Navigation

Venezuela’da Neler Oluyor?

Venezuela, son yıllarda gündeme, eski bir albay olan devlet başkanı Hugo Chavez’le ve ona karşı yapılan darbe girişimleriyle geliyor. Yerli ve yabancı tekelci sermayenin büyük tepkisini çeken Chavez, darbe girişiminden referanduma kadar çeşitlilik gösteren alaşağı etme çabalarını, sonuncusu 15 Ağustosta yapılan referandumda da boşa çıkarmayı başardı.[1] Ne var ki bu, ne Chavez için ne de işçi sınıfı için son raunttur.

Tam da bu nedenle Venezuela’da yaşanan devrimci sürecin doğru değerlendirilmesi, doğru tutumların takınılması, bugün gelinen noktada bir sınıfın ve bir devrimin kaderini belirleyecek kadar önem kazanmıştır. Venezuela’daki sürecin daha iyi anlaşılabilmesi için, ülkeye ait bazı temel verileri ve bugünkü gelişmelerin kök bulduğu geçmişini kısaca da olsa hatırlamak gerekiyor.

Sömürgeden kapitalist devlete

Sınırlarını Kolombiya, Brezilya ve Guyana ile paylaşan Venezuela, yaklaşık 912 bin kilometrekare yüzölçümlü ve 25 milyon nüfuslu bir Latin Amerika ülkesi. Ulusal gelirinin %80’ini petrol gelirleri oluşturan ve beş büyük petrol üreticisi ülke arasında yer alan Venezuela, ABD’ye petrol ihraç eden ülkeler arasında da ilk sıralarda yer tutuyor. Bunlarla birlikte, kişi başına düşen milli gelir 3700 dolar civarında gözükürken, gelir dağılımındaki aşırı dengesizlik yüzünden halkın büyük bir çoğunluğu yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bu ülke, 1975-95 döneminde yoksulluğun %33’ten %70’e fırlayarak en hızlı artış gösterdiği Latin Amerika ülkesi.

300 yılı aşkın bir süre İspanyol sömürgeciliği altında ezilen ve yerli halkı yok edilen Venezuela, gelgitli bir sürecin ardından 1810’lu yıllarda bağımsızlığını kazandı. Fakat bunu takip eden dönem ülke için hiç de sorunsuz bir kuruluş dönemi olmayacaktı. Kendisi de soylu bir İspanyol aileden gelen ve Venezuela’nın kuruluşunda çok büyük bir rol oynayan efsanevi lider Simon Bolivar (1783-1830) bu dönemde tüm Latin Amerika’yı (İspanyol Amerikası) içine alan bir birleşik devlet kurmak üzere, İspanyol yönetimine karşı çetin bir mücadele yürüttü. Bu mücadele sonucunda, 1819’da, bugünkü Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’u da içine alan geniş bir cumhuriyet (Büyük Kolombiya) kuruldu ve cumhurbaşkanlığa getirilen Simon Bolivar’a “Libertador” (Kurtarıcı) unvanı verildi. Ne var ki, bu cumhuriyetin ömrü pek uzun olmadı ve birliği oluşturan devletler yaşanan savaşlar sonucunda 1830’da tamamen ayrıldılar. Bu ütopik birlik düşünün yıkıldığını gören Bolivar da aynı yıl yaşamını yitirdi.

Bolivar’ın ölümünü izleyen süreçte Venezuela’nın tarihinde uzun bir caudillolar (askeri ya da sivil kökenli diktatörler) dönemi yaşandı. Pek çok kez el değiştiren bu diktatörlükler, uzun bir süredir kentlerde yaşayan büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını güden baskıcı yönetimlerdi.

1920’lerde petrolün bulunması, aslında ülkenin kaderini kökten değiştirdi. O zamana dek kapitalist işletmecilikten tümüyle uzak olan tarımsal üretim, kapitalizmin gelişmesi için yeterli sermaye birikiminin oluşmasına izin vermiyordu. Sermaye birikimi için ihtiyaç duyulan kaynağı yaratan şey petrol gelirleri oldu. 19. yüzyılda sömürgeci devletlerin kendi kaderine terk ettikleri Venezuela, böylece 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yabancı sermayeyi de çekmeye başladı. Önce Hollanda ve İngiliz petrol tekellerinin rağbet ettiği Venezuela, daha sonra hızla Amerikan petrol tekellerinin ilgi alanına girdi. Bu değişimle birlikte, kırsal üretimi artık iyice boşlayan toprak sahipleri yabancı tekellerin aracıları haline geldiler. Venezuela’nın yeni burjuvaları böylece oluşup semirmeye başlıyorlardı.

İlerleyen yıllarda Venezuela’nın GSMH’si içinde tarımın ağırlığı hızla azaldı. Yetiştirilen ürün yelpazesinin önemli bir bölümünü, büyük tarım arazileri gerektiren kakao, şeker, kahve gibi ürünler oluşturuyordu. Ekilip biçilmesi daha o zamanlar boşlanan büyük tarım arazileri (latifundiyalar), kentlerde yaşayan büyük toprak sahibi bir aristokrasinin elinde toplanmıştı. Nüfusun büyük bir kesimini oluşturan ve bu büyük tarım arazilerinde çalışmak dışında hiçbir gelir kaynakları olmayan topraksız köylüler ve tarım işçileri, latifundiya üretiminin giderek azalmasıyla birlikte açlığa terk edilmiş oluyordu.

Petrolün ve demir madenlerinin temel tetikleyicisi olduğu kapitalist gelişme, kırsal nüfusun hızla kentlerdeki sanayi ve maden bölgelerine akmasına yol açtı ve hızlı bir kentleşme süreci yaşanmaya başladı. Ne var ki kırsal nüfusu tümüyle mas edecek düzeyde gelişmiş bir sanayi olmadığından, kentler büyük bir işsizler ordusuyla karşı karşıya kaldı. GSMH’nin büyük bir kısmını petrol gelirleri oluşturuyordu ama 1960’ların sonlarında petrol sektöründe çalışanlar nüfusun yalnızca %2,6’sıyla sınırlıydı. 1962 verilerine göre sanayide çalışan işçilerin toplam sayısı 278 binken, kentleri milyonları bulan bir işsizler kitlesi dolduruyordu.[2]

1940’lardan itibaren ABD, askeri varlığıyla da Venezuela’ya el attı. Bu yıllarda, ülkede bir “askeri misyon” bulundurma iznini koparan ABD, ilerleyen süreçte bu “askeri misyon” aracılığıyla Venezuela ordusunu tümüyle kendi askeri yapısına uyarlayacak, tüm eğitimini üstlenecek ve kontr-gerilla faaliyetlerine doğrudan katılacak ve yönetecektir.[3] Gerilla mücadelesinin kızıştığı 1960’lı yıllarda Amerikalı uzmanların köylerin bombalanmasında, köylülerin ve gerillaların en acımasız işkencelerden geçirilmesinde doğrudan görev aldıkları bilinmektedir. Bu durum ordu saflarındaki milliyetçi genç subayların orduyu terk ederek gerillaya katılım süreçlerini hızlandırmış ve halk arasında muazzam bir anti-Amerikancılığın gelişmesine yol açmıştır. ABD Başkanı Nixon’un Venezuela’ya gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında 400 bin kişinin aleyhte gösteriler düzenlemesi bunun en açık kanıtıdır.

Askeri diktatörlükler dönemi kapanıyor

1930’lardan 60’lara ilerleyen süreçte, kapitalizmin gelişimiyle paralel olarak, Venezuela 19. yüzyıldakilerden farklı türde askeri darbelere de tanık olur. Ulusal kalkınmacı denebilecek türden bu darbelerin sonuncusu, 1945’te Demokratik Eylem Partisinin desteklediği bir grup genç subayın, anayasayı demokratikleştirmek ve çeşitli reformlar yapmak amacıyla general Medina Angarita’yı devirmesiyle yaşanmıştır. 1947’de gidilen seçimlerde, başkanlığı, Demokratik Eylem Partisinin adayı olan yazar Romulo Gallegos kazanır. Çeşitli reformlar vaat ederek iktidara gelen Gallegos’un ilk icraatlarından biri, şirketlerin kârlarının %50’sini devlete vergi olarak vermelerinin zorunlu hale getirilmesidir. Kendisini halkın temsilcisi olarak gösteren bu iktidar, devletin vergi gelirlerinin büyük bir kısmını yoksulluğu azaltmak ve halkın yaşam standartlarını yükseltmek için kullanacağını açıklar. Aslında bu, bugün Chavez’in uygulamaya çalıştığı reform programlarının, Venezuela için hiç de alışılmadık bir şey olmadığını göstermektedir.

Gallegos başkanlık koltuğuna oturduktan kısa bir süre sonra, 1948’de, ABD’nin de büyükelçiliği aracılığıyla müdahil olduğu bir başka askeri darbeyle devrilir. Böylece “daha adil ve daha insancıl bir kapitalizm” hayalleri, daha baskıcı bir rejimin, General Perez Jimenez rejiminin 10 yıllık egemenliğiyle sona erdirilmiş olur. Venezuela’nın fiiliyatta iki partili politik yaşama geçişi, bu askeri rejimin 1958’de yıkılmasının ardından gerçekleşmiştir. Jimenez başkanlığındaki bu askeri diktatörlük, ordu içindeki çeşitli grupların, aydınların, işçi ve emekçilerin çeşitli gösterileriyle ve nihayetinde yaşanan bir genel grevle sona erdirilmiştir.

Venezuela’nın daha kuruluş dönemlerinden itibaren uzun bir askeri diktatörlükler dönemi yaşadığını daha önce de belirtmiştik. Bu döneme denk düşen askeri rejimlerin yerini olağan bir parlamenter işleyişe bırakması, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Venezuela’nın da kapitalist gelişimiyle ve emperyalist sisteme entegrasyonuyla yakından ilişkilidir. 1958’den itibaren Venezuela parlamenter bir yapıya kavuşur. Bunu izleyen 40 yıl boyunca, ülkede iki parti (Demokratik Eylem ve COPEI)[4] birbirlerinden devraldıkları nöbetlerle egemenliklerini sürdüreceklerdir artık. Ta ki Chavez’in iktidara geldiği 1998 seçimlerine dek.

Küba Devriminin etkileri

Venezuela’da parlamentarizmin yerleşmesini hızlandıran belki de en önemli faktör tüm Latin Amerika’yı derinden etkileyecek olan Küba Devrimiydi. Küba’nın emperyalist sistemin dışına çıkışını engelleyemeyen ABD, bu ateşin tüm Latin Amerika’yı sarmaması için bu kez daha uyanık davrandı ve Venezuela’ya “akıllı” taktikler vermeye başladı. 1960’ta bugünküne benzer çerçeve taşıyan bir toprak reformuna girişildi. Ne var ki, bu sınırlı çaba dahi toprak sahiplerinin yoğun baskısı sonucu hayata geçirilemeden kadük hale geldi.

Yine Küba Devriminin yol açtığı bir diğer gelişme de, Venezuela’da 1960’lı yıllarda ortaya çıkan gerilla hareketidir. Tabanı ağırlıklı olarak küçük-burjuva katmanlara (üniversite öğrencileri, aydınlar ve daha sonra köylüler) dayanan bu hareket içinde milliyetçi genç subaylar da yer alıyordu. Ulusal onurlarının ayaklar altına alındığı duygusuyla motive olan bu kesimlerin ABD’nin Latin Amerika’daki ve ülkelerindeki varlığına ve etkinliğine duydukları tepki, küçük-burjuva kanallara akıyor ve gerillacı mücadele anlayışında vücut buluyordu. Çin Devriminden ve Küba Devriminden ilham alan bu anlayış, silahlı öncü grupların “kırlardan şehirlere” ya da “şehirlerden kırlara” akarak yaptıkları ses getirici silahlı eylemlerle ilk kıvılcımı çakma ve kitleleri ayağa kaldırma stratejisine dayanıyordu. Bu anlayışa göre, proletarya bu tür ülkelerde devrime önderlik edecek öncü niteliklere sahip değildi.

Nitekim tek tutarlı devrimci sınıfa, yani proletaryaya ve onun mücadele biçimlerine dayanmayan, Venezuela’yı küçük bir ada ülkesi olan Küba’yla karıştıran ve halktan umduğu desteği alamayan bu hareket, burjuvazinin ABD-CIA destekli saldırıları sonucunda 1960’ların sonunda etkisini iyice yitirdi ve giderek sönümlendi.

Rahatlama ve kriz

Özellikle 1970’li yıllarda yükselen petrol fiyatları, o dönemde çeşitli ABD petrol tekellerinin elinde olan bu sektörü tümüyle devletleştiren Venezuela’nın petrol gelirlerinde sıçramaya yol açmış ve ekonomik açıdan bir rahatlama dönemine girilmiştir. Bu dönemde özellikle petrol sanayiinde çalışan işçilerin ücretlerinde gözle görülür bir artış yaşanmıştır. 70’lerde dünya kapitalizmi büyük bir durgunluğun içine girerken, emperyalist kuruluşlardan Venezuela gibi gelişmekte olan ülkelere cazip faizlerle krediler akmaya başlar. Fakat krizin bu ülkeleri girdabına alması da fazla uzun sürmez.

80’li yılların başından itibaren ekonomik çöküşü her açıdan hissetmeye başlayan Venezuela, bir borç batağının ortasındadır ve karşısında “kurtarıcı” olarak IMF bulunmaktadır. Alınan borçların geri ödenme dönemi gelmiştir ama Türkiye de dahil pek çok ülkede olduğu gibi kasa tamtakırdır. Ve beklenen sonuç, meşhur stand-by anlaşmalarıdır. 1988’de başkanlığa seçilen Carlos Andres Perez’in dayattığı ekonomik program, bu anlaşmaların doğrudan bir sonucu olarak dikilmiştir Venezuela halkının karşısına.

Bu program, hiç de yabancısı olmadığımız şekilde, kamu harcamalarının kısılmasını, temel tüketim mallarına yapılan yüksek zamları, yabancı yatırımların teşvik edilmesini ve devlet işletmelerinin özelleştirilmesini içeren neoliberal politikaların hayata geçirilmesini öngörüyordu. IMF ile gerçekleştirilen anlaşmaları, başta petrol olmak üzere birçok ürüne yapılan yüksek zamlar, kamu taşıma ücretlerinin fırlaması, artan işsizlik ve yükselen enflasyon takip etti. Ve neticede, dayanma gücü son sınırına gelen halk sokaklara döküldü. 27 Şubat 1989’da gerçekleşen bir kendiliğinden ayaklanmada, yoksul bölgelerden gelen halk sokakları işgal etti, otobüsleri ateşe verdi, mağazaların camlarını kırdı ve tüketim mallarına el koydu. Bu olaylar üzerine saldırıya geçen ordu, tam bir katliam gerçekleştirdi. Gerçek sayı bilinmemekle birlikte, “Caracazo” diye anılan bu ayaklanma sırasında hükümetin resmi verilerine göre 372, insan hakları örgütlerinin verdiği bilgilere göre yaklaşık 3000 kişi katledildi.

Chavez’in ortaya çıkışı

Başını Chavez’in çektiği ve içinde alt ve orta rütbeli genç subayların da yer aldığı bir hareket olan Movimiento Bolivariano Revolucionario 200 (Bolivarcı Devrimci Hareket 200), 1982 sonunda bir yeraltı hareketi olarak örgütlenmişti. Başta Simon Bolivar olmak üzere 1800’lü yılların bağımsızlıkçı önderlerinin takipçisi olduğunu söyleyen bu hareket, aslında küçük-burjuva radikal bir hareketti. Gelir dağılımındaki muazzam dengesizliklerin yoksul köylü, işçi ve emekçi kitlelerde sürekli bir hoşnutsuzluk ve huzursuzluğu beslediği bu ülkede, işçi sınıfının Marksist, devrimci bir önderliğinin bulunmayışı, bu türden küçük-burjuva akımların ortaya çıkışına ve belli bir güç kazanmasına da olanak tanıyordu.

Caracazo sonrasında, Bolivarcı Hareket içinde, geniş bir reform sürecinin başlatılması için iktidarın ele geçirilmesi tartışmaları iyice alevlendi. 1991’de grevlerde ve öğrenci hareketinde yaşanan büyük tırmanışın da gösterdiği gibi, halk arasında muazzam bir hoşnutsuzluk dalgası yayılıyordu. Bütün bunlar, Bolivarcı Hareketin 1992’de bir darbeyle Perez hükümetini devirme girişimini hızlandırmış oldu. Darbe, solun bir kesiminden de destek görmüştü. Ne var ki, o sırada 38 yaşında bir albay olan Chavez başarısız oldu ve tutuklandı. Hapse girdikten birkaç ay sonra bir darbe girişiminde daha bulundu. Fakat sonuç aynıydı. İki yıl sonra, 1994’te, emekçi kitlelerin yoğun desteği ve hükümete uyguladıkları baskı sonucu afla serbest bırakılan Chavez, politik çalışmalarını hız kazandırarak devam ettirmeye koyuldu. İlk işi, ileride seçimlere katılmak üzere Bolivarcı Devrimci Hareketi, Beşinci Cumhuriyet Partisi (MVR) adı altında partileştirmek oldu.[5]

Rüşvetin, çürümenin, gelir dağılımındaki adaletsizliğin önüne geçildiği, sosyal harcamaların arttırıldığı, demokratik, katılımcı yeni bir cumhuriyet ve demokratik bir anayasa vadeden Chavez’in oy tabanı hızla genişliyordu. 1998 Aralığında yapılan başkanlık seçimlerine, MVR’nin yanı sıra, aralarında solcu sendikacıların, Komünist Partinin, MAS ve PPT[6] gibi sosyalist partilerin de bulunduğu çeşitli sol parti ve grupların oluşturduğu “Yurtsever Kutup”un da desteğini alarak giren Chavez, %56’lık oy oranıyla bu seçimlerden devlet başkanı olarak çıktı.[7] Böylece 90’lı yıllar, halkın geleneksel iki partiyi de politik arenanın dışına fırlatıp atmasıyla son bulmuş oldu.

Chavez’in ilk işi, yeni anayasayı hazırlayacak bir Kurucu Meclisin toplanmasını oya sunan bir referandum yapılmasını karara bağlamaktı. 1999 Nisanında yapılan referandumda, Kurucu Meclisin oluşturulması ve bunun prosedürünün başkan tarafından belirlenmesi konusu oya sunuldu ve büyük bir çoğunluk tarafından kabul edildi. İki ay sonra yapılan seçimlerle, 131 kişiden oluşacak Kurucu Meclisin üyeleri belirlendi. Bunların 3’ü yerlilerden, 24’ü ulusal ölçekte, 104’ü ise eyaletler düzeyinde seçilen üyelerdi.

Seçim sonucunda Chavez’in programını destekleyenler mecliste %91’lik bir ezici çoğunluk sağlamıştı. Meclis hızla yeni anayasayı hazırlamaya koyuldu ve Aralık 1999’da anayasa halkın %71,8 gibi büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edildi. Burjuva sınırlar dahilinde oldukça demokratik bir içeriğe sahip olan bu yeni anayasayla ülkenin adı Venezuela Bolivar Cumhuriyeti olarak değiştiriliyordu.

Bolivarcı Hareketin Programı

Ekilebilir toprakların %77’si ülkenin en zengin %3’ünün elinde toplanmışken köylülerin en yoksul %50’sinin toprakların yalnızca %1’ine sahip olduğu; en zengin birkaç ailenin her birinin elinde on binlerce hektar arazi bulunurken ve bu arazilerin büyük bir kısmında ne ekim ne de hayvancılık yapılırken ülkenin ihtiyaç duyduğu tarım ürünlerinin %70’inin ithalatla karşılandığı; boş arazileri seyretmekten başka bir şey yapamayan milyonlarca topraksız köylünün açlık ve sefalet içinde kıvrandığı; asgari ücretin 100 dolar olduğu; nüfusun %70’inin yoksulluk sınırının altında yaşadığı, milyonlarca insanın hayatında doktor ve öğretmen yüzü görmediği bir Venezuela. İşte Chavez böyle bir Venezuela’da iktidara geldi.

Chavez, 2001 Kasımında çıkardığı Toprak Yasasıyla esas olarak latufindiya sistemini hedef aldı. Bu yasa, 5000 hektardan büyük topraklara bireysel olarak sahip olmayı yasaklıyor ve vergisini ödemeyen büyük toprak sahiplerinin ya da devlete ait toprakların topraksız köylülere dağıtılmasının önünü açıyordu. Fakat 5000 hektara kadar olan (ki bu oldukça büyük alanları ifade ediyor) arazilere dokunulmamıştı. Her ne kadar büyük toprak sahipleri bu yasayı “en temel insan hakkı” olarak nitelendirdikleri özel mülkiyet hakkına saldırı olarak görüp ayağa kalksalar da, yasanın bu haliyle büyük toprak sahiplerinin çoğunluğunun çıkarlarına ilişmediği ortadadır. Üstelik söz konusu toprak reformu Venezuela’da şimdiye dek yapılan ilk teşebbüs değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, aynı arazi büyüklük sınırlarını içeren bir yasa 1960’ta da çıkmış fakat uygulanamamıştı. Chavez’in farkı radikal bir toprak reformuna girişmesinde değil, sınırlı bir toprak reformunu daha önceki iktidarlara kıyasla daha kararlı bir şekilde uygulamaya koymasındadır. Chavez hükümeti bu yasa yürürlüğe girdikten hemen sonra topraksız köylülere toprak dağıtmaya başlamıştır. Dağıtılan toprakların çok büyük bir kısmı devlet arazileridir. Resmi verilere göre Venezuela’da şimdiye kadar 130 bin aileye 2 milyon hektar toprak dağıtıldı. Bunun yanı sıra kooperatiflerin ve küçük işletmelerin ucuz krediler aracılığıyla özendirildiği bir program izleniyor.

Öncelik verilen alanlardan diğer ikisi eğitim ve sağlıktı. 1999’dan bu yana binlerce okul açıldı, ilköğrenim öğrencilerine ücretsiz süt ve besin maddeleri dağıtıldı, parasız üniversiteler kuruldu, okuma-yazma seferberlikleriyle milyonlarca insana okuma-yazma öğretildi. O zamana dek doktor yüzü görmeyen köylülere ücretsiz sağlık hizmeti götürüldü ve Küba’dan gelen tıbbi heyetlerden geniş bir yardım alındı.[8] Yoksullar için binlerce ev inşa edildi.

Hükümet yeni bir mali düzenleme yaparak vergi sisteminde de köklü bir değişikliğe gitti. Vergi vermeye pek alışkın olmayan orta ve büyük burjuvazinin tepkisini çeken düzenlemelerden biri de buydu.

Emperyalizmin dayattığı neoliberal politikaların karşısına “sosyal devlet” anlayışıyla çıkan Chavez, ABD’nin dayattığı Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşmasını onaylamayı reddediyor ve alternatif olarak Güney Amerika ülkelerinin ekonomik ve sosyal entegrasyonunu koyuyor. Bu doğrultuda, Chavez, Küba ve Brezilya ile yakın temaslarda bulunuyor. Ayrıca ülkede yabancı askeri üslerin ve birliklerin bulundurulması anayasaca engellenmiş ve ABD uçaklarının Venezuela topraklarından geçerek Kolombiya’ya uçmaları yasaklanmış durumda.

Yeni anayasa ile yerlilere de pek çok hak tanındı. Kendi dillerini kullanma, kültürlerini geliştirme, örgütlerini kurabilme, Mecliste temsil edilme, toprakları üzerindeki doğal zenginliklerin onlara danışılmaksızın kullanılamaması gibi haklar kazanan yerliler, Chavez’in en büyük destekçileri arasında yer alıyorlar. Venezuela nüfusunun yaklaşık %1,5’ini meydana getiren ve sayıları 400 bin civarında olan yerliler, diğer Latin Amerika ülkelerine kıyasla daha düşük bir yüzdeyi oluşturuyorlar. Nüfusun büyük çoğunluğu ise, yüzyıllar önce Afrika’dan getirilen kölelerin ve İspanyolların karışımıyla ortaya çıkan melezlerden oluşuyor. Chavez’in kendisi de Afrikalı ve yerli köklere sahip.

Bolivarcı Anayasa, ayrıca, büyük balıkçılık işletmelerine karşı küçük balıkçılığı koruyor ve teşvik ediyor. Anayasanın en önemli maddelerinden biri de petrolün ve doğal gazın ülkenin doğal kaynakları olduğunu belirtiyor ve bu sektörlerde hammadde alanında özelleştirmeye gidilemeyeceğini garanti altına alıyor. Venezuela’nın ihracatı ham petrole dayanıyor ve bütün bu yasalar Chavez’i, ABD petrol tekellerinin ve Venezuela tekelci burjuvazisinin boy hedefi haline getiriyor. Hemen şunu da belirtelim ki, Venezuela’da işlenmiş petrol alanı devlet tekelinde değil ve bu alanda yabancı tekellerin büyük ölçekli yatırımları bulunuyor. Chavez yönetiminin Royal Dutch/Shell, ExxonMobil, ChevronTexaco gibi içinde ABD petrol tekellerinin de bulunduğu tekellerle milyarlarca dolarlık araştırma, yatırım ve üretim anlaşmaları hâlâ devam ediyor. Bu yüzden petrol tekelleriyle Chavez yönetimi arasında hassas bir denge söz konusu.

Devrim mi, burjuva reform programı mı?

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız program, bir burjuva demokratik dönüşüm, yani bir reform programıdır. Ne var ki Chavez iktidara geldiğinden bu yana bu reform programını “Bolivarcı Devrim” olarak adlandırmış ve bu nitelendirme sadece Chavezci hareketin değil sosyalist solun önemli bir kesimi tarafından da sorgulamaksızın kullanılır hale gelmiştir.[9]

Bugün Venezuela’da halk, Chavez’in reformlarını bir “devrim” olarak algılıyor ve Chavez’in başkanlığı altında yaşanan süreci “devrimimiz” diye tanımlıyor. İyi güzel de, halk böyle algılıyor diye komünistler de Chavez’in kuyruğuna takılıp ve onun demogojik söylemlerini gerçek kabul edip, gerçekte reformlardan ibaret olan bugünkü değişimleri bir “devrim” olarak mı ilan etmelidir; yoksa gerçeği olanca çıplaklığıyla ortaya koyarak ve gelecek tehlikelere karşı halkı uyararak, onlara geçek bir devrimin yolunu mu göstermelidir? Bugün Venezuela’da yaşanan bir devrimse şayet, nasıl bir devrimdir? Bırakalım kapitalizmin ekonomik ve sosyal temelinin yerli yerinde durmasını, burjuva devletin tüm iktidar aygıtları ve siyasal mekanizması da hâlâ ayaktadır ve bunların kılına bile dokunulmamıştır.

O halde, Venezuela’daki değişimi bir “devrim” olarak tanımlamamızı gerektirecek temel bir kriter var mıdır gerçekten? Yoksa büyük Commandante Chavez’in başkan olması mıdır bu kriter? Hâlâ geçmişte yaşayan kimi Stalinist solcular, Küba’yı örnek göstererek, Chavez’in attığı adımların da Küba olma yönünde ilerlediğini söylüyorlar bize. Deniliyor ki, Chavez de Küba devrimindeki gibi yoksul halk kitlelerine dayanıyor ve halkın istemleri doğrultusunda sosyal dönüşümler gerçekleştiriyor; ABD emperyalizmine yiğitçe karşı çıkıyor, işbirlikçi sermayenin egemenliğini sınırlıyor, ulusal kaynakları emperyalist sermayenin tasallutundan kurtarıyor vb. Peki bütün bu olumlu şeyleri güvence altına alacak ve süreci geri dönüşsüz kılacak hangi devrimci önlemler alınıyor? Bu reform ya da dönüşümlerin bekçiliğini hangi devrimci iktidar organları yapıyor?

Örnek olarak gösterilen ve benzediği iddia edilen Küba devriminde, ekonomik, toplumsal ve siyasal dönüşümler eski devlet aygıtına (orduya, polise, bürokrasiye vb.) dayanılarak değil, tersine onu yıkarak ve silahlı gerilla güçlerine, devrimci halk milislerine, halk komitelerine dayanarak başlatılmıştı. Onun sonradan bürokratik bir yapılanma içine girerek yön değiştirmesi ve iktidarın bütünüyle bürokratik bir elitin elinde toplanarak caudillocu bir diktatörlüğe dönüşmesinden bağımsız olarak, Küba devrimini gerçek bir devrim yapan da, gerçekte halk güçlerinin bu tarihsel eylemiydi. Bugün Venezuela’da yaşanan durumda ise iktidar halkın oluşturduğu devrimci organların elinde değil, eski devlet aygıtının elindedir.

Chavez son referandumun ardından yaptığı konuşmada, “Bolivarcı Devrim”i “demokratik, barışçıl, insancıl, kansız bir devrim, tıpkı İsa’nın devrimi gibi!” sözleriyle betimliyor ve Venezuela burjuvazisini bu devrime destek vermeye çağırıyordu. Sosyalist olmadığını her fırsatta dile getiren Chavez, burjuvaları kendisinden korkmaları için hiçbir sebep olmadığına ikna etmeye çalışmaktadır. “Ulusal” burjuvazinin halkla ele vererek sorunlarının üstesinden geldiği, bağımsız, adil, insancıl, ama kapitalist bir Venezuela. İşte Chavez’in hayalindeki Venezuela böyle bir Venezuela, Bolivarcı devrim böyle bir devrimdir.

Temel sorunu, kapitalizmi ortadan kaldırmak olarak değil onu “daha adil, daha insancıl” hale getirmek olarak ortaya koyan ve Chavez’in şahsında simgesini bulan Bolivarcı Hareketin programı, gerçekte tümüyle milliyetçi bir reform programıdır. Üstelik bu tür programlar Venezuela kapitalizminin tarihsel gelişim sürecinde ilk kez rastlanan örnekler de değildir. Daha önce de söz ettiğimiz gibi, Demokratik Eylem Partisi 1947’de bu tür reformları gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Chavez’in neoliberal politikalara alternatif olarak koyduğu şey, ülkenin “bağımsızlığı” ve kendi kaynaklarıyla gelişmesi, petrol gibi ulusal zenginliklerin devlet tarafından işletilmesi, buradan gelecek gelirin “adil bir şekilde” paylaştırılmasıyla “yoksulluğun ortadan kaldırılması”dır. Ne var ki emperyalizm çağında, kapitalist bir ülkenin emperyalist dünya ekonomisinden bağımsız olabilmesi mümkün olmadığı gibi, böyle bir ülkede yoksulluğun ortadan kaldırılması ve adil bir paylaşımın gerçekleştirilmesi de tam bir ütopyadır.

Chavez büyük bir çelişkiyle yüz yüzedir. İktidarda kalmasının tek güvencesi işçi ve emekçi kesimlerin desteğidir. Bu desteğin sürekliliğini sağlamak için, reform sürecini ilerletmek ve verdiği sözlerin arkasında durmak zorundadır. Fakat bu durum onu burjuvaziyle çatışmaya girmek zorunda bırakmaktadır. Chavez’in önündeki diğer seçenek ise reform sürecinden geri adım atmaktır ki, bu durum kitle desteğini yitirmesi anlamına gelecektir. Chavez’in böylesi bir durumda iktidarını korumasının tek yolu burjuvaziyle uzlaşması ve kendisinden istenenleri yerine getirmesidir. Fakat ayağa kalkan kitlelerin yatıştırılması için belli bir süre gerekecektir. Yatıştırma harekâtının nasıl sonuçlanacağı ise, işçi sınıfının örgütlülük düzeyiyle doğrudan ilişkilidir.

Chavez için yol ayrımı çok uzak görünmüyor. Kitle hareketini peşine takmış bir Chavez’in bu yol ayrımı geldiğinde, nasıl bir tutum takınacağı bizim için hiç de sürpriz değildir. 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana yaşanan deneyimler, bir öngörüde bulunabilmek için yeterli veriyi biriktirmiştir. Ne var ki bizim için açık olan şey henüz işçi ve emekçi kitleler için açık değildir. Mesele bunu kitlelere (ve bazı “sosyalist”, “komünist” ve “Marksist”lere) anlatmak, Chavez’i değil onları ileri itmeye çalışmak, bunu yaparken Chavez’in ayak sürçmelerini teşhir etmek, yaşanan devrimci süreci gerçek bir proleter devrime dönüştürmek için Chavez gibi sözde devrimcilerle bir yere varılamayacağını kitlelere anlatarak onlara önderlik edecek bir işçi sınıfı partisini yaratabilmektir.

Muhalefetin karşı girişimleri

Chavez, kitlelerin geleneksel burjuva partiler aracılığıyla yönetilemediği bir dönemde, reform vaatleriyle onları peşine takmıştır. Ne var ki, içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde, işçi kitlelerinin en alçak gönüllü taleplerinin yerine getirilmesi bile kapitalist toplumun varlığıyla çelişir. Patlamaya hazır kitleleri yatıştırmanın ve sakin bir bekleyişe sevk etmenin en bildik yollarından biri olan reformist uygulamalar, son tahlilde sisteme istikrar kazandırarak devamını sağlama anlamına geldiği halde, tekelci sermaye bu kadarına dahi tahammül edemez durumdadır. Çünkü burjuvazi, ayağa kalkan kitlelere istedikleri biraz da olsa verildiğinde bunun nerede duracağının hiç belli olmayacağını kolektif sınıf deneyimlerine dayanarak çok iyi bilmektedir. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Burmaire’i adlı eserinde Fransa’yı anlatırken, duyduğu korku nedeniyle burjuva reformların dahi burjuvaziye sosyalizm olarak göründüğünü belirtir. Çağımızın bir gereği olarak, en alçak gönüllü talepler için verilen kitlesel mücadeleler dahi sosyalizm mücadelesine dönüşme potansiyelini içinde taşıyor. İşte Venezuela’da Chavez’e yönelik muhalefetin kaynağında bu tarihsel korku yatıyor.

Bu korkunun güdülediği patronlar sınıfı, Chavez’i düşürmek için bin bir yola başvurdu ve başvurmaya devam ediyor. Onların çağrısıyla ve satılmış sendika bürokratlarının desteğiyle “grev” adı altında uygulanan “lokavt”lar, sermayenin yurt dışına kaçırılması, ekonomik sabotajlar ve benzeri nedenlerle Venezuela’nın GSMH’si 1998’den bu yana %47 oranında düştü. Medyanın %90’ını kontrolü altında bulunduran Venezuela tekelci sermayesi, çeşitli “yasal” yolların yanı sıra darbe girişimlerinde de bulundu. Petrol ve gaz üzerindeki devlet tekelinin kırılıp bu sektörlerde özelleştirilmelere gidilmesini şiddetle arzulayan ABD petrol tekelleri, bu darbeleri destekleyenler arasında en başta geliyorlardı. Bunlardan ilki, ABD destekli generallerin 11 Nisan 2002’de yaptıkları ve yüz binlerin sokağa dökülüp Chavez’e sahip çıkmaları nedeniyle ancak 48 saat dayanabildikleri darbeydi. İkincisinde, yani 2002 Aralığında başlayıp Ocakta devam eden süreçte ise, yine Chavez yanlısı kitlesel gösteriler sayesinde darbe tam olarak yapılamadı.

Her iki darbe girişimi öncesinde de, Chavez karşıtlarının ve yanlılarının sokaklara döküldüğü, petrol üretiminin patronların baskısıyla durdurulduğu, bu sayede ülkenin bir çıkmaza sürüklenmek istendiği bir süreç yaşandı. Dünyanın sayılı büyük petrol şirketlerinden biri ve bir devlet tekeli olan PDVSA’nın elde ettiği gelirden devlete ödediği yıllık pay 1974’te %80 iken, bu oran 1998’de %50’ye, 2002’de ise %20’ye düştü. %80’lik kısım ise işletme giderleri adı altında iç edildi. Chavez’in reformları finanse etmek için bu payı arttırmaya çalışması PDVSA’nın büyük tepkisini çekti.

Petrol üretiminin önemli ölçüde düşmesine yol açan lokavtlarda, PDVSA yöneticilerini Chavez karşıtlarıyla işbirliğine iten olgulardan biri de, Chavez’in tüm kamu kurumlarının yönetici kadrosunda değişikliğe gitmek istemesiydi. Bu girişim, devasa bir devlet teşekkülü olan ve “devlet içinde devlet” olarak nitelendirilen PDVSA’nın yönetici kadrolarının koltuklarını tehdit ediyordu. Bu yöneticilerin aylık gelirleri 16 bin dolar civarındaydı. Miktarını kendilerinin belirledikleri 86 bin dolarlık primlerse cabası!

Chavez’in iktidara gelişinden bu yana geçen süreçte büyük burjuvazinin temel desteklerinden biri PDVSA ise, diğeri patronlarla birlikte davranan CTV (Venezuela İşçi Konfederasyonu) bürokrasisiydi. Bunun temel nedeni, Chavez döneminde bu sendikanın bürokratlarının arpalıklarına el uzatılmasıydı. 4 milyon işçinin kayıt dışı çalıştığı, en büyük işverenin devlet olduğu ve sınıfın ancak %20’sinin örgütlü olduğu Venezuela’da, CTV tam anlamıyla korporatif yapıya dönüştürülmüş bir örgüt. Daha önce seçim yüzü görmeyen CTV Yürütme Komitesi, ilk kez 2001 sonunda, Chavez’in çıkardığı bir yasanın zorlamasıyla, seçimle belirlendi. Bin bir dolabın çevrildiği, sandıkların kaybedildiği bu seçimlerde, sonuçta eski yönetim kendini yine galip ilan etti. Halkı yoksulluk içinde kıvranan bir ülkede, koltuklarını ancak öldüklerinde terk eden bu sendika ağaları, en ileri kapitalist ülkeler için bile muazzam meblâğlar ifade eden maaşlar alıyorlardı. Bu yöneticilerin Demokratik Eylem Partisiyle organik ilişkileri vardı ve CTV zaten daha baştan işçi hareketini kontrol altında tutmak üzere devletin koruyucu şemsiyesi altında örgütlenmişti.

Chavez döneminde sendikaların devletten aldıkları mali destek kesildi ve böylece tepedeki bu sendika bürokratlarının (aslında işçi sınıfı içindeki bu burjuva ajanlarının) kuyruğuna basılmış oldu. 2002 Nisanındaki darbe girişiminde CTV’nin çeşitli kuruluşlar aracılığıyla ABD’den mali destek alması, onun ne tür bir sendikal oluşum olduğunu aslında açık bir şekilde gösteriyor. Nisan 2002’deki darbe girişiminde patronların yanında yer alan önemli figürlerden biri olan ve daha sonra ülkeden kaçmak zorunda kalıp Chavez karşıtı faaliyetlerini yurt dışında sürdüren CTV başkanı Carlos Ortega, darbe sırasında şöyle diyordu: “… hükümet düşecek … ülkeyi kurtarmak için 10, 12 ya da 15 yıllık bir diktatörlüğe ihtiyacımız olacak, bunda bir problem görmüyorum.” Carlos Ortega’nın kendini sosyal demokrat olarak tanımlayan Demokratik Eylemin adayı olarak işbaşına geldiğini belirtmek, sanırız kritik dönemlerde sosyal demokrasinin rolü hakkında da bir fikir verecektir.

Bu süreçteki önemli noktalardan biri de CTV’ye bağlı olan ve petrol, çelik, enerji işçilerinin büyük bir kısmının örgütlü bulundukları FEDEPETROL, SUTISS, Fetraelec gibi federasyonların, patronların ve Carlos Ortega’nın çağrısıyla başlatılan lokavta destek vermemeleridir. Üstelik Ortega uzun süre FEDEPETROL’ün yöneticiliğini yapmasına rağmen, bu sektördeki işçilerin büyük çoğunluğundan destek görememiştir. Lokavtın buna karşın petrol sektörünü büyük ölçüde sabote edebilmesinin temel nedeni, kilit yerlerdeki personelin bilgisayar sistemlerini felç ederek her türlü üretim ve dağıtımı engelleyebilme gücünü ellerinde bulundurmalarıydı. Sistemin işleyişi için gerekli olan pek çok şifre değiştirilerek sisteme başkalarının ulaşması engellendi. Nitekim petrol sektöründeki lokavtların ardından, Chavez, PDVSA’yı tam olarak denetim altına alabilmek için eski yönetici kadroyu tümüyle değiştirdi ve PDVSA’nın başına PPT’li petrol uzmanı Ali Rodriguez’i[10] geçirdi. Son bir buçuk yılda, kimi kilit bölümlerdeki yönetici ve deneyimli personel de dahil olmak üzere toplam 19 bin kişi PDVSA’dan atıldı ya da ayrıldı. Bunların bir kısmı sektörü işlemez hale getirmek amacıyla işi bırakırken, bir kısmı da Chavez yönetimi tarafından görevinden uzaklaştırıldı.

Venezuela’da devrimci durum

Venezuela’da özellikle 2002 sonrasında yaşanan gelişmeler, burjuvazinin daha önce sözünü ettiğimiz tarihsel korkusunu haklı çıkarırcasına, bir devrimci durumun varlığına işaret etmektedir. Chavez’e yönelik darbe girişiminin ardından şehrin varoşlarından Başkanlık Sarayına akan yüz binlerce insanın bu darbeyi geri püskürttüğü, kitlelerin Chavez’i savunmak için sokaklara döküldükleri ve her saldırıda tekrar güç toplayarak alanlara çıktıkları bir süreçtir bu.

Şimdiye kadar sorunlarıyla hiç ilgilenilmemiş, işsizlik, açlık, cehalet ve sefalete terk edilmiş halk kitleleri, Chavez’i bir kurtarıcı olarak görmektedirler. Latin Amerika ülkelerinin “kurtarıcı” geleneğiyle de tam örtüşen bu beklenti, Chavez etrafında hatırı sayılır bir hareketin oluşmasına yol açmıştır.

Chavez’e bağlı güçlerin asıl örgütlenme biçimleri Bolivarcı Halkalarda somutlaşıyor (Chavez’in MVR’si parti olarak çok örgütlü değildir). Ortalama 7 kişiden oluşan her bir Bolivarcı Halka, semtler düzeyinde örgütleniyor ve anayasayı halka tanıtmak, mahallelerin sorunlarına çözümler bulmak, bankalardan kredi alarak kooperatifler kurmak gibi somut görevleri bulunuyor. Özellikle 11 Nisan darbesinin ardından örgütlülükleri ülke çapında hızla gelişen Bolivarcı Halkaların sayısının bugün 200 bini bulduğu ve 2 milyon kişiyi örgütlediği söyleniyor. Venezuela’nın faal nüfusu dikkate alındığında bu küçümsenecek bir sayı değildir.

İşçi sınıfı cephesinde de köklü bir değişim ve hareketlilik süreci yaşanıyor. Bunun en büyük göstergelerinden biri CTV’nin hükümranlığını kısa bir süre içinde sarsan yeni bir işçi konfederasyonunun yaratılması olmuştur. Merkezin ihanetine karşı çıkan pek çok sendika bu süreçte CTV’den kopmuştur. Bunların yanı sıra diğer pek çok sendika da, sınıf mücadeleci hatta sahip bir sendikal konfederasyonunun yaratılması gerekliliği fikri üzerinde uzlaşmış ve ortaya yeni bir konfederasyon çıkmıştır. 2003 Nisanında oluşturulan UNT (Ulusal İşçi Sendikası), kısa bir süre içinde üye sayısını 2 milyona çıkarmıştır. Chavez 1998’de iktidara geldiğinde sendikalı işçilerin toplamının CTV’de örgütlü olanlar dahil 1 milyon civarında olduğu hesaba katıldığında bunun ciddi bir hareketlenmeye işaret ettiği anlaşılıyor. Bankaların ulusallaştırılması, kapalı fabrikaların işgal edilmesi ve buralarda işçi denetimi kurulması, 36 saatlik iş haftası, dış borçların ödenmemesi, işçi yönetimi altında yeni şirketlerin kurulması türünden talepler ileri süren UNT, Bolivarcı Hareketin doğrudan bir uzantısı olmamakla birlikte Chavez’e destek vermektedir. Programına yansıdığı kadarıyla, UNT’nin ileri sürdüğü talepler tam da devrimci durumlarda görülen geçişsel nitelikler taşımaktadır.

Burjuvazinin ipleri iyice germesi, Amerika’nın çeşitli kurumlar vasıtasıyla aleni bir şekilde Venezuela büyük sermayesinin yanında yer almasının kitlelerde yarattığı anti-Amerikancılık, Chavez’in Küba ve Castro ile yakın temasları: tüm bunlar kitlelerin sosyalizm, devrim gibi kavramlara her zamankinden daha sempatik yaklaşmalarına yol açmaktadır.

Rus Devriminin Tarihi’ne yazdığı önsözde, “devrimin en tartışma götürmez özelliği kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahaleleridir” diyordu Troçki. Keskin dönemeçlerde, eski düzen artık onlar için katlanılamaz hale geldiğinde, kitlelerin kendilerini siyaset arenasından ayıran duvarları birer birer yıktıklarını, geleneksel temsilcilerini yerlerinden ettiklerini ve bu müdahaleleriyle yeni bir düzenin başlangıç ortamını yarattıklarını belirtiyordu. Ve ekliyordu: “Devrimin tarihi bize göre, her şeyden önce, kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsüdür.”[11]

İşte Venezuela böylesine keskin bir dönemeçtedir. Bir devrimin nesnel koşulu olarak tanımlanan “devrimci durum” bugün tüm belirtileriyle Venezuela’da mevcuttur. Kitleler tarih denen sahneye biz de varız diyerek çıkmışlar, 40 yıllık geleneksel temsilcilerini yerlerinden etmişler ve gerçekten de yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratmışlardır. Ne var ki Lenin’in de belirttiği gibi her devrimci durum devrimle sonuçlanmaz. Bir devrimin gerçekleşmesi için, şu ya da bu sınıfın iradesinden bağımsız nesnel değişikliklere (devrimci duruma) bir de işçi sınıfının öznel koşullarındaki değişikliğin eklenmesi gerekir. Lenin bu öznel değişikliği, devrimci sınıfın eski iktidarı yıkacak ya da altüst edecek kadar güçlü bir devrimci kitle eylemi gerçekleştirme yeteneğine ulaşması olarak koymaktadır. Bu da çok açıktır ki doğru bir önderliğin varlığını ve işçi sınıfının siyasal bilinç ve örgütlülük düzeyinin yeterliliğini gerektirir. Emperyalizm çağında hiç de seyrek görülmeyen devrimci durumlar, ancak bu öznel koşulun varlığı durumunda bir devrime ilerleyebilir.

Venezuelalı işçi ve emekçiler artık eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar. Eski çirkeften kurtulma yolunda adımlar atıldığını görüyorlar ve bu çirkefe geri dönmek istemiyorlar. Onlar istediklerinde “koskoca” ABD’nin arkasında olduğu silahlı bir orduyu inine geri gönderebildiklerini gördüler. Ama daha fazlasına ihtiyaçları var. Sömürgenleri inlerine göndermenin yeterli olmadığını görmeliler. Onu ezip yok etmenin ve yerine kendilerinin geçmesi gerektiğinin farkına varmalılar.

Venezuelalı işçi ve emekçiler, birlik olup ayağa kalktıklarında, eğitim gibi, sağlık gibi, konut gibi, toprak gibi, iş gibi en doğal, en insani ihtiyaçlarının karşılanabilmesinin pekâlâ mümkün olduğunu gördüler. Ama bundan fazlasına ihtiyaçları var. Bugün hâlâ işsizlik %20 oranında. İşi olanların büyük bir çoğunluğunun talim ettikleri asgari ücret ise, Chavez’in yaptığı son zamla ancak 160 dolara ulaşmış durumda. İşçi sınıfının çok büyük bir çoğunluğu hâlâ sendikal örgütlülükten yoksun. Yine büyük bir çoğunluğu kayıt dışı sektörlerde, her türlü güvenceden mahrum olarak çalışıyor. Venezuelalı işçi ve emekçilerin işte bu tabloyu düzeltmenin yalnızca kendi ellerinde olduğunu görmeye ihtiyaçları var. İşçi ve emekçilerin, kendi kaderlerini doğrudan kendi ellerine almadıkça ve kapitalizmi yıkmaya girişmedikçe, yapılan reformların ve elde edilen kazanımların kalıcı olamayacağını görmeye ihtiyaçları var. Gerçek bir proleter devrimle kalıcı hale getirmek ve ilerletmek dışında reformları korumanın başka bir yolunun bulunmadığını görmeye ihtiyaçları var.

Bütün bunların olabilmesi için de, işçi sınıfını iktidarı almaya hazırlayacak ve izleyeceği doğru taktiklerle var olan devrimci durumu gerçek bir devrime ilerletecek devrimci Marksist bir önderliğe ihtiyaçları var. “Kitleler devrime dört başı mamur bir dönüşüm planıyla değil, artık eski rejime tahammül edemeyeceklerini gösteren ham bir duyguyla girişirler. Yalnızca sınıfların önder çevreleri siyasal bir programa sahiptir, ama o da olaylar tarafından doğrulanmaya ve kitlelerce onaylanmaya muhtaçtır” diyordu Troçki.[12] Tüm dünyada olduğu gibi bugün Venezuela’da da eksik olan şey, olaylar tarafından doğrulanacak ve kitleler tarafından onaylanacak doğru bir programa sahip devrimci bir işçi partisidir.

Venezuela’da sınıflar çatışmasının ürünü olarak gelişen devrimci durum ve onun bir tezahürü olan bugünkü gerilimli politik süreç sürgit devam edemez. Bu süreç ya işçi ve emekçi kitlelerin düzenin sınırlarını zorlayıp aşması ve iktidarı doğrudan kendi ellerine almasıyla yeni bir sürece evrilecektir, ya da kitlelerin mücadelesi bizzat bugünkü yöneticiler (Chavez de dahil) tarafından bilinçli bir şekilde burjuva düzenin sınırları içine hapsedilerek pörsütülecek ve devrimci durum giderek sönümlenecektir. Beklenmesi gereken ve hiç de olasılık dışı olmayan muhtemel bir diğer gelişme ise, halkın kitlesel olarak katıldığı bugünkü devrimci mücadelenin, ulusal ve uluslararası sermaye güçlerinin azgın bir karşı-devrimci saldırısıyla bastırılması ve ardından, gerici bir stabilizasyon döneminin açılmasıdır.

Solun Chavez’e yönelik yanılsamaları

Bugün gerek Türkiye’de gerekse dünyada sosyalist sol örgütlenmelerin pek çoğu, Venezuela’daki devrimci süreci yakından takip etmekte ve kendi değerlendirmelerini ortaya koymaktadır. Kuşkusuz örgütlü her sosyalist çevre ya da parti, bu süreci kendi ideolojik-siyasal penceresinden bakarak analiz etmekte ve buna göre bir politik tutum belirlemektedir. Bu konuda yapılan tartışmalar, daha çok devlet başkanı Chavez’in “devrimci” kişiliği, Bolivarcı hareketin niteliği ve Chavez reformlarının yönü üzerinde odaklaşıyor.

Sosyalist solun önemli bir kesimi (geleneksel Stalinist örgütlerden tutun da, merkezcilere ve kimi Troçkist çevrelere kadar), Venezuela’daki bugünkü süreci ve Chavez’in konumunu, daha önce benzeri olmayan “yepyeni bir örnek” olarak değerlendiriyor. Bunların yorumlarına bakacak olursak, önderliğini Başkan Chavez’in yaptığı Bolivarcı Hareket, öğretici derslerle dolu “yeni tipte bir devrim” yapmaktadır ve sosyalistlerin de bundan öğreneceği çok şey vardır! Çünkü bunlara göre, Venezuela’daki bu yeni tipte devrimin doğrultusu “yeni bir Küba”dır, kıtada “yeni bir sosyalizm projesi”dir! Venezuela’daki gelişmelere bakıp bu sonuca varanların sosyalizmden ne anladıkları kuşkusuz ayrı bir tartışma konusudur, ama şimdilik bunu bir yana bırakalım. Burada esas açıklığa kavuşturulması gereken şey, Venezuela’nın, Chavez’in önderliğinde ve Chavez’in reformları sayesinde, bırakalım gerçek bir sosyalizme ilerlemesini, küçük-burjuva solun algıladığı anlamda bir “sosyalizme” (örneğin Küba’daki gibi bürokratik-devletçi bir “sosyalizm”e) dahi ilerleme şansının olup olmadığıdır. Ya da soruyu daha yalın soralım: Şu an kapitalist bir devletin başkanı durumunda olan Chavez’in ve bugün onu destekler görünen devlet katındaki (ordu ve bürokrasi içindeki) yönetici arkadaşlarının gerçekten de sosyalizme açılan bir perspektifleri var mıdır ve varsa bunun kanıtı nedir?

Chavez’e “sonsuz” güvenleri olan küçük-burjuva sosyalistleri bu soruya güçlü bir evet yanıtı veriyorlar. Çünkü onlar Chavez’in şahsında büyük bir devrimci, deneyimli bir örgütçü, güçlü bir önder, ulusal bir kahraman, devrimle özdeşleşmiş bir şahsiyet görüyorlar. Dolayısıyla da Venezuela’da Chavez’siz bir devrimin düşünülemeyeceği ya da olanaksız olduğu sonucuna varıyorlar. Kısacası, “Chavez yoksa devrim de yok, sosyalizm projesi de” demeye getiriyorlar. Ne var ki, Chavez’i yücelten bu abartılı, tapınmacı mantığın son derecede sakat bir mantık olduğunu söylemek zorundayız. Bu mantık, nesnel gerçeklikleri gözardı ederek, kendi öznel arzularını nesnel gerçeklikmiş gibi sunan dar kafalı küçük-burjuvaziye özgü idealist bir mantıktır.

Bu filisten mantığın üreteceği “siyasal açılım” da herhalde şöyle bir şey olurdu: Sosyalist devrimlerin olabilmesi için, bugünün dünyasında artık işçi hareketinde yeniden bir devrimci yükselişin olması, öznel faktörün olgunlaşması, işçi sınıfına dayanan enternasyonalist komünist bir önderliğin ulusal ve uluslararası düzeyde inşası vb. hiç de şart değildir! Tıpkı Venezuela’da olduğu gibi, proletaryanın örgütlü gücüne ve siyasal önderliğine gerek kalmaksızın, “kurtarıcı” bir kahramanın önderliği altında gelişen ve halkın da desteğini alan “yeni tipte devrimler” pekâlâ “yeni bir sosyalizm projesi”ni hayata geçirebilirler!

Küçük-burjuva sosyalistler, Venezuela’da yaşanan devrimci süreci ve Chavez’in önderliği altında gelişen hareketi değerlendirirken, sanki daha önce buna benzer gelişimler bu alt kıtada hiç yaşanmamış gibi bir tutum içindeler. Oysa bunun doğru olmadığını ve küçük-burjuva solun bir yanılsamasından ya da bilinçli bir çarpıtmasından ibaret bulunduğunu anlamak için, Latin Amerika’nın siyasal tarihine bir göz atmak yeterlidir. Bakılırsa görülecektir ki, Chavez vakası, Latin Amerika’nın siyasal tarihinde tek ve benzersiz bir örnek olmayıp, benzerlerine bol miktarda rastlanır.

Gerek personalismo (siyasal önderleri yüceltip putlaştırma) gerekse bu gelenekle yakından ilgili olan caudillizmo (caudillo denen diktatörlerin yönetimi) Latin Amerika tarihinde oldukça yaygın bir eğilimdir. Caudilloculuk, 19. yüzyıldaki bağımsızlık hareketini izleyen siyasal istikrarsızlık döneminde güç kazanmıştır. Bugün Venezuela’da Chavez’in bir tarihi figür olarak kendisine örnek aldığı ve sembolleştirdiği Simon Bolivar da bu tür “kurtarıcı diktatör”lerin ilk örnekleri arasında yer alır. Devlet başkanlığı döneminde, hem halkın gözünde bir kurtarıcı hem de bir caudilla olarak sivrilen Bolivar, hazırladığı anayasa önerisinde de “ömür boyu başkanlık” sisteminde ısrar ederek diktatörlüğe eğilimini açıkça ortaya koymuştu.

Öte yandan, Latin Amerika’da devrimci, cumhuriyetçi vb. adıyla sahneye çıkan siyasal partilerden pek çoğunun da, aslında belirli bir inanç ya da amaçtan çok, “kurtarıcı” bir öndere kişisel bağlılık temelinde oluştuğu bilinmektedir. Latin Amerika’da henüz güçlü bir işçi hareketinin gelişmediği ve dolayısıyla sınıfa dayanan güçlü devrimci Marksist partilerin oluşmadığı dönemlerde ortaya çıkan siyasal örgütlenmelerden pek çoğu da, sınıfsal temeli ve politik sınırları belirli gerçek bir siyasal parti olmaktan uzaktılar. Bu örgütlenmeler daha çok, askeri ya da siyasi bir şefin etrafında birleşilerek oluşmuş birer “hareket” niteliğindeydiler ve halkın kurtarıcı olarak gördüğü bu önderin adıyla özdeşleşmişlerdi. Bu “kurtarıcı” önderlerden pek çoğu daha sonra birer caudillo olarak sivrileceklerdi.

Çok güçlü tarihsel köklere sahip olan bu caudillocu gelenek, Latin Amerika ülkelerinin ortak bir özelliği olarak 20. yüzyıla da taşınmıştır. Bu alt kıtada kapitalizm gelişip hakim bir üretim biçimi haline geldikten ve güçlü bir işçi sınıfı hareketi oluştuktan sonra bile, “kurtarıcı” önderleri yüceltme geleneği ve dolayısıyla caudillocu yönetimlere yatkınlık, halk arasında varlığını sürdürmüştür. Nitekim bu geleneğin tezahürlerine 20. yüzyılın ikinci yarısında da rastlamak mümkündür. Caudilloculuk, hem burjuva siyasal hareketlerde hem de küçük-burjuva devrimci sol hareketlerde kendi temsilcilerini yaratıp, sembolleştirmesini bilmiştir. Örneğin caudilloculuğun burjuva versiyonu kendi temsilcisini 50’li yıllarda Arjantin’de Peron’un şahsında bulurken, küçük-burjuva devrimci sol versiyonu da Küba’da Fidel Castro’nun şahsında bulmuştur. Her ikisinin de ortak yanı, halkın gözünde hem “kurtarıcı” bir önder, hem de tek yetkili diktatör olarak simgeleşmiş olmalarıdır. Bir zamanlar Peron da Arjantin halkının gözünde bir kurtarıcı, bir kahramandı. Hareket ve parti onun adıyla anılırdı. Parti politikası Peronista olarak tanımlanıyordu. Yaptığı sosyal reformlarla başlangıçta işçi sınıfının da sevgisini, saygısını kazanmıştı. Karısı Eva Peron işçilerin “annesi” olarak anılıyordu. Ama sonuçta bu “kurtarıcı” önder, bir caudillo olup çıkacaktı. Temel görevi, kapitalizmin işleyişini güvence altına almak ve burjuva düzenin temellerini korumak olan bir caudillo!

Bugün Venezuela’da Chavez de halkının gözünde bir “kurtarıcı” önder olarak sembolleşmekte ve devrimci hareket neredeyse onun kişiliğiyle özdeşleştirilmektedir. Evet, yıllardır sağlık, eğitim, eşitlik ve adaletten yoksun, işsizlik ve yoksulluk koşulları içinde yaşamakta olan ve son 15 yıldan bu yana uygulanan “neo-liberal” kapitalist iktisat politikalarıyla iyice ezilip suyu çıkarılan Venezuela halkı, Chavez’in sosyal reformlarını bir devrim olarak algılamaktadır. Gerçekten de, ilerici ve demokratik içerikte bir anayasanın hazırlanması, eğitim ve sağlık alanında halkın en yoksul kesimlerine hizmet götürülmesi, yıllardan beri yapılmayan bir toprak reformunun sınırlı da olsa gerçekleştirilmesi yönünde adımların atılması, halkın üzerindeki asker-polis baskısının kaldırılması, siyasal özgürlük alanının genişletilmesi Venezuela halkına bir “devrim” gibi gelmektedir. Ayrıca Başkan Chavez’in söylemlerinde yerli büyük sermayeye, yabancı tekellere, ABD’ye “kafa tutması”, neo-liberal politikalara karşı reformcu ve “milli” bir ekonomik program uygulayacağını açıklaması, ABD emperyalizminin politik baskılarına, tehditlerine göğüs gerip Küba ile ilişkiler geliştirmesi, “Latin Amerika’yı birleştirme” hayallerinden dem vurması vb., Chavez’i halkın gözünde devrimci, anti-emperyalist, “ulusal” bir kahraman, bir “kurtarıcı” önder yapmaktadır.

Evet bugün Venezuela’da kitleler ayaktadır ve gerçekten köklü bir devrimci dönüşüm istemini dile getirmektedir. Ne var ki, köklü ve geri dönüşsüz bir devrimci dönüşüm için gerekli ve zorunlu olan ön şart hâlâ yerine gelmemiştir. Siyasal iktidar, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi sınıfların devrimci öz örgütlerinin (işçi konseyleri, devrimci asker komiteleri, fabrika komiteleri, köylü komiteleri vb.) eline geçmiş değildir. Çünkü bugün Venezuela’da, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi sınıflar, bu tür devrimci öz örgütlenmelerini henüz yaratamamışlardır. Ne yazık ki burjuva devletin tüm iktidar aygıtları (ordu, polis, bürokrasi, adliye vb.) yerli yerinde durmakta ve düzen bu iktidar aygıtları tarafından denetlenip yönetilmektedir. Eğer bugünkü devletin burjuva niteliğinde, yani iktidar aygıtlarının sınıfsal yapısında yukarıda söylediğimiz tarzda işçi ve emekçiler lehine devrimci bir değişiklik olmazsa, kimi küçük-burjuva solcu ya da sosyalistlerin “devrim” olarak nitelendirmekten pek hoşlandığı Chavez reformlarının kaderi ve elde edilen kazanımların güvence altına alınması, besbelli ki mevcut burjuva iktidar aygıtlarının insafına terk edilmiş olacaktır. Böylesi durumlarda ne gibi bir sonuçla karşılaşılacağı ise, yaşanan onlarca olumsuz deneyden sonra artık bir sır olmasa gerektir.

Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi Şili’dir.[13] Şili halkı bunun bedelini korkunç bir faşist diktatörlüğün pençeleri altında yıllarca yaşayarak ödemek zorunda kalmıştır. Üstelik Allende başkanlığındaki Unidad Popular (Halk Birliği) hükümetinin programı ve uygulamaları, işçi sınıfının bilinç ve hareketlilik düzeyi Venezuela’dakiyle kıyas kabul etmezdi. Allende, kitlelere, “hükümet oldunuz şimdi sıra iktidar olmakta” diye sesleniyordu. Ne var ki karşı-devrimin bağıra bağıra geldiğini gören işçi sınıfı, kendi iktidarları kabul ettikleri bu iktidarı koruyabilmek için bize silah verin diye sokaklara döküldüğünde, bu reformist önderlik kitleleri evlerinize dönün diye pasifize etmekte tereddüt etmiyordu. Ne de olsa “sosyalizm”e geçiş kansız, barışçıl bir şekilde olacaktı. Ancak trajik son kaçınılmaz olarak geldi. Allende’nin hazin bir şekilde öldürülmesiyle başlayan ve binlerce insanın canına kıyan faşist diktatörlük Şili halkına on beş yılı aşkın bir süre boyunca kan kusturdu.

Şurası bir gerçek ki, gerek emperyalizm ve gerek yerli tekelci sermaye, fırsatı ele geçirdiğinde, süreci kendi lehine çevirmek için her şeyi yapacaktır. En başta da devrimci yükseliş döneminin yoksul emekçi kitlelerde yarattığı devrimci ruh halini tersine çevirmek ve devrimci dönemin anılarını hafızalarından söküp atmak için, hiç beklemeksizin karşı-devrimci bir baskıyı uygulamaya sokacaktır. Çünkü, devrimci bir durumun var olduğu koşullarda emekçi kitleler, yapılan reformların ve elde edilen kazanımların aslında devrimci mücadelenin birer yan ürünü olduklarının, bunların ancak devrimci mücadeleyle elde edilebildiklerinin farkına varırlar. İşte burjuvazinin kendi düzeni açısından esas tehlikeli bulduğu şey, işçi ve emekçi sınıflarda tam da bu bilinç sürecinin işlemesidir aslında. O nedenle, durum kendi lehine döndüğünde ve kontrol bütünüyle kendi eline geçtiğinde burjuvazinin ilk yapmak isteyeceği şey, emekçi kitlelerin işleyen devrimci bilinç sürecini tersine çevirmek olacaktır. Çünkü devrimci dönemin anılarının ve devrimci mücadelenin kazanımlarının işçi sınıfının belleğinde yer etmesine tahammülü yoktur burjuvazinin. Dolayısıyla, Venezuela’da da emekçi sınıfları böyle bir tehlikenin beklediği olasılığı asla gözardı edilemez.

Sorun öznel faktör sorunudur

Bugün enternasyonalist komünist bir önderlikten yoksun olan işçi ve emekçi kitleler, Chavez’in ve Bolivarcı Hareketin çevresinde toplanıyorlar. Müthiş bir örgütsüzlük ve yanılsama içinde olan işçi sınıfı, bir burjuva reformisti devrimin simgesi olarak görüyor. Tam da bu yanılsama, kitlelerin Chavez’i aşmalarını ve kendi iktidar organlarını yaratarak mevcut durumu ileriye götürmelerini engelliyor. Ne var ki bu yanılsamadan muzdarip olanlar yalnızca bilinçsiz kitleler değiller. Endişemiz, kitlelerde yaratılan yanılsamaların göz kamaştırıcı etkisine kapılıp, Chavez’in kuyruğuna takılan küçük-burjuva sosyalistlerin, daha önce tarihte sayısız örneği görülen felâketlerin Venezuela işçi sınıfının başına gelmesine göz yummalarıdır. Gerçekte nesnel rolü kitle hareketini frenlemek ve düzen sınırları içinde tutmak olan Chavez’den, kitlelerin daha ileri gitmeleri için gerekenleri yapmasını bekleyenler, böylelikle işçi ve emekçi kitleleri uyarma ve devrime hazırlama sorumluluğunu tümüyle bir kenara bırakmış oluyorlar. Komünistlerin görevi, bu reformist rejimi her fırsatta teşhir ederek, kitlelerin onun daha fazla ileri gidemeyeceğini görmesini sağlamaktır.

Lenin, biz komünistlerin devrimden öğreneceği çok şey olduğunu, ama önemli olanın bizim devrime bir şeyler öğretip öğretemeyeceğimiz olduğunu söylüyordu. Venezuelalı komünistlerin ve tüm dünya komünistlerinin sırtlarında duran sorumluluk, Chavez’in peşine takılarak heba edilme tehlikesiyle yüz yüze bulunan mevcut devrimci durumda, kitlere öğretilmesi gerekenleri öğretmek üzere devrimci bir işçi sınıfı önderliğinin yaratılmasıdır. Bu görevden kaçmak ya da onu bilinmez bir geleceğe ertelemek devrimlere ve işçi sınıfına yapılacak en büyük ihanet olacaktır.

Başta ABD olmak üzere tüm kapitalist ülkelerin en büyük korkusu, şu anda Chavez’in denetiminde olan kitle hareketinin denetimden çıkması ve gerçek bir proleter devrime dönüşerek burjuvaziyi Venezuela’da iktidardan devirmesi ve proleter devrim ateşinin tüm Latin Amerika’ya yayılmasıdır. Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden olan bir ülkede gerçekleşecek böyle bir devrimin yaratacağı etkinin ABD ve diğer emperyalist güçlerin korkulu rüyası olması gayet net anlaşılabilir. Ama burjuvazi çok iyi bilmektedir ki, bu korkulu rüyayı gerçekliğe dönüştürebilecek yegâne güç, devrimi burjuva sınırlara hapsetmek için elinden geleni yapacak olan Chavez değil, komünist bir önderliğe sahip işçi sınıfıdır.

Nesnel koşulların bugün tümüyle olgunlaştığı ortamda, tarihsel sürecin kilidini açacak tek anahtar öznel etkenin, partinin elindedir. İşte bu yüzden, bu anahtarı kullanacak devrimci bir partinin dünya ölçekli inşası bugün çok daha yaşamsal bir öneme sahiptir. Uluslararası devrimin kaderini belirleyecek günlerle karşılaşma olasılığımızın oldukça fazla olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Dünyanın büyük bir bölümünde işçiler mevcut durumlarından ve sağ ya da sol burjuva partilerden hoşnutsuz olduklarını sokaklara dökülerek gösteriyorlar. “… siyasal durumdaki sola doğru her keskin değişim, kararı devrimci partinin ellerine vermektedir. Kritik durumu kaçırdığı anda, durum ters tarafa yön değiştirir. Bu koşullarda parti önderliğinin rolü, olağanüstü bir önem kazanır. Lenin’in, iki ya da üç günün uluslararası devrimin kaderini belirleyebileceği şeklindeki sözleri, İkinci Enternasyonal çağında neredeyse anlaşılmaz sayılabilirdi. Çağımızda ise bu sözler çok sık doğrulanmıştır ve Ekimi saymazsak hep de olumsuz yönden doğrulanmıştır.”[14]

Gün Lenin’in sözlerini uzun bir süreden beri ilk kez olumlusundan doğrulamak için ihtiyaç duyulan partiyi, işçi sınıfının bağımsız partisini yaratma günüdür, gün tüm komünistlerin bu amaçla görev başına geçme günüdür! Bu görev yerine getirilmediği sürece bugün Venezuela’da, yarın dünyanın herhangi bir yerinde, proletaryanın önüne çıkan pek çok fırsat kaçırılmaya mahkûmdur.



[1] Venezuela’nın toplam seçmen sayısı yaklaşık 11 milyon. Katılım oranının daha önceki seçimlere ve referandumlara oranla artarak %71’i bulduğu 15 Ağustos referandumunda, Chavez’in görevden ayrılmasını isteyenlerin oranı %41’lerde kalırken, görevine devam etmesini isteyenlerin oyları %58’i aşıyordu.

Medyanın büyük bir kesimini denetiminde tutan Venezuela tekelci burjuvazisi, bu gücü Chavez karşıtı kampanyada büyük bir koz olarak kullanıyor. Yine muhalefetin hatırı sayılır bir destek bulduğu Katolik Kilisesinin halk arasındaki etkisi de oldukça fazla. Tüm bu etkilere açık haldeki küçük ve orta burjuvazinin ağırlığı da hesaba katıldığında, muhalefetin oy oranının %41’lere ulaşması daha bir anlaşılır hale geliyor.

[2] İşçi, işsiz ve köylü sayılarını dikkate alırken doğru bir karşılaştırma yapılabilmesi bakımından Venezuela nüfusunu hesaba katmak gerekir: nüfus 1920’de 2,5 milyon; 1970’te 11 milyon ve günümüzde yaklaşık 25 milyondur. Oldukça büyük bir yüzölçümüne sahip bu ülkede nüfusun Türkiye’ye oranla bu kadar düşük olmasının önemli bir nedeni de ülkenin dağlık yapısıdır. Bunun dışında Amerika kıtasının keşfedilmesinin ardından beyaz adamın yaptığı soykırım, Venezuela’nın yerli nüfusunu neredeyse tamamen yok etmiştir. Bugünkü yerli kuşaklar daha çok, sonradan başka bölgelerden gelen Amerikan yerlilerine dayanmaktadır. Venezuela’nın nüfusu ağırlıklı olarak Afrika’dan getirilen kölelerin torunlarından, İspanyollardan ve bu ikisinin karışımından meydana gelir. Yerlilerin nüfus içindeki payı %1,5 civarındadır.

[3] 1960’ların sonunda ABD’nin Latin Amerika’ya yaptığı yatırımların %66’sının Venezuela’da toplanması bu yoğun “ilgi”nin nedenini açıklamaktadır.

[4] Demokratik Eylem (AD) Sosyalist Enternasyonal’e bağlı bir parti (unutulmamalı ki CHP de Sosyalist Enternasyonal’e üyedir), COPEI (Bağımsız Siyasal Seçim Örgütü Komitesi) ise Hıristiyan demokrat bir partidir.

[5] Beşinci Cumhuriyet adı, Bolivarcı Hareketin köklü bir anayasal reform vaadini yansıtıyor. Dördüncü Cumhuriyet süreci, Venezuela’da yine köklü bir anayasal değişikliğin yapıldığı 1961’den başlatılıyor ve Bolivarcı anayasanın kabul edildiği 1999 yılında son buluyor.

[6] Venezuela Komünist Partisi, 1970’li yıllarda, gerilla mücadelesine farklı yaklaşımlar temelinde ciddi bölünmeler yaşamıştı. Causa-R (1970) ve MAS (1971) bu bölünmeler sonucunda kuruldular. 1997’de Causa-R’de yaşanan bir bölünmenin ardından ise PPT (Herkes İçin Anavatan) ortaya çıktı. Bu bölünmenin temel nedenlerinden biri, 1998 seçimlerinde Chavez’in desteklenip desteklenmeyeceği konusuydu. Destek yanlılarının oluşturduğu PPT, seçimlerde Chavez’le ortak davranan Yurtsever Kutba dahil olurken, Causa-R bunun dışında kaldı. Aynı nedenle 2002’de MAS da ikiye bölündü ve bir kanadı (PODEMOS - Sosyal Demokrasi İçin) Chavez’e destek vermeye devam ederken, çoğunluğu temsil eden diğer kanadı muhalefet saflarına geçti. Şunu da belirtelim ki, 1998 dönemecinde de Chavez’in desteklenmemesi gerektiğini savunan bir grup yönetici MAS’tan ayrılmıştı.

[7] Yeni hükümetin kabinesi de yine bu koalisyonun unsurlarından oluşuyordu. Bunların en ilerileri, kendine sosyalist diyen fakat aslında kapitalizmi yıkıp işçi sınıfının devrimci iktidarını kurmak gibi bir hedefleri olmayan reformistlerdi (Chavez’in ise kendine sosyalist dahi demediğini hatırlatalım). Örneğin ilk İçişleri Bakanı ve Meclis Başkanı Luis Miquilena, eski Stalinist olan bir sendika lideri ve 1989’dan sonra oluşturulan Yurtsever Cephenin lideri; Enerji Bakanı Ali Ronriguez, PPT’nin liderlerinden biri olan eski bir gerilla; başkan yardımcısı, daha önce solun üç kez başkan adayı olarak gösterdiği Vicente Rangel; Planlama Bakanı, MAS’ın ekonomi danışmanı olan Jorge Giordani idi.

[8] Venezuela, uygulanan ambargoyu delerek Küba’ya ucuz petrol veriyor ve bunun karşılığının bir kısmını tıbbi yardım olarak alıyor. Venezuelalı hastalar aynı zamanda Küba’daki hastanelerde de tedavi görüyorlar.

[9] Chavez sol hareket içinde yaygın bir biçimde “küçük-burjuva devrimci” olarak değerlendiriliyor. Oysa Chavez bir burjuva reformcudur. Emekçi aileden gelen bir albay olması, yani küçük-burjuva bir sınıfsal kökene sahip olması onun bir burjuva politikacı olmasını engellemez: tıpkı Sun Yat-sen, Çan Kay-şek, Mustafa Kemal gibi. Yine, tersinden, bir burjuva reformcu olması Chavez’in önderliğini yaptığı Bolivarcı hareketin bir bütün olarak burjuva hareket şeklinde değerlendirilmesini de zorunlu kılmaz. Bu hareketin sınıfsal tabanını ağırlıklı olarak küçük-burjuvazi ve emekçi kitleler oluşturmaktadır ve hareket içinde reformistinden radikaline, devrimcisinden sosyalistine her türlü eğilimi bulmak mümkündür. Fakat bu çıfıt çarşısı tablo onun ne kadar bulanık, örgütsüz ve politikasız olduğunun da bir göstergesidir.

[10] Rodriguez daha önce de belirttiğimiz gibi PPT’lidir ve ilk Chavez hükümetinde Enerji Bakanlığı yapmıştır. 1960’ların ortalarında gerilla hareketi içinde silah bırakma tartışmaları gündeme geldiğinde, Rodriguez, ünlü gerilla lideri Douglas Bravo ile birlikte bu çağrıyı reddedip silahlı mücadeleye devam kararı alanlar arasında yer alıyordu.

[11] Troçki, Rus Devriminin Tarihi, Yazın Yayıncılık, Ekim 1998, s.7

[12] Troçki, age, s.8

[13] Kemal Erdem’in Şili: 1973 Yenilgisinin Dersleri adlı yazısı, Şili deneyiminin nasıl bir bozgunla sonuçlandığını anlatıyor.

[14] Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Tarih Bilinci Yay, Eylül 2000, s.74