Navigation

Sosyalizm Postuna Bürünmüş Kemalizm

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Osmanlı despotizminin mirasçısı olan, devlet kurucu düzen koruyucu misyonlarından hareketle devleti kendi mülkü gibi gören, geçmişten günümüze siyasal alanı şekillendiren Kemalizm, mevki ve ayrıcalıklarını kaybetmemek için siyasal alanın demokratikleşmesine direniyor. Ancak inişli çıkışlı bir seyir izlese de tarihsel eğri ileriye doğru yol almakta ve Kemalist resmi ideoloji zayıflamakta, güç kaybetmektedir. Haliyle bu süreç burjuva iç kapışmayı alabildiğine şiddetlendirmekte, burjuva siyasetine damgasını basmakta ve ayrıca sosyalist hareketi Kemalizm konusunda net bir tutum almaya itmektedir.

Milli Mücadele, 1923’te kurulan Cumhuriyetin niteliği ve Kemalist tepeden devrimler, geçmişten günümüze sosyalist hareket nezdinde önemli bir tartışma konusudur. Konunun özü sosyalist hareketin ve devrimci işçi sınıfının Kemalizme nasıl yaklaşması gerektiğidir. Burjuva kesimler arasında yaşanan iktidar mücadelesi süregelen tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Sosyalist hareketin büyük çoğunluğu ne yazık ki kapsamlı bir sorgulamaya girmiş, Kemalizmle hesaplaşmış ve ondan kopmuş değildir. Sosyalizmi devletçiliğe ve ulusal kalkınmacılığa indirgeyen Stalinizmin hegemonyası altında şekillenen sosyalist hareket, “devrimci”, “anti-emperyalist”, “ilerici” pozları kesen ve devletçi uygulamalara yol veren Kemalizmle aşılanmıştır. Böylece Stalinizm ve Kemalizm karışımı bir sosyalist hareket şekillenmiş ve bazı yönlerden, programatik açıdan da bir örtüşme olmuştur.

SSCB’nin sahneden çekildiği, yükselen bir işçi hareketinin olmadığı ve burjuva kesimler arasında şiddetlenen iktidar kavgasının şekillendirdiği siyasal arenada, küçük-burjuva sosyalizminin bünyesindeki Kemalist renkler neredeyse hâkim ton haline gelmeye başladı. Bu değişimde özellikle 28 Şubat sürecini bir dönemeç noktası olarak tarihe kayıt düşmek ve AKP’nin hükümet olmasıyla Kemalist renklerin baskın tonunun Türk solunda daha fazla öne çıktığını belirtmek gerekiyor. SİP-TKP, ÖDP, Halkevleri ve kısmen EMEP gibi çevrelerde bu eğilim kendisini artan bir belirginlikle ortaya koyuyor. Nitekim çeşitli sorunlar karşısında bu temelde bir ayrışma ve öbekleşme de yaşanıyor. Bu konuda SİP-TKP’nin özel bir ağırlık ve odak noktası teşkil ettiğini, devletçi-milliyetçi sosyalist kesimlere yol gösterdiğini ve Kemalizme iltihak etme yolunda geri dönülmez bir noktaya geldiğini tespit etmek gerekiyor. Uzun bir süredir, diğerlerinden farklı olarak SİP-TKP’nin, getirdiği yeni ideolojik argümanlarla Kemalizme soldan taze yaşam soluğu üflemeye çalıştığına dikkat çekiyoruz.

Bugün SİP-TKP ideologlarının savunduklarıyla 1920’ler TKP’sinin merkezinden gelip Kemalizme kapağı atan Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir arasında paralellik ve bir ruh birliği vardır. SİP-TKP’nin üzerinde yürüdüğü ve geliştirdiği çizgi onların 1930’larda temelini attıkları sol Kemalist çizgidir. Mehmet Sinan, sol Kemalist çizginin nasıl şekillendiğine şöyle dikkat çekiyor: “Stalin’in «aşamalı devrim» anlayışı uluslararası komünist harekette tek resmi teori haline gelince, TKP içinde de «milli burjuvazi» ile ilişkiler ve Kemalizme karşı tutum konusunda esaslı bir tartışma başlamıştı. Partinin en üst yönetici kadroları arasında yer alan küçük-burjuva aydınlardan bazıları, bu ayrışmada en uç noktaya kadar gittiler ve Kemalist burjuva iktidarın açık destekçileri haline geldiler. Bunlar, Türkiye’de devrimcilerin asıl görevinin, başlamış bulunan Kemalist «milli inkılâbı» ilerletmek ve yeni kurulan genç burjuva devleti (TC’yi) emperyalizm karşısında güçlü kılmak olduğunu savundular. Nitekim TKP’de bu görüşü en önde savunanlardan MK Genel Sekreteri Vedat Nedim Tör ile MK üyesi Şevket Süreyya Aydemir partiden de ayrılacaktılar. Bunlar, 1932 yılında CHP’lilerle birlikte çıkardıkları Kadro adlı dergide, Kemalizmi, sosyalizmden de kapitalizmden de farklı olan, milliyetçi-devrimci bir ideoloji olarak pazarlamaya başladılar.”[1]

Bu sol Kemalist çizgi üzerinde yürüyen ve SİP-TKP’nin başını çektiği devletçi-milliyetçi-reformist sosyalist kesimlere göre, Cumhuriyetin kazanımları ortadan kaldırılmakta ve devlet çözülmektedir. İleri sürülen tezlere baktığımızda, Cumhuriyetin kazanımları ve devletin çözülmesi formülasyonuyla sol Kemalist çizginin yeniden üretildiğini ve yeni argümanlarla güçlendirilmek istendiğini görmekteyiz. Bağımsızlıkçı, devletçi, modern, ilerici, laik, halkçı değerlerin tasfiye edildiğini, dinsel gericiliğin egemen olmaya başladığını, AKP’nin sivil faşizmi temsil ettiğini ileri sürüyorlar. Örneğin, “bağımsızlık, laiklik, cumhuriyet gibi tarihsel ilerleme öğeleri artık birer yük sayılmaktadır” diyen SİP-TKP’ye göre, sosyalist hareket mücadelesinin hedefine bu tasfiyeye karşı çıkmayı koymalıdır.

Eğer gerçekten de burjuva demokratik çerçevede bile daha geriye bir gidiş olsaydı –meselâ, faşizmin iktidara yürümesi, cumhuriyetin ortadan kaldırılması, monarşinin getirilmesi, şeriat hükümlerinin egemen kılınması söz konusu olsaydı–, devrimci Marksistlerin görevi elbette buna karşı çıkmak olurdu. Ancak bu karşı çıkışı Kemalizme atfedilen şeyler üzerine inşa etmezlerdi. Devrimci işçi sınıfının Kemalist efsanelere ihtiyacı yoktur. Devrimci işçi sınıfı Kemalizmin kendisine yakıştırdığı “modern”, “ilerici”, “laik” gibi sıfatları doğru kabul ederek onu sahiplenmez, sahiplenemez. Burjuva siyasal arenada yaşanan kavgada Kemalizmin aldığı gerici tutumlar onun gerçek niteliğini gözler önüne sermektedir. Sınıfların ortadan kalkmasına ve müreffeh bir toplum yaratılmasına doğru değişimi içeren gerçek ilericiliği, demokrasiyi, laikliği ancak devrimci işçi sınıfı temsil eder.

Hiç şüphe yok ki, “cumhuriyetin kazanımları ortadan kaldırılıyor” ve “devlet çözülüyor” formülasyonuyla anlatılan, Kemalist asker-sivil bürokrasinin iktidardaki ağırlığını kaybetmesinden, devlet ve toplum üzerindeki ideolojik ağırlığını yitirmesinden başka bir şey değildir. Kemalizm çözülüyor diye devrimci işçi sınıfı feryat figan etmez. Çok açık ki, Kemalizmin çözülmesi karşısında efkâra boğulanlar Marksistler ve işçi sınıfı devrimcileri değil, sol Kemalist çizgide yürüyenlerdir. Bu durum aynı zamanda SİP-TKP’nin sınıfsal yönelimini de ortaya koyuyor. SİP-TKP uzun bir dönemdir Kemalist kesimleri kazanmaya dönük siyasal açılımlar yapmaktadır. Hedeflerinin Kemalist çevreleri ve kadroları kazanmak olduğunu, bunları kazanmayı önlerine koymayanların siyasal iktidar stratejisi olamayacağını yazıp çiziyorlar.

Referandum sonrası yapılan değerlendirmelerde bu yönelim daha fazla öne çıkarılmakta, sol Kemalist çizgi kalınlaştırılmaktadır. Örneğin, ardı ardına yazdığı yazılarda Kemal Okuyan, “evet”çi yüzde 58’in büyük parçasını oluşturan emekçilerin, “8 yıllık AKP iktidarında yaşananların anlamını kavramayacak kadar kolay aldatılan ya da bunu benimseyecek kadar çürüyen bir kesim” olduğunu söyleyebilmektedir.[2] Kendine sosyalist diyen, ama aslında sol Kemalist çizgide yürüyen SİP-TKP’ye göre geniş işçi-emekçi kitleler muteber olmadığı için dikkate alınmamalı.

SİP-TKP’nin Kemalizme doğru geçirdiği dönüşümün teorik temelleri yıllar önce Marksist Tutum sayfalarında eleştirilmişti.[3] O gün SİP-TKP’nin ideologları sosyalist devrimin emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselmediğini söylüyorlardı: “Sosyalist devrim emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselebilseydi, elbette her şey farklı olurdu.”[4] Onlara göre, burjuvaziyle ve emperyalizmle mücadelede soyut bir emek-sermaye çelişkisi yerine yurtseverlik geçirilmeliydi! Emek-sermaye çelişkisi tâli, yurtseverlik başat derken, “vatan hainliği” suçlamasını esas olarak solun sahiplenmesi ve kullanması gerektiği noktasına kadar varılmıştı. Marksizmin bu şekilde tahrif edilmesi, bizzat Lenin’in hedef seçilmesine kadar uzatıldı ve Lenin devlet ve devrim konusunda anarşizme açılmakla suçlandı. O günden bugüne SİP-TKP’nin sosyalist renkleri iyice soluklaşırken, Kemalist renkleri alabildiğine belirginleşmiştir. Tam da bu dönüşümün bir sonucu olarak “30 Ağustos Taarruzu” ve onun “Başkomutan”ı Mustafa Kemal artık rahat bir şekilde, utanıp sıkılmadan selamlanabilmektedir.

Kemalist ilericiliğin, devrimciliğin sınırları

Sosyalist hareketin Kemalizmin rolünü gereğinden fazla abarttığına, onda özünde olmayan şeyler vehmettiğine ve bundan dolayı da bilinç çarpılmasına yol açtığına hep dikkat çekiyoruz. Burada iki noktaya, Kemalizmin ilericiliğinin sınırlarına ve onun emperyalizm karşısındaki tutumuna değinmek istiyoruz. Kemal Okuyan, “30 Ağustos Zafer Bayramı” vesilesiyle yazdığı yazılarda şöyle diyor: “Bu nedenle bir bütün olarak 1919-1923 arasında Anadolu’daki mücadelenin ilerici ve devrimci olduğunu söylüyor, bu mücadelenin insanlarını saygıyla anıyor, Mustafa Kemal’e de bu mücadelenin lideri bir burjuva devrimcisi olarak değer veriyoruz.”[5] Aynı bağlamda, bir sonraki gün ise şunları söylüyor: “Şuna bakılmalıdır: Burjuvazinin işçi sınıfına, devrimcilere karşı tutumu, tarihsel anlamda oynadığı devrimci rolü -ki bu rol eşyanın doğası gereği geçicidir- ortadan kaldırmış mıdır? … Biz ise daha farklı bir şey deniyoruz. Bakın diyoruz, 1920’lerde ilerici, devrimci bir değer var.”[6]

Savaştan yenik çıkan ve işgal edilen Osmanlı toprakları üzerinde, Kemalist liderlik öncülüğünde verilen Milli Mücadele sonucunda bir ulus-devlet kurulmuş ve demokratik olmayan bir cumhuriyet ilan edilmiştir. Devamında ise hilafet kaldırılmış ve kapitalist gelişmeye temel döşemek amacıyla kimi ekonomik adımlar atılmıştır. Monarşiye son verilmesi, cumhuriyet ilan edilmiş olması ve yukarıda sayılan unsurların hayata geçirilmesi noktasında Kemalizm tarihsel açıdan ileri bir rol oynamıştır. Ancak Kemalizmin ilericiliğinin de devrimciliğinin de sınırları buraya kadardır. Üstelik de bu tepeden gelme bir cüce devrimdir: “Bu tür tepeden devrimlerin özelliği, demokratik burjuva devrimlerden farklı olarak geniş emekçi kitlelerin demokratik istemlerine yer vermemesi, onların aktif desteğini peşine takmamasıdır. Tersine kitleleri dışlayarak ve baskılayarak, tepeden bazı zorunlu dönüşümleri gerçekleştirip kapitalist gelişmenin önünü açmaya çalışırlar. Toprak reformu gibi geniş emekçi kitlelerin çıkarına olan demokratik dönüşümleri gerçekleştirme kapasitesine sahip değildirler. Nitekim TC örneği tamamen bu tespitleri doğrular.”[7]

Acilen çözülmeyi bekleyen hemen hiçbir demokratik sorun çözülmemiş, toplum demokratik dönüşüme uğramamış, Osmanlı’dan alınan despotik devlet yapısı parçalanıp atılmamış, tersine, cumhuriyet yağına bulanarak yetkinleştirilmiştir. “Kemalist iktidar, tarihsel bakımdan gerici bir konumda olan pre-kapitalist unsurları (toprak ağaları, şeyhler, mütegallibe vb.) tasfiye edecek yerde, bu unsurlarla uzlaşma yoluna gitmiş, hatta uzun süreli ittifaklar yapmıştır. Nitekim böyle yapıldığı içindir ki, cumhuriyet rejimi gelişiminin hiçbir evresinde, pre-kapitalist unsurlara karşı gerçek anlamda ilerici-devrimci bir rol üstlenememiş ve bu bakımdan, burjuva anlamda bile demokratik bir rejim olamamıştır. Yıllar yılı «Batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme» söylemlerinin ardına saklanarak her türlü anti-demokratik uygulamaya başvuran bu rejim, gerçekte çağdaşlaşmaya da demokratikleşmeye de pek değer vermediğini ve bu konuda da samimi olmadığını defalarca göstermiştir.”[8]

Hilafetin ve Şeyhülislamlığın kaldırılması, ama yerine diyanet başkanlığının kurulması, bir mezhebin resmi devlet dini haline getirilmesi, üstelik de bunun laiklik olarak sunulması, tepeden cebir yoluyla çarşafın, fesin ve sarığın yasaklanması ve buna “kılık kıyafet devrimi” denilmesi veya “musiki inkılâbı” adına halkın dinlediği müziğin yasaklanmasının neresi devrimcilik, ilericiliktir![9] Cumhuriyeti kuran Kemalist liderlik Osmanlı bürokrasisinden gelmektedir ki, o bürokrasi devletlû despotik bir sınıftır. Gelişmiş bir sermaye sınıfının olmadığı koşullarda siyasal liderlik Osmanlı’dan gelen Kemalist bürokrasiye kalmış, zaten despotizmin bir parçası olan bu liderlik, halk kitlelerini sürecin dışına iterek ve baskı altına alarak burjuvazi için bir devlet yaratmış ve onun ihtiyaçları için tepeden dönüşümleri dayatmıştır. Bu nedenle Kemalizm, olağanüstü rejim altında tepeden cebir yoluyla burjuva dönüşümleri dayatan Bismarkçılığın bir türüdür.

Bu tür tepeden devrimler ve bunların önderlikleri konusunda Marksizmin tutumu gayet nettir. Lenin’in şu sözleri, bu konuda verilebilecek onlarca örnekten sadece biridir: “Bismarck, kendi junker tarzıyla, ilerici ve tarihsel bir görevi yerine getirdi, ama bu gerekçeyle sosyalistlerin Bismarck’ı desteklemesini haklı göstermeyi düşünen birisi, gerçekten ne âlâ bir ‘Marksist’ olurdu!”[10]

Bunların tarihsel rollerine ilişkin Elif Çağlı şunları yazıyor: “M. Kemal kendi döneminde tarihi ve iktisadi açıdan burjuva toplumu ilerletici bir rol oynamıştır. Fakat bu durum, onun siyasi çizgisinin ve siyasal uygulamalarının, işçi sınıfını ve halk kitlelerini ezen zorba ve baskıcı bir siyasal karaktere sahip olduğu gerçeğini asla değiştirmez.”[11] Tam da bundan dolayı, bu yılların “ilerici-devrimci yıllar” olarak adlandırılmasına karşı çıkan Mehmet Sinan, şunları söylemektedir: “Bunlar gerçek anlamda halk devrimcisi değil, çökmüş bir imparatorluğun devlet aygıtından gelen ve tıpkı kendi öncelleri gibi «Batılılaşma, modernleşme» özlemi içinde olan birer burjuva reformisttiler yalnızca.” Dolayısıyla Kemalizm, burjuva düzeni iktisaden ilerleten kısmi rolünü gerçekleştirmiş ve tüketmiştir.

SİP-TKP yazarı Kemalist rejimin kıyıcılığını gözlerden uzak tutmaya çalışarak şunları yazıyor: “İşçi sınıfının, solun baskılanmasınaysa tek başına «sınıf kini» ile bakamayız. Açık söylemek gerekirse, Kurtuluş Savaşı denince aklına Mustafa Suphilerin katlinden başka bir şey gelmeyenlerin çok kararlı ve ilkeli olmak bir yana komünist bile olabileceklerini düşünmüyorum.” SİP-TKP ideologlarının tarihsel hakikatleri bildikleri ama oportünist bir tutumla bunu görmezlikten geldikleri çok açık. Mustafa Suphilerin katledilmesinden sonra köylü mücadelesi olarak şekillenen Yeşil Ordu’nun bastırılması, Koçgiri isyanında Kürtlerin boğazlanması, bu sol Kemalistler için önemsiz olabilmektedir. Türk kimliğine dayalı bir ulus-devlet kurmak amacıyla tüm ulusal ve kültürel çeşitlilik baskı altına alınmış ve asimilasyona tâi tutulmaya çalışılmıştır. Rumlar tehcir edilmiş, geride kalan gayrimüslim halklar, Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen Müslüman halklar baskı altına alınmış, Kürtlere karşı inkâr ve imha politikası uygulanmış ne gam! Tüm bunlar önemli değildir SİP-TKP’ye göre. Zaten işçi sınıfına ve komünistlere dönük baskılara da “sınıf kini”yle bakılmamalıdır! Ama unuttukları bir gerçek var: “Sınıf kinini” kaybedenler komünist olamaz, bu kadar basit!

Konunun ikinci boyutunu Kemalizmin emperyalizm karşısındaki tutumu oluşturmaktadır. Kemal Okuyan bu konuda şunları yazıyor: “Anadolu’daki mücadele bir bütün olarak emperyalist planları bozmuş, onların kuvveden fiile geçen paylaşım girişimini durdurmuş, başka ulusların emperyalizme karşı mücadelesine umut aşılamış, genç Sovyet iktidarını rahatlatmış, dahası Kafkasların İngilizlerden ve İngilizcilerden arındırılıp sovyetikleştirilmesine doğrudan yardımcı olmuş, Türkiye’de burjuva devriminin önünü açmıştır.” Yapılan tam anlamıyla tarihsel gerçekleri tahrif etmek ve buradan hareketle de Kemalizm hakkında yanılsama yaratmaktır! Birincisi, aslında emperyalizmin planlarını bozan, Anadolu halkları tarafından sempatiyle bakılan Rusya’daki işçi iktidarının iç savaşı kazanarak sağlamlaşmasıdır. Ayrıca dört yıllık emperyalist savaş yıkımından büyük bir öfke ve hoşnutsuzlukla çıkan Avrupa proletaryası, Ekim devriminin de etkisiyle yeni emperyalist maceralara heveslenen bütün hükümetler için ciddi bir tehdit oluşturmuş ve İngilizler de dahil olmak üzere tüm emperyalist güçler bu nedenle fazla ileri gidememişlerdir. İkincisi, Kemalist liderliğin emperyalizme karşı verdiği mücadelenin ezilen uluslara umut olması tam bir efsanedir ve bu efsanenin oluşmasında sol Kemalizmin önemli bir rolü vardır.

“Osmanlı despotik geleneğinin içinden gelen M. Kemal önderliğinin yegâne amacı, Misak-ı Milli sınırları içinde kapitalist bir ulus-devlet kurmaktı ve bu uğurda her yola başvurmuştur. Emperyalistlere gözdağı vermek, ama aynı zamanda destek bulabilmek amacıyla M. Kemal önderliği kendini Sovyetler Birliği’ne adeta «komünist» gösterme gayreti içine girmiştir. Meselâ, M. Kemal 29 Kasım 1920’de Moskova’ya çektiği bir telgrafta, «burjuva iktidarına son vermek için Asya ve Afrikalı halklar ile Batı proletaryasının işbirliğinden» dem vurmaktadır. Ama bu atraksiyonlar tümüyle emperyalistlerle pazarlık zemini yaratmaya dönüktür. Zira bu «komünist» pozlara girmenin sebebini 23 Haziran 1919’da Kazım Karabekir’e çektiği telgrafta M. Kemal açıkça ortaya koymaktadır. M. Kemal, işgalcileri püskürtmek için Bolşeviklerden yararlanmak, ama beri taraftan da İngiltere ve diğer güçleri «sizin yüzünüzden Bolşevikler vatanımızı istila edecek» diyerek korkutmak gerektiğini söylemektedir. Milli Mücadele’nin ilk dönemlerinde bu tip şantajları pek takmayan emperyalist güçler, yıkılmasını umutla bekledikleri Rusya’daki işçi iktidarının burjuva güçleri iç savaşta yenerek konumunu sağlamlaştırmasıyla Kemalist önderliğe karşı tutumlarını değiştireceklerdir.”

“Nitekim Sovyet iktidarına karşı emperyalizmin uzak karakolu rolü biçilen Türkiye’nin bugünkü topraklar üzerinde kurulmasına yeşil ışık yakan emperyalist güçler, Türk-Yunan savaşında tarafsızlıklarını ilan ettiler ve akabinde de İtalya ve Fransa işgal ettikleri bölgelerden çekildiler. 1923’te, Lozan Anlaşmasının imzalanmasının hemen ardından ise İngilizler İstanbul’u terk ettiler. Dolayısıyla Kemalizmin iddia ettiği ve onun kanını damarlarında taşıyan sol çevrelerin savunduğunun aksine, emperyalizme karşı ne anlı şanlı bir savaş ne de anti-emperyalist bir mücadele söz konusudur. Kaldı ki anti-emperyalist mücadele, anti-kapitalist mücadele anlamına gelir. Yani kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiye edilmesini ve emperyalist sistemden kopmayı ifade eder. Oysa Türkiye Cumhuriyeti emperyalist sistem içinde kapitalist bir ulus-devlet olarak yerini almıştır.”[12] Mesele bu kadar açık ve nettir.

Herkes kendi yoluna! Ayrışma ve netleşme her alanda yaşanmalıdır. Kendine sosyalist diyen, ama gerçekte sol Kemalist olanlar, siyasal arenada yaşanan kavganın da basıncıyla her geçen gün daha fazla gerçek renklerine doğru bir dönüşüm geçiriyorlar. O halde bundan sonra hak ettikleri gibi adlandırılmalı, sol Kemalizm sosyalist hareketin dışına itilmelidir. Sosyalist hareketin bu temelde bir dönüşüme uğraması ve enternasyonalist komünizmin belirleyici hale gelmesi için, bir taraftan ideolojik savaşım sürdürülmeli, ama öte taraftan da işçi sınıfı içinde kök salma çabası derinleştirilmelidir.



[1] Mehmet Sinan, Proleter Sınıf Temelinden Yoksunluk, MT, no:53

[2] Kemal Okuyan, “Evet”i Yüzde 58’i Nasıl Bilirdiniz?, www.sol.org.tr

[3] Akın Erensoy, Enternasyonalizm mi, Milliyetçilik mi?, www.marksist.com

[4] A. Güler, Sosyalist Devrim ve Yurtseverlik, Gelenek, Haziran 2001, s.18

[5] Kemal Okuyan, 30 Ağustos, www.sol.org.tr

[6] Kemal Okuyan, Türkiye Solunun Kurtuluş Savaşı Sorunu, www.sol.org. tr

[7] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay., s.22-23

[8] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar, MT, no:35

[9] Bu konuda bkz: Levent Toprak, Marksizm Açısından İlericilik, MT, no:59

[10] Lenin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, Sol Y., 1992, s.112 -düzeltilmiş çev.

[11] Elif Çağlı, age, s.206

[12] Utku Kızılok, Kemalizm Çözülürken Sol Neden Figan Ediyor?, MT, no:55

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 67, Ekim 2010