Navigation

“Rus Baharı” mı?

Rusya’da 4 Aralıkta yapılan meclis (Duma) seçimlerini bir kez daha Vladimir Putin liderliğindeki Birleşik Rusya Partisi kazandı. Ne var ki bir önceki seçimde %64 oy olan Putin, bu seçimde oylarını ancak %50’ye yaklaştırabildi. Rusya Komünist Partisi ise, uzun bir süreden sonra oylarını yeniden arttırarak yaklaşık %20’ye çıkardı. KP’nin ana muhalefet partisi haline gelmesi, diğer küçük partilerin de oylarını artırmasıyla Putin’in partisi Duma’da güç kaybetti. 450 sandalyeli Duma’da 315 vekille temsil edilen Birleşik Rusya’nın vekil sayısı 238’düştü. Hiç kuşku yok ki, Putin’in %15 civarında oy kaybetmesi, KP’nin ve diğer partilerin oylarını yükseltmesi, yoksulluk sarmalından çıkamayan, küresel krizle birlikte bir darbe daha yiyen emekçi kitlelerdeki huzursuzluğun bir yansımasıdır.

Seçimlerden sonra Moskova ve Petersburg’da on binlerce kişinin katıldığı gösteriler oldu. Seçimlere hile karıştırıldığını ve seçimlerin yenilenmesi gerektiğini söyleyen kitleler, Putin’i ve diktatörlüğü istemediklerini haykırdılar. Batı basını ise bu gösterileri abartarak sundu ve “Rus Baharı mı başlıyor?” sorusunu sordu. Eylemler bu minvalde haberleştirildi ve tartışma konusu yapıldı. Batılı burjuva medya, seçim sonuçlarına dönük protestoların bir “Rus Baharı”na dönüşmesini, yani Putin’in gitmesini arzuluyor. Peki, Batılı burjuva medya Rusya’daki seçimleri ve demokrasiyi çok mu önemsiyor? Bunun böyle olmadığını ve “Rus Baharı”ndan beklentilerin başka olduğunu biliyoruz. Emperyalist hegemonya mücadelesi kapsamında Batılı emperyalist güçler, seçimlere hile karıştırıldığını ve Rusya’da demokrasi olmadığını ileri sürerek Rusya’yı sıkıştırmaya çalışıyorlar.

Nitekim Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gözlemcileri seçime hile karıştırıldığı hükmüne varırken, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton seçimin “ne adil ne de hür olduğunu” dile getirdi. Bu açıklamaların bir riyakârlık olduğunu söylemeye hacet var mı? Bütün mesele şu ki, Batılı ya da Doğulu olsun emperyalist güçler, müttefik diktatörlük rejimlerini şirin gösterirken, rakiplerini, “demokrasi” ve “özgürlük” adına sıkıştırmaya çalışırlar. Putin diktatörlüğünü diline dolayan Clinton, ABD’nin Mübarek diktatörlüğünü yıllarca bağrına basması, Ortadoğu’nun en totaliter rejimlerinden olan Suudi Arabistan’ın en yakın müttefiki olması ve “Wall Street’i İşgal Et” eylemcilerine dönük vahşi polis saldırısı üzerine tek kelam etmiyor.

Putin ise, protestoların ABD’nin işaretiyle gerçekleştirildiğini, Rus siyasetini yabancı ülkeler lehine etkilemek için çalışanlardan hesap sorulacağını söyleyerek muhalefete gözdağı veriyor. Burjuva çerçevede dahi demokratik hakların kullanılmasına izin vermeyen rejimler, baskı ve zorbalığı meşrulaştırmak amacıyla halk kitlelerinin tepkilerini kolayından “yabancıların” oyunu olarak damgalamaktalar. Batılı emperyalist güçlerin, Rusya’daki burjuva muhalif kesimleri desteklediği, bu kesimlere paralar akıttığı açıktır. Ancak bu durum, ne Putin rejiminin zorbalığını haklı kılar ne de kitlelerin demokratik hak ve özgürlük istemlerinin haklılığına halel getirir. SSCB’nin dağılmasından sonra, ilk kez bu denli kitlesel gösteriler yapılmaktadır ve açıktır ki bu gösteriler toplumdaki hoşnutsuzluğun bir yansımasıdır. Lakin söz konusu gösterilerin çapının ve sınıfsal niteliğinin, bu haliyle bir “Rus Baharı”na, yani Putin’in alaşağı edilmesine yol açmayacağını da belirtmek gerekiyor.

Rusya’da 10 Aralıkta gerçekleşen ilk büyük gösteriye 50 bine yakın insan katılmış, sonraki gösterilerde bu sayı daha da büyümüştür. Son olarak 24 Aralıkta Moskova’da yapılan protestolarda ise yaklaşık 100 bine yakın gösterici yer almıştır. SSCB’nin çökmesinden sonra ilk kez bu denli kitlesel gösterilerin olması anlamlıdır. Fakat Rusya gibi büyük bir ülkede 20 yıl boyunca bu düzeyde gösterilerin örgütlenememesi, aslında toplumun ne denli örgütsüzleştiğinin ve baskı altına alındığının çarpıcı bir ifadesidir. Şu an gösterilere katılanlar esas olarak burjuva ve küçük-burjuva kimi muhalif kesimlerdir. İşçi sınıfı kesimlerinin büyük parçalar halinde ve örgütlü olarak bu eylemlere katıldığını söylemek şimdilik mümkün değildir. Ancak işsizlik, derinleşen yoksulluk, ağırlaşan çalışma ve yaşam koşullarından ötürü işçi sınıfı hoşnutsuzdur.

SSCB’nin çökmesi sonrasında işçi sınıfı büyük bir yıkım yaşamıştır. Stalinist bürokratik diktatörlük altında inim inim inletilen işçi sınıfı, burjuva ideologların pembe hayaller çizdiği kapitalizm altında da iliklerine kadar sömürülmeye devam etmiştir. Kapitalizme geçiş sürecinde devlet mülkiyeti, burjuvalaşan bürokrasi tarafından tam anlamıyla yağmalanmış, ekonomi çökmüş ve işçi sınıfı Stalinist bürokrasinin sus payı olarak vermek zorunda kaldığı kimi haklarını da yitirmiştir. Kapitalizme geçişle birlikte ürünlerin fiyatları fahiş miktarlarda artmıştır. Devlet mülkiyeti kapsamındaki işyerleri el değiştirdiği ya da çalışamaz hale geldiği için işçi sınıfı kitleler halinde işsizliğin kucağına atılmıştır. Proletarya parasız eğitim, sağlık, ulaşım ve konut gibi haklarını yitirmekle kalmamış, bir de işsizlik, yükselen fiyatlar ama düşük tutulan ücretler karşısında alım gücünü kaybederek açlık ve derin bir yoksulluğa itilmiştir. Bunlara, altyapısı dökülen ve insan yaşamını tam bir çileye dönüştüren kentlerdeki çökme durumunu da eklemek gerekiyor.

Son on yıl içinde Rus ekonomisinde ciddi bir büyüme olmasına rağmen, işçi sınıfının durumunda fazlaca bir değişiklik olmamıştır. Küresel ekonomik krizle birlikte işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları giderek ağırlaşmıştır. Tüm bunların bileşiminin bir sonucu olarak işçiler, kurtulmak istedikleri Stalinist bürokratik diktatörlüklerdeki yaşam koşullarını arar hale gelmişlerdir. Aslında bu durum, geçmişe dönmekten ziyade kapitalizme duyulan tepkinin bir dışa vurumudur. Nitekim çalışma ve yaşam koşullarından hoşnutsuz olan kitleler, bu hoşnutsuzluklarını KP’ye oy vererek ortaya koymuş bulunmaktalar. Özellikle sanayi bölgelerinden KP’ye mühim miktarda oy gitmesi, işçi sınıfının tepkisinin cisimleşmesinin bir ifadesidir. Ancak eski bürokratlardan biri olan Zuganov liderliğindeki KP’nin, komünistlikle ve Bolşeviklikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Devletçi, milliyetçi ve bürokratik bir anlayışa sahip olan KP bir düzen partisidir. Elbette işçi kitleleri KP’yi işçiden yana zannederek ona oy vermekteler. Lakin bu bir yanılsamadır ve bu yanılsamaya karşı mücadele vermek gerçek Rus komünistlerinin görevidir.

KP’ye verilen oylar, şüphesiz emekçi kitlelerdeki hoşnutsuzluğun bir ifadesidir. Ancak hoşnutsuzluğun tek ifadesi bu değildir. Seçimlerin durumlarında değişime yol açmayacağını düşünen geniş emekçi kitlelerin umutsuzluğu, katılım oranının düşüklüğünde de kendini göstermiştir. Seçimlere katılım oranı çarpıcı bir şekilde düşerek %50’de kalmıştır (2007’deki seçimlerde bu oran %63 idi) ve Putin’in aldığı oylar aslında tüm seçmenlerin yarısını değil dörtte birini temsil etmektedir. Bu oran Putin’e yönelik beklentilerin önemli ölçüde azaldığını ortaya koymaktadır ki, bu da hoşnutsuzluğun bir başka göstergesidir.

Bütün diktatörler gibi Putin’in de seçimlere hile karıştırdığı, bu sayede oylarının daha düşük görünmesini engellediği, meselâ %50 gibi psikolojik bir eşikte tutmak, içeride ve dışarıda konumunu güçlendirmek istediği muhakkaktır. Lakin muhalefetin ve Batılı emperyalist güçlerin ileri sürdüğü üzere, Putin’in oylarını büyük ölçüde hile yoluyla elde ettiği savı, Rusya’nın gerçekleriyle bağdaşmamaktadır.

2004’te yapılan devlet başkanlığı seçimlerini Putin %71 oyla kazanmıştı ve bu yüksek sonuç pek de şüpheyle karşılanmamıştı.[1] Zira Putin’in geniş halk kitleleri nezdinde itibar gördüğü bir hakikatti ve bu siyasal alanda yansımasını da buluyordu. Meseleye daha bir netlik kazandırmak için bunun nedenlerini açalım. SSCB’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle Rusya’da muazzam bir siyasi boşluk oluştu: Merkezi devlet otoritesi zayıfladı ve adeta işlemez hale geldi, merkezkaç kuvvetler güçlendi ve özerk cumhuriyetlerde (Çeçenistan gibi) ulusal isyanlar başladı. Siyasi otoritenin zayıflaması ve ekonominin durma noktasına gelmesiyle Orta Asya ve Kafkasya’da bağımsızlığını ilan eden ülkeler, emperyalist-kapitalist güçlerin nüfuz mücadelesinin alanı haline geldi. İki kutuplu dünyada ABD ile birlikte uluslararası siyaseti belirleyen Rusya’yı, tabiri caizse artık kimse takmıyordu. Çivileri sökülen devletin burjuva temellerde örgütlenmesi, güçlendirilmesi ve kapitalist işleyişin oturtulması Rus egemenlerinin önündeki temel sorundu.

SSCB’nin çökmesi olağanüstü koşullar yarattı ve söz konusu sorunları çözmekle yüz yüze kalan Rus egemenler, daha baştan Bonapartist bir rejim örgütlediler.[2] Gelişmiş bir burjuvazinin olmadığı, bürokrasiden bozma burjuvazinin ise devlet mülkiyetini yağmalamakla meşgul olduğu bir ortamda, kapitalizm adına sorunları çözecek tek güç olarak bürokrasi kalıyordu. Zira yalnızca bürokrasinin sürekliliği vardı. Bürokrasinin tepesinden gelen ve geniş yetkilerle donatılan Boris Yeltsin, her ne kadar sivil ve bağımsız bir imaj çizmeye çalışsa da, gerçekte, belirleyici tek siyasi güç olan bürokrasiye dayanmaktaydı. Ancak devleti kurtarma ve burjuva düzeni oturtma göreviyle karşı karşıya kalan Rus bürokrasisi ve Boris Yeltsin, bu görevinde kararsız davranışlar sergilemiştir. Emekçi kitleler baskı altında tutulurken, karmaşayı arttıran ve ulaştıkları ekonomik güç sayesinde kendi kişisel otoritelerini devletin yerine geçirme yönünde hareket eden türedi burjuva oligarklar denetim altına alınmamış, alınamamışlardır. Çürüyen bürokrasi tepeden tırnağa rüşvete batmış, devlete ait işyerlerinin içinin boşaltılmasına dâhil olarak ve merkezkaç güçlerle çıkar birliği yaparak merkezi otoriteyi bizzat sarsmıştır. Böylece Bonapartist rejim kendi içinden oyulurken, bürokrasiyi ve merkezkaç güçleri demir yumruğu altına alması gereken Boris Yeltsin, “sarhoş”luklarıyla gündeme gelmiş ve ancak bir Bonapart düşüğü olabilmiştir.

Bu olağanüstü rejimin siyasi ve ekonomik istikrarı sağlayabilmesi için aradan on yıl geçmesi gerekti. 2000’lerin başında Boris Yeltsin’in halefi olarak devlet başkanı seçilen Putin, Bonapartist rejimin kurumsallaşmasında büyük bir rol oynadı. Rus gizli istihbaratından gelen Putin de bürokrasinin derin bir parçasıdır ve devlet aygıtının yapısını çok iyi bilmektedir. Putin oldukça otoriter bir kişiliğe sahiptir. Onun bu kişisel özelliği ve sert politik tutumu, devleti güçlendirmeyi ve kapitalist işleyişi yerleştirmeyi amaçlayan burjuva klikler tarafından da desteklenmiştir. Çeçenistan ve Dağıstan’daki ulusal mücadeleleri acımasızca kanla bastıran Putin, Rusya içindeki özerk cumhuriyetleri doğrudan merkezi otoritenin denetimine sokmayı başarmıştır. Bu süreçte, devlet başkanlığı yetkilerini daha da artırarak halk tarafından seçilen bölge valilerini kendine bağlamıştır. Merkezi otoriteyi güçlendiren ve bürokrasiyi büyük ölçüde denetimi altına alan Putin’in en önemli icraatlarından biri de, muazzam bir zenginliği elinde tutan oligark burjuvalara büyük darbeler indirmesi, ekonomik güçlerini kırması, kimi zaman bunlara ait işyerlerini devletleştirmesi ve hatta onları cezaevine atmasıdır. Basın ve muhalefet susturulmuş, toplum her yönden kurumsallaşan Bonapartist rejimin denetimi altına alınmıştır.

2000’li yıllar boyunca, özellikle petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükselişe bağlı olarak Rus ekonomisinin önemli bir büyüme kaydetmesi, Putin’in konumunu güçlendirdi ve politikalarını daha rahat bir şekilde hayata geçirmesinde kaldıraç oldu. Rusya şu anda da dünyada, petrol ihracatında birinci, doğalgaz ihracatında ise ikinci sıradadır. Rus ekonomisinin büyümesi ve güçlenmesi kapitalist işleyişin yerli yerine oturmasında önemli bir etken olmuştur. Merkezi devlet otoritesinin güçlenmesi, iç siyasette istikrarın sağlanması, ekonominin büyümesi, kapitalist piyasa işleyişinin oturması ve ordunun modernize edilmesi kendisini uluslararası siyasal alanda da hissettirdi ve Rusya emperyalist hegemonya mücadelesinde kutup başlarından biri olarak öne çıktı. Uluslararası siyasal alanda itibarsızlaşan Rusya, Putin’le birlikte yeniden itibar görmeye başlarken, büyük Rusya ülküsü canlandı ve milliyetçiliği yükselecek bir zemine kavuşmuş oldu.

Bu tablo, ekonomik, siyasal ve sosyal karmaşadan bitap düşen, kendini maddi ve manevi açıdan değersiz hisseden örgütsüz emekçi sınıflar tarafından Putin’in neden desteklendiğini gözler önüne sermektedir. Bu tablonun önemli bir bileşeni de şudur: Putin, acımasızların karşısında yoksulun ve zayıfın yanında yer alan bir “kurtarıcı” ve bir “baba” rolü oynamaktadır. Bu bağlamda, 2009’un yazında yaşanan bir örnek çarpıcıdır: İşçilerin ücretlerini vermeyen bir patronu azarlayan, onu bencillikle suçlayan, hamamböceği benzetmesi yapan, ücretler ödenmediği takdirde fabrikanın devletleştirileceğini söyleyen Putin, işçilerin ücretlerinin verilmesini içeren bir sözleşmeyi patrona zorla imzalatmıştır. Üstelik bunu yaparken televizyon kanallarını da yanına almış ve şovunu naklen emekçi kitlelere duyurmaktan geri durmamıştır. Burjuva düzeni ihya ya da tahkim ederken, işçilerin ağzına bir parmak bal çalmak ne de olsa Bonapartlığın şanındandır.

Putin, kelimenin gerçek anlamıyla bir Bonapart olarak yükselmiş ve tam da bundan ötürü Rusya’nın acımasız çarlarından Korkunç İvan’la özdeşleştirilmiştir. Rusya’da kurulan Bonapartist rejim, bürokratik diktatörlükten kapitalizme geçişte çivileri sökülen devleti burjuva temellerde örgütlemeyi, ekonomik ve siyasi karmaşaya son vermeyi başarmıştır. Bu rejim burjuva sistemin, geçen 20 yıl içinde gelişen burjuva ve küçük-burjuva sınıfın kökleşmesini de sağlamış bulunuyor. Nitekim burjuva muhalefetin sokağa inmesi, gösterilere katılan insanların sayısının artması, Putin’in reformlardan dem vurması bunun bir yansımasıdır.

Günümüzde, Rusya işçi sınıfı örgütsüz olabilir ama bu umutsuz olmayı gerektirmez. Bir asra damgasını basan ve insanlığın ileriye doğru yürüyüşünde büyük bir meşale yakan 1917 Ekim Devrimini yapan işçilerin torunları, bir gün mutlaka yaralarını sarıp yeniden ayağa kalkacaklardır. Kapitalizmin gidişatı ve uluslararası düzeyde yükselen sınıf mücadelesi o günlerin o kadar da uzak olmadığını muştuluyor. İşte o zaman burjuvaların “Rus Baharı” değil, işçi sınıfının uluslararası devrim baharı başlayacaktır: Aynı 1917 Ekimindeki gibi!



[1] 2000’den 2008’e kadar devlet başkanlığı yapan Putin, Rus anayasasında bir kişinin iki defa üst üste devlet başkanlığı yapamayacağı hükmü olduğu için, üçüncü kez aday olmadı ve bir plan çerçevesinde yerini başbakan Medvedev’e bıraktı ve kendisi de başbakan oldu. 2012’de Putin yeniden devlet başkanlığına aday olacak.

[2] Bonapartizm konusunda bkz: Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay. Ayrıca Rusya’daki Bonapartist süreç hakkında bkz: Serhat Koldaş, Yeltsin’den Putin’e Rus Bonapartizmi, MT, no 53

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 82, Ocak 2012