Navigation

Burjuva Demokrasisi ve İşçi Demokrasisi

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Emperyalist çürüme çağı ve demokrasi

Statükocu-devletçi burjuva güçler ile liberal geçinen AB’ci burjuva güçler arasında şiddetlenen tepişme ve ortaya çıkan kriz, Türkiye’deki burjuva demokrasisinin dar çerçevesini ve sınıfsal özünü bir kez daha gözler önüne serdi. Ön cephede ağırlıklı olarak asker-sivil bürokrasinin yer aldığı statükocu güçler, tarihsel mevzilerini –devlet-siyaset üzerindeki hâkimiyetlerini– kaybetmemek için her türlü anti-demokratik yönteme başvuruyorlar. Buna karşın, TÜSİAD’ın başını çektiği liberal geçinen AB’ci güçler, karşı tarafın saldırılarına gerektiği gibi tavır alamamış ve çok savunur göründükleri verili burjuva demokrasisine bile sahip çıkamamışlardır.

Asker-sivil bürokrasinin vesayetine son vermenin, 1982 faşizan Anayasasını bütünüyle değiştirmenin, sendikal ve siyasal örgütlenmelerin önündeki tüm engelleri ve yasakları kaldırarak özgürlükleri genişletmenin, Kürt halkının haklarını tanımanın yolunun köklü demokratik dönüşümlerden geçtiği çok açık. Ancak defalarca gündeme gelmesine rağmen, şimdiye kadarki pratik tecrübe bunun bir halk hareketi olmadan bir türlü gerçekleşemediğini göstermektedir. Lakin burjuvazi ucu devrime açık olan böylesi bir halk hareketinden öcü gibi korktuğu için bu tür demokratik dönüşümlere öncülük edebilecek cesaretten yoksundur.

Birincisi, emperyalist siyasal gericilik çağında yaşanıyor olunmasıdır. Kapitalizmin emperyalizm aşaması sınıflar arası çelişki ve çatışmaların alabildiğine arttığı, emperyalist savaşlar ve proleter devrimlerle kendini dışa vurduğu bir çağdır. Bu çağda burjuva düzene damgasını basan siyasal gericiliktir. Emperyalizmin göreli savaşsız dönemlerinde bile bir “olağanüstülük” göze çarpar. Devletler rutin bir şekilde silahlandırılır, ordu, polis ve gizli istihbarat teşkilatlarına takviyeler yapılır ve ani toplumsal patlamalara karşı “tetikte” beklenir. Tarihsel ve güncel deneyimlerin de gösterdiği üzere, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında şiddetlenen çelişkilerin ne zaman, ne biçimde ve hangi boyutlarda patlayacağı hiç belli olmaz. Şiddetlenen toplumsal çelişkiler emperyalizm çağında proleter devrimleri daima güncel bir olasılık haline getirir. Devrimin güncelliği burjuvazinin yüreğine korku saldığından, emekçi kitleler üzerindeki baskı ve şiddet görünen ve görünmeyen araçlar üzerinden devam ettirilir. Devrim korkusuna kapılan burjuvazi, kitleleri pasif yaşamlarından alarak hareketli siyasal süreçlerin içine çekebilecek köklü demokratik dönüşümleri hayata geçiremez.

İkincisi, siyasal gericilik bugünkü gibi emperyalist savaş dönemlerinde daha belirgin bir şekilde, kitlelerin yaşamını doğrudan etkileyecek anti-demokratik uygulamalarla karakterize olur. Nitekim son birkaç yıldır başta Amerika, Avrupa ve Türkiye olmak üzere, dünyanın her yerinde benzeri gelişmeler yaşanıyor. Verili burjuva demokrasisinin sınırları görece barışçıl dönemlere göre alabildiğine daraltılmakta, polis devleti uygulamaları yaygınlaşmakta ve olağanüstü rejimler gündeme gelmektedir. Bu dönemin en tipik özelliklerinden biri de siyasal gericiliğin tüm burjuva siyasetine ve onun her rengine damgasını basmasıdır. Bu damgayla belirlenen burjuva siyaseti, demokrasinin göreli işlediği dönemlerden farklı olarak, militarizmi ve milliyetçi saldırganlığı alabildiğine yükseltmekte ve anti-demokratik uygulamaların borusunu çalmaktadır.

Üçüncüsü, Ortadoğu’da yürüyen emperyalist savaşın Kürt sorununa uluslararası bir boyut kazandırması ve Güney’de bağımsız bir Kürt devletinin şekillenmekte oluşu TC’yi bir hayli sıkıştırmış bulunuyor. Buna mukabil, gerek burjuvazinin bölgede alt-emperyalist bir güç olarak yükselme arzusu gerekse ABD emperyalizminin Türkiye’yi olası bir İran savaşında kendi yanında, savaşın aktif bir parçası olarak görmek istemesi, Türkiye’yi şu ya da bu biçimde savaşın içine çekmekte ve bu, düzeni daha da sıkıştırmaktadır. İşte Türkiye burjuvazisi içindeki tarihsel çelişki ve çatışma tam da böyle bir konjonktüre denk gelmiştir. Verili siyasal durum, liberal geçinen AB’ci burjuvaziden ziyade statükocu-darbeci burjuvazinin zeminini güçlendirmektedir. Son haftalarda yaşananlar bunu açıkça göstermektedir. Tüm bunlardan ötürüdür ki, emperyalizm çağında genel olarak burjuvaziden, özel olarak da Türk burjuvazisinden kapsamlı ve tutarlı demokratik dönüşümleri hayata geçirmesini beklemek gerçekten de boş bir hayaldir.

Burjuva demokrasisinin özü ve biçimi

Bilindiği üzere devlet bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki tahakküm aygıtıdır ve kapitalist düzende de devlet, burjuvazinin sömürülen kitleler üzerindeki diktatörlüğünün cisimleşmesidir. Fakat burjuva ideologları kitlelerin bilincini bulandırmak amacıyla devleti sınıflar üstü, “tarafsız” bir konuma yükseltirken, kendinden menkul bir diktatörlük kavramının karşısına da demokrasiyi koyarlar. Sanki demokrasinin kendisi de bir diktatörlük değilmiş gibi sunulur. Oysa demokrasi burjuva egemenliğinin bir ifadesi, onun bir siyasal biçimidir.

Burjuva demokrasisi kuvvetler ayrılığı ilkesine göre şekillenir. Bu üç kuvvet, yasama –yani parlamento–, yürütme –yani hükümet– ve yargıdan –yani mahkemeler– müteşekkildir. Gerçekte kitlelerin bu kurumlar üzerinde hiçbir denetim hakkı yoktur. Fakat genel oy, seçme ve seçilme hakkı, her dört-beş yılda bir yinelenen seçimler kitlelerde “biz yönetiyoruz” yanılgısına yol açar. Oysa burjuva demokrasisinin en genel özelliği, kitleleri hiçbir şekilde yönetime katmama ve pasifleştirme üzerine kurulmuş olmasıdır. Tüm siyasal mekanizmalar bu amaçla oluşturulmuştur. Temsili demokrasi ilkesi bu mekanizmaların başında yer alır. Bu ilkeye göre, halk yığınları vekillerini seçerek parlamentoya gönderecek ve bunlar da güya halkı temsil edecektir! Lakin kitleler dört-beş yılda bir seçimlere katılıp “vekillerini” seçtikten sonra, hiçbir şekilde sürece dâhil edilmezler. Ne “seçtikleri” vekillerini geri çağırabilir, ne parlamentoda yapılan yasalara müdahale edebilir, ne de bu yasaların uygulanmasını denetleyebilirler.

Öte yandan, yargı-mahkemeler, işçi-emekçi kitlelere parlamento kadar bile yakın değildir. Türkiye’de siyaset üzerinde belirleyici bir rolü olan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve diğer mahkemelerin başkanları ve heyetleri kitlelerin seçimleriyle işbaşına gelmemekte, bürokratik bir şekilde atanmaktadırlar. Esasında aynı şey diğer devlet kurumları için de geçerlidir. Tüm bu kurumlarda yöneticiler halkın oyuyla değil, tepeden, bürokratik atama yoluyla göreve gelirler. Yani tüm devlet örgütlenmesi yığınların denetiminden uzaktır. Burjuva parlamenter demokrasi, halk yığınlarının her düzeyde siyasal yaşama katılmasına ve aşağıdan yukarıya devletin demokratik bir tarzda örgütlenmesine izin vermez. Ve gelişen her türlü demokratik kitle hareketini boğar.

Burjuva devlet görünen ve görünmeyen kısmıyla, tüm bürokratik yapısıyla halk kitlelerinin üzerine çökerken, parlamenter demokrasi burjuvazinin diktatörlüğünü örten bir incir yaprağı işlevi görür. Fakat ne zamanki emekçi kitleler sistemi şu ya da bu şekilde zorlamaya başlarlar, işte o vakit incir yaprağı kalkar ve sistemin gerçek özü olan diktatörlük tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Türkiye’de Kürt halkı, devrimciler ve emekçi kitleler yıllardır devletin terörüne maruz kalıyorlar. Neredeyse polisin saldırmadığı bir miting ve yürüyüş yok gibidir.

Şurası açık ki, bizimki gibi ülkelerin burjuva demokrasisinde toplantı ve basın özgürlüğü göstermeliktir; düzen tehlikeye girdiğinde göreli özgürlükler bile anında çöpe atılmaktadır. 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen işçi kitlelerine burjuva devletin tüm hışmıyla saldırması ve İstanbul’da terör estirmesi, burjuva demokrasisinde toplantı özgürlüğü söyleminin ne kadar sahtekârca olduğunu bir kez daha doğrulamıştır. Kapitalist düzende gazeteler, radyolar, televizyonlar, internet gibi iletişim araçları burjuvazinin tekelindedir. Burjuvazi bu aygıtlar aracılığıyla emekçileri gece gündüz ideolojik bombardımana tâbi tutuyor. Özellikle yazılı ve görsel medya aracılığıyla gerçekler çarpıtılmakta ve toplum manipüle edilmektedir. İşçi-emekçi kitlelerin bu tür araçları kullanarak kendilerini ifade etmeleri ise bin bir türlü mekanizmayla engellenmektedir. Zor şartlarda ayakta durmaya çalışan demokrat, devrimci ve sosyalist basın, sürekli baskı altına alınarak kovuşturmalara uğramakta, susturulmaya çalışılmaktadır.

Bununla birlikte, oluşturulan siyasal mekanizmalar aracılığıyla emekçi sınıfların seçimden yararlanmasının ve kendi adaylarını parlamentoya göndermesinin bile önüne geçilir. Seçim yasalarında yapılan –%10 barajı gibi– düzenlemeler, seçim bölgelerinin sınırlarının egemenlerin işine geldiği gibi belirlenmesi, temsilde orantısızlık, seçim çalışmalarında çıkartılan fiili engellerle emekçilerin sesi boğulur. Bu topraklarda benzeri yöntemlerle ve süreklileştirilmiş açık şiddetle Kürt halkının yıllardır parlamentoda kendini ifade etmesinin önüne geçilmesi, esasında burjuva demokrasisinin nasıl bir demokrasi olduğunun basit bir örneğidir.

Ne var ki burjuvazi yine de “özgür”, “eşit” ve “genel” oya dayalı demokratik bir düzende yaşadığımızı dillendirmeyi pek seviyor. Ne büyük bir yalan! Nasıl oluyor da siyasal iktidarı ve üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde tutan kapitalistler sınıfı ile tüm bu haklardan yoksun işçi sınıfı eşit olabiliyor?

Çok açık ki, kapitalist düzende üretim araçlarıyla birlikte devlet de burjuvaziye aittir. Dolayısıyla bu düzende “eşitlik”, “özgürlük” ve “demokrasi” gibi kavramlar, üretim araçlarının özel mülkiyetinin burjuvaziye ait olduğu ve bununla birlikte siyasal iktidarın da ona ait olduğu gerçeğini gizlemeye yarar. Demokrasi oyunuyla hem bu gerçeğin üzeri örtülür hem de kitlelere burjuva egemenliği yeniden ve yeniden onaylatılarak emekçilerin sistem dışına çıkmasının önüne geçilir. Yani parlamenter demokrasi emekçi kitleleri siyasal yaşamın dışına atarken, siyaseti de profesyonel burjuva siyaset esnafına havale eder. Nitekim her dört-beş yılda bir, işçi-emekçi yığınların karşısına düzen partileri ve profesyonel siyasetçiler çıkartılmakta ve bir dahaki seçime kadar yığınlar unutulmaktadır. Bu profesyonel siyasetçiler türlü dalaverelerle, olmadık vaatlerle ve çoğu zaman oy satın almalarla işlerini yürütürler. Özetle kapitalist düzende emekçi yığınlar için eşitlik, her dört-beş yılda bir sandık başına gidip burjuvazinin şu ya da bu partisine veya profesyonel siyasetçisine oy vermek ve böylece “demokratik görevini” ifa etmektir. İşte burjuva eşitlik ve özgürlük! İşte burjuva demokrasisi!

Bugüne kadar tüm burjuva demokrasileri, işçi-emekçi sınıflar için baskı, şiddet ve cezaevleri üretmiştir. İnsanlığı burjuva demokrasisinin dar çerçevesinden kurtararak siyasal ve toplumsal gericileşme ve çürümeye son verecek, halk kitlelerine derin bir nefes aldıracak şey, burjuvazinin korkulu rüyası olan işçi devrimleridir.

Bir yaşam biçimi: işçi demokrasisi

Eski sömürülü toplumlarda (örneğin kölecilik ve feodalizmde) sömürü ekonomi dışı zor yöntemleriyle uygulanıyordu. Lakin kapitalist üretim tarzıyla birlikte işgücü bir meta haline geldi ve kapitalist, işçinin işgücünü satın alarak onun ürettiği artı-değere ekonomi dışı bir şiddet uygulamaya ihtiyaç duymaksızın doğrudan el koymaya başladı. (Ayrıntılı bir okuma için bkz: Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme) Kapitalizmle birlikte ekonomi ile siyaset arasında göreli bir ayrışma yaşanırken, demokrasi de siyasal alanla sınırlı kaldı. İşçi sınıfı üretim sürecinin her aşamasında yer almasına ve tüm üretimi gerçekleştirmesine rağmen, üretimin ve ekonominin yönetiminde hiçbir söz hakkına sahip değildir.

Buna son verecek ve yığınların her düzeyde yönetime katılmasının, gerçek ve doğrudan demokrasiye ulaşmasının yolunu açacak şey, bir işçi devrimidir. Devrimle birlikte, kitlelerin üzerine çöken bürokratik burjuva devlet makinesi parçalanır ve onun yerine işçi sınıfının öz-yönetim organları olan sovyetler/konseyler geçer. İşçi-emekçi kitleler öz-yönetim organları olan sovyetler üzerinden bizzat “devletin” kendisi haline gelirler. Siyasal iktidarın yönetimini eline geçiren işçi sınıfı, üretim araçlarını devletleştirerek kapitalist özel mülkiyete son verir ve böylece ekonominin yönetimi ve dolayısıyla kendi kaderi üzerinde gerçekten söz ve karar sahibi olur.

Burjuva devlet yukarıdan aşağıya bürokratik bir tarzda örgütlenen ve toplumun üzerinde yükselen bir aygıtken, işçi sınıfının devleti, sovyetler, konseyler şeklinde örgütlenen ve tüm iktidarı kendi ellerine alan işçi yığınlarının ta kendisidir. İşçi devleti bir yarı-devlettir aslında. Bu “devlet”in oluşum sürecine işyeri, mahalle, il, ilçe ve ülke düzeyinde örgütlenmiş sovyetler/konseyler damgasını basar. İşçi iktidarı burjuva devlet aygıtını parçalayarak bürokratik yapıyı dağıtırken, tüm eski mevki ve makamlara ve ayrıcalıklara son verir. Ayrıcalıkları, apoletleri, rütbeleriyle birlikte sürekli ordu dağıtılıp yerine işçi milisleri geçirilirken, polis aygıtı da ortadan kaldırılır. Tüm sovyet görevlileri seçimle işbaşına gelir, sovyetlerde örgütlenmiş işçi kitlelerine karşı sorumlu olur ve istendiğinde görevden alınabilir. İşçi iktidarı, eski ayrıcalıkların geri dönmemesi için görevlilerinin ücretlerini ortalama işçi ücreti düzeyinde tutar.

Kitlelerin her düzeyde siyasal yaşama katılması, belirleyici olması ve ayrıcalıkların ortadan kaldırılması, siyaseti profesyonel siyasetçilerin işi-mesleği olmaktan çıkartır. Böylece gerçek işçi iktidarı altında siyaset, kitlelerin günlük yaşamlarının bir parçası haline gelerek bir yaşam biçimine dönüşür.

Görüldüğü gibi, işçi demokrasisinde kitleler sovyetler vasıtasıyla, aşağıdan yukarıya işçi devletinin demokratik örgütlenmesine katılmakla kalmazlar, her aşamada onu belirlerler de. İşçi demokrasisinin, kitlelere sadece yasama organını seçme hakkı veren ve diğer tüm yönetim süreçlerinin dışında tutan burjuva demokrasisinden üstünlüğü buradan kaynaklanır. İşçi demokrasisinin, burjuva demokrasisinden binlerce kat daha demokratik ve üstün olduğu gerçeği gerek Paris Komünü deneyimi gerekse 1917 Ekim Devrimiyle somut olarak doğrulanmıştır.

Dünyada ilk kez, tüm emekçilere demokrasiyi proletarya iktidarı vermiştir. Emperyalist siyasal gericilik çağında emekçi kitleler için burjuva demokrasisinin bir kurtuluş olamayacağı yeterince açıktır. Kapitalizmin tarihsel bunalımı derinleştikçe burjuva demokrasisi daha da çürümekte ve kitleleri siyasal yaşamın dışına atarak alabildiğine pasifleştirmektedir. Burjuvazinin gerçek arzusu kitleleri hiçbir şekilde siyasal sürece dâhil etmeyen bir demokrasidir! Nitekim son yıllarda bir eğilim olarak yükseltilen ve diktatoryal yönetimlere kapı aralayan “başkanlık” sistemi bunun tezahürüdür. Savaşlarla ve proleter devrimlerle karakterize olan emperyalist çağın ani patlamalı dünyasında, burjuvazi, önemli kararlar almasını engelleyebilecek parlamentonun ayaklarına dolanmasını istememektedir. Örneğin, Türkiye ABD ile birlikte Irak’taki savaşa katılmak istediğinde, çeşitli basınçlar altında kalan parlamento 1 Mart tezkeresini geçirememişti.

İşçi sınıfı kapitalizmin kendiliğinden çürüyerek yıkılmasını bekleyemez. Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, burjuva demokrasisinin sınırlarının darlığını veya göreli genişliğini belirleyen sınıf mücadelesinin düzeyidir. İşçi sınıfının örgütlü olduğu, mücadeleyi yükselttiği dönemlerde göreli demokratik kazanımların elde edilmesi ve fakat sınıf hareketinin geri çekildiği dönemlerde kazanılmış demokratik hakların kaybedilmesi bu temel gerçeği döne döne doğrulamaktadır. Bu nedenle işçi sınıfı anti-demokratik, faşizan yasaları geri püskürtmek, siyasal ve sendikal yasakları ortadan kaldırmak ve kendi diğer taleplerinin yanı sıra Kürt halkının da haklı taleplerinin yerine getirilmesini sağlamak için mücadeleyi yükseltmek zorundadır. Lenin’in önemle altını çizdiği gibi, demokrasi mücadelesi vermeyen işçi sınıfı sosyalizm için de mücadele vermeyecektir. Fakat demokrasi mücadelesini yükselten ve bu okulda olgunlaşan işçi sınıfı, kapitalizmin ölümünü hızlandıracak ve kendi iktidarına giden sürecin önünü açacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:27, Haziran 2007