İslami Harekette Yaşanan Ayrışma Süreci

Utku Kızılok

1 Şubat 2011






2.bölüm

1980 askeri faşist darbesiyle birlikte Türkiye her açıdan yeni bir döneme giriyordu. Büyük sermaye çevrelerinin gündeme getirdiği 24 Ocak kararları faşist diktatörlük altında sorunsuz bir şekilde hayata geçirilecekti. Türk lirasının %32,7 oranında devalüe edilmesini sağlayan 24 Ocak kararlarının ana unsurları şunlardı: “Devletin ekonomideki payının küçültülmesi, tarım ürünleri destekleme alımlarının sınırlandırılması, gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonların kaldırılması, dış ticaretin serbestleştirilmesi, yabancı sermaye yatırımlarının teşvik edilmesi ve yabancı sermayenin kâr transferlerine kolaylık sağlanması, yurtdışı müteahhitlik hizmetlerinin desteklenmesi, ithalatın kademeli olarak serbestleştirilmesi ve ihracatçı firmaların vergi iadeleri, düşük faizli krediler ve çeşitli gümrük muafiyetleri ile desteklenip teşvik edilmesi…”[1]

TÜSİAD’da cisimleşen büyük sermayenin yapısal dönüşüm stratejisinin hedefi, Türkiye kapitalizmini dışa açarak emperyalist kapitalizme derinlemesine entegre etmekti. Sermayenin geldiği düzey iç pazara dayalı büyüme modelinin aşılmasını dayatıyordu. Burjuvazi, ihracata dayalı bir sermaye birikim modeline geçmek, bu yolla ülkeye döviz girmesini sağlamak, yabancı sermayenin doğrudan yatırımının önünü açmak ve yabancı sermayeyle yapacağı ortaklıklarla daha da palazlanmak istiyordu. Fakat ihraç edilecek sanayi ürünlerinin maliyetini azaltmak ve aynı zamanda yabancı sermayeye elverişli bir ortam sunmak için en başta ücretlerin düşürülmesi gerekiyordu. 1980 askeri faşist darbesi, yükselen işçi hareketini ezerek sermayenin katmerli sömürüsünün önünü açmakla kalmadı, bir olağanüstü rejim altında yapısal dönüşümleri de hayata geçirmeye başladı.

Yapısal dönüşümler ve dışa açılma askeri faşist diktatörlük altında başlatıldı ve Özal döneminde de devam ettirildi. Özal dönemi olarak karakterize edilen 1980’ler, Türkiye kapitalizminin muazzam bir dönüşümüne sahne oldu. Emperyalist kapitalizmle derin entegrasyon, kapitalist gelişmenin hızlanan temposu, sanayinin büyümesi, teknolojik ilerlemeler, bayındırlık işlerine hız verilmesi, altyapı ve üstyapı inşaasının sıçramalı gelişmesi, elektriğin en ücra köşelere kadar götürülmesi, mal dolaşımının hızlanması, toplumun tüketim kalıplarının genişlemesi ve çeşitlenmesi… Bu dönemde ekonomik liberalleşmeye paralel olarak devlet ekonomiden elini çekmeye başlıyor ve özelleştirmeler aracılığıyla özel sermaye daha da palazlandırılıyordu.

Kapitalist pazarın genişlemesi ve çeşitlenmesi büyük sermaye kadar alttan gelen orta ve küçük ölçekli kapitalistlere de büyük imkânlar sunuyordu. Anadolu kentlerini de kapsayacak şekilde kurulan Organize Sanayi Bölgeleri, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere (KOBİ’lere) verilen devlet teşvikleri, düşük faizli krediler, yabancı sermayeyle yapılan ortaklıklar İslamcı sermaye kesimlerinin de palazlanmasının ve gelişmesinin önünü açacaktı. Burjuva yazarlardan Mehmet Barlas, 2006’da yaşanan Müslüman Kalvinizmi tartışmasında, Özal’ın bu politikalarına dikkat çekiyordu: “Turgut Özal bilinçli şekilde ‘Organize Sanayi Bölgeleri’ni teşvik etmeseydi, konvertibilite ve daha sonra Gümrük Birliği olmasaydı, Calvin’in kendisi gelse acaba ‘Anadolu Kaplanları’nı ortaya çıkartabilir miydi?”[2]

Özal, İslamcı sermaye kesimlerinin önünü açmak için çok önemli bir düzenlemeyi hayata geçirecekti. 1983’te Özel Finans Kurumlarının mali sisteme girmesine izin verilmesiyle İslamcı sermaye kesimleri kendi bankalarını kurmaya başladılar. Başta Arap sermayesinin Türkiye’ye aktarılmasında ve inançlarından ötürü birikimlerini banka yerine yastık altında tutan dindar kesimlerin parasının sermaye yatırımlarına çekilmesinde bu finans kuruluşlarının büyük bir rolü vardır. Biçimsel olarak faizi dışlayan, “katılım ve kâr payı” esasına göre çalışan bu finans kuruluşları, İslamcı sermaye kesimlerinin kredi bulma sorununu önemli ölçüde çözüyor ve yatırım yapmaları kolaylaşıyordu. Geldiğimiz aşamada, örneğin 2008 verilerine göre, dört adet olan bu özel finans kuruluşları toplam bankacılık sisteminin aktiflerinin %3,7’sini, mevduatların %4,2’sini, kredilerin ise %5,2’sini ellerinde tutmaktalar.

1980 sonrasında yaşanan kapitalist dönüşüm kırın çözülmesini sıçramalı bir şekilde hızlandıracak ve köyden göçerek gelen kitleler büyük kentlerin varoşlarını doldurmaya başlayacaklardı. Büyük metropollerin varoşlarına yerleşen, iş bulamayan, altyapı sorunu hiçbir şekilde çözülmeyen mahallelerde yaşamaya mahkûm edilen, kente alışamayan, kendini dışlanmış hisseden geniş kitleler, bir ölçüde gettolaşan bu cangıllarda tam anlamıyla bir travma yaşamaktaydılar ve hâlâ da yaşamaktalar. Dalgalar halinde yaşanan göç ve göçle birlikte ortaya çıkan sorunlar burjuva siyasetin geleneksel yatağının değişmesinde büyük bir rol oynamıştır. Askeri faşist darbe tarafından ezilen sosyalist hareketin güçsüzlüğü koşullarında, kent varoşlarında arayış içinde olan, sığınak arayan ve yaşadıklarına öfke duyan kitleler İslamcı akımlara yönelmişlerdir. Faşist diktatörlüğün, kendini topluma kabul ettirmek amacıyla Türk-İslam sentezli bir ideoloji kullanması ve dini öğeleri öne çıkartması ise İslamcı kesimlerin kitlelere ulaşmasında ön açıcı bir etken olmuştur.

1980’lerin ortasından itibaren İslami akımların giderek kitleselleştikleri ve toplumda daha fazla öne çıkmaya başladıkları görülmektedir. Özel okulların (lise-üniversite) ve dershanelerin açılmasına izin verilmesiyle İslami akımlar, bu elverişli dönemde yeni ve önemli bir örgütlenme aracına kavuşmuş oluyorlardı. İslami kesim içinde özellikle Fethullah Gülen cemaati özel eğitim kurumlarına büyük yatırımlar yapmıştır. Gülen’in en büyük hedeflerinden birisi, kendi ifadesiyle “altın nesil”, yani eğitimli kadrolar yetiştirmekti. Zamanla hızla artan özel okullar, İslami akımların kadrolarını devşirdikleri ve kendi entelijansiyasını yetiştirdikleri önemli alanlar olmuştur. Bu dönemde kurulan okullar, vakıflar ve derneklerin yanı sıra, neredeyse tüm tarikat ve akımların giriştiği yayın faaliyeti İslami kesimlerin örgütlenmesinde bir başka önemli araçtır. Yaşanan zenginleşme, örgütlenmelerinin önünün açılması, İran devrimi, Afganistan’da SSCB’ye karşı verilen direniş gibi hususlar İslami akımların kendilerine olan güveninin artmasına neden olmuştur.

Fakat İslami sermaye kesimlerinin palazlanması ve burjuvalaşmanın bu akım içerisinde genişlemesi, toplumda daha fazla öne çıkmaları, kitlelerin örgütlenmesine dönük yeni politikaların belirlenmesi ihtiyacı ve yürütülen tartışmalar içten içe bir dönüşümün dışavurumlarıdır. Örneğin, 80’lerin ikinci yarısında üniversitelerde patlak veren başörtüsü sorunu, aslında İslamcı kesimlerin zenginleşmeye, kentleşmeye, düzene entegre olmaya ve toplumsal hayata daha fazla karışmaya başlamasıyla doğrudan ilişkiliydi. Biçimsel İslami giyim kuşama ve İslamcı söyleme rağmen durum, düzene entegre olma yönünde ilerlemekteydi. 1990’lara girilirken İslamcı kesimden kimilerinin getirdiği, “dinci olup da dindar olmayanlar” eleştirisi süreç hakkında önemli bir ipucudur.

“Adil düzen” rüzgârları

1990’lı yıllara, askeri faşist rejimin temellerini attığı ve Özal’ın tek parti hükümetiyle üzerine oturduğu siyasal istikrarın bozulması damgasını basacaktı. 1990’lara girildiğinde kapitalist gelişme karşısında tutunamayan kırın çözülmesi giderek hızlanıyor, dalgalar halinde göç devam ediyordu. 80’lerin ikinci yarısından itibaren işçi hareketinin kıpırdanmaya başlaması ve artan toplumsal huzursuzluk seçimlerde doğrudan kendini dışa vuracaktı. Beri tarafta ise ABD emperyalizminin başlattığı Körfez Savaşıyla ve SSCB’nin çökmesiyle karakterize olan bir uluslararası siyasal konjonktür söz konusuydu.

İşte bu ortamda yapılan 1991 genel seçimlerine MHP ile ittifak yaparak giren Erbakan önderliğindeki Refah Partisi, dört milyondan fazla (%16,2) oy aldı. Bu rakamların tesadüfî olmadığı, üç yıl sonra, 1994’te yapılan belediye seçimlerinde RP’nin oylarını %19’a çıkartmasıyla açığa çıktı. 5 milyondan fazla insan İslamcı RP’ye oy vermiş, Türkiye’nin en büyük iki kenti olan İstanbul ve Ankara’nın yönetimi bu partiye geçmişti. Üstelik İstanbul’da RP’nin adayı Recep Tayyip Erdoğan’a şans tanınmamasına, beri taraftan kitlelerin şeriat öcüsüyle korkutulmasına rağmen olmuştu bu. Elbette seçim sonuçları verili siyasal arenada deprem etkisi yarattı, Kemalist kesimler çok daha yüksekten “şeriat geliyor” çığırtkanlığına başladılar. Peki, gerçekten de ezici çoğunluğunu emekçilerin oluşturduğu milyonlarca insan şeriat için mi oy vermişti?

Hiç kuşkusuz ki hayır! Yukarıda genel hatlarıyla ortaya koyduğumuz gibi, kentin varoşlarına yığılan ve çıkışsızlığa itilen milyonlarca emekçi bir çıkış aramaktaydı. Bu umutsuzluk ortamında “adil düzen” söylemiyle ortaya çıkan, sıkı bir örgütlenme yapan, sosyal yardımlarda bulunan, dayanışma ağları örgütleyen RP, kitleleri peşine takmayı başarmıştır. Diğer unsurların yanı sıra, kitlelerin RP’ye yönelmesinin en önemli nedenlerinden biri “adil düzen” vaadiydi. Demagojik bir içeriği olan ve nasıl gerçekleşeceği pek belli olmayan bu “adil düzen” söyleminin kimi yönleri slogan biçiminde öne çıkartılmaktaydı. Erbakan imzalı Adil Ekonomik Düzen adlı kitapta şöyle deniyordu: “Köle düzeni, milyonlarca insanı geçim sıkıntısı, açlık, sefalet, işsizlik ve geri kalmışlığa mahkûm ederek ezmekte; bunların hakkını haksız olarak ellerinden alıp emperyalizme, dünya siyonizmine ve onların işbirlikçisi ufak bir mutlu azınlığa aktarmaktadır. Bunun neticesi olarak büyük çoğunluk gittikçe fakirleşmekte, ufak bir azınlık ise gittikçe zenginleşmektedir.”[3]

Bu sözde anti-emperyalist poz kesmelerden ve Türkiye’nin zenginlikleri yağmalanıyor edebiyatından sonra, “adil düzen”de refahın paylaşılacağı, haksız para basılmayacağı, sağlam paraya geçileceği, bugünküne göre üç misli üretim yapılacağı, üç misli insan çalışabileceği, her şeyin fiyatının üçte birine düşeceği, herkesin üç misli fazla satın alma gücüne kavuşacağı dillendiriliyordu.[4] Kitabın en dikkat çekici demagojik satırlarından kimileri ise şunlardı: “Adil Düzen’e geçilir geçilmez bugünkü kahvehanelerde boş oturan işsizler bir anda yüksek ücret alma potansiyeline ve imkânına kavuşacaklardır. Onlar iş arayacaklarına müteşebbisler kredi alabilmek için onları arayacaklardır.”[5] Emekçi kitlelerin yaşadığı sıkıntıların betimlenmesine, teşhir edilmesine ve sola çalan bir söylemin kullanılmasına özellikle dikkat ediliyor, “adil düzen”in kapitalizmin ve komünizmin faydalı yanlarını aldığına dikkat çekiliyordu.

“Adil düzen” söylemi ne kadar tutarsız olursa olsun, arayış içerisindeki geniş kitlelere çekici geliyordu. RP’nin sola çalan bir söylem kullanarak emekçi kitlelerin sıkıntılarını oya dönüştürdüğünü, seçimlerden hemen sonra süreci değerlendiren İslamcı yazarlar da dile getiriyorlardı. Örneğin, Abdurrrahman Dilipak şunları söylüyordu: “RP’nin oylarına dışarıdan baktığımız zaman şunu görürüz: Çok dinamik, çok genç, İstanbul’a dışarıdan gelmiş ve yerleşmiş insanlar. Büyük kentten pay almak isteyen, mücadele eden, çocuğunu okutmak isteyen, Tahtakale gibi iş piyasasına girip çıkmak isteyen insanlar bunlar. RP, bir yanda kentle uzlaşamayan insanları, öbür yanda sosyal demokratların üzerinde siyaset yaptığı insan topluluklarını etkilemeyi başardı. Sosyal demokratların bıraktığı boşluk RP’nin işini kolaylaştırdı… RP’nin seçim kazandığı bölgeler, İstanbul’da Kürtlerin de yoğun olduğu bölgeler. Son göç dalgasından etkilenen insanların varlığına dikkat çekmek gerekiyor.”[6] Dilipak, eskiden düzene tepkinin simgesi solculardı, şimdi ise İslamcılar, kitlelerin RP’ye yönelimi düzene bir tepkidir, diye ekliyordu.

Vurgulayageldiğimiz üzere, yaşanmakta olan muazzam göç, büyüyen toplumsal sorunlar ve düzene duyulan öfke, sosyalist hareketin yokluğu koşullarında İslamcı harekete yönelmiştir. Fakat gerçekte RP ne düzen karşıtıydı ne de anti-kapitalist. RP ve Erbakan’a göre, aslında zengin bir ülke olan Türkiye “Batı taklitçisi” bir zihniyetle yönetildiği için geri kalmaktadır. Ama Milli Görüş kadroları iş başına gelince devlet-millet kaynaşması yaşanacak ve tüm sorunlar çözülecektir! Böylece esas sorun devleti yöneten kadroların değişmesine indirgenmiş oluyordu.

Daha önce de dikkat çektiğimiz gibi Milli Görüş partileri, ortaya çıkan İslamcı sermaye kesimlerinin iktidardan pay alması için siyaset sahnesindeydiler. Erbakan’ın “ağır sanayi” hamlesiyle milli sanayi vurgusu yapması, emperyalizme, siyonizme ve onların bir avuç işbirlikçisi olarak gördüğü büyük sermaye kesimlerine çatması özde bu nedenledir. Erbakan, herkese fırsat eşitliğinden, haksız vergilerden, faizlerin kaldırılmasından, kredilerin adil ölçüler içinde dağıtılmasından dem vurduğunda, aslında üretilen artı-değer kitlesinin eşit bölüşülmediğini ve İslamcı sermaye kesimlerine yeterince olanak tanınmadığını anlatmak istiyordu. Özetle RP’nin esas derdi iktidara ulaşmaktı ve bu hedef doğrultusunda türlü manevralar yapmaktan da geri durmamıştır. Belediye seçimlerine giderken RP’nin İslamcı söylemini geri çekip parti vitrinine “modern” görünümlü tipleri yerleştirmesi, Orduya, dolayısıyla da rejime “biz de Atatürkçüyüz” mesajları vermesi, ama aynı zamanda düzen karşıtı pozlar kesmesi, haksızlıklardan ve “adil düzen”den dem vurması yapılan oportünist manevralara birer örnektir.

İslamcı sermaye kesimlerinin iktidar nimetlerine ulaşmaya başlamasıyla düzene entegrasyon hızlanacak ve RP’nin söylemi revize edilecekti. Şimdilerde AKP’nin önde gelen ideologlarından Yalçın Akdoğan bu konuda şunları yazıyor: “Refah Partisi İslamlaşmayı destekleyen bir görünüm taşımasına ve dini cemaatlerin ulaşamadığı kesimler üzerinde İslamcılığın yaygınlaşmasında etkili olmasına rağmen, ideolojik muhalefetin ehlileştirilmesi ve sisteme entegre edilmesinde önemli fonksiyonlar görmüştür. Partinin kurulduğu yıllardaki devletçi yapısından serbest piyasa ekonomisini savunan daha liberal bir yapıya evrilmesi gibi, sosyal tabanı da demokrasiyi reddeden ve sistemi kökten eleştiren bir tepkisellikten, sistemle uyuşma içinde olan, uzlaşma ve hoşgörüyü arzulayan bir noktaya gelmiştir.”[7] Fakat RP’nin en kıdemli kadroları değişime daha fazla ayak uyduramayınca, dolayısıyla da sermayenin ihtiyaçlarına yeterince cevap veremeyince, Milli Görüş hareketi bölünmüştür.

28 Şubat dönüşüme ebelik yapıyor

Aralık 1995’te yapılan genel seçimlerde RP, 6 milyon oy alarak (%21,4) birinci parti oldu. Milyonlarca emekçi, müesses nizamın partilerinden umutlarını kesmiş ve “adil düzen” vaat eden RP’ye yönelmişti. RP’nin tırmanışında hiç kuşku yok ki, özellikle İstanbul gibi büyük kentlerin yönetimine oturduktan sonra, o güne kadar unutulan varoşlara temel hizmetleri götürmüş olmasının çok büyük bir etkisi vardı. RP’nin yükselişinin önlenememesi, geleneksel iktidar odaklarını –yani asker-sivil Kemalist bürokrasiden, büyük sermaye kesimlerinden ve bunların siyaset esnafından müteşekkil iktidar blokunu– derin bir endişeye sürüklemişti. Zira iktidara ortak olmak isteyen ve RP’de cisimleşen İslamcı sermaye kesimleri çok ciddi bir güç elde etmişlerdi. İktidar blokuna dâhil olmayan, dolayısıyla da sistemin merkezinde yer almayan bu sermaye kesimleri, sistemin çevresinden sistemin merkezine doğru yöneliyorlardı. Buna dur demek isteyen hâkim iktidar çevreleri, şeriat öcüsüyle toplumu korkutmaya giriştiler ve birinci parti olmasına rağmen hükümet kurma görevini RP’ye vermediler.

Ancak bir süredir burjuva siyaset arenasında yaşanmakta olan kriz, DYP ve ANAP’ın kurduğu koalisyon hükümetinin dağılmasına neden oldu. Avrupa ülkelerine giderek “şeriatı ancak ben durdururum” diyen, bu manevra sayesinde içeride ve dışarıda hâkim güçlerden onay alarak ANAP’la koalisyon kuran Çiller, hükümet dağıldıktan sonra, tam bir oportünist dönüşle RP’ye yöneldi ve hükümet kurdu. RP’yi daha fazla ehlileştirmeyi amaçlayan hâkim iktidar çevrelerinin bu oportünist manevraya göz yumduklarını, iktidar olma arzusuyla yanıp tutuşan Erbakan ve İslamcı sermaye kesimlerinin Çiller’in yolsuzluklarını akladığını da kaydetmek gerekiyor. Hükümetin birinci ortağı olan RP gerek içerideki gerekse dışarıdaki güç odaklarına olumlu mesajlar vermek amacıyla daha önce söylediklerini yalayıp yuttu. RP, karşı çıktığı Çekiç Güç’ün süresini uzattı, Kürt kentlerinde süren olağanüstü hal uygulamasına devam dedi ve daha da önemlisi onca eleştirdiği siyonist İsrail devletiyle yapılan tüm askeri anlaşmaları onayladı.

Elbette bu tavizler RP’nin bünyesinde biriken çelişkilerin bir yönüne işaret etmektedir. Belediyeler üzerinden İslamcı burjuvaziye sermaye aktaran RP, şimdi bu temelde hükümet olanaklarını da kullanmak istiyordu. RP’nin kendi sermaye kesimlerini palazlandırma kaygısı, geleneksel İslamcı bakış açısıyla da birleşerek hükümetin siyasal önceliklerini belirledi. ABD’nin, Genelkurmay’ın ve Dışişleri bürokrasisinin itirazlarına rağmen Erbakan ilk resmi gezisini İran’a yaptı, daha sonra ise Kaddafi’nin Libya’sına gitti. RP’nin ve Erbakan’ın en önemli adımlarından birisi de Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Mısır, Endonezya ve Nijerya’dan meydana gelen D-8’in (kalkınmakta olan 8 ülke) kurulmasına öncülük etmesiydi. Bu, İslamcı sermaye kesimlerine yeni pazar arayışından başka bir şey değildi. Bu yönelimi, Erbakan daha önce “Adil Düzen” adlı kitapta şöyle özetlemişti: Müslüman ülkelerle Ortak Pazar kurulacak ve onların ihtiyacı Türkiye’den karşılanacak! Bunun nedeni açıktı: TÜSİAD karşısında Avrupa pazarında yeterince yer bulamayan İslamcı sermaye kesimleri, çok eskiden beri Müslüman ülkelere yönelmiş durumdaydılar. Yani meselenin özü tümüyle iktisadiydi ve dolayısıyla iktisadi öz siyasal önceliği belirliyordu.

Fakat RP ve hâkim iktidar bloku arasındaki çelişki bu kadarla sınırlı değildi. RP’ye ve Erbakan’a göre o güne kadarki hükümetler “Batı taklitçisi” idiler: “Türkiye’nin meselelerinin asıl sebebi taklitçi zihniyetlerin yanlış politikalarıdır… Biz iki bin yılına kadar iktidarda olursak baş meselemiz taklitçilik hastalığını tedavi etmek, Batı taklitçiliği zihniyeti yerine milletimize kendi Milli Görüş’ünü temel görüş olarak kazandırmaktır.”[8] Dolayısıyla RP, Türkiye’nin AB’ye girmesine ve “Hıristiyan kulübü”nün bir parçası olmasına karşı çıkıyordu. Bu nedenle Gümrük Birliği’ne de karşıydı. Şimdi cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül, 1995’te mecliste yaptığı ateşli bir konuşmada AB’yi yerden yere vuruyor, onların “ortak” Türkiye’nin ise yalnızca “pazar” olacağını ileri sürüyordu. TÜSİAD’da cisimleşen büyük sermayenin kader birliği yapmak istediği AB’ye, iktidardaki bir partinin “Hıristiyan kulübü” diyerek karşı çıkması aşılması gereken çok ciddi çelişkileri de beraberinde getiriyordu. Daha 1994’te, belediye seçimlerinden sonra Rahmi Koç, “Türkiye Refah’laşmayacak, Refah Türkiyeleşecektir” diyordu.

Beri tarafta ise AB ve ABD gibi uluslararası güçler vardı. Gerek AB gerekse ABD’nin amacı RP’yi ehlileştirmekti aslında. SSCB’nin dağılmasıyla birlikte onlarca ülke ve uçsuz bucaksız topraklar kapitalist sistemin parçası haline geldi. Ortaya çıkan bu muazzam pazar ve yatırım alanlarının sisteme entegre edilmesi ve daha da önemlisi Batı emperyalizminin nüfuzu altına alınması için Türkiye’ye de görev biçiliyordu. Dönemin Alman Dışişleri Bakanı Kinkel şöyle diyordu: “Türkiye’nin Avrupa’ya ait olduğunu göstermek için, Avrupalılar her şeyi yapmalıdır… Türkiye bizimle çok iyi dost bir ülkedir. Demir Perde’nin yıkılmasından sonra, Avrupa ile İslam âlemi ve Asya ülkeleri arasında önemli bir köprüdür. Türkiye izole edilemez.” Hele İslamcı bir partinin başta olması, Türkiye’nin bu köprü ülke görevini Ortadoğu ve Orta Asya’da daha sorunsuz bir şekilde yerine getirmesini sağlayacaktı. Bir bakıma AKP’nin bugünkü rolü o zamanın RP’sine oynatılmak isteniyordu. Örneğin Erbakan 1994’te Amerikan Müslümanlar Konseyi’nin davetlisi olarak ABD’ye gittiğinde, ABD yönetimi çeşitli girişimlerde bulunarak RP’yi istediği çizgiye çekip çekemeyeceğini görmek istedi. Lakin Erbakan ABD’nin istediği rolü oynamaya yanaşmıyordu. Buna rağmen, Amerikan pragmatizmi Çiller-Erbakan koalisyon hükümetine razı oldu. Ama partinin tepe yönetiminin geleneksel Batı ve Yahudi karşıtı milliyetçi çizgisi ve dönüşüme kapalı kaskatı yapısı RP’nin bir AKP olmasına izin vermiyordu.

Böylece içeride hâkim iktidar bloku ve dışarıda ise AB ve ABD emperyalizmi RP’nin hükümetten düşürülmesi hususunda birleşmiş oluyorlardı. Nitekim asker-sivil bürokrasi öncülüğünde büyük bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın ana karargâhı bizzat ordu Genelkurmayıydı. Toplum, özellikle medya aracılığıyla “şeriat geliyor”, “laiklik elden gidiyor”, “ülkeyi bölecekler” gibi temalar eşliğinde bombardımana tutuldu. Her nedense birden bire kent merkezlerinde boy gösteren sarıklı cüppeli Aczmendi tarikatı ve benzerleri bu propagandaya katık yapıldı. Kemalist kesimler harekete geçirildi ve “ordu göreve” sloganları Anıtkabir’de yankılanmaya başladı. Nihayetinde 28 Şubat kararlarıyla baskı altına alınan RP hükümetten düşürüldü, İslamcı sermaye kesimlerine darbe vuruldu, İslamcı akımlar kıskaca alındı, onlarca öğrenci başörtüsü nedeniyle ve birçok İslamcı akademisyen ise “irtica” gerekçesiyle üniversitelerden atıldı. Çok açık ki, 28 Şubat silahsız bir askeri müdahaleydi. Nitekim rejime “balans ayarı” çektiklerini söyleyen ve sürecin mimarlarından olan Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, 28 Şubat’ı postmodern bir darbe olarak adlandırmaktan geri durmayacaktı.

Böylelikle hâkim iktidar bloku, postalın gücüne başvurarak İslamcı sermaye kesimlerinin çevreden gelerek iktidara ortak olmasının önüne geçmiş oldu. RP ve İslamcı kesimler 28 Şubat’a gerçek anlamda bir direnç göstermedikleri gibi, süreci başlatan kararların altına bizzat Erbakan imza atmıştı. Oysa aynı Erbakan, iktidarın paylaşılması ve kendilerinin sistemin merkezine kabul edilmesini kastederek şöyle diyordu: “Geçiş dönemi sert mi olacak yumuşak mı, tatlı mı olacak kanlı mı?” Fakat RP ve Erbakan, 2002’de iktidara gelen AKP ve Erdoğan’ın asker-sivil bürokrasiye karşı aldığı tutumu alamayacaktı. Zira RP, gerçekte iktidar kavgasının ne denli sert bir mücadele gerektirdiğini yeterince kavrayamamıştı ve en önemlisi de içeride büyük sermayeyi, dışarıda ise emperyalist güçleri karşısına almıştı.

28 Şubat süreci İslamcı kesimler içinde yaşanmakta olan dönüşümün dışa vurmasında önemli bir rol oynayacaktı. Bu kesimden birçok yazar daha liberal görüşler savunmaya başladı. İslamcı kesimler 28 Şubat darbesini yedikten sonra gözle görülür bir şekilde insan haklarına ve demokrasiye vurgu yapma ihtiyacı duyuyorlardı. İslami akımların ana gövdesi artık eskisi gibi Batı karşıtı bir tutum içinde değildi ve hatta RP’nin yerine kurulan Fazilet Partisi’nin (FP) Genel Başkanı Recai Kutan, ilk yurt dışı gezisini ABD’ye yaparken, şeriat düzenine karşı olduklarını söylüyordu. FP, demokratikleşme ve sivilleşmeyi öne çıkartırken, beri taraftan da Özal’ın misyonunu da üstlendiğini dile getirmekteydi. Ancak tüm bunlar Milli Görüş hareketini bir arada tutamadı. Artık Milli Görüş hareketi misyonunu tamamlamış gözüküyordu. Nitekim uzun bir dönemdir Milli Görüş hareketinde olgunlaşan ayrışma, Erdoğan önderliğindeki kadroların ana kitleyi kopartarak AKP’yi kurmasıyla sonuçlandı.

Bölünmeden sonra Erdoğan şunları söylüyordu: “Bugün Avrupa Birliği’ne girme taraftarıyım. Onların gösterdikleri performans ve gerçekleştirdikleri düşünce değişimi bizim de değişimimizi sağladı. Şimdi yepyeni, yenilikçi söylemle ortaya çıkan bir partinin başkanıyım. Fikirlerim değişti. Artık yeni Tayyip’im, o Tayyip değilim.”[9] Bir taraftan “adil düzen” diyen, düzen karşıtı pozlar kesen, Batı karşıtlığını elden bırakmayan, ama diğer taraftan sistemle barışma hamlelerine girişen, Menderes ve Özal’ın misyonunu üstlenerek merkez sağa oturma manevraları yapan bir Milli Görüş hareketi. Bu yapısıyla Milli Görüş hareketi İslamcı sermayenin değişen ihtiyaçlarına ve önceliklerine cevap veremeyeceği gibi, kendisine yüzünü dönen kitleleri geleneksel söylemle oyalaması da mümkün değildi. 2000’lerin başında MÜSİAD’lı bir patronun şu söyledikleri, İslamcı sermayenin önceliklerinin nasıl değiştiğini gözler önüne seriyordu: “Bizim amacımız, Müslüman ülkeler de dâhil dünya ile bütünleşmektir. … Saplantı haline getirmemek şartıyla Avrupa ile ilişkilerin kaçınılmazlığı ise açıktır. Ama hele de çok farklı uluslararası dinamiklerin söz konusu olduğu bir ortamda neden diğer ülkelerle de ilişkimiz olmasın?”[10] Nitekim yaşanan bölünmeden sonra İslamcı sermaye kesimleri neredeyse tümüyle AKP’nin arkasında saf tuttular. Dolayısıyla Milli Görüş hareketini bölen gerçekte 28 Şubat postmodern darbesi değildi. 28 Şubat süreci ve elbette uluslararası güçler zamanı gelmiş bir doğuma yalnızca ebelik yapmış oldular.



[1] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar/XV, www.marksist.com

[2] Basında Kalvenizm Polemiği, Milliyet, 28 Ocak 2006

[3] akt: Ruşen Çakır, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce (MTSD)/İslamcılık içinde, İletişim Yay., s 559

[4] age, s.560-61

[5] akt: Menderes Çınar, Siyasal Bir Sorun Olarak İslamcılık, Dipnot Yay., s.148

[6] akt: Faik Bulut, İslamcı Örgütler, Tümzamanlar Yay., s.729

[7] Yasin Akdoğan, MTSD/İslamcılık içinde, s.623

[8] akt: Menderes Çınar, age, s.71

[9] Radikal, 22 Ağustos 2001

[10] akt: Şennur Özdemir, MTSD/İslamcılık içinde, s. 841

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no: 72, Mart 2011)