Navigation

Kapitalist Ekonominin Tepesindeki Karanlık Bulutlar

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Kapitalizmin içinde bulunduğu derin tarihsel kriz, gerek Türkiye’de gerekse dünyada burjuvazinin işçi sınıfına yönelik saldırılarını dört bir koldan tırmandırmasıyla sonuçlanmakta. Kamu hizmetlerinin daha da kısılması, ücretlerin düşmesi, işsizliğin artması gibi ekonomik saldırılara, siyasi rejimlerin otoriterleşme eğiliminin yanı sıra emperyalist savaşları alabildiğine yayma yönündeki kanlı politikalar da eşlik ediyor.

Burjuva ideologlar, 2000’lerin başında Arjantin’de patlak verip Rusya, Brezilya, Türkiye gibi ülkelere sıçrayan ve büyük çöküşlere neden olan ekonomik krizi, bu tip ülkelerin mali sistemlerinin güçsüzlüğüne, bankacılık sistemlerinin denetimsizliğine ve “ahbap çavuş kapitalizmi” olarak nitelendirdikleri kuralsız kapitalist işleyişlerine bağlamışlardı. ABD ve Avrupa ülkelerinde böylesi büyük krizlerin yaşanamayacağını, çünkü söz konusu gelişmiş ekonomilerin, sağlam, kurallı ve denetimli işleyen mali sistemleri sayesinde ekonomik krizleri atlatabilecek yetkinliğe ulaştığını söylüyorlardı. Ancak hayat, bu iddiaların içi boş bir ideolojik propagandadan ibaret olduğunu kısa sürede gösterdi.

2004’te kaleme aldığı Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum broşüründe Elif Çağlı, krizlerin kapitalizmin işleyiş yasalarının kaçınılmaz sonucu olduğunu gerçeğinin değişmediğini teorik temelleriyle ortaya koyarken, aynı zamanda milenyumun başından itibaren yaşananın kapitalizmin sıradan periyodik krizlerinin aksine derin bir tarihsel kriz olduğunu tespit ediyordu. Bu kriz bir şekilde atlatılsa dahi, yaşlanan ve çürüyen kapitalizmin, uzun süreli ve çarpıcı ekonomik yükselişlerin yaşandığı eski parlak günlerine geri dönmesinin artık olanaksız olduğunu vurguluyordu. Küreselleşen kapitalist ekonomi ve daralan dünya pazarı nedeniyle bunalımların daha sık ve şiddetli yaşandığını belirten Elif Çağlı, yeni pazarlar yaratmak ve varolan pazarları yeniden paylaşmak için emperyalist savaşların körüklendiğinin de altını çiziyordu.

Yaşanan süreç bu tespitleri tümüyle doğruladı ve bu broşürün kaleme alınmasından dört yıl sonra, kapitalizm bugüne dek yaşadığı en büyük ekonomik krize tanık oldu. 2008 sonbaharında bizzat ABD ve Avrupa’da patlak veren kriz, o çok güvenilen finans sektörünü tepeden tırnağa sarstı, anlı şanlı bankalara iki hafta içinde iflas bayrağı çektirdi ve borsaları altüst etti. Başta ABD olmak üzere emperyalist devletler krizin derinleşmesini engellemek için bankalara ve büyük tekellere pompalanan trilyonlarca dolarlık yardım paketlerini devreye sokarken, krizin tüm yükü işçi ve emekçi sınıfların sırtına yüklendi. Kamu hizmetleri daha da kısıldı, işsizlik çığ gibi arttı, ekonomik ve sosyal saldırılar kesintisiz devam etti, ama aradan tam altı yıl geçmesine rağmen kapitalizm küresel krizini halen atlatamadı.

Krizin sona ermek bir yana daha da derinleşmekte olduğuna yönelik tespitler bugünlerde burjuva cenahta da yaygın bir şekilde dillendiriliyor. IMF’den Dünya Bankası’na tepe emperyalist örgütlerden birbiri ardında olumsuz değerlendirmeler ve “uzun süreli durgunluğa” yönelik uyarılar geliyor. “Mali krizin başlamasından altı yıl sonra küresel ekonomideki zayıflığın devam ettiğini görüyoruz. Ülkeler hâlâ yüksek borç yükleri ve işsizlik de dahil olmak üzere krizin etkileriyle uğraşıyorlar” diyen IMF Başkanı Christina Lagarde, “ufukta karanlık bulutlar görüyoruz” diyerek uyarı çanları çalıyor.

Aslında karanlık bulutlar ufukta değil, tepede dolaşıyor. Kapitalist ekonominin merkezi borsalarında ani düşüşler yaşanıyor, büyüme beklentileri sürekli revize edilerek daha düşük rakamlara çekiliyor, toparlanma beklentisi içindeki Avrupa Birliği ülkeleri küçülmeden kurtulamıyor. ABD ve Japonya ciddi bir ekonomik durgunluğun pençesindeyken, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan ve şimdiye dek yüksek büyüme oranlarıyla dünya ekonomisinin tümüyle dibe vurmasını engelleyen Çin’in büyüme hızının azalması da burjuvazi açısından ciddi bir endişe kaynağı oluşturuyor.

Gelinen noktada, devlet borçları katlanarak artarken, sanayi üretimi yavaşlamakta, kronik hale gelen işsizlik ve reel ücretlerdeki düşüş nedeniyle tüketim azalmakta ve tüm bunlar ciddi bir ekonomik durgunluğa yol açmaktadır. Son aylarda petrol, demir, çelik, çimento gibi temel sanayi ürünlerinin fiyatlarının hızla düşmesi de kriz tablosunun göstergelerinden biridir.

Krize karşı önlem almak gerekçesiyle kamu hizmetlerinin sürekli kısılması ve burjuvazinin saldırıları karşısında işçi sınıfının alımgücünün azalması tüketimin düşmesine ve dolayısıyla krizin daha da derinleşmesine neden oluyor. OECD, reel ücretlerdeki gerilemenin tüketici harcamalarında güçlü bir iyileşmenin önüne geçtiğine dikkat çekiyor. Veriler, son beş yılda ABD’de reel ücretlerin sadece %0,2 oranında arttığına, Avrupa ve Japonya’da ise belirgin bir düşüş yaşandığına işaret ediyor. Aynı dönemde bu ülkelerde emek üretkenliğinde %1 ve üstü artışlar yaşanması ise sömürünün yoğunlaştığını gösteriyor.

Bir yandan krizi aşmak için tüketimi arttırmayı amaçlayan, ancak öte yandan bunun maddi zeminini ortadan kaldıran burjuva politikalar, bu kısırdöngü karşısında tam bir iflas durumu yaşıyor. Kapitalizmin kendi iç çelişkileri bu kısırdöngünün kırılmasını engelliyor. Burjuva ekonomistlerin bir bölümü bu gidişatın ancak kamu harcamalarını arttırarak ve yeni iş olanakları yaratarak değiştirilebileceğini savunuyorlar. Örneğin Fransız hükümetinin, kamu harcamalarını Avrupa Birliği’nin istediği ölçülerde kısmama ısrarı buradan kaynaklanıyor. Ne var ki bu sadece neo-liberal politikaların uygulamaya koyulma hızıyla ilgili bir anlaşmazlık. Nitekim sosyalist geçinen Fransız hükümeti de kamu hizmetlerinde kısıntıya gidiyor, işçilerin emeklilik, ücret ve diğer haklarına saldırmayı sürdürüyor. Ama Afrika’ya, Ortadoğu’ya asker gönderme ve savaş harcamalarını arttırmaya sıra gelince kesinti hak getire!

O bulutlar Türkiye’nin de üzerinde

Yıllardır büyüme rakamlarıyla övünen ve bunu izlediği “akıllı politikalara” bağlayan AKP hükümeti de, ekonomiye ilişkin tahminlerinde birbiri ardına revizyonlara gitmekte. Yüzde 7-8’lik büyüme oranları mazide kalırken, hükümet bu yıl için yüzde 4’e indirdiği büyüme beklentisini bile 3,3’e revize etmek zorunda kaldı. Bunun yanı sıra enflasyon tahminini de yukarı doğru revize ederek yüzde 9,4’e çıkardı. Oysa 2012-14 dönemini kapsayan bir önceki “orta vadeli ekonomi programı”nda hükümetin enflasyon beklentisi %5’ler düzeyindeydi ve daha yüksek bir büyümenin hayallerini kuruyordu.

Bilindiği gibi, yüksek kâr kaynaklarının çektiği yabancı sermaye Türkiye’nin büyüme rakamlarında ve mali piyasalarda büyük bir rol oynuyor. Ne var ki bu durum, özellikle ABD merkez bankasının izlediği para politikalarından doğrudan etkilenmesine ve bir anda yüklü miktarlardaki sermaye kaçışlarının yaşanıp ekonominin tepetaklak olmasına yol açabiliyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisinin kırılganlığı bu nedenle de bir kat daha artacaktır.

Gerek ekonomik krizin ağırlaşması gerekse TC’nin Ortadoğu’da yürüyen emperyalist savaşa doğrudan müdahil olması nedeniyle Türkiye işçi sınıfını çok zorlu bir sürecin beklediği açıktır. Şimdiden patronlar savaşı bahane ederek ücretlere sıfır zammı dayatmaya çalışırken, pek çok büyük fabrikada siparişlerin düşmesi gerekçesiyle kitlesel işten atmaların yaşanacağı söylentileri dolaşmaktadır. İşsizlik oranları son dönemde yeniden artmaya başlarken, enflasyonda da ciddi bir tırmanış başgöstermiştir. Elektrik ve doğalgaza yapılan zamlar, emekçilere her alanda artan faturalar olarak geri dönmektedir.

AKP’nin “orta vadeli ekonomi programı” da ekstra saldırıların “müjde”sini veriyor. Kıdem tazminatının fona devredilerek gasp edilmesi, özel istihdam bürosu adı altında kölelik bürolarının yaygınlaştırılması, taşeron sisteminin önündeki tüm engellerin kaldırılması gibi, hükümetin nice zamandır hayata geçirmeye çalıştığı, ancak yükselen tepki nedeniyle gerçekleştiremediği adımların seçimlerden sonra hızla atılması planlanıyor.

Kapitalizmin içinde bulunduğu derin tarihsel kriz, gerek Türkiye’de gerekse dünyada burjuvazinin işçi sınıfına yönelik saldırılarını dört bir koldan tırmandırmasıyla sonuçlanmakta. Kamu hizmetlerinin daha da kısılması, ücretlerin düşmesi, işsizliğin artması gibi ekonomik saldırılara, siyasi rejimlerin otoriterleşme eğiliminin yanı sıra emperyalist savaşları alabildiğine yayma yönündeki kanlı politikalar da eşlik ediyor. Yeni pazarlar elde etme, mevcut pazarları paylaşma ve bizzat ekonomiyi canlandırma aracı olarak savaş makinesine gaz verilmesi, milyonlarca emekçiyi alevlerin ortasına atıyor.

Savaş ekonomisi

Askeri harcamalardaki yükselişin ve savaşların yaygınlaştırılmasının kapitalizmin büyük kriz dönemlerine eşlik eden temel olgular olduğunu vurgulayan Elif Çağlı, askeri harcamaların kapitalist ekonomideki rolüne şöyle değinmektedir:

“Askeri harcamalar, üzerinde durduğumuz yanlış görüşlerin tam tersine kapitalist çıkarlar açısından bakıldığında, ekonomiye olumsuz bir yük teşkil etmek bir yana ekonomik işleyişi hızlandırıcı ve durgunluktan çıkarıcı bir çarpan hizmeti görürler. Bu nedenle, günümüz benzeri kritik dönemlerde kamuoyunu aldatmak için dışarıya ve basına hangi tür haber sızdırılırsa sızdırılsın, finans kapital zirvelerinde kapalı kapılar ardında savaşların nasıl sona erdirileceği ya da askeri harcamaların nasıl kısılacağı gibi konular değil, tam tersi konular tartışılıp karara bağlanır. Kimi entelektüeller ABD emperyalizminin artan savaş harcamaları nedeniyle artık Ortadoğu’da veya Kafkasya’da, Afganistan’da vb. savaşları sürdüremeyeceği ve dolayısıyla barışçı bir politikaya geçiş yapacağı türünden görüşlerle oyalanadursunlar, ABD emperyalizminin ekonomik durgunluk tehlikesine karşı savaş makinesini nasıl körüklediği ortadadır.”[1]

“Bu savaşı daha fazla sürdüremez”, “bataklığa battı” denen ABD, gerçekte Ortadoğu’yu bataklığa çevirip halkları korkunç bir yıkımla yüz yüze bırakırken, bu savaştan muazzam kârlar elde etmiştir. Bu gerçeklik elbette sadece ABD için değil tüm emperyalist güçler açısından geçerlidir.

Dünya askeri harcamalarının seyrine bakacak olursak, karşımıza var güçle körüklenen bir savaş sanayii gerçeği çıkmaktadır. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının, yani “soğuk savaş” döneminin sona ermesinin ardından savaş harcamalarında hızlı bir düşüş eğilimine girilmişti. Ne var ki, yeni milenyum bu alanda da bir dönemeç noktası teşkil etti ve 1999’dan itibaren dünya savaş harcamaları yeniden yükselişe geçti. Geçtiğimiz yıl bu meblâğ 1,74 trilyon dolara çıktı ve bunun yaklaşık %37’si (640 milyar dolar) tek başına ABD’ye aitti.

Benzer bir seyir NATO’nun askeri harcamaları için de söz konusudur. 1990’a kadar hızlı bir tırmanış gösteren harcama rakamları 1990’da düşüş eğilimine girmiş ve bu eğilim 2000 yılında yerini yeniden ivmeli bir yükselişe bırakmıştır. Son iki yıldır hafif bir düşüş söz konusuyken, NATO son toplantısında, bunu tersine çevirecek bir karar alarak sürece müdahale etmiştir. Bu karar, üye ülkelere, askeri harcamalarının GSYİH’lerinin en az %2’sini oluşturmasını dayatmaktadır.

Burjuvazi, kapitalizmin içinde bulunduğu çıkışsızlığı aşmak için askeri harcamaları ve savaşları körüklüyor. ABD kara birliklerinin sayısını arttırarak daha büyük bir savaşa hazırlanıyor. AKP hükümeti de savaş bütçesini arttırarak, 2015 bütçesinin %11’ini iç ve dış savaş aygıtlarına ayırmıştır. Üstelik 52 milyar liralık bu yekûna, örtülü ve özel ödenekler dahil değildir.

İnsanlığı kriz ve savaş sarmalına hapseden kapitalizm, emekçileri yoksulluğa ve bombalar altında can vermeye mahkûm kılmaktadır. Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi,

“Köhnemiş kapitalizm insan soyunun ve doğanın çıkarlarına tamamen aykırı bir niteliğe bürünmüştür. Giderek araları sıklaşan ve süresi uzayan ölümcül krizler içinde kıvranan kapitalizmin tarihsel bir geleceği yoktur. Kapitalizm eninde sonunda kendi ölümüne yazgılıdır. Kısmi reform çabalarının ve kitlelerin gözünü boyamaya çalışan «iyileştirme» vaatlerinin kapitalizmi bu yazgısından kurtarabilmesi asla mümkün olmayacaktır. İnsanlığın geleceği sosyalizmdedir.

“İnsanlığı bu parlak geleceğe, sınıfsız ve sömürüsüz topluma taşıyacak araç işçi devrimlerinden başkası olamaz. Günümüzde Marx’ın yıllar öncesinde dillendirdiği bir «kehanet» gerçekleşmekte, üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması artık kapitalist kabuk ile bağdaşmamaktadır. Nihayetinde proleter mücadele şaha kalktığında bu kabuk paramparça olacak ve kapitalist özel mülkiyetin ölümünü ilan eden çanlar çalacaktır. Alınteriyle geçinen yoksul insanları mülksüzleştirenler mülksüzleştirilecektir!”[2]



[1] Elif Çağlı, Uzak ve Yakın Tarihin Prizmasından Yansıyan Gerçekler, MT, Ekim 2008

[2] Elif Çağlı, Dünyanın Üzerinde Bir Heyulâ Dolaşıyor, MT, Aralık 2008