Navigation

Oryantalizm, Medeniyetler Çatışması ve Ilımlı İslam

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Medeniyetler çatışması ve uluslararası terörizm derken, uluslararası siyasal literatüre yeni bir kavram daha sokuldu: ılımlı İslam! Bu kavramlaştırma üzerinden gerek Türkiye’de gerekse uluslararası düzeyde İslamın ılımlılaştırılması ve demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı tartışılıyor. Ilımlı İslam projesinin model ülkesi olarak ise Türkiye ve Malezya sunulmaktadır. AKP’nin yeniden iktidara gelmesi ve cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül’ün seçilmesi Amerika ve Avrupa basınında İslamın zaferi olarak yankı bulurken, Türkiye İslam ile demokrasinin bağdaştığı ılımlı İslam ülkesinin cisimleşmesi olarak sunuldu. Oysa AKP’nin yeniden iktidara gelmesinin ne ılımlı İslam ile ne de İslamın zaferiyle doğrudan bir ilişkisi vardır. Batı basını, aydınlar ve hatta kimi Marksistler yaşananları İslamcılar ile laiklerin çatışması biçiminde değerlendirdikleri için, Türkiye’nin özgünlüğünü ve burjuvazi içinde yaşanan iktidar kavgasını da kavrayamıyorlar.

Daha baştan belirtmek gerekiyor ki, ılımlı İslam kavramı da aynı medeniyetler çatışması kavramı gibi emperyalist ideolojik merkezlerde, ABD’nin başını çektiği emperyalist savaşı kitleler nezdinde haklılaştırmak amacıyla üretilmiştir. Ilımlı İslam kavramı ve onun etrafına yığılan argümanlar, İslamın yıkıcı bir içerikle dolu olduğu, terörizmden beslendiği, Batı medeniyeti ve değerlerini yok etmek istediği ve dolayısıyla da ehlileştirilmesi gerektiği tezi üzerine kuruludur. İslamın bu şekilde şeytanlaştırılması Batılı emperyalist güçlerin yaratmaya çalıştıkları dış-düşman öcüsüyle doğrudan bağlantılıdır. Geçmişte ise komünizm şeytanlaştırılmış ve her an saldırmaya hazır, dehşet verici bir dış-düşman imgesi yaratılmış ve bu yolla geniş kitlelerin zihinleri esir alınıp emperyalist saldırganlık meşrulaştırılmak istenmişti. Bugün bu ihtiyacı İslam düşmanlığıyla karşılamak istemekteler.

Bir başka yönden ise, bir zamanların anti-semitizminin yerini adeta İslam düşmanlığının almış olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. İslam düşmanlığı özellikle El-Kaide’nin 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kulelere saldırmasından sonra alabildiğine tırmandırıldı. Öyle ki, emperyalist ideolojik merkezler dört bir koldan Müslümanları “cahil, barbar, aklı kıt ve şiddet uygulamaktan şehvet duyacak kadar cani” şeklinde betimlemekte ve Batılı işçi-emekçi kitlelerin zihnine de böyle bir tablo yerleştirmek istemekteler. “Müslümanların fareler gibi üreyerek Avrupa’yı kirlettiği” ırkçı söylemi eşliğinde yürütülen “Avrupa’nın İslamileştirilmesini durdurun” kampanyaları, aşağılamanın boyutlarına örnektir. Beri taraftan da Irak’ta, Afganistan’da ve Filistin’de yaşanan zulme veya İslam dinine dönük hakaretlere –karikatürlere– tepki gösteren Müslüman kitlelerin haklı öfkesi, savaş arabasına ideolojik bir silah olarak yüklenmiş medeniyetler çatışması gibi safsataların doğruluğuna delil olarak gösteriliyor. Böylece ABD’nin başını çektiği emperyalist savaş bir anda Batı medeniyetini ve değerlerini koruma kisvesine büründürülerek aklanmış oluyor!

Esasında toplumların yapay, kültürel temellerde bölünerek toplumsal çelişkilerin ve maddi sınıfsal çıkarların üzerinin farklı medeniyetlerin çatışması biçiminde örtülmesi yöntemi hiç de yeni değildir. Tarih, Hıristiyanlık ya da İslam adına yapılan, ama gerçekte egemen güçlerin çatışmasından başka bir şey olmayan nice cihat kaydetmiştir. Dolayısıyla, kapitalizm altında gerçek çelişkilerin toplumun sınıflara bölünmüş olmasından değil de, değişik uygarlıklara bölünmüş olmasından kaynaklandığını iddia eden ve böylece sınıflar mücadelesi unsurunu bertaraf etmeye çalışan emperyalist güçlere karşı uyanıklık bir an olsun elden bırakılmamalıdır.

Tarihsel-ideolojik kökler

Tarih gösteriyor ki, bugüne değin tüm egemen sınıflar kendi çıkarlarını geniş kitlelerin çıkarı gibi sunmak ve onları söz konusu çıkarlar etrafında örgütlemek için muhtelif ideolojilere başvurmaktan geri durmamışlardır. Doğu ile Batı uygarlıklarının dinler üzerinden karşı karşıya gelmesi biçiminde sunulan Haçlı seferleri bunun çarpıcı bir örneğidir. Oysa aslında bu savaş, dinler ya da uygarlıklar arası bir savaş değil, dönemin egemen sınıflarının ticaret yollarını ele geçirmek üzere giriştikleri çıkarlar savaşıydı. O dönemde Müslümanlar İspanya’dan Hindistan’a kadar uzanan bölgeyi, Doğu’nun ticaret yollarını ve limanlarını ele geçirmekle kalmamış, Avrupa ve Bizans egemenlerini de tehdit etmeye başlamışlardı. Dönemin Avrupalı egemen sınıfları feodal beyler ve Kilisenin ruhban sınıfı bu tehdidi savuşturmak ve esas olarak da yeni topraklarla birlikte ticaret yollarını ele geçirmek amacıyla 1095’te –iki yüz yıl sürecek– Haçlı seferlerine start verdiler.[1] Yoksul köylü kitlelerini sonu belli olmayan meçhul bir savaşa ikna edebilmek için, İslamın barbar olduğu ve Hıristiyanlığı yok etmek istediği biçiminde, din üzerinden propaganda yürütülüyordu. Bunun yanı sıra, İslam şeytanlaştırılıyor ve bir din olarak kabul edilmeyerek sapkın damgası basılıyordu. Dönemin ünlü aydınlarından Dante, meşhur İlahi Komedya’sında İslam peygamberini cehennemde, “ayrılıkçı bir düzenbaz” olduğu için bedeni sürekli parçalara ayrılan birisi olarak betimliyordu. Öyle ki, Dante hızını alamamış, eserinde İbn Sina ve İbn Rüşd gibi Müslüman bilginleri de cehennem cezasına çarptırmıştı. Dante’nin bu tutumu, dönemin egemen sınıflarının İslamı şeytanlaştırma arzusunun doğrudan bir yansımasıydı.

Bu dönemde, yani hemen Haçlı seferlerinin sona ermesiyle başlayan süreçte Batılı egemen sınıfların Doğu’ya olan ilgisi daha da artmıştır. Bu ilgi elbette nedensiz değildi: Birincisi, Haçlı seferleri beraberinde ticari ilişkileri de geliştirmiş, Venedik, Cenova ve Fransa’nın liman kentleri ile Mısır, Suriye ve tüm Doğu âlemine uzanan bir ticaret ağı örülmüştü. Dolayısıyla Doğu ticari çıkarlar açısından büyük önem kazanmıştı. İkincisi, feodal beylikler çözülüp yerlerini merkezi krallıklara bırakmaya başlarken, ticaret ile birlikte yeni bir sınıf, burjuvazi de gelişmeye başlamıştı. Bu iki durum Batılı egemen sınıfları bir kez daha Doğu’yu ele geçirme planları kurmaya itiyordu. Dahası Haçlı seferleriyle görülmüş olan Doğu uygarlığının ürünlerinin tanınması ve taşınması niyeti de vardı. Söz konusu faktörlerin itkisiyle 1312’de Viyana’da toplanan Kilise Şûrası Paris, Oxford, Bologna, Avignon ve Salamanca üniversitelerinde Şark kültürünün araştırılması ve dillerinin öğrenilmesi için kürsüler kurulması kararını aldı. Kilise Şûrasının böyle bir karar almasıyla birlikte Batı’da Şark’ın incelenmesi akademik meslek düzeyine yükselecek ve bir Doğubilimi dalı doğacaktı.

18. yüzyıla gelindiğinde Doğubilimi ya da Batı dillerindeki adıyla Oryantalizm, Şark’ı, ekonomik, siyasal, sosyolojik, kültürel, dinsel ve askeri yönleriyle incelemiş, Batılı egemen sınıfların sömürgeci emelleriyle doğrudan örtüşen bir Şark imajı yaratılmıştı. Araştırmacıların neredeyse tamamı Şark’ı düşman olarak gösteriyor ve Doğu uygarlıklarının birikimini yok sayıyorlardı. Tarihsel gelişim çizgisinden kopartılmış, soyut ve Oryantalist uzmanların tahayyüllerinden yeniden yaratılmış bir Şark söz konusuydu. Çizilen tasvire göre Şark kimi yönleriyle ilginç, egzotik, ama aynı zamanda barbar, kültürel olarak geri, cahil bir coğrafya idi. Hintliler, Çinliler ve özellikle de şeytanın zürriyeti olmakla itham edilen Müslümanlar aşağılanıyor, hor görülüyorlardı. Yayınlanan kitaplarda Şark insanına dair bitmez tükenmez, akla hayale sığmaz aşağılayıcı öyküler anlatılıyordu.

Hindistan, Çin ve Ortadoğu’nun bir bölümünün sömürgeleştirilmesiyle birlikte Doğu’ya ilgi daha da artacaktı. Örneğin, 1798’de Mısır seferine çıkan Napolyon Bonaparte’ın gemisinde bir Şark uzmanı takımı da yerini almıştı. 1800’lü yılların ilk yarısından başlayarak Amerika ve Avrupa’da pek çok Şark Derneği kurulmuştu; akademilerin yanı sıra bu dernekler de araştırmalar yaparak konferanslar veriyorlardı. Yayınlanan kitaplarda ve konferanslarda aşağılayıcı nitelemeler tekrarlanıyor, Şark’ın bilim adamı çıkartamayacağı, düşüncelerinin sınırlı olduğu, kendi kendilerini yönetemeyecekleri, uygarlaştırılmaları gerektiği fikri, daha inceltilmiş yöntemler kullanılarak kanıtlanmaya çalışılıyordu. Neredeyse tüm burjuva aydınlar bu ırkçı koroya kaptırmışlardı kendilerini. Victor Hugo’dan Flaubert’e kadar pek çok aydın, romanlarında Şarklıları küçümsüyor ve cinsellikten başka şey düşünmeyen şehvet düşkünü yaratıklar biçiminde betimliyorlardı. Buna mukabil, Batı gelişmiş üstün bir medeniyetin ve kültürün temsilcisiydi ve dünya Batı’nın üstünlüğünü ve egemenliğini kabul etmeliydi!

Batı’nın sömürgeci devletleri ise Oryantalizmin sunduğu bu ideolojik zemini, Hindistan, Mısır veya Çin’in işgalinin adeta Tanrı buyruğu olduğunu kanıtlamak için kullanıyorlardı. 1910’da Avam Kamarasında, İngiliz dışişleri bakanı Arthur J. Balfour yukarıdaki tezi şöyle dile getiriyordu: “Her şeyden önce olgulara bakın. Batılı uluslar, tarihte ortaya çıkar çıkmaz, kendilerine özgü erdemler edinip … kendi kendini yönetme yetilerinin ilk ilkelerini … sergilediler… Genel deyişle ‘Doğu’daki Şarklıların tüm tarihine bir göz atın, kendi kendini yönetmenin izine rastlayamazsınız.”[2] Mısır’ı yirmi beş yıl yöneten Lord Cromer ise, Bağımlı Irkların Yönetimi adlı makalesinde ve Modern Mısır adlı kitabında Şarklı halkların ya da “bağımlı ırkların” kendileri için neyin iyi ya da kötü olacağını anlayacak bir zekâ düzeyinden yoksun olduklarını ileri sürüyordu. Bu sebeple Doğu’nun sömürgeleştirilmesi gayet olağan ve hatta Şarklı ulusların istediği bir şeydi! Bu görüş öylesine yaygındı ki, İngiliz emperyalizmini aşıp Doğu’da sömürgeler elde etmek isteyen Fransız emperyalizminin kimi ideologları şunları yazabiliyordu: “Fransa’nın Şark’ta yapacağı çok şey var, çünkü Şark Fransa’dan çok şey bekliyor. Dahası Fransa’nın yapabileceğinden fazlasını istiyor ondan; mümkün olsa, bütün geleceğini seve seve Fransa’nın ellerine bırakırdı.”[3] Güya Fransa, İngiltere ve Almanya karşısında Şark’ta maneviyatı, adaleti ve ideali temsil ediyordu.

Balfour’a göre Mısır İngiltere’nin boyunduruğuna girmekle birlikte ihya olmuş, “mali ve ahlâki refah bakımından Şark ulusları arasındaki” eşsiz konumuna yükselmiştir. Şarklı ulusların yönetiminin İngiltere’nin elinde olmasının onlar için büyük bir kazanç olduğunu ileri sürüyordu Balfour. Yani her şey kendilerini idare etmeyi başaramayan Şarklılar içindi. Nitekim Napolyon da Mısır seferinin gerekçesini Şark’a bir “yararlı Avrupa” örneği sunmak, yerli halka mükemmelleşmiş bir uygarlığın nimetlerini kazandırmak ve onların yaşayışlarını daha tatlı kılmak biçiminde sunmuştu. Fakat gerçekte Şark halkları ünlü Lawrence’ın –İngiltere’nin Ortadoğu’daki ajanı– deyimiyle “ölü bir İngiliz çocuğu kadar değerli değildi”. Şark’a uygarlık götüren İngiltere’nin amme hizmeti vermediğini Balfour şöyle açıklıyordu: “Onlar için Mısır’da olsak da, sırf onlar için orada değiliz, genelde Avrupa için de oradayız.” Fransız emperyalizminin temsilcileri ise daha açık sözlüydüler: “Bizim artık şarkta olmayacağımız, diğer büyük Avrupa devletlerinin orada olacağı gün, Akdeniz’deki ticaretimiz, Asya’daki geleceğimiz, güney limanlarındaki faaliyetlerimiz açısından her şey sona erecek. Ulusal zenginliğimizin en verimli kaynaklarından biri kuruyacak.[4]

Toparlarsak, Oryantalizm Batılı sömürgeci güçler için yol açıcı bir rol üstlenmiştir; araştırmalar yapılmış, Şark dilleri öğrenilmiş, sömürgeci güçler için sadece ideolojik argümanlar değil, strateji de üretilmiştir. Örneğin Napolyon Mısır seferine çıkarken bölge hakkındaki tüm bilgisi Oryantalist uzmanların kitaplarına dayanıyordu ve stratejisini de –işgali Müslüman kitlelere benimsetmek için İslam adına savaştığını ilan etmişti– bu bilgi üzerine kurmuştu. Belirtmek gerekiyor ki, ideoloji üreten bu tür merkezler egemen güçler için daima önemli olmuştur. Birinci Emperyalist Savaşın dünyayı sardığı 1914’de Lord Curzon, Şark araştırmalarının İngiltere için ne ifade ettiğini özlü bir şekilde dile getiriyordu: “İmparatorluk için büyük bir mecburiyettir. Bana sorarsanız, Londra’da böyle bir okulun kurulması İmparatorluğun zorunlu teçhizatının bir parçasıdır.”[5] Nitekim Curzon’un arzusu gerçek olacak ve Londra Üniversitesinde Şark ve Afrika Araştırmaları Okulu kurulacaktı. Görüldüğü üzere, savaş yalnızca silahlarla yürütülen bir şey değildir; savaşın gerçek amacı olan maddi çıkarların üzerini adeta bir kutsallık halesiyle örtecek ve kitleleri savaşa ikna edecek ideolojik bir temele de ihtiyaç vardır.

Güncel-ideolojik boyutlar

İkinci Dünya Savaşından sonra ABD’nin kapitalist sistemin hegemon gücü haline gelmesiyle, ideolojik üretim merkezleri bu emperyalist gücün emrine girdi. Soğuk Savaş yıllarında öncelikli hedef olarak SSCB şeytanlaştırılacak, Kore’ye, Vietnam’a ve Latin Amerika’ya yönelik emperyalist saldırganlık komünist dış-düşman öcüsüyle meşrulaştırılacaktı. Bunun yanı sıra İsrail’in kurulması ve büyük enerji yataklarının denetim altına alınması meselesi, ABD emperyalizmi için Ortadoğu’yu da vazgeçilmez kılıyordu. Oryantalist ideologlara göre “Amerikalıların, Yakındoğu’da kabul görmek için, Amerikan düşüncesine karşı mücadele eden güçleri daha yakından tanıması” gerekiyordu. Böylece Amerika Şark Derneğinin yanına, doğrudan devletin yönlendirmesi ve denetimiyle Ortadoğu Enstitüsü, Ortadoğu Araştırmalar Birliği (MESA), Ford Vakfı, Hudson Enstitüsü, Pentagon ve üniversitelerdeki diğer araştırma bölümleri gibi pek çok ideolojik üretim merkezi eklendi.

ABD’nin emrine giren Oryantalizm kendi alanında daha da yetkinleşmiş, İslam ve Şark tarihine ilişkin ciltlerce kitaptan oluşan bir külliyat piyasaya sürülmüştür. Amerikalı Oryantalistler daha önceki geleneğe, yani İslamı ve Şark’ı aşağılama ve küçümseme geleneğine aynen devam etmişlerdir. Pek çok kitap tek yanlı, eksik ve hatta çarpıtmalarla doludur. Bu kitaplar okullarda öğrencilere okutularak taze beyinler ırkçı fikirlerle doldurulmaktadır. Dün olduğu gibi bugün de ders kitaplarında Müslümanlar küçümseniyor, Arap dilinde her iki kelimeden birinin şiddet içerdiği öne sürülüyor ve Ortadoğu insanının tek amacının İsrail’i yok etmek olduğu anlatılıyor. Bu meyanda belirtmek gerekiyor ki, kitlelerin kuşatılması ve aldatılmasında film endüstrisi ve medya da büyük bir görev üstlenmiştir. Batı değerlerini yok etmek isteyen cani Müslüman “terörist” imgesi, daha 1970’lerden itibaren kitlere zerk edilmeye başlanmıştı. İsrail zulmünü dünyaya duyurmak için uçak kaçıran Filistin Kurtuluş Örgütü militanları, Batı değerlerini yok etmek isteyen “Müslüman teröristler” olarak sunulurken, bu konuyu işleyen filmlerde Amerikalı kahramanlar, her zamanki gibi “teröristlere” hadlerini bildiriyor ve uygar dünyayı canilerden kurtarıyordu!

11 Eylül’den sonra ise “terörist Müslüman” propagandasına daha da hız verilmiştir. İslamın terörizmle özdeşleştirilmesi ve uygulanan ırkçı politikalar ile Müslüman kitlelere potansiyel terörist damgası vurulmaktadır. Geçen ay CNN’de 11 Eylül vesilesiyle, Din Savaşları adlı bir dizi belgesel yayınlandı. Belgeseli sunan CNN muhabiri heyecanlı bir üslupla, Müslümanların terörizm tutkusunu ya da terörizmden şehvet duyduklarını kanıtlamaya çalışıyordu. Bu amaçla Filistinli militanların intihar etmesiyle kana bulanmış İsrail sokaklarını, ölü ve acı çeken insanları kitlelerin gözüne sokmaya çalışıyordu. Lakin her nedense, İsrail’in onlarca yıldır Filistin halkına reva gördüğü tarifsiz zulme değinmedi bile. Başta CNN ve Fox gibi televizyon kanalları olmak üzere, sayısız radyo ve gazete, kitleleri “uluslararası terörizm” korkusuyla kuşatmış bulunuyor. Ne yazık ki, işçi sınıfının örgütlü bir güç olarak burjuvazinin karşısına dikilemediği koşullarda bu korku propagandası kitleler üzerinde etkili de oluyor. Bununla birlikte, yüzlerce yıldır derinden derine işlenen, geri ve cahil Doğu’nun kültürlü ve üstün Batı uygarlığını yok etmek istediği yalanı da bu korku propagandasının maya tutmasında oldukça etkili olmaktadır. Gerçekten de burjuva ideolojisinin etkisinde kalan Amerikalı ve Avrupalı kitleler, Doğu halklarına tepeden, küçümseyici bir gözle bakmakta, kendilerinin üstün ve ayrıcalıklı olduğu vehmine kapılmaktalar.

ABD’deki ideolojik merkezlerin en temel özelliği, Amerikan emperyalizminin gündemine aldığı güncel siyasal meseleler hakkında tarihsel-ideolojik kanıtlar bulmak, bulamadıkları durumda ise tarihsel olayları istedikleri gibi kurgulayarak yeniden yazmaktır. Şark ve İslam tarihi üzerine yazılmış pek çok kitapta bunu görmek mümkün. Özellikle 11 Eylül’den sonra yazılan ve güncel gelişmeleri tarihin belirli dönemlerindeki olaylarla ilişkilendiren kitaplarda bu keyfilik daha çarpıcı görülür. Bu bağlamda yazılmış, İslam ile terörizmin ilişkisi, İslamın “içyüzü”, Arap ve Müslüman tehlikesi gibi kışkırtıcı başlıklar taşıyan sayısız kitap Amerika’da kitapçı raflarını doldurmaktadır. Örneğin önde gelen İslam uzmanı Bernard Lewis, Haşşaşiler adlı kitabında Hassan Sabbah ile Bin Ladin arasında bağ kuruyor ve İslamda “terörizmin” bir süreklilik arz ettiğini kanıtlamaya çalışıyor. Lewis’e göre geçmişteki şiddet dalgası yol almaya devam etmiş ve günümüzdeki taklitçilerine yeni öfke, yeni kavga araçları sağlamıştır.[6] ABD emperyalizminin uluslararası terörizm öcüsüyle kitlelerin akıllarını başından alıp düşünmelerinin ve gerçekleri görmelerinin önüne geçerek İslam düşmanlığını kışkırttığı bir dönemde, Lewis gibilerinin bu tür kitaplar yazması tarihçi merakından kaynaklanmıyor olsa gerek! Çok açık ki yapılmak istenen, şiddet ve “terörün” Müslümanların doğasından geldiğini kanıtlamak ve sürekli bir dış-düşman öcüsüyle korkutulmuş kitlelerdeki İslam düşmanlığını pekiştirmektir.

Amerika’da Pentagon, Dışişleri, CIA gibi devlet kurumlarıyla, petrol, silah, havacılık, finans tekelleriyle, film endüstrisiyle iç içe geçen söz konusu ideolojik merkezler, kendilerini “düşünce kuruluşu” olarak adlandırıyor ve ABD emperyalizmi için muhtelif ideolojik argüman ve hatta askeri strateji üretiyorlar. Yeri gelmişken, Yeşil Kuşak veya Büyük Ortadoğu gibi projeleri, tarihin sonu, medeniyetler çatışması ve ılımlı İslam gibi ideolojik safsataları söz konusu ideolojik merkezlerin ürettiğini, kışkırtıcı ambalajlara sararak emperyalist yönetimin denetiminde piyasaya sürdüğünü hatırlatalım. Esasında içerideki çelişkileri bastırmak üzere imal edilen bir dış-düşman olarak İslam, sanki tarihsel bir kaçınılmazlıkmış gibi sunulan medeniyetler çatışması safsatasının içine oturtulmakta ve böylece de daha ikna edici hale getirilmektedir. İlk kez 1993’te ABD Dışişleri Bakanlığı danışmanlarından Samuel Huntington tarafından ortaya atılan medeniyetler çatışması safsatasına göre dünya, “birbirlerinden tarih, dil, kültür, gelenek ve en önemlisi din tarafından” ayrılan 7-8 kültüre bölünmüştü ve savaşlar da bu kültürler-uygarlıklar arasında yaşanacaktı.

“Dünya politikasının gelecekteki ana ekseni… ‘Batı ve diğerleri’ arasındaki çatışma ve Batılı olmayan uygarlıkların Batı gücüne ve değerlerine verdiği karşılıklar olacak gibi görünmektedir” diyordu Huntington. “Kültürleri ve güçlerinden dolayı Batı’ya dâhil olmak istemeyen veya olamayan ülkeler” Batı’ya karşı “ekonomik, askeri ve politik” güç birliği oluşturmaktaydılar ve “bu işbirliğinin en dikkat çeken biçimi Batı’nın çıkarlarına, değerlerine ve gücüne meydan okumak üzere ortaya çıkan Konfüçyüs-İslam bağlantısı”ydı. Yani yeni düşman sadece İslam değil, aynı zamanda yükselen güç Çin’di de. Ve elbette ABD de “Konfüçyüsçü ve İslami devletlerin askeri güçlerinin büyümesini sınırlamak; doğu ve güneydoğu Asya’da Batının askeri kapasitesinin azaltılmasını yavaşlatmak ve askeri üstünlüğünü muhafaza etmek” zorundaydı.[7] Pentagon’un önde gelen ideologlarından Thomas M. Barnett, söylenenleri daha açık hale getiriyor: “Asya’da Kuzey Kore ile savaşa ve Çin’in Tayvan’a karşı saldırganlığını caydırmaya hazırız. Terörizme karşı küresel savaş nedeni ile Amerika, Afrika içinde her yerde savaşa hazır olmasına rağmen, İran Körfezine sadece Irak için değil aynı zamanda İran, Suriye ve Suudi Arabistan’a da kalıcı değişimi getirene kadar girdiğimiz için, kendimizi oralarda [Afrika ve Asya’da] göstermek istemiyoruz.”[8]

Ilımlı İslam ve emperyalist savaş

Esasında ılımlı İslam projesi çalışmaları da ABD emperyalizminin 1990’lardan sonra dünyayı yeniden şekillendirme ve egemenliğini tesis etme planlarının yapıldığı tarihe kadar uzanıyor. SSCB’nin çökertilmesi için Yeşil Kuşak projesi kapsamında radikal İslamcı hareketleri bizzat silahlandıran ve besleyen ABD, zamanla kendi denetiminden çıkan bu güçlerin, paylaşım alanlarında karşısına bir engel olarak çıkmaması için onlara karşı alternatifler geliştirmeye başladı. Bu bağlamda, yukarıda sözünü ettiğimiz ideolojik merkezler çeşitli raporlar hazırlayarak stratejiler geliştirdiler. Tarihin sonu tezinin üreticisi Fukuyama ve şimdiki Dışişleri Bakanı Rice gibi ideologlarıyla tanınan ve önemli ideolojik merkezlerden biri olan Rand Corporation 1990’da yayınladığı raporlarda, radikal İslamcılara karşı ABD’nin denetimine girecek ılımlı güçlerin desteklenmesini öneriyordu. Bilahare pek çok ideolojik merkez bu tür raporlar yayınlayarak önerilerde bulunacaktı. 2003’te yayınlanan “Demokratik İslam Raporu”nda da benzeri önerilere yer verildi. Böylece ılımlı İslam, medeniyetler çatışması safsatasının da bir parçası olarak Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında emperyalist savaş arabasına koşuldu.

İki yıl önce ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice Amerikan Gazete Editörleri Derneğinde ılımlı İslam üzerine konuşurken Türkiye’de güçlü bir İslamcı partinin iktidarda bulunduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyordu: “Böylece, daha ılımlı siyasi güçleri bulup, İslam ile demokrasi arasında doğru ilişki kurabilen, her ikisine de hizmet eden kurumları oluşturabilen, bütün insanlara hoşgörülü bir demokratik süreç ortaya çıkabilir.” Son olarak da Türkiye’deki tartışmaları alevlendiren açıklamayı eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrook yaptı: “11 Eylül’den beri ABD, dünyanın her yerinde ılımlı İslam demokrasileri istiyor. İşte sadece iki örnek var, Türkiye ve Malezya…”

Emperyalist saldırganlığın yeni şemsiyesinden başka bir şey olmayan ılımlı İslam projesinin yukarıda ifade ettiğimiz yönleriyle birlikte somut üç hedefi bulunuyor. Birincisi, İran, Suriye, Hizbullah ve Hamas eksenini çökertmek için başlatılacak savaşın meşrulaştırılmasıdır. Bilindiği üzere ABD emperyalizmi uzun bir dönemdir İran’a savaş açmanın zeminini döşüyor ve bu uğurda İran’ın “kitle imha silahları” ürettiği iddiasını da bir gerekçe olarak kullanıyor. Ancak bu gerekçe, İran’daki çıkarlarının baltalanmasını istemeyen diğer emperyalist güçler saldırıya karşı çıktığından ve Irak’ta nükleer silah bulunmadığının ortaya çıkmasından ötürü bir nebze yıpranmış bulunuyor. Yani ABD emperyalizmi İran’a saldırmak için daha başka meşru gerekçeler de üretme peşindedir. İşte ılımlı İslam bu noktada ABD’nin elinde bir argümana dönüşebilmektedir: “Terörü destekleyen İran” şeytanlaştırmasıyla Amerika ve Avrupa kamuoyu savaşa ikna edilmeye çalışılıyor. 11 Eylül’ün yıldönümü vesilesiyle Avrupa’da yapılan İslam karşıtı ırkçı gösteriler ile Birleşmiş Milletler toplantısına katılmak üzere Amerika’ya giden Ahmedinecad’ı basının “şeytan karaya indi” başlıklarıyla karşılaması ve protestoların düzenlenmesi bu kapsamda değerlendirilmelidir. Ezcümle önümüzdeki süreçte “terörizmle beslenen İslam”ın ılımlılaştırılması ve demokratikleştirilmesi adına, ABD emperyalizminin ılımlı İslam şemsiyesi altında İran’a savaş makinelerini sürmesi şaşırtıcı gelmemelidir.

İkinci hedef, BOP çerçevesinde bölgenin iktisadi ve siyasi dönüşümüne karşı çıkmayacak ve emperyalist sisteme derinlemesine entegre edilmesine öncülük yapacak güçlerin yaratılmasıdır. Üçüncüsü ise, bu güçlerin ABD emperyalizminin müttefiki, daha doğrusu onun denetiminde olması ve BOP’a karşı çıkan radikal İslamcı güçleri bastırmasıdır. Yani iddia edildiği gibi amaç bölgenin demokratikleştirilmesi değil, Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya kadar uzanan bölgelerde ABD’nin egemenliğini tesis etmek için payandalar yaratmaktır. Tersini düşünen varsa Irak’ta “özgürlük ve demokrasinin” nasıl tecelli ettiğine bakmalıdır. Kaldı ki, radikal İslamı ılımlılaştıracağını iddia eden ABD ile geçmişte Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde İslamcı örgütlerin radikalleşmesinin önünü bizzat açan ve El-Kaide’nin yaratılmasına imkân sunan, onları destekleyen ve SSCB’ye karşı kullanan aynı ABD’dir. Keza bugün ABD’nin Ortadoğu’daki en iyi müttefiklerinden biri, İslamı en yobaz biçimde yorumlayan Vahabilik esaslarına göre kurulmuş, şeriatla yönetilen, alabildiğine gerici Suudi Arabistan’dır. Sanırız başka söze hacet yoktur!

Buradan Türkiye’deki tartışmalara gelirsek, seçimlerde hezimete uğrayan ve cumhurbaşkanlığına Gül’ün seçilmesini de önleyemeyen darbeci güçler, Holbrook’un ılımlı İslam açıklamasıyla adeta çöl ortasında vaha bulmuş gibi, iktidar savaşını sürdürmek için ona sarıldılar. Basının da fişteklemesiyle bir anda “Türkiye şeriata gidiyor, Malezya oluyor” fırtınaları koparılmaya başlandı. Fakat statükocuların ve Kemalist elitlerin kitleleri bu tarzda, yani şeriat öcüsüyle korkutması olayı yeni değildir. Daha geçen yıllara kadar korku propagandasının merkezinde İran vardı. “İranlaşıyoruz”, “şeriat geliyor” korkusuyla kitleleri esir almaya çalışan darbeci güçler ve Kemalist elitler, anti-demokratik uygulamaları ile yıllarca halkın ensesinde boza pişirdiler. Altını kalınca çizmek gerekiyor ki, ABD nasıl ki uluslararası terörizm öcüsüyle yığınların akıllarını başından alarak savaşı meşrulaştırmaya çalışıyorsa, aynı şekilde, statükocu-devletçi güçler de şeriat korkusuyla kitlelerin aklını başından alıp onları iktidar kavgasına yedeklemek ve bunu laiklik bahanesiyle meşrulaştırmak istiyorlar. Ancak tüm çabalara rağmen geniş halk kitleleri bu korku propagandası tarafından esir alınamamıştır. Dolayısıyla “şeriat geliyor” vaveylası bir türlü gelmeyen kıyamet alametlerine yeni bir tanesinin daha eklenmesinden başka şey değildir. Oynanan “Malezyalaşıyoruz” parodisi de “İranlaşıyoruz” parodisi gibi alkışsız sona erecektir.

İşçi sınıfının bakış açısı

Medeniyetler çatışması ya da ılımlı İslam gibi, dünya işçi sınıfını medeniyet, din ya da kültür farklılıkları üzerinden bölmeyi ve böylece birbirine düşmanlaştırmayı ve kendi arkalarına yedeklemeyi hedefleyen emperyalist-kapitalist güçlere karşı uyanık olunmalıdır. Şu çok açık ki, bu noktada özellikle Batılı komünistlere ve işçi sınıfına büyük görevler düşüyor. Batılı işçi sınıfı ve onun öncüleri olan komünistler, başta Müslümanlar olmak üzere Doğu halklarının aşağılanmasına, hor görülmesine karşı şiddetle mücadele etmeli ve bir burjuva tuzak olan Batılıların üstün kimseler olduğu böbürlenmesini yıkarak dünya işçi sınıfının kardeşleşmesinin önünü açmalıdırlar. Eğer Batılı komünistler burjuva ideolojisine karşı gerekli uyanıklığı gösterip mücadele yürütmezlerse ve hatta onun etkisinde –Fransız sosyalistlerinin başörtüsü yasağını desteklemesi gibi– kalırlarsa, bu, gerçekten de uluslararası işçi sınıfı için bir felâket olur.

Buna mukabil, Doğu’nun komünistleri ve işçi sınıfı da uyanık olmalı ve kendi egemen sınıflarının oyununa gelmemelidir. Zira Doğulu egemen kapitalist güçler de, işçi-emekçi kitleler üzerindeki baskı ve sömürüyü devam ettirmek ve emperyalist paylaşım sofrasında kendilerine yer açmak üzere giriştikleri manevraları gözlerden ırak tutmak için, “tüm kötülüklerin müsebbibi Batıdır” yollu bir demagojiye başvurmaktalar. Batıyı şeytanlaştıran ve kendilerini sözümona anti-emperyalist ilan eden İslamcı kapitalist güçler buna örnektir. Ve ne yazık ki, Ortadoğu’nun despotik yönetimleri altında inleyen emekçi kitleler başka bir çıkış göremedikleri için söz konusu İslamcı güçlere bir umut olarak sarılmaktalar. Oysa İslamiyetin ardına saklanan Doğu’nun bu sermaye güçleri de, aynı Batılı güçler gibi, halkları din ve kültür temelinde bölerek kendi egemen çıkarları için savaştırmak istiyorlar. Yani Batılı komünistlere düşen görev ne ise Doğulu komünistlere düşen görev de odur: burjuvazinin oyunlarını boşa çıkartmak ve uluslararası işçi sınıfının birliğini sağlamak!



[1] bkz. İlkay Meriç, Emperyalizm ve Papalık, MT, Kasım 2006

[2] akt. Edward Said, Şarkiyatçılık, Metis Y., s.42-43

[3] age, s.229

[4] age, s.231

[5] age, s.226

[6] Bernard Lewis’ten aktaran: Abdelwahab Meddeb, İslamın Hastalığı, Metis, Y., s.158

[7] bkz: Levent Toprak, Medeniyetler Çatışması mı, Emperyalist Saldırganlık mı? MT, Mart 2006

[8] Thomas M. Barnett, Pentagon’un Yeni Haritası: 21. Yüzyılda Savaş ve Barış, 1001 Kitap Y., s. 395-96

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:31, Ekim 2007