Navigation

“Muhafazakâr Sanat” Tartışmaları ve Sanat

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 12 Nisanda, birdenbire Şehir Tiyatroları yönetmeliğini değiştirdi ve oyun repertuarını saptama işini genel sanat yönetmeninden alarak bürokratların ağırlıkta olduğu bir “edebi kurul”a verdi. Sanatsal faaliyetin nasıl belirleneceğinin bürokratlara bırakılmasına sanat çevrelerinin ve tiyatrocuların tepki göstermesi üzerine Başbakan Erdoğan, AKP ve onunla birlikte hükümet yanlısı medya cepheden saldırıya geçti. Bazı doğruları kendine kaldıraç yapan AKP ve Erdoğan, tutarsız ve sermayenin çıkarlarını başa koyan açıklamalar yaptı. “Bunlar sanatı toplum için yapmazlar, sanatı sanat için yaparlar” eleştirisi getiren ve bir buçuk asır öncesinin tartışmasını gündeme taşıyan Erdoğan, tiyatroların özelleştirilmesini buyurdu. Böylece Erdoğan, sanatı ya da tiyatroyu kapitalist şirketlere bırakacaklarından dem vurarak “halk için sanat”ı nasıl da arzuladıklarını ispatlamış oldu!

Belediyenin aldığı karar ve Erdoğan’ın çıkışından kısa bir süre önce, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen “muhafazakâr sanat” tartışması başlatmıştı: “Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa, muhafazakâr demokrasi diye bir şeyden bahsediyorsak, o zaman «muhafazakâr estetik» ve «muhafazakâr sanat» diye bir şeyden de bahsetmek, bunun normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz.” İsen’in bu açıklaması adeta bir işaret fişeği işlevi gördü. İslamcı yazarlar bu doğrultuda kalem oynatmaya başlarken ve Zaman gazetesi yazarı İskender Pala “muhafazakâr sanat” için yirmi maddelik bir manifesto yayınlarken, AKP yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden ise tiyatroya bürokratlar eliyle müdahale geldi. Olayların gelişimi ve zamanlaması, hiç kuşku yok ki tesadüf değildir. Dindar ve uslu bir gençlik yetiştirmeyi hayal eden ve bu kapsamda eğitim sistemine müdahale eden AKP, “muhafazakâr sanat” adı altında sanatı kontrol altına almayı, sanatın muhalefetin bir parçası haline gelmesinin önüne geçmeyi ve kendi iktidarının payandası haline getirmeyi arzulamaktadır.

Devletin dümenine oturan ve mağduriyet barutunu tüketen AKP, içine girdiği sıkışıklığı aşmak, kitleleri oyalamak ve iktidarının devamını sağlamak maksadıyla, uygun bir toplumsal ortam yaratmaya çalışıyor. Meselâ, toplumdaki muhafazakâr sembollerin daha fazla öne çıkartılmasının nedeni budur. Bu anlayış, “dindar gençlik”, “kürtaj cinayettir”, “Çamlıca’ya görkemli cami” gibi çıkışlarda ya da Osmanlı mirasına yapılan vurgularda da kendini göstermektedir. Bunun yanı sıra, İslamcı kesimlerin Karunlaştığı ve firavunlaştığı, halktan koptuğu eleştirilerine de “bakın biz halktan kopmadık” mesajı verilmek istenmektedir. Bu nedenle, Erdoğan kalkıp “halk için sanat” istediğini söyleyebilmektedir. Hakikat böyle olmamasına rağmen, İslamcı burjuva kesimler mütemadiyen bir “halkla iç içe oldukları” vurgusu yapıyorlar. Erdoğan ve AKP, emekçi halkın çıkarlarını temsil ediyormuş edasıyla konuşuyor. Sanat çevrelerinin halk kitlelerinden kopukluğunu, tiyatrocuların işgal ettikleri mevkilerde bir kast yapısı oluşturmalarını kendi siyasi arzularına kaldıraç yapıyor. Halk kitlelerine tepeden bakan ve küçümseyen Kemalist ya da o cephenin etkisinde kalan sanatçı ve yazar taifesinin tutumu ise, AKP’nin ekmeğine yağ sürmeye devam ediyor.

AKP’nin tiyatroya müdahalesi gündeme geldiğinde bu kesimler, İslamcı kesimleri ve muhafazakârlığı eleştirirken, daha önce olduğu gibi halkı aşağılayan bir dil tutturdular. Onlara göre AKP sıradanlığı, görgüsüzlüğü, cahilliği, gericiliği temsil ederken; kendileri seçkin olanı, bilimin ve sanatın aydınlığını temsil etmekteler! Örneğin, tartışmaların alevlendiği günlerde Müjdat Gezen, Afife Jale ödülleri töreninde tiyatro ödülü vermek amacıyla sahneye çıktı. İlgili kişiye ödülünü verirken, salondakilere önce “selamun aleyküm” dedi ve bilahare şu sözleri ekledi: “Belediyenin 20 yılı aşkın temizlik işlerinde çalıştıktan sonra Darül Bedayi (Şehir Tiyatroları) Yönetim Kurulu’na tayin oldum.” Bu arada, salon alkıştan adeta inlemekte ve kahkahalarla çınlamaktaydı. Böylece Gezen ve onu alkışlayan sözümona sanatçılar ve “aydınlar” halk kitlelerini hakir gördüklerini açık etmiş oluyorlardı. Bilimin ve sanatın ışığından söz edenler, birazcık bu ışığı kendilerine çevirseler ve yanılsamalarla dolu Kemalist mağaralarını aydınlatsalar ne iyi olur.

Gerçek şu ki, ne AKP ve İslamcı burjuvazi “halk için sanat” istemektedir, ne de bugün AKP’ye itiraz eden ve bunu seçkinci bir edayla sürdürenler “halk için sanat” yapmaktadırlar. Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekiyor: İşçi-emekçi kitlelerin tiyatro izleme olanağı elde edebileceği ve bu bağlamda sanatın imkânlarına ulaşabileceği devlet ve belediye tiyatrolarının sayısı oldukça azdır. Bunun yanı sıra, tiyatro sahneleri işçi-emekçi mahallelerine bir hayli uzaktır. Her şeye kâr odaklı bakan burjuvazi, bu alanda sermayesini büyütemeyeceğini düşündüğü için tiyatro sahneleri açmaktan geri durmaktadır. Geniş kitlelere sanatsal faaliyetleri kamusal hizmet bağlamında sunması ve diyelim ki, tiyatro sahnelerinin sayısını çoğaltması gereken devlet, üzerine düşen görevi yerine getirmemektedir. Meselâ, “halk için sanat” edebiyatı yapan Başbakan Erdoğan’ın 1994’ten beri partisinin yönetimde olduğu ve bir dönem başkanlığını da yaptığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi, işçi-emekçi kitlerin tiyatroya ve sanatsal etkinliklere daha kolay ve ucuz ulaşması için neredeyse hiçbir şey yapmamıştır. Son on yıldır iktidarda olan AKP hükümeti, emekçi mahallerine sanatı yaygın bir şekilde götürmek amacıyla ne yapmıştır; kaç tane tiyatro salonu açmıştır?

Geniş emekçi kitlelerin tiyatrodan ve diğer sanatsal faaliyetlerden uzak olduğu bir hakikattir. Tiyatro salonlarının emekçi mahallelerinden uzak olması, sanatsal faaliyetlerin emekçi mahallelerine götürülmesi için bir çaba harcanmaması ve emekçilerin paralarının olmaması bu uzak duruşta temel etmenlerdir. Daha da önemlisi, uzun ve ağır çalışma koşulları altında inleyen işçi sınıfı, bıraktık sosyal ve kültürel aktivitelere katılmayı, fiziksel yorgunluğunu giderecek zaman bile bulamıyor. Lakin işçi kitlelerinin sanattan uzak oluşu ne kapitalistlerin ne de burjuva devletin umurundadır. Burjuvazi, temelde işçi sınıfının kültürlü olup olmamasıyla değil, onu daha fazla nasıl sömüreceğiyle ilgilenmektedir.

Meselenin bir diğer boyutu ise, yapılan tiyatronun ya da sanatsal etkinliklerin muhtevasıdır. Tiyatro bağlamında konuşacak olursak ve istisnaları bir kenara bırakırsak, özel, belediye ya da devlet tiyatrolarında işçi-emekçi kitlelerden yana bir anlayışın söz konusu olmadığını görürüz. Oyun repertuarı toplumdaki derin çelişkileri, toplumun bağrında kanayan yaraları, sınıfsal farklılıkları, haksızlıkları, mücadeleleri ve ileriye doğru çıkışın yolunu gösteren bir bakış açısıyla hazırlanmıyor. Hiç kuşkusuz, burada bahis konusu olan şey sanatsal içeriğin düşürülmesi, yüzeysel ve bayağı hale getirilmesi değildir. Emekçi kitleleri duyunca muhayyilesinde basit ve düzeysiz tiyatro veya sanatsal faaliyetler canlanan kimseler, aslında fena halde yanılıyorlar. Mesele, toplumun uzlaşmaz karşıt sınıflara bölündüğü, çelişkilerin her alanda bir çatışma biçiminde kendini dışa vurduğu kapitalist düzende; sınıflardan ve onların çıkarlarından bağımsız bir sanat olup olamayacağında düğümleniyor. Kapitalist piyasanın denetiminde ve burjuva ideolojisinin etkisi altındaki sanatçılar, genel olarak suya sabuna dokunmayan, ama son tahlilde burjuva düzene hizmet eden bir anlayışla hareket ediyorlar. Devlet burjuvazinin devletidir ve belediyeler de o devletin bir parçasıdır. Sanatın yapıldığı yerin burjuvaziye ait olması, genel olarak onun içeriğini de belirlemektedir. Sahnelenen oyunların içeriğine bakılınca bu somut olarak görülmektedir. Dolayısıyla durulan nesnel temele, olup bitenin bütünde neye hizmet ettiğine, hangi düşüncenin yeniden üretildiğine bakılmadan, kendinden menkul bir “sanat”tan söz edilemez.

AKP’nin bu gerici saldırısına karşı sanat ve sanat kurumları doğal olarak savunulmalıdır. Ancak “sanatı savunma” adına mevki ve çıkarların savunulması da kabul edilemez. Bir kesim sanatçının sanat kurumlarında kast oluşturması ve suyun başını tutması, kendi burjuva entelektüel kaygıları ya da siyasal istemleri doğrultusunda sanatsal içeriği belirlemesi neden işçi sınıfının çıkarına olsun? Gerçekliği olduğu gibi gözler önüne sermek gerekiyor: AKP’nin gerici saldırısı karşısında sözde “sanat için çırpınanlar”ın büyük bir kesimi, gerçekte bilmem kaç dizide rol alıyorlar, o setten o sete koşturuyorlar. Demek ki, tüm yapılıp edilenler “yüce sanat” adına değil maddi çıkarlar adına yapılıyor. Gerçekte kendi çıkarını gözetmeyen, ezilenlerden, emekçilerden ve dünyanın değiştirilmesinden yana olan her namuslu sanatçı farklı bir tutum almalıdır. Sanatın toplumsal bir içerikle yapılması ve bunun emekçilere ulaştırılması için çalışmalıdır. Meselâ, tiyatroların devletin sultasından kurtarılarak özerkleşmesi ama bütçesinin devletten sağlanması, sanatın yaygın bir şekilde halk kitlelerine ulaştırılması ve onların sanatsal sürece etkin bir şekilde katılması için mücadele vermelidir. Elbette bu mücadele sonucunda tiyatrolar tümüyle burjuva ideolojisinin sultasından kurtulamayacaktır; bunun için kapitalizmin yıkılması gerekmektedir. Lakin böyle bir mücadele işçi-emekçi kitlelerin sanata olan ilgisini artıracak, sanata sahip çıkmalarını sağlayacak ve AKP’nin yaptığı gerici saldırıya bizzat onlar karşı çıkacaklardır.

Sanat ve tarafsızlık

Sanat kelimesi temelde, bir şey ortaya koyma ve yaratma anlamına gelmektedir. Dolayısıyla sanat, insan duygu, düşünce ve güzellik anlayışının belirli bir tasarım içinde ve estetik formda ifade edilmesi ve yüceltilmesidir. Hiç şüphesiz bu yaratma ve yaratıcılık dış dünyanın, insanın ve toplumun basit bir şekilde yansıtılması değildir. Sanat, insan ruhunun derinliklerini ve toplumdaki çelişkileri çarpıcı bir biçimde gösterirken, bunu, belirli ölçüler içinde ve estetize ederek yapar. İnsanı diğer canlılardan ayıran şey onun tasarlayarak üretmesidir. Örümcekle insanı karşılaştıran Marx, insanın ediminin bilincinde olmasına özellikle dikkat çeker: “Bir örümcek, bir dokumacınınkine benzer işlemlerde bulunur, bir arı da peteğinin hücrelerini inşa edişiyle birçok mimarı utandırır. Ama en kötü mimarı en iyi arıdan ayırt eden şey şudur: Mimar, kendi yapısını fiilen inşa etmezden önce onu kendi kafasında kurar. Her iş sürecinin sonunda, bu sürecin daha başından, çalışanın kafasında tasarım halinde var olan bir sonuç ortaya çıkar.”[1] İnsan, üzerinde çalıştığı nesneyi dönüştürmekle kalmaz, bunu yaparken kendini de dönüştürür. Lenin’in ifadesiyle “insan bilinci nesnel dünyayı yalnızca yansıtmakla kalmaz, ama aynı zamanda onu yaratır da.” Verili gerçeklik ile insanın bu gerçekliğe müdahale ederek onu dönüştürmesi ve yeni temeller üzerinde yaratması arasındaki diyalektik ilişki, sanatta doğrudan ifadesini bulur. Sanat, gerçekliğin bilinmesine, değerlendirilmesine ve insanın yeni bir zeminde hareket etmesine olanak sunar, hizmet eder.

Genel planda baktığımızda sanat, insanın doğaya karşı mücadelesinin ve toplumsal yürüyüşünün, bu yürüyüş içindeki evrelerinin, sınıfsal çatışmaların, ayaklanmaların, devrimlerin, ileri ve geri salınımların kaydını düştüğü devasa bir insanlık abidesidir. İlkel insan ritüelinden mağara resimlerine, Yunan hayalgücünün bir ifadesi olan heykel ve tragedyalarına, insanın içsel dünyasını kıskıvrak yakalayan Rönesans’ın tutkulu yaratıcılığından günümüze değin sanat eserlerinde; insanın doğaya karşı mücadelesini, toplumsal çatışmaları, dönüşümleri, değişik dönemlerin ekonomik-politik yapısını ve bilinç biçimlerini görürüz. Sanat, bir toplumsal bilinç biçimidir ve o biçimi belirleyen insanın toplumsal varlık koşullarıdır. Toplumdaki diğer şeyler gibi sanat da kendi iç yasalarına bakılarak kavranamaz. Elbette sanatın karmaşık yapısı ekonomiye indirgenerek açıklanamaz. Böyle olmakla birlikte, son tahlilde her dönemin bilinç biçimleri o dönemin ekonomik temeli üzerinde yükselir. Hiçbir şey havada boşlukta durmaz. Marx’ın vurguladığı üzere insan bilincini belirleyen, insanın ilişkili olduğu toplum ve bu toplumun üzerinde yükseldiği üretim tarzıdır, toplumun kendini üretme biçimidir. Ancak bir kez ekonomik temel üzerinde yükselen bilinç, döner altyapıyla etkileşerek onun değişim ve dönüşümüne katkıda bulunmaya başlar. Tam da bundan ötürüdür ki, nesnel dünyayı yansıtan sanat, sadece onu yansıtmakla kalmaz, değiştirir de.

Maddi ilişkiler değiştiğinde toplumdaki bilinç biçimleri de dönüşüme uğrar. Böylece ideolojinin yansımasını bulduğu başlıca alanlardan biri olan sanatın içeriği ve biçimi de farklılaşmış olur. Bu nedenle, köleciliğe dayanan Antik Yunan’daki sanatla, ücretli emek ve genelleşmiş meta ekonomisi üzerinde yükselen kapitalizmdeki sanatın içerik ve biçiminin aynı olması düşünülemez. İnsanın kaderini ve insanlar arasındaki ilişkileri tanrıların belirlediği anlayışına dayanan antik tragedya; çok açıktır ki, insan ilişkilerinin doğaüstü güçler tarafından değil metalar tarafından belirlendiği kapitalist toplumda üretilemez. Ortaçağ’da din tüm toplumsal yaşamın merkezine oturmuştu ve o dönemin sanatında, Hıristiyan dünya görüşü etkisini boğucu bir şekilde dışa vuruyordu. Kapitalizm, eşyanın doğası gereği dinin insan ilişkilerinin merkezine oturmadığı, her şeyin alınıp satıldığı, zamanın baş döndürücü bir hızla aktığı, genişletilmiş üretime ve tüketime dayalı seküler bir toplum yaratmıştır. Kapitalizmin tanrısı, tabiri caizse tüm metaları kendinde cisimleştiren ve her birisiyle ilişkiye ve değişime girebilen paradır. Para, meta fetişizminin çarpıcı bir şekilde ifadesini bulduğu en yoğunlaşmış kapitalist nesnedir.

Kapitalist üretim tarzının geliştiği ve paranın bugünkü rolüyle başköşeye oturmaya başladığı erken burjuva dönemde Shakespeare, muhteşem bir öngörüyle paranın kudretini ele almıştır. Yani toplumsal dönüşüm ve farklılaşan ilişkiler doğrudan sanatta ifadesini bulmuştur. Shakespeare’in ve Goethe’nin eserlerinde paranın rolünün ne denli derin bir şekilde ele alındığına değinen Marx, paranın nasıl da “ilah” haline geldiğini muhteşem bir şekilde resmeder: “Ne olduğum ve neye gücümün yettiği demek ki hiç de benim bireyselliğimce belirlenmemektedir. Ben çirkinim ama kendime dünyanın en güzel kadınını satın alabilirim. O halde çirkin değilim ben, çünkü çirkinliğin etkisi (itici gücü) paraca sıfıra indirilmiştir. Bireysel özelliklerim bakımından, ben kötürümüm, ama para bana kırk tane ayak sağlar. O halde kötürüm değilim. Ben kötü, namussuz, vicdansız, aptalın biriyim; ama para saygındır, öyleyse sahibi de. Para, en yüksek iyiliktir, o halde sahibi de iyidir. Para, ayrıca beni namussuz olma derdinden kurtarır: O yüzden namuslu da sayılırım. Ben beyinsizim, ama her şeyin gerçek beyni paradır, nasıl olur da sahibi beyinsiz olabilir?”[2]

İşte kapitalizm, paranın bu rolünü oynayacağı bir ekonomi ve toplum yaratmıştır. Her şeyi metalaştıran ve pazara çeken kapitalizm, sanat ürünlerini de metalaştırarak piyasaya sürmüştür. Böylece sanatçı da metalar üretmeye başlayan biri haline gelmiştir. Marx, maddi üretim ile manevi üretim arasındaki doğrudan bağa dikkat çeker ve her devrin maneviyatının muhtevasını o devrin üretim tarzının belirlediğini ifade der. Kapitalist maddi üretim ve tüketime denk düşen bir manevi üretim ve tüketim ortaya çıkmıştır. Sanatçının bir meta üreticisi olmasıyla birlikte, sanatçının yaratma özgürlüğü de elinden alınmış olur. Artık sanatçıyı temelde güdüleyen şey, tutkulu bir şekilde özgürce yaratmak değil, para kazandıracak şekilde yaratmaktır. Kapitalizm sanatçıyı artı-değer üreten ücretli emekçi konumuna sürükler. Kapitalist için amaç insanların ihtiyacını karşılayacak ve sanatçının özgürce yaratımını içerecek manevi bir ürün üretilmesi değil, kendisine artı-değer getirecek bir ürünün üretilmesidir. Bu nedenle Marx şöyle yazar: “Sözgelişi, kapitalist üretim, birtakım manevi üretim dallarına, örneğin, sanata ve şiire düşmancadır.” Kapitalist, yaygın bir şekilde tüketilecek ve kâr getirisi yüksek olacak manevi bir meta üretilmesini arzular. Oysa şiir ve bazı sanat dalları geniş kitleler tarafından, meselâ sinema gibi ilgi görmez.

Marx, kapitalist piyasanın baskısı altında kalmadan, özgürce duyumsayarak yaratıcılığını kullanan sanatçının nasıl çalıştığını John Milton’ı örnekleyerek anlatır: “Milton, Yitik Cennet’i bir ipek böceği nasıl ipek üretiyorsa öyle üretmiştir.” Lakin kapitalist piyasaya meta üreten sanatçı, Milton’ın aksine, yeteneklerini kendi istediği temelde değil, sermayedarın olmasını istediği şekilde kullanır ve üretir. Meselâ, günümüzde sinema endüstrisine baktığımızda bunu çarpıcı bir şekilde görmek mümkün. Film ya da televizyon dizileri doğrudan doğruya yüksek kârlar elde etmek için üretilmekte, bu kapsamda içeriği kapitalist şirketler belirlemekte, sanatçının ise yalnızca emeğine başvurulmaktadır. Yukarıda üzerinde durduğumuz üzere, sanat bir toplumsal bilinç biçimidir. Dolayısıyla kapitalist toplumda burjuva sanatta ifadesini bulan bilinç, burjuva bilinci/ideolojisidir. Burjuva sanat, egemen ideolojinin geniş kitlelere empoze edildiği bir üretim alanıdır. Toplumun uzlaşmaz karşıt sınıflara bölündüğü, çelişkilerin her alanda bir çatışma biçiminde kendini dışa vurduğu kapitalist düzende, sınıflardan ve onların çıkarlarından bağımsız, kendinden menkul bir sanat olamaz. Marksizmin kurucularının önemle üzerinde durdukları gibi, her çağın egemen fikirleri o çağın egemen sınıfının fikirleridir. Günümüzde, özellikle sinema sektörü üzerinden burjuvazinin fikirleri –yani kapitalist düzenin ilişkileri, bu ilişkilerin meşruluğu ve kapitalizmin ebedi olduğu biçimindeki egemen sınıf ideolojisi– yeniden ve yeniden üretilerek geniş kitlelerin bilincine zerk edilmektedir.

Hal böyleyken, burjuvazi çıkıp sanatçının özgürlüğünden dem vurabilmektedir. Bu özgürlük söylemi gerek sanatçılar gerekse aydınlar üzerinde oldukça etkili olmaktadır. Bu toplumda sanki tarafsızlık ve sınıflar üstü bir sanat mümkünmüş gibi, sanatçılar, bir taraftan kapitalist piyasaya ya da burjuva kurumlarda çerçevesi çizilmiş bir içerikle üretim yaparken, öte taraftan kendinden menkul bir sanattan ve sanatçı özgürlüğünden söz etmekteler. Lenin, bu metafizik anlayışa sert bir şekilde saldırır: “Sayın burjuva bireyciler, mutlak özgürlük üstüne çektiğiniz söylevlerin ikiyüzlülükten başka bir şey olmadığını söyleyeceğiz sizlere. Para gücü üzerine kurulmuş bir toplumda, bir avuç zengin insan asalak halinde yaşarken emekçi yığınların yoksulluk içinde süründükleri bir toplumda gerçek, fiili hiçbir «özgürlük» olamaz… Burjuva yazarın, sanatçının, oyuncunun özgürlüğü, para kesesine, çürümeye, satılık olmaya gizlice (ya da ikiyüzlü biçimde gizlice) bağımlılıktan başka bir şey değildir.”[3]

Sanatçı, içinde yaşadığı nesnel dünyadan kaçıp kurtulamaz, bu nesnellik üzerinde hareket ederek eserini ortaya çıkartır. Sanat eserinin içeriğinden, maddi-tarihsel şartlara uyup uymadığından bağımsız olarak sanatçı, yarattığı sanat eseri üzerinden hangi tarafta olduğunu ortaya koymuş olur. Her ne şekilde üretilirse üretilsin, içinden çıktığı toplumun lekelerinin, sosyal ilişkilerinin ve sosyal psikolojisinin damgasını taşımayan bir sanat eseri olamaz. Çok açık ki, sınıflı bir toplumda, politika ya da sanat için tarafsızlık, yalnızca egemen sınıfın tarafında olmak anlamına gelir.

“Muhafazakâr sanat” mı?

İslamcı burjuva yazarların ortaya attığı “muhafazakâr sanat” kuşkusuz egemen sınıfın dünya görüşünün damgasını taşıyacaktır. Zaten “muhafazakâr sanat” meselesinin ortaya atılmasının arkasındaki niyet de, muhafazakâr, yani boyun eğmeye yatkın bir toplum yaratmaktır. Bu “muhafazakâr sanat” da, sömürünün devam etmesi amacıyla işçilerin kendi sınıf çıkarlarının farkına varmamaları, sınıf bilinçli kimseler haline gelmemeleri, uzun ve ağır çalışma koşullarına boyun eğmeleri, sömürü düzeninin ebedi ve değişmez olduğuna inanmaları anlayışını yaymaya hizmet edecektir.

İslamcı yazarlar, “muhafazakâr sanat” konusunda konuşmaya pek hevesli görünüyorlar. Bugüne kadar böyle bir sanatın ortaya çıkmamasının nedeni ise, İslamcı kesimlerin iktidardan uzak tutulmasına ve geleneklerden kopuk olunmasına bağlanıyor. Artık İslamcı sermaye önemli bir güç haline geldiğine ve AKP eliyle devletin dümenine oturduğuna göre; mukaddesatçı, mukadderatçı, milliyetçi, muhafazakâr gelenek ve ilişkiler üzerinde bir sanat yaratılabilir! Lakin bu konuda kalem oynatanların yazıp ettiklerinin üzeri birazcık kazındığında, büyük bir çelişki ve açmazla karşı karşıya oldukları görülmektedir. Yirmi maddelik “muhafazakâr sanat manifestosu” yayınlayan İskender Pala, dokuzuncu ve onuncu maddede şunları yazıyor: “Muhafazakâr sanat, söz gelimi Fuzuli veya Dede Efendi’yi, Şekspir yahut Molier’i, Brahms veya Vivaldi’yi, Kurosawa yahut Coppola’yı bilir ama onların bilmem kaçıncı taklit versiyonunu üretmek yerine bir Fuzuli, bir Molier, bir Vivaldi yahut Coppola olma idealiyle kendi eserini üretir. Muhafazakâr sanat, Mehmet Akif veya Necip Fazıl’a kapılanıp kalmadan Nazım Hikmet veya Orhan Kemal’i, Karacaoğlan veya Şeyh Galib’i, Dostoyevski veya Dante’yi vb. harmanlayarak üretim yapma idealini taşır.”

İktidarın merkezine oturan ve her şeyi yapmaya muktedir oldukları sarhoşluğuna kapılan İslamcı burjuva kesimler ve bunların okumuşları, aynı zamanda toplumu kültürel alanda kuşatacak alternatif bir sanat yaratabileceklerini zannediyorlar. Fakat birtakım önemli şahsiyetlerin isimlerinin yan yana sıralanmasından ve bunların birlikte okunmasından doğan coşku yeni bir sanat yaratmaz. Hiçbir devrin sanatı gökten zembille inmez; belirli toplumsal koşulların sonucu olarak gelişir ve ortaya çıktığı toplumun kültürünün ve geleneklerinin en ileri öğelerini özümseyerek onu aşar. Burjuva kültürü ve sanatı kapitalist üretici güçler üzerinde gelişti. Feodal soyluluk karşısında burjuvazi, insanlığın kültürel birikimini kendi potasında eritti ve evrensel bir dünya kültürü yarattı. Zira tüm eski üretim ilişkileri karşısında kapitalizm daha ileri üretici güçleri, bilimi, insan aklının üstünlüğünü ve yeni bir toplumu temsil ediyordu. Kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi ve toplumsal ilişkilerdeki değişim yepyeni bir nesnellik yarattı ve büyük sanatçılar ortaya koydukları eserlerle burjuva toplumunun düşünsel öncüleri oldular. Dante, Shakespeare, Molier, Brahms, Vivaldi gelişen devrimci burjuvazinin temsilcileriydiler. Engels, Dante için şunları yazıyordu: “İlk kapitalist ulus İtalya’dır. Feodal ortaçağın kapanışı ve modern kapitalist çağın açılışı, büyük bir kişinin adıyla işaret edilir; gerek ortaçağın son şairi gerek yeniçağın ilk şairi olan, İtalyan Dante’yle.”[4] Shakespeare’i ölümsüz yapan şey, onun insanın karanlık dehlizlerine yolculuk yapması; insanın hırs, ihtiras, kıskançlık, gurur, iktidar arzusu, açgözlülük, vicdan ve ruhsal çöküşlerini muazzam bir üslupla dışa vurmasıydı.

Burjuvazi feodal soyluluğa karşı insanın eşitliğini, siyasal erkin kaynağının tanrı değil halk olduğunu, ticaret özgürlüğünü ve metaların özgürce dolaşımını savunuyordu. Nitekim bunun bir yansıması olarak, antik Yunan tragedyalarının ya da Ortaçağ kilise oyunlarının aksine, Shakspeare’in oyunlarının merkezinde din ve tanrı değil, insan vardır. Shakespeare, gelişmekte olan burjuva bireyi ve onun özgürlük sorununu işlemiştir. Belki Shakespeare, kahramanlarını kraliyet ailesinden ve soylulardan seçmiştir; lakin gerçekte prens Hamlet ya da Romeo ve Juliet burjuva bireyi temsil etmekte ve onun özgürlük mücadelesini dile getirmekteydi. Keza Molier, zengin cimriliğini hicvederken, dini taassubu Tartuffe’de sert bir dille yerden yere vurmuştur. Yani burjuva devrimci çağın sanatçıları verili yerleşik ilişkilere ve kültüre başkaldırmışlardı. Eski olanı muhafaza etmeye çalışmıyor, tersine, buna karşı mücadele ediyor; yeni toplumu, onun ilişkileri ve insanını sanatın konusu yapıyorlardı.

Peki, Dante’yi Necip Fazıl’la harmanlayan (hadi öyle kabul edelim), Shakespeare ve Molier idealiyle eser üretecek olan ve dolayısıyla daha ileri bir noktayı temsil etmesi gereken “muhafazakâr sanat”ın merkezinde ne olacaktır? Meselâ, paraya kavuşan İslamcı kesimlerin nasıl değiştiğini, aslında dinin bir kabuğa dönüştüğünü, ihtirasın, kıskançlığın, açgözlülüğün, görgüsüzlüğün ve iktidar tutkusunun ruhlarını nasıl teslim aldığını; nasıl da riyakârca, ahlâksızca davrandıklarını işleyecek mi “muhafazakâr sanat”? “Muhafazakâr sanat”ın aşk, kadın erkek ilişkisi, aldatma, arzu, şehvet konusunda söyleyecekleri erkek egemen bakış açısını ne ölçüde aşacaktır? Televizyon dizilerinde öpüşmeyi, içki içmeyi, evlilik dışı ilişkiyi yasaklayan, olmadı rol kişilerinin resmi nikâh kıymasını buyuran bir anlayış, insanlığın sorunlarına cevap üretecek bir sanat geliştirebilecek midir?

Muhafazakâr kelimesinin karşılığı tutuculuktur. Muhafazakârlık, mevcut toplumsal düzenin, düşüncelerin, ilişkilerin, kurumların, alışkanlıkların ve kültürün değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmektedir. O halde “muhafazakâr sanat”, her alanda dondurulmuş bir yaşam biçimini kendine malzeme yapacak ve bunu estetik bir görünüme kavuşturmaya çalışacaktır. Elbette muhafazakâr değer yargılarını yücelten bir oyun yazılır ve sahneye konur, filmler çekilir, resim yapılır vs. Ancak toplumu olduğu gibi muhafaza etmeye çalışan bu anlayışa ters bir şekilde, toplumlar kaçınılmaz ve kesintisiz bir değişim ve dönüşüm süreci içerisindedirler. Sanatın bu doğal akışa ters bir mecrada gelişmesi beklenemez. Bu yöndeki bir zorlama sanatsal yaratıcılığa ve zenginliğe darbe vurulması anlamına gelecektir. İran bunun çarpıcı bir örneğini sunmaktadır. Zira sanatın üzerinde gelişeceği ne varsa molla rejimi tarafından devlet zorbalığıyla baskı altına alınmış ve sanatın gelişim kanalları kapatılmıştır. Kendine yeni kanallar bulmaya çalışan İran sinemasının, tüm anlatmak istediklerini çocuk teması üzerinden anlatmaya girişmek zorunda kalması da bu gerçeğin bir yansımasıdır. Sanatı tepeden kontrol altına alarak kendi siyasal amaçları doğrultusunda kullanmak isteyenler, gerçekte sanatın kolunu kanadını kırarak insanlığın kültürel birikimlerine büyük darbeler indirmişlerdir. Meselâ Ortaçağ’da sanat kilisenin hizmetine koşulmuştur. İsa’nın doğuşunu, cennet ve cehennemi, melekleri, günahkâr insanın pişmanlıklarını anlatan dini oyunların dışında oyunlar yazılmasına ve sahnelenmesine izin verilmemiştir. Sanatın gelişmesi bu dönemde kesintiye uğramıştır.

Ne var ki, hiçbir yasak ya da sanatın bastırılması canlı yaşam karşısında uzun süre dayanamaz. Nitekim burjuva toplumun şafağı söktüğünde, kilise tiyatrosunun yanında oldukça güçlü ve canlı bir tiyatro gelişmeye başlamış, aynı zamanda sanatın diğer alanlarda gelişmesinin de önünü açmıştır. Dolayısıyla, AKP ya da bir başka iktidarın sanatı tepeden kontrol etmesi ve bastırması yaşamın dinamiği karşısında tutunamaz.

Kapitalizm sanatın hapishanesidir

Üzerinde durulması gereken bir başka konu, burjuva toplumda sanatın gelişme kanallarının ne kadar açık olduğudur. Bir zamanlar devrimci olan burjuvazi, bilimin ve sanatın gelişmesinin önünü açmıştı. Ancak feodal soyluluk karşısında zafer kazanan burjuvazi, sömürü düzenini korumak için tutuculaştı ve gericileşti. Bu andan itibaren, giderek artan bir tempoyla sanatın gelişme kanalları tıkandı ve zincire vurulan sanat, burjuva düzendeki verili ilişkileri meşrulaştıran ve onu yeniden üreten bir yavanlık içinde debelenmeye başladı. Burjuva muhafazakârlaşması her alanda boğucu bir toplumsal ortam yaratmış ve bu durum sanatın üzerine karabasan gibi çökmüştür. Tarihsel perspektiften baktığımızda da görüyoruz ki, muhafazakârlık sanatın hapishanesidir ve sanatın özgürce gelişmesi için burjuva gericiliğinin elinden kurtarılması gerekmektedir.

Şöyle dönüp geriye baktığımızda, kapitalist toplumda sanata damgasını basan akımların ekseriyetinin 20. asrın ilk çeyreğine kadar olan sürede sahneye çıktığını görüyoruz. Zira emperyalist çürüme çağıyla birlikte burjuva siyasal gericiliği toplumun tüm alanlarında kendini göstermeye başlar. Üretici güçler gelişip sınıfsız bir toplumun zeminini döşerken, burjuvazi hem üretici güçlerin sınırsız gelişmesini engellemekte hem de bu üretici güçler üzerinde yeni bir toplum kurulmaması için gerici bir mücadele yürütmektedir. Bu gerilim bir taraftan kriz ve savaş, öte taraftan ise toplumsal çürüme olarak kendini açığa vurur. Nitekim kapitalizmin krizi ve patlayan iki dünya savaşı milyonların canını alıp sakat bırakırken, kentler yok oldu, üretici güçler yıkıma uğradı ve insanlık umutsuzluğa sürüklendi. Kapitalizm, insanlığa faşizm dehşetini ve nükleer bomba felâketini yaşattı. 1990’lardan sonra ise, kapitalist gericileşmenin ve çürümenin hızlanan bir evresine girmiş bulunuyoruz. Elbette bu tesadüf değildir. Kapitalizmin tarihsel buhranı ve çıkışsızlığı kendini daha derinden hissettirmeye başlamıştır. Patlak veren küresel ekonomik kriz ve yürüyen emperyalist hegemonya savaşları bu çıkışsızlığın dünya planındaki görünümleridir. Kapitalizm, topluma bir gelecek vaat edemiyor ve bu durum her alanda kendini bir kriz olarak gösteriyor.

Şöyle bir bakalım: İşsizlik, yoksulluk ve açlık artarken, milliyetçilik ve ırkçılık yaygınlaşmaktadır. Afrika’da insanlar açlıktan kırılmaya devam ediyorlar. Tutuculuk, düşünme tembelliği, geleceğe inançsızlık, boşvermişlik, hiççilik, hurafelerden ve mistik güçlerden medet umma, akıl dışılık toplumsal atmosfer haline gelmiştir. Son yirmi yılın sanatına ve edebiyatına, özellikle de sinema sektörüne fantastik yaratıkların damgasını basması, aslında kapitalist çürümenin ve çıkışsızlığın bir resmidir. Romanlarda ve bunlardan uyarlanan filmlerde vampirlerden, zombilerden, bilmem kaç başlı canavarlardan, garip görünümlü istilacı uzaylılardan, UFO’lardan, büyücülerden geçilmiyor. Bunların yanı sıra tufanlar, depremler, kasırgalar ve dünyanın yıkımın eşiğine gelmesi... Aslında günümüz burjuva sanatından daha ilerisini beklemek de haksızlık olacaktır. Zira sanat, üzerinde yükseldiği nesnel durumu yansıtır ve onu değişik formlarda üretir. Bu nedenle yukarıdaki tablo, kapitalist çürümenin ve çıkışsızlığın sanatsal ifadesidir.

Sanatın toplumun gerçek sorunlarıyla ilgilenmesi ve insanın yaratıcılığını tüm yönleriyle dışa vurabilmesi için kapitalizmden kurtarılması gerekiyor. Sanatçı kapitalist piyasanın tutsaklığından kurtulduğunda özgürce yaratmaya girişecektir. Şurası açık ki, kapitalizmin alaşağı edilmesiyle sanata vurulan zincirler kırılacak ve bilinci özgürleşen sanatçının toplumsal temelde yaratıcılığı gürül gürül akmaya başlayacaktır.



[1] Marx, Engels, Lenin, Sanat ve Edebiyat, Evrensel Yay., s.106

[2] Marx, age, s.91

[3] Lenin, “Parti Örgütü ve Parti Edebiyatı”, age, s.199-200

[4] Engels, age, s.138

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 89, Ağustos 2012