınıfına saldırısını zorunlu ve mümkün kılıyor.

Sorunu, emperyalist ülkelerin geri ülkelere oynadığı bir oyun, bir dış dayatma vb. olarak algılatmaya çalışan reformistlerin ve küçük-burjuva devrimci anlayışların söylemleri tümüyle aldatmaya dönüktür. İşçi sınıfına yönelik tüm dünyada yükselen bu saldırıların kaynağı, IMF ve Dünya Bankası gibi örgütlerin uyguladığı o ya da bu politikalar değil, bizatihi kapitalizmdir. IMF gibi kurumların politikaları tam da patronların ihtiyaçlarına denk düşecek şekilde oluşturulup yaşama geçirilmektedir. İşçi sınıfının mücadele tarihi gösteriyor ki, kapitalizme karşı mücadele bayrağı yükseltilmeden onun yarattığı sonuçlarla baş edilemez. Bu yüzden işçi sınıfı silahlarını düşmanın gölgelerine değil kendisine yöneltmelidir.

Türkiye’de Sağlık ve Emeklilik Saldırısı

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de saldırının temel ayaklarından birisi sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesidir. Bu tasfiyenin de temel ayağını sistemin özelleştirilmesi oluşturuyor. Böylece bir yandan devletin işçilerin emeklilik ve sağlıklarıyla ilgili sosyal sorumluluğu ortadan kaldırılıp, bu sorumluluk tek tek bireylerin sırtına yüklenmek isteniyor, bir yandan da oluşan fonların küresel düzeyde işleyen kumarhaneye (onlar küresel piyasalar diyorlar) peşkeş çekilmesi isteniyor. Oysa sosyal sigorta sistemleri uluslararası işçi sınıfının mücadeleyle kazandığı mevzilerdir ve sosyal niteliğiyle işçi sınıfının geniş ölçekli bir dayanışma fonu özelliği taşırlar.

Burjuvazi fonun bu dayanışma niteliğini ortadan kaldırarak “her koyun kendi bacağından asılır” felsefesini yerleştirmek ve fonu kendi borsa oyunlarına sürmek istiyor. Bu bazı ülkelerde çeşitli düzeylerde gerçekleştirilmiş durumda ve örneğin işlerin bu açıdan en ileri gittiği ABD’de bu yüzden birçok işçi sınıfı ailesinin yıllar boyunca yapmış oldukları birikimler büyük skandallarla borsa oyunlarında batırılmış ve bu ailelerin gelecekleri karartılmış durumda.

Yapılmak istenenin özünü iyi kavramak gerekiyor: işçilerden daha çok almak ve onlara daha az vermek. Sağlık alanında da durum tam anlamıyla budur. İşçi ücretlerinden yapılan kesintiler arttırılmak ve/veya ücretsiz olarak verilen sağlık hizmetinin kapsamı daraltılmak isteniyor.

İşte son günlerde Türkiye’de bu doğrultuda adımlar atılıyor. AKP hükümeti IMF’ye verdiği sekizinci Niyet Mektubunda, sosyal güvenlikte Genel Sağlık Sigortasını (GSS) içeren yeni bir düzenlemeyi hayata geçireceğini ve SSK’nın sağlık hizmeti sunumundan çekileceğini taahhüt etmişti. IMF heyeti yeni yapılacak stand-by görüşmeleri öncesinde bu taahhütlerin yerine getirilmesi gerektiği şeklinde bir ön koşul sununca, hükümet apar topar SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devri yasasını hazırladı, Meclisten geçirdi ve sosyal güvenlik “reform”u çalışmalarına hız verdi.

Sosyal Güvenlik Sorunu

“Sosyal Güvenlik” kavramı, insanı çalışma gücünden mahrum bırakan ya da ileride yaşanma ihtimali bulunan olaylar karşısında, toplumu oluşturan bireylerin güvenceye kavuşturulmasını ve bu işle uğraşan kurumlar toplamını anlatıyor.

Bugünkü anlamıyla sosyal güvenlik anlayışı ve sistemleri, sosyal korunma gereksinimi içinde olan bir işçi sınıfının oluşmasına bağlı olarak, emekgücünün yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması ve kendini yeniden üretmesi için ortaya çıkmış, SSCB’nin varlığının yarattığı etki ile kurumsallaşmış, işçi sınıfının mücadelesi ile genişlemiştir. Bu nedenle sosyal güvenlik sorununun ancak iki yüzyıllık bir geçmişinden söz etmek olanaklıdır. Çünkü “sosyal güvenlik”, işçi sınıfının, yani, hâlihazırda çalışsın-çalışmasın, üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun olan ve yaşamını sürdürebilmek için emekgücünü ücret karşılığında satmak dışında hiçbir seçeneği olmayanların, toplumsal bir güvenceye duyduğu ihtiyaçtır.

İşte bu ihtiyaç temelinde mücadele eden işçilerin militanlığı sayesindedir ki, tüm dünyada emekçi yığınlar sosyal güvenliğe dair birtakım haklar elde ettiler. Ama bu alandaki asıl ilerleme Ekim Devrimiyle sağlandı. İşçilerin kendi devletlerinde elde edip kullandıkları yeni haklar, kapitalist ülkelerde burjuvaziyi “sosyal devlet” uygulamalarına zorladı. Dahası, dünyanın tüm ülkelerinde, yeterli ya da yetersiz, ancak mutlaka var olan bir sosyal güvenlik sistemi kurumsal olarak oluşmak zorunda kaldı.

Elbette parası olanın geleceğini garanti altına aldığı, parası olmayanların açlık ve ölümle yüz yüze kaldığı kapitalist sistemde, sosyal güvenlik kurumları, işçi devletinde olduğu gibi herkese parasız ve ayrımsız hizmet vermemiştir. Hatta birçok yerde sermayeye kaynak yaratan kurumlar haline gelmiştir. Ancak yine de işçi sınıfının ekmek-su kadar muhtaç olduğu hizmetleri kısmi de olsa karşılayan bu yapıların varlığı önemlidir.

1970’li yıllardan başlayarak ortaya çıkan ekonomik yavaşlama, burjuvazi tarafından sosyal güvenlik başta olmak üzere emeğin kazanılmış haklarını ortadan kaldırarak aşılmaya çalışılmıştır. İşte bu sebeple Türkiye’deki Sosyal Güvenlik Sistemi de “reforme” edilmeye çalışılıyor.

Genel Olarak Özelleştirmelerin Anlamı Ne?

Önce Kamu İktisadi Teşebbüsleri olarak adlandırılan kurumların özelleştirilmesi konusunda işçilerin nasıl bir bakışa sahip olması gerektiğini ortaya koymaya çalışalım. KİT’lerin özelleştirilmesine dair en çok öne çıkarılan slogan “KİT’ler halkındır, satılamaz” sloganıdır. Bu yaklaşım, işçi sınıfı saflarında, devletin aslında toplum yararına bir kurum olduğu yalanını besleyen ve yayan bir rol oynar. Gerçekten de işçi sınıfı saflarında ve örgütlülüklerinde, “özel mülkiyet” ve “devlet mülkiyeti” olguları üzerinde bir kafa karışıklığı yaşanmaktadır. KİT’ler halkın malıdır diyenler, kapitalist toplumda devleti, patronların baskı aygıtı olarak değil, tüm toplum yararına çalışan bir kurum olarak gösteriyorlar. Oysa bu, baştan aşağı sahtekârlıktır. Yine bu sahtekârlığı yapanlar, KİT’ler bizim vergilerimizle kuruluyor, o nedenle de bizimdir derken de başka bir yanlışlık yapıyorlar. Eğer soruna, kapitalist ideolojinin ve burjuva hukukun gözünden değil de işçi sınıfı perspektifinden bakarsak, şurası çok açıktır ki, KİT’ler gibi devlet mülklerinin hepsinin gerçek yaratıcısı elbette işçilerdir. Ancak kapitalist bir toplumda yaşıyoruz ve bir şeyin gerçek üreticisi-yaratıcısı olmak ile onun hukuki sahibi olmak arasına kapitalist mülkiyet ilişkileri girmektedir. İşte bu noktada KİT’ler halkın malıdır demekle yetinenler ciddi bir yanlış yapmış oluyorlar. Çünkü bu kurumların işçiler tarafından yaratılıyor oluşu onları hukuken de “halkın” malı yapmaya yetmiyor.

Kapitalist toplumda, doğa bir tarafa bırakılacak olursa, her türlü zenginliği yaratan emektir. Hem devletin elindeki hem de özel sektörün elindeki varlıklar işçi sınıfının sömürülmesiyle biriktirilmiştir. O zaman neden sadece devletin elindekiler “halkın malı” oluyor da, özel sektörün elindekiler “halkın malı” olmuyor? Ürettiğimiz her şey gerçekten de bizim olmalıdır, ama kapitalist toplum devam ettiği sürece bu mümkün değildir. Bu nedenle, kapitalist toplumda burjuva devletin mülkiyetinde olan KİT’lerin “halkın malı” olduğunu söylemek büyük bir safsatadır ve işçi sınıfının aldatmanın da en kestirme yoludur. İşçi sınıfına doğru bir bilinç taşınacaksa eğer, gerçeği ona en açık biçimde anlatmak gerekir: Kapitalist toplumda devlet mülkiyeti, işçilerin değil, burjuvazinin ortak mülküdür. O mülkiyet ancak burjuvazinin devleti yıkılıp, işçilerin devleti kurulduğunda, işçilerin ortak mülkü olabilecektir!

Sermaye sınıfı ve onun devleti açısından özelleştirme de devletçilik de, sermaye sınıfının kendi içindeki güç dengelerine, paylaşım kavgasına ve temel olarak uluslararası kapitalist sistemin değişen ihtiyaçlarına göre gündeme gelen, kimi zaman biri, kimi zaman da diğeri öne çıkartılıp bu başlıklar altında işçi sınıfına dönük saldırıların tırmandırıldığı seçeneklerdir. İşçi sınıfı açısından ise, kapitalizm koşullarında, yani sermaye sınıfının hüküm sürdüğü koşullarda yürütülen “özel mülkiyet mi devlet mülkiyeti mi” tartışmaları ve bu eksende bizlerin önüne çıkartılan seçenekler, “kırk katır mı, kırk satır mı” sorusundan hiç de farklı değildir.

Her şeyden önce belirtmek gerekiyor ki, kendi mülkiyetindeki devasa kapitalist işletmelerle, pek çok ulus-devletin bizzat kendisi, en güçlü kapitalist tekeller arasında yer almaktadır. Bu nedenle, bütün açıklığı ile ifade etmek gerekir ki, kapitalist toplumda, devlet mülkiyeti de, bireysel özel mülkiyet de kapitalist mülkiyetin biçimleridirler.

Pek çok kişinin ve grubun vurgulamalarına rağmen iş pratiğe, siyasete geldiğinde unutuverdiği gerçeklerin başında, burjuva devletin, sermayenin çıkarlarını korumak ve daimi kılmak üzere varlığını sürdüren bir sınıf egemenlik aracı olduğu gerçeği gelmektedir. Dolayısıyla şu ya da bu işletmenin sahibinin devlet oluşu ve bunlara “kamu iktisadi teşebbüsleri” deniyor olması, bu işletmelerin toplumsal ihtiyaçlara yanıt veren, kâr amacıyla değil de toplum yararına faaliyet sürdüren ve kazancı da topluma dönen işletmeler olduğu anlamına gelmez. Oysa yaygın kanı bunun aksi olduğu gibi, egemen ideoloji de, “KİT” adı verilen bu işletmelerin toplum için faaliyet yürüttüğü yalanını destekler.

İşçi sınıfı burjuvazinin sınıfsal egemenliğini yok edip kendi iktidarını kurmadığı sürece, “kamu mülkiyeti”nden söz etmek safsatadır. Bu durumda, özelleştirme saldırısı karşısında bile olsa, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti hedefinin yerine mevcut koşullardaki “kapitalist devlet mülkiyetinin” geçirilmesini savunmak aldatmacadan başka bir şey değildir.

Bir kez daha vurgulayalım:

İster tek tek burjuvaların, ister grup halinde burjuvaların, isterse de kapitalist devletin elinde olsun, bu mülkiye-tin sınıfsal karakteri burjuva olarak değişmeksizin kalır. Görünüşte birbirinden farklı olan bu mülkiyet biçimleri gerçekte bir ve aynı mülkiyet ilişkisi temeli üzerinde yükselirler: kapitalist mülkiyet ilişkisi. Dolayısıyla bir işletmenin devletleştirilmesi onun burjuva mülkiyeti olmaktan çıkmasına yol açmadığı gibi, devlet elindeki bir işletmenin özelleştirilmesi de ona öncesinde sahip olmadığı yeni bir sınıfsal karakter yüklemez. Engels’in dediği gibi; “ne hisse senetli şirketler durumuna dönüşüm, ne de devlet mülkiyeti durumuna dönüşüm, üretici güçlerin sermaye niteliğini ortadan kaldırmaz.” (Anti-Dühring) Durum bu olduğunda şu noktanın altını bir kez daha çizmek gerekiyor: Kapitalist toplumda devletleştirme ya da özelleştirme, mülkiyetin özü açısından işçi sınıfı için alternatifleri temsil etmezler. Mülkiyet sorunu söz konusu olduğunda, işçi sınıfı açısından tek bir alternatif vardır, o da, bir devrimle kendi iktidarını kurarak, yani kendisini egemen sınıf olarak örgütleyerek, toplumsal mülkiyete giden yolu açmak üzere başlıca üretim araçlarına bizzat kendi devleti aracılığıyla kolektif olarak el koymaktır. (Özgür Doğan, Kapitalist Devlet Mülkiyeti ve Özelleştirme, www.marksist.com)

SSK İşçi Yönetimine!

Ancak iş SSK gibi sosyal sigorta sistemlerine geldiğinde ise durum değişir. Bu tip sosyal güvenlik sistemleri devlet mülkiyeti altında kapitalist işletmecilik yapan KİT’lerden tamamen farklıdır. KİT’ler, kapitalistlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere, onlara ucuz hammadde üretmek, sanayinin gelişmesi için gerekli altyapıyı oluşturmak, kapitalistlerin altından kalkamayacağı büyüklükte yatırımları gerçekleştirmek ya da yine onlara çeşitli hizmetler sağlamak üzere kurulmuşlardır. Oysa SSK gibi kurumlar tamamen farklı amaçlarla, tamamen farklı motivasyonlarla ve yine tamamen farklı tarihsel koşullarda, farklı mücadeleler temelinde kurulmuşlardır.

SSK, devlet mülkiyetindeki iktisadi teşebbüslerden farklı olarak, işçi sınıfı açısından gerçekten de hayati bir önem taşıyor. SSK, geniş işçi yığınlarının sağlık sorununda başvurabilecekleri kendi sosyal güvence kurumudur. Aynı zamanda çalışamaz duruma geldiklerinde, emekli olduklarında da bu kurum onların tek güvencesidir. Sırf bu faktörler bile, SSK ile KİT’lerin asla aynı kefeye konulamayacağını gösterir.

Bugün birçok konuda olduğu gibi bu konuda da patronlar sınıfı ve sendika bürokratları işçileri iki tercih arasında bir seçim yapmaya zorluyorlar. AKP hükümeti büyük bir ikiyüzlülükle, emekçilerin SSK’ya ilişkin şikâyetlerini sahiplenir gözükerek, parasız sağlık hizmetinin tasfiyesi ve özelleştirilmesi planını halk tarafından kabul edilebilir bir söylemin arkasına saklamaya çalışıyor. Diğer taraftan sendika ağaları, SSK yönetiminde edindikleri konumları sayesinde sağladıkları ayrıcalıkları kaybedecekleri endişesiyle veryansın ediyorlar. İşçiler ne patronların temsilcilerine ne de sendika ağalarına güvenmelidir. Elbette, SSK kapsamındaki hizmetlerin mevcut durumu değişmelidir. Ama AKP hükümetinin istediği şekilde değil. SSK, ister kesilen primlerle doğrudan, ister devletin ve patronların işçilerden sömürdüğü katkılarla dolaylı olarak işçilerin emeğinin ürünüdür. Bu nedenle ileri sürülmesi gereken talep “SSK İşçi Yönetimine!” olmalıdır. Devlet ve patronlar sınıfı SSK fonlarından sömürücü ellerini çekmelidir. Ayrıca, patronların ve devlet kurumlarının ödemeleri gereken tüm primler, son kuruşuna kadar işçi komisyonlarının denetiminde her türlü yasal faiziyle tahsil edilmeli, prim borçlarında af uygulamaları derhal sona erdirilmeli, patronların ve devletin ödedikleri primler, sigortalı-sigortasız tüm çalışanlara insanca, eşit, modern ve parasız bir sağlık hizmeti sağlayabilecek düzeye getirilmelidir. Böylesine bir hizmetin tüm mali yükü patronlar ve devlet tarafından karşılanmalıdır. Ve yine de bu kurumlar yalnız ve yalnızca işçiler tarafından yönetilmelidir.

SSK halkın malıdır diye çığlık atan sendika bürokratlarının da aslında SSK fonlarını yağmalayan devlet ve patronlardan bu noktada pek bir farkları yoktur. Yıllardır SSK hastanelerinde çile çeken, haftalarca sonraya bir muayene randevusu almak için ya da ancak birkaç dakika süren bir muayeneden sonra yazılan reçetedeki ilaçları alabilmek için sabahın köründe sıraya giren işçiler bugüne kadar sendika bürokratlarının umurunda bile değildi. Yıllardır çalışanların ancak %20’sinden azı sigorta kapsamındayken kıllarını kıpırdatmayan sendika ağalarının, şimdi timsah gözyaşları dökerek işçiler adına konuşmaya hakları yoktur.

Şayet bu fonlar, sadece işçi sınıfının çalışan ve çalışmayan bireyleri ile ailelerinin ihtiyaçları için, işçilerin yönetiminde idare ediliyor olsaydı, işçilerin aldığı hizmetin kalitesinin yükseleceği de, yaşam koşullarının gözle görülür biçimde iyileşeceği de tartışma götürmez bir gerçek olurdu. Dolayısıyla, bilinçli işçiler, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devredilmesi karşısında mevcut durumu savunmak yerine, işçi fonlarının idaresinin işçilerin kontrolünde olmasını ve çalışanıyla-çalışamayanıyla bir bütün olarak işçi sınıfının, sağlık hizmetinin hangi kurumlardan karşılanacaksa karşılansın ücretsiz olmasını dert etmeli, böyle bir bilincin yayılması için çaba göstermelidir.

Elbette kapitalist toplumda işçiler bu istemlerin hayata geçmesi doğrultusunda ne denli kazanım elde etmiş olursa olsunlar, bunun bir sınırı vardır. Sağlık hizmetinin olduğu gibi, sosyal güvence sorununun her yönüyle gerçek ve kalıcı çözüme kavuşabilmesi, kamu mülkiyeti yolundan geçmektedir. Ancak, burada söz konusu olan “kamulaştırma”, reformistlerin özelleştirmelere karşı ileri sürdüğü “kamuculuk-devletçilik” anlayışından farklı bir kamulaştırmadır.

Devrimci kamulaştırma “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” demektir. Devlet-özel ayrımı yapmadan kapitalistlerin elindeki tüm üretim araçlarının işyeri konseyleri eliyle işçilerin yönetimine geçmesi anlamına gelir. Sadece sağlık hizmetinin değil tüm insani ihtiyaçların adil bir bölüşümünün sağlanmasının önkoşulu da budur. Açıktır ki, bu tür bir kamulaştırma, işçi sınıfının iktidarı kendi ellerine almasını, yani bir toplumsal altüst oluşu, bir proleter devrimi gerektirir. Dolayısıyla proleter devrim vurgusu eksik olan bir kamulaştırma söylemi, işçi sınıfını kandırmaktan başka bir şey değildir.

Sorunlarımızın gerçek çözümünün ancak işçi iktidarı ile sağlanabilir olması, sermayenin egemenliği devam ettiği sürece yapılacak bir şeylerin olmadığı anlamına gelmiyor kuşkusuz. İşçi sınıfının en hayati ihtiyaçları doğrultusunda seferberliğini sağlamaksızın, bıraktık iktidara talip olmasını, en temel kazanımlarını bile koruması mümkün değildir. Bu nedenle, sınıf bilinçli işçiler, bir taraftan tüm sorunlarımız gibi sağlık ve sosyal güvenlik sorununun da gerçek çözümü için işçi iktidarına işaret ederken, diğer taraftan, bu sorunlar temelinde, çalışanıyla çalışamayanıyla, sigortalısıyla sigortasızıyla tüm işçilerin seferber edilmesi için örgütlenmeli, mücadele etmelidirler.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:1, Nisan 2005