Navigation

GDO’lu Üretim ve Kapitalizm

Yıllardır çeşitli tartışmalara ve farklı çıkar gruplarının çekişmelerine konu olan GDO’lu ürünler meselesi, Biyogüvenlik Kurulu’nun aldığı son kararla yeniden gündeme geldi. Yem, et, damızlık ve yumurta sanayii örgütlerinin başvurusu üzerine Biyogüvenlik Kurulu, GDO’lu 13 mısır çeşidinin hayvan yemi olarak kullanılmasına izin verdi. 24 Aralıkta açıklanan karar üzerine çeşitli çevrelerden tepkiler geldi.

GDO tartışmalarına taraf olan burjuva kesimlerin insan sağlığını ya da bilimi zerre kadar önemsemediği malûm. Burjuvalar gerçekliğin sadece kendi çıkarlarına yontabilecekleri kesitini dile getiriyorlar. Herkes kendisinin ya da sözcülüğünü yaptığı çevrenin ağzıyla konuşuyor. Kendi menfaatlerini herkesin kabul etmesi gereken mutlak doğrular gibi sunmak burjuvaların bilindik politikası.

Bu yüzden diğer konularda olduğu gibi GDO meselesinde de geniş kiteler hep burjuva tarafların çatışan çıkarları temelinde ayrışıp saflaşıyor. Çoğu insan ise gerçekten neye inanması gerektiğini bilmeksizin endişe veya umursamazlık duyguları arasında salınıyor. GDO’lu ürünler konusunda da, hangi söylemin ardında hangi burjuva kesimin çıkarının olduğunu sergilemek ve gerçekleri ortaya koymak yine Marksistlerin üzerine düşüyor.

GDO’lu ürünler tehlikeli mi?

“Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak genetik özellikleri değiştirilen canlılara «transgenik» ya da «genetiği değiştirilmiş organizma» adı veriliyor. (...) insanoğlu bin yıllardır klasik ıslah yöntemiyle bitkilerin ve hayvanların genetik yapılarını değiştirerek yeni türler yaratıyor. Bugün tarıma konu olan ürünlerin neredeyse tamamı, insan eliyle, doğada bulunan ilk hallerinden farklılaştırılmış durumdadır. Daha iri taneli ve başağından kolayca dökülmeyen buğdaylar, uçma özelliğini kaybeden tavuklar, yabanisine göre devleşen meyveler, günde 20 litre süt veren inekler ve soğuğa, kuraklığa ve diğer olumsuz dış etkenlere karşı dayanıklı ve çok daha verimli hale getirilen yüzlerce tür… Ancak yeni türlerin üretilmesinde, melezleme ya da seçilimle karakterize olan klasik ıslah yönteminin doğal bir sınırı bulunuyor. İşte genetik alanındaki gelişmeler, bu noktada doğal engellerin aşılmasını sağlıyor ve doğal yollarla mümkün olmayan farklı türler arasında gen aktarımını olanaklı kılıyor. Bu alandaki araştırma ve uygulamalar, tarım zararlılarına, ot öldürücülere, soğuğa, sıcağa, tuza, aside vb. karşı dayanıklı yeni türler elde ederek verimi arttırma amacını güdüyor.(...)

“Ne var ki, söz konusu olan kapitalizm olunca, canlıların genleriyle dilediği gibi oynama olanağı, sermayenin elinde, insanlığa yönelik büyük bir tehdit potansiyeli de taşımaktadır. Yüksek bir teknoloji gerektiren GDO araştırmaları birkaç emperyalist şirketin tekeli altında yürütülmekte ve geliştirilen tohumlar yine bu tekeller tarafından patentlenerek dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca çiftçiye satılmaktadır. Gelinen noktada, GDO’lar, insan ve diğer doğa canlıları üzerindeki yan etkileri yeterince araştırılmadan tarım sektöründe önemli bir pay tutar hale gelmiş bulunmaktadır.” (İlkay Meriç, GDO’lara Nasıl Bakmalı?, MT, Aralık 2009)

Genetiği değiştirilmiş organizmalar geliştiren tekeller, GDO’ların riskleri üzerine yeterli bilimsel araştırma yapmadığı gibi bu tür araştırmaları ticari kaygılarla engelliyorlar. GDO’ların kanıtlanmış en önemli yan etkisi alerjik reaksiyonlara neden olma riskidir. Fındığa alerjisi olan birisi, normal koşullarda fındıktan uzak durarak kendisini koruyabilir. Ancak fındıktan alınan genlerin fasulyeye transfer edilmesi durumunda fındığa alerjisi olan kişinin genetiği değiştirilmiş fasulyeyi önceden bilme şansı yok. Genetiği değiştirilmiş fasulyenin ise alerjisi olan kişiye fındık gibi etkide bulunma riski var. Çilek, süt, balık, yumurta gibi ürünlere alerjisi olan milyonlarca insan olduğu düşünülürse gen transferinin doğuracağı riskleri yeterince araştırmamak ciddi tehlikelere davetiye çıkaracaktır.

“Bilimsel” ikiyüzlülük böyle bir şey

Türkiye Yem Sanayicileri Birliği (TÜRKİYEM-BİR) Genel Başkanı Ülkü Karakuş’un, örgütün 2011 Nisanında düzenlenen genel kurulunda yaptığı konuşma, GDO’lu mısır ithali için izin isteneceğinin sinyallerini veriyordu. Karakuş genel kurulda, et ithalatçılarını spekülatörlükle suçluyor, et ithalatında vergilerin arttırılmasını, hatta zamanla et ithalinin ortadan kalkmasını, onun yerine besi hayvanı ithal edilmesini, “hayvancılığın böyle gelişeceğini” savunuyordu. Yem sanayicisi uyanık kapitalist, “et ithal edileceğine besi hayvanı ithal edilsin ki biz de daha fazla yem satıp kârımızı büyütelim” diye düşünüyor. Elbette kendi çıkarını “hayvancılığın gelişmesi” söyleminin ardına gizliyor.

Etin ithaline karşı çıkarken “hayvancılığın gelişmesi” söylemini kullanan uyanık burjuva, mesele yem hammaddesi olarak kullanılan tarım ürünlerine gelince birden bire ithalat yanlısı kesiliyor ve maliyetlerin düşmesi için GDO’lu tarım ürünleri ithalini talep ettiklerini açıklıyordu: “Mısır ithalatında %130 olan gümrük vergilerinin sıfırlanmasını istedik. Ancak gümrük vergileri sıfırlansa bile, GDO’lu mısır konusunda Biyogüvenlik Kurulu henüz izin vermediği için ithalat yapmak mümkün değil (...) Biyogüvenlik Kurulu’nun mümkün olan en kısa sürede karar vermesini bekliyoruz.” Yem sanayicisi burjuva, kârını arttırmak için uzun zamandır GDO’lu hammaddelerin ithalatına izin verilmesini, gümrük vergisinin sıfırlanmasını ve KDV oranının %8’den %1’e düşürülmesini, kısacası üretim maliyetlerinin azaltılmasını talep ediyordu. Karakuş meğer milletin daha rahat et yemesini umursuyormuş! Yersen... “Pahalı yem, pahalı et demek. Yem maliyeti düşürülmeden et fiyatları düşürülemez.” Yem sanayicisi ithal ve yerli toplam et tüketiminin değil, sadece Türkiye’de üretilen etin tüketiminin artmasını istiyor. Çünkü yurtdışında yetiştirilen hayvanın kendi satacağı yeme faydası yok.

İşte burjuvaların cibilliyeti budur; varsa yoksa kendi kazançları... Üretim maliyetlerini düşürüp kârını arttırmaktan başka bir derdi olmayan yem, et ve yumurta üreticisi sermaye gruplarının GDO’lu hammaddelerin sakıncalarını önemsemesi elbette beklenemez. Ancak aynı burjuva kesimlerin, et ithalatı ilk gündeme geldiğinde et ithaline karşı çıkarlarken, ithal hayvanların GDO’lu yemlerle beslendiğini gündeme getirmeleri hiç de şaşırtıcı değil.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Ekim 2009’da yayınladığı bir yönetmelik üzerine tartışmalar alevlenmişti. Muhalefet GDO’lu ürünlere izin veriliyor diye ortalığı velveleye verirken, bakanlık, çıkarılan yönetmelik sayesinde GDO’lu gıda ve yem maddelerinin ithalatının ve bebek mamalarında kullanımının yasaklandığını söylemişti. Eylül 2010’da çıkan yasa ile GDO’ların ithalatı, ihracatı ve deneysel amaçlı kullanımı dâhil her şey Tarım Bakanlığı’nın iznine bağlı kılındı. Ayrıca GDO’ları araştırıp izin verecek “Biyogüvenlik Kurulu” oluşturuldu. Şimdiye kadar bu kurul sadece 2 karar açıkladı. İlk karar 26 Ocak 2011’de Türkiye Yem Sanayicileri Birliği’nin herbisit tolerans geni taşıyan soya fasulyesini ithal etme izin talebinin onaylanması oldu. 24 Aralıkta yayınlanan ikinci karar ise GDO’lu 13 mısır çeşidinin ithaline izin verilmesiydi. İthal izni isteyen kurumlar; Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği Derneği İktisadi İşletmesi ile Yumurta Üreticileri Merkez Birliği.

Bakanlık verilen son izinden sonra alevlenen tartışmalar üzerine GDO’lu yemlerin en kötü ihtimalle hayvanlara zarar verebileceğini, insanlara ise herhangi bir zararının olmayacağını savunuyor. Oysa bu hiçbir bilimsel araştırmaya dayandırılmayan bir sav. Biyogüvenlik Kanunu’na göre GDO’lu yemle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerin özel olarak etiketlenmesi gerekmiyor. Yani soframıza giren gıdanın GDO’lu olup olmadığını bilme şansımız yok.

Uluslararası tekellerle rekabet edemeyen yerli tarım üreticilerinin GDO’lara karşı verdiği mücadelede geliştirdiği söylemler de güven verici değil. GDO ile “zehir”, “kanser”, “kısırlık” gibi kavramları sürekli yan yana getirerek felâket tellâllığı üzerinden korkuları körükleyen kampanyalar örgütleyen bu burjuva kesim sözcülerine sorgusuz sualsiz inanmak mümkün değil.

Sorunun asıl düğümlendiği yer tam da burasıdır. Burjuvazinin her kesimi kendi çıkarı doğrultusunda kamuoyunu ve siyaseti manipüle etmeye çalıştığı için gerçek durumu bilmek imkânsız hâle geliyor. Kapitalizmde ekonomik çıkar çatışmalarının siyaseti ve yasal mevzuatı nasıl belirlediğinin en bariz kanıtı ABD’deki durumdur. GDO tohumları üreten, GDO tarımı yapan ve yem sanayicisi sermayedarların daha baskın geldiği eyaletlerde GDO’lar serbest iken diğerlerinde GDO’lu üretim yasak!

GDO’lara karşı çıkmak mı gerekiyor?

Gen transferi, insanlığın doğayı kendi amaçları doğrultusunda dönüştürmesi mücadelesinde önemli bir aşamayı ifade ediyor. Canlıların genetik yapılarındaki güçlü özellikleri yan yana getirebilen insanoğlu, yeni türlerin yaratılmasını bizzat üstlenmiş oluyor. Bilimin bu olağanüstü atılımını değersiz ve anlamsız görmek için, insanlığın tüm çelişkilere ve siyasal alandaki sorunlara rağmen, zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına doğru tarihsel yürüyüşünü kavrayamayan dar kafalı bir küçük-burjuva olması gerekir.

“Biyoteknoloji alanındaki gelişmeler, verimi arttırmak, daha dayanıklı ürünler yetiştirmek ve daha pek çok yararlı amaç için, insan sağlığına ve doğaya zarar vermeyecek genetiği değiştirilmiş türlerin yaratılmasını mümkün kılmaktadır. Üstelik GDO araştırmaları ve uygulamaları sadece tarım alanıyla sınırlı değildir ve sağlık alanında çok daha önemli gelişmeler kaydedilmektedir. Biyoteknolojideki ilerlemeler sayesinde, son yıllarda çeşitli genler ilaç olarak kullanılmaya başlanmış, hastalıklı genlerin değiştirilmesi mümkün hale gelmiş, genetik bozukluklara yönelik önemli çalışmaların yolu açılmıştır. Bu amaçla, genetik yapıları değiştirilen bazı bakterilerin özel işlevler yüklenmesi ya da istenen birtakım molekülleri üretmesi sağlanmıştır. Çeşitli pahalı aşı ve ilaçların gen transferi aracılığıyla bitkiler üzerinde üretilmesi konusunda da önemli sonuçlar elde edilmiştir. Örneğin karaciğer hastalıklarında ve kistik oluşumların tedavisinde kullanılan bir protein çeltik bitkisinde üretilerek, daha kısa sürede ve daha bol bir üretim mümkün kılınmıştır. İnsan plasentasından elde edilen ve dünyanın en pahalı ilaçları arasında yer alan bir ilacın tütün bitkisinde üretilmesi ise, bu ilacın maliyetinin düşmesinin ve üretiminin kolaylaşmasının önünü açmıştır. Elbette bunlar sadece birkaç sınırlı örnektir. Ancak bu kadarı bile, bu tür araştırmaların sermayenin güdümünden kurtarılması durumunda, gerek sağlık gerekse tarım alanında insanlık açısından ne denli önemli adımların atılabileceğini tasavvur etmek için yeterlidir.” (İlkay Meriç, age)

Sonuç

Marksistler açısından bilim ve teknolojinin gelişmesi önemli ve gereklidir. Karşı çıkılması gereken şey, bilim ve teknolojiyi insanlık yararına işletmeyip, sadece kâr elde etmek için elinde bulunduran kapitalist sömürü düzenidir. Burjuvazinin bugüne dek bilimin her alanında yaptığı gibi canlıların genetiğiyle oynanması konusunda da sınıfsal çıkarları uğruna insan yaşamını riske atmaktan vazgeçmeyeceği açıktır. Biz, burjuvaziye güvenmiyoruz! Sadece GDO’lar konusunda değil, dünyanın geleceğini ilgilendiren hiçbir konuda burjuvaziye güvenmiyoruz.

“Bugün bilimin geldiği nokta insanlığın önüne çığır açan ufuklar sererken, kapitalist kâr düzeni gezegenimiz için tüm canlı yaşamı yok edecek bir tehdit oluşturmaktadır. Bu tehdidi bertaraf etmenin ve bilimi insanlığın hizmetine sunarak, tüm insanlar için bolluk üreten, sınıfsız, sömürüsüz ve gerçek anlamda ‘çevre dostu’ bir dünya inşa etmenin yoluysa, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet prangasını kırmaktan ve kapitalizmi yıkmaktan geçmektedir.” (İlkay Meriç, age)