Navigation

Ticaret Savaşında Son Durum

ABD ile Çin arasında süren ticaret savaşına üç aylık süre boyunca ara verilmesi kararı alındı. 30 Kasımda Arjantin’de düzenlenen G20 zirvesinde görüşen ABD Başkanı Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi’nin vardığı bu “ateşkes” gereğince, her iki taraf karşılıklı olarak yeni ek gümrük vergisi getirmeyecek. Anlaşmayı ileriye doğru atılmış önemli bir adım olarak değerlendiren ÇKP’nin yayın organı Global Times’ın editoryal yazısında şu ayrıntılara yer veriliyor: Mutabakata göre her iki ülke birbirlerinin pazarına ulaşmanın kolay yollarını daha fazla tartışırken, fikir mülkiyeti güvence altına alınacak, teknoloji transferinden kaçınılacak ve siber suçlara karşı ortak hareket edilecek. Ayrıca Çin ABD’den derhal tarım ürünlerinin yanı sıra, önemli miktarda enerji ve endüstri ürünleri ithal ederek iki ülke arasındaki ticaret dengesizliğinin azaltılmasına katkı yapacak. Eğer üç ayın sonunda, bu mutabakat gereğince yeni bir anlaşmaya varılmazsa, bu durumda ABD 200 milyar dolarlık Çin malına getirdiği yüzde 10’luk ek gümrük vergisini yüzde 25’e çıkartacak. Bilindiği üzere ABD, 50 milyar dolarlık Çin malına ek gümrük vergisi getirdikten sonra, Eylül ayında 200 milyar dolarlık ürüne daha ek vergi koyarak Çin’i kıskaca almıştı. Çin ise, özellikle tarım ürünlerini hedef alarak toplamda 50 milyar dolarlık ABD malına yüzde 25 ek gümrük vergisi koymuştu.

Bu geçici anlaşma, Çin’in ABD’nin taleplerini dikkate aldığını ve tavizler verdiğini gösteriyor. ABD’nin ticaret savaşı ilan ederken ileri sürdüğü temel argümanlarından biri; Çin’in fikir hakları mülkiyetine saygı göstermediği, patentleri çaldığı, teknoloji transferi yaptığı ve böylece uluslararası kuralları çiğnediğiydi. İleri teknoloji, Çin ile ABD arasında kızışan emperyalist rekabetin ana konu başlıklarından biridir. Şu an itibariyle ABD, dünyanın en büyük ileri teknoloji tedarikçisi konumundadır. Fakat emperyalist hegemonya yarışında ipi önde göğüslemek için yanıp tutuşan Çin’in de bu alanda büyük yatırımları var. Çin’in yüksek teknolojiye olan iştahı ve bu amaca ulaşmak için her türlü yöntemi kullanması, doğal olarak ABD emperyalizminin endişesini besleyip korkusunu büyütüyor. Zira Çin dünyanın ikinci büyük ekonomisi düzeyine yükselmiştir ve ABD’nin en yakın rakibidir. Bu yüzden ABD, ticaret savaşıyla Çin’in rekabet gücünü zayıflatmaya ve dünya pazarındaki üstünlüğünü gerileterek onu dizginlemeye, ileri teknolojide öne geçmesini önlemeye çalışıyor.

Dünyanın en büyük ihracatçı ülkesi haline gelen Çin, ABD ile olan ticaretinde de üstünlüğü elinde tutuyor. ABD 2017’de ithalatının yüzde 22’sini (526 milyar dolar) Çin’den gerçekleştirdi, Çin’in ABD’den yaptığı ithalatın payı ise yüzde 8 (154 milyar dolar) oldu.[1] Bu veriler, ABD’nin Çin ile ticaretinde büyük bir açık verdiğini gösteriyor. Fakat aynı zamanda Çin’in ABD pazarına derinden bağımlılığını da ortaya koyuyor. Nitekim bu olgudan hareketle Trump, ticaret savaşı kapsamında peş peşe yaptığı sert hamlelerle Çin’i köşeye sıkıştırmaya girişmiştir. Yüksek gümrük vergileri kaçınılmaz olarak fiyatların artmasını, kârlılığın düşmesini, üretimin yavaşlamasını ve yabancı sermayenin Çin’den çıkma arayışını beraberinde getirmiştir. Hammaddeden mamul ya da yarı mamul mallara kadar dünyanın en büyük mal üreticisi konumunda olan Çin’in ekonomik yavaşlamasının uluslararası kapitalist piyasayı etkilememesi düşünülemezdi. Ticaret savaşının yarattığı belirsizlik bulutu dünya pazarının üzerinde dolaşıyor. Ticaret savaşının etkilerini de hesaba katan IMF, dünya ekonomisine dair büyüme beklentisini düşürmek zorunda kaldı.

Ticaret savaşını eleştiren burjuva lider ve ideologlar, ABD’nin dünya ekonomisini bir kargaşanın içine fırlattığını söylüyorlar. Kapitalist düzenin selameti adına konuşan IMF başkanı Christine Lagarde, Adam Smith’in ticaretin tüm ulusları karşılıklı olarak zenginleştireceği düşüncesini hatırlatıyor, küresel ekonomiye ağır darbe vurabilecek ve tüm tarafların kaybetmesine yol açacak ticaret savaşından kaçınılması çağrısında bulunuyor. Lagarde ya da burjuva ideologlar, sistemin genel çıkarlarının sözcüsü oldukları için emperyalizmin doğasını bilmezden geliyor ve ideolojik propagandayı öne çıkartıyorlar. Peki, ABD ya da bir kapitalist olan Trump’ın ticaret savaşının sonuçlarını öngörmemiş olması düşünülebilir mi? Aslında Trump’ın amacı tam da onları korku ve kaygıya iten durumu yaratmaktı: “Ya istediğimi verirsiniz ya da altta kalanın canı çıkar.” Trump’ın hareket tarzı, onun bir kaçık değil, riski göze alarak elindeki kozları sonuna kadar kullanan bir kapitalist olduğunu gösterir. Sıkıştır, taviz kopart ve kârlı çık! Nitekim Trump’ın G20 zirvesinden hemen önce, Çin ile bir anlaşma olmaması durumunda 267 milyar dolarlık ürüne daha ek gümrük vergisi getireceğini açıklaması bu kapitalist tutumun tipik ifadesidir. Hiç kuşku yok ki, yüz milyarlarca dolarlık ürününe yüksek ek gümrük vergileri getirilmiş bir Çin’in bu ticaret savaşından alacağı yara ABD’den misliyle daha fazla olacaktır. Bu durum, ABD yönetiminin “ticaret savaşı kısa zamanda aleyhimize olabilir ama uzun vadede lehimize olacak” demesinin sebepsiz olmadığını gösteriyor. ABD, dünyanın en büyük ekonomisine sahiptir ve bu gücünü kullanarak rakiplerini baskı altına alabiliyor. Kanada ve Meksika’nın ABD’nin talepleri doğrultusunda NAFTA’nın yerine yeni bir ticaret anlaşmasına imza atmak zorunda kalmaları ve Çin’in tavizler vermeyi kabul etmesi Trump’ın ticaret savaşıyla sonuç almaya başladığını gösteriyor.

ABD’nin Çin’le ticaret açığını mümkün mertebe kapatmasının yollarından biri de onun Çin pazarına daha kolay erişmesinden geçiyor. Böylece hem ABD sermayesinin Çin pazarında tuttuğu yer genişleyecek hem de iki ülke arasındaki ticaret dengesizliği bir ölçüde giderilmiş olacak. Bu nedenle ABD, Çin’den gümrük vergilerini düşürmesini ve kendisinden daha fazla ürün ithal etmesini istiyor. Nitekim söz konusu mutabakat gereğince Çin, önümüzdeki günlerde kendi pazarını dış dünyaya daha fazla açacağını duyurdu. Trump, ABD’den Çin’e giren otomobillerden alınan yüzde 40’lık gümrük vergisinin düşürüleceği sözünü aldığını açıkladı. ABD yönetiminin, Çin’in 1,2 trilyon dolarlık Amerikan malı satın alacağını duyurması da dikkat çekici. Lakin bunun kaç yıla yayılacağı belli değil ve besbelli ki bu açıklamanın asıl amacı Çin üzerindeki baskıyı canlı tutmaktır.

Çin ekonomisi yıllar boyunca ortalama yüzde 10 büyüdü. Geldiğimiz aşamada bu büyüme düzeyi yüzde 6’lara gerilemiş olmasına rağmen, Çin hâlâ dünyada en hızlı büyüyen ülkelerin başında geliyor. Çin’in emperyalist hegemonya yarışında başa güreşebilmesi ve kendi hinterlandını kapitalist temelde daha derinden dönüştürüp burada siyasi nüfuz kurabilmesi için bu büyümeyi sürdürmesi gerekiyor. Ticaret savaşının keskin bir şekilde sürdürüldüğü ve devasa ABD pazarının kapandığı koşullarda, Çin’in bugünkü ekonomik büyümesini sürdürmesi imkânsızdır. ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşının bu iki emperyalist güçle sınırlı kalmayarak tüm dünyayı derinden etkileyeceği de açıktır. Böylesi bir durumda, ucuz işgücü cenneti olduğu için Çin’e muazzam sermaye yatırımı yapan Amerikan tekellerinin bu ülkeden çıkması kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir. Nitekim daha şimdiden kimi yabancı sermaye grupları, yatırımlarının bir kısmını Güney Asya ülkelerine kaydırma arayışına girmişlerdir. Bu tablo, mevcut şartlarda Çin’in ABD karşısında bir şekilde geri adım atarak taviz vermekten başka şansının olmadığını ortaya koyuyor.

Zaten Çin devlet başkanı Şi’nin “ABD ile Çin arasındaki ilişkiyi sürdürmenin bin nedeni var ama yıkmak için tek bir neden bile yok” demesi de ifade ettiğimiz gerçekliğe dayanıyor. Çin, elinden geldiğince tansiyonu düşürmeye, kendi önünü açmaya, ekonomik büyümesini garanti altına alarak uluslararası alanda nüfuzunu arttırmaya çalışıyor. Ekonomik şartlar hâlihazırda Çin’den yana oluşurken ve dünya pazarındaki süreç onun lehine işlerken, ABD hegemonyasının altı artan ölçüde oyuluyor. Çin, Tarihi İpek Yolu’na referansla hayata geçirdiği Tek Yol Tek Kuşak projesi kapsamında, en başta kendi etrafındaki coğrafya olmak üzere Güney Asya’dan Afrika’ya uzanan birçok bölgede devasa sermaye yatırımları yapıyor. “Bu girişim Pasifik havzasıyla Avrupa ve Afrika’yı Avrasya üzerinden birbirine bağlayan dev projeleri içeren ve doğal olarak bunu Çin’in başat gücü altında yapmayı tasarlayan bir girişim. Bu kapsamda Pasifik’teki ada ülkelerinden tutun Avrasya anakarasına ve Afrika’ya kadar uzanan dev bölgeyi iletişim ve ticaret yolları bakımından canlandırarak birbirine bağlamak Çin’in temel hedeflerini oluşturuyor. Bununla bağlantılı olarak tüm bölgede altyapı yatırımlarını arttırmak, başta kara ve demiryolları olmak üzere, deniz yolları da dâhil, ulaşımı güçlendirmek, dünyanın yeni atölyesi konumundaki Çin için buraları verimli pazarlar haline getirmenin bir aracı.”[2] Dev bir ekonomik güç konumunda olan Çin’in projeleri ve sermaye yatırımları, kaçınılmaz olarak etrafındaki ülkeleri de ona doğru çekiyor. Örneğin bir zamanlar ABD’nin nüfuzunda olan Filipinler’de telekomünikasyon altyapısını kuruyor, Himalayalar’ı tünellerle aşarak yıllarca Hindistan’ın yörüngesinde kalmış Nepal’den kendi topraklarına demiryolları döşüyor. Sri Lanka’dan Pakistan’a ve oradan Afrika’ya deniz kıyısı olan birçok ülkede ticari limanlar kuruyor. Böylece Çin emperyalizmi nüfuz alanını genişletmek üzere bu bölgeleri ekonomik ilişkiler temelinde daha fazla dönüştürürken, aynı zamanda kapitalist sisteme de daha derinden entegre etmiş oluyor.

Özellikle ABD’nin ticaret savaşı başlatmasından sonra Çin, küreselleşmenin, çok yönlülüğün ve serbest ticaretin şampiyonluğuna soyunmuş durumda. Bir zamanlar İngiltere ve Amerika’nın üstlendiği rolü, çıkarları gereği şimdilerde o üstlenmiş durumda. Meselâ ABD ile yapılan anlaşmaya övgüler düzen Global Times, iki ülkenin birbirini daha fazla anlamaya başladığından, bu savaşın kazananının olmayacağından, sürtüşme ve çatışmalar olsa da ekonomik ve kültürel entegrasyonun izolasyonist politikalara üstün geleceğinden dem vuruyor.[3] İç pazarını dış dünyaya daha fazla açacağını açıklayan Çin yönetimi, bu söylemi destekleyecek adımlar atmaya çalışıyor. Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve sürekli büyüme kat ediyor, bu durum emperyalist güçlerin ağzını sulandırıyor. Çin emperyalizmi, bu durumun farkında olarak, rakip emperyalist ve kapitalist güçlerle ticari ilişkileri geliştirip boyutlandırarak ABD’nin ticaret savaşını boşa çıkartmaya çalışıyor.

Birlik ve çatışma

Dünyanın en büyük iki ekonomik gücü olan ABD ve Çin, aynı zamanda emperyalist hegemonya mücadelesinde karşıt kutuplarda yer alıyorlar. ABD emperyalizmi, en büyük savaşın Asya-Pasifik’te gerçekleşeceği ve esas tehlikenin Çin olduğu perspektifinden hareketle, uzun bir süredir bu bölgeye yoğun ilgi gösteriyor, askeri yığınak yapıyor ve Japonya gibi ülkeleri silahlandırıyor. ABD’li yetkililer ve askeri uzmanlar Asya-Pasifik’teki olası savaşa dair açıklama ve öngörülerde bulunuyorlar. Meselâ geçtiğimiz haftalarda, Avrupa Politikaları Analiz Merkezinde stratejist olarak çalışan ve bir dönem ABD’nin Avrupa ordusunda görev yapmış emekli General Ben Hodges’ın “çok büyük ihtimalle ABD gelecek 15 yıl içinde Çin’le savaşacak” açıklaması tesadüf değil. Her iki emperyalist güç de Güney ve Uzak Asya ülkeleri üzerinde kıran kırana rekabet ediyor. Fakat bu gerçeğe rağmen, her iki emperyalist gücün karşılıklı ekonomik bağımlılığı derinleşiyor.

Bu durum, kapitalizmin yarattığı bütünsel dünya ekonomisinin ne denli belirleyici olduğunu ve ekonominin yasalarının kolayına bir kenara atılamayacağını ortaya koyuyor. Kapitalizm, tarih sahnesine adım attığı andan itibaren dünyayı kapitalistleştirmeye girişmiş ve zamanla en ücra noktaları birbirine bağlamıştır. Tüm ülkelerin karmaşık ve çok yönlü ekonomik ilişkiler temelinde birbirine bağlanması ve dünya ekonomisinin ileri ölçüde bütünleşmiş yapısı günümüzün bir gerçekliğidir. Kuşkusuz uluslararası ekonominin girift ilişkiler üzerinde küreselleşmiş olması, kapitalizmin emperyalizmden farklı yeni bir aşamaya geçtiği anlamına gelmiyor. Aksine bu durum emperyalizm aşamasının zamanın akışı içinde bizzat kendi temelleri üzerinde geliştiğini ve günümüzde çok daha net kavranabilir bir olgunluk düzeyine ulaştığını gösterir.[4]

SSCB ve Doğu Bloku’nun çökmesiyle birlikte uçsuz bucaksız topraklar kapitalist pazara entegre olurken, sermaye uluslararası ölçekte daha fazla iç içe geçerek girift ilişkiler oluşturmuş, dünya pazarının iç bağları güçlü bir şekilde kenetlenmiş ve tüm ülkelerin karşılıklı bağımlılığı artmıştır. ABD, AB, Japonya ve Çin gibi emperyalist ülkelerden birbirlerine doğru olan sermaye akışı hızlanmıştır. Meselâ Trump’ın ticaret savaşının hedefindeki Almanya için ABD pazarı yaşamsal önemdedir. Hâlihazırda Almanya ABD’ye 126 milyar dolar tutarında ihracat yaparken, ABD’nin Almanya’ya ihracatının miktarı yaklaşık 54 milyar dolardır.[5] Başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinin ABD’de çok ciddi sermaye yatırımları var. Almanya’nın otomotiv devleri ABD pazarında büyük bir yer tutuyorlar. Nitekim AB’den gelen çelik ve alüminyuma ek gümrük vergisi koyan Trump’ın asıl hedefi Avrupa’nın, dolayısıyla Almanya’nın otomotiv sektörüdür. Bu tablo, emperyalist ülkelerin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde birbirlerinin iç pazarında yer tuttuklarını ve karşılıklı bağımlılığın derinleştiğini ortaya koyuyor. Zaten bir zamanlar üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk yaratan İngiliz emperyalizminin, şu günlerde Brexit nedeniyle AB pazarını kaybetmekle yüz yüze gelerek siyasal krize yuvarlanmasının nedeni de bu olgudur.

Bu olguyu, karşıt emperyalist kamplarda yer alan ve tarihsel husumete sahip Çin ile Japonya’nın ticari ilişkilerine bakarak da anlayabiliriz. Japonya ve Çin arasındaki ticaret zaman içinde katlanarak artarak 2017 itibariyle 329 milyar dolara ulaşmıştır. Her iki ülkenin ihracat ve ithalatı hemen hemen aynı seviyededir. Üstelik önümüzdeki süreçte iki ülke arasındaki ticaret hacmi daha da büyüyecek ve böylece bu iki emperyalist gücün karşılıklı bağımlılığı artacak. Zira Japon otomotiv sektörünün de Trump’ın ticaret savaşının hedefinde olması ve sermayenin pazar ihtiyacı Japonya’yı Çin’e doğru itiyor. Nitekim 26 Ekimde Japon başbakanı Abe Çin’i ziyaret etti ve iki ülke arasında 18 milyar dolar tutarında 50’den fazla anlaşma imzalandı.

Çin, kendi pazarını daha fazla açarak ve ticaret ilişkilerini daha fazla derinleştirerek Japonya’yı bir biçimde ABD’den uzaklaştırmaya çalışıyor. Çinli egemenlerin Çin-Japon savaşından günümüze sarkan husumetleri kast ederek, geleceğin geçmişten daha önemli olduğunu söylemelerinin amacı da budur. Ne var ki Japonya’nın ABD’den uzaklaşması hiç de kolayına gerçekleşebilecek bir şey değildir. Japonya, özellikle Çin’in yükselişine paralel olarak silahlanıyor. Japonya dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücüdür ama askeri açıdan zayıftır. Zira İkinci Dünya Savaşından yenik çıkan Japonya’nın, dönemin müttefikleri olan ABD, SSCB ve İngiltere’nin aldığı kararla düzenli ordu kurması ve nükleer silah geliştirmesi yasaklanmıştı. Anayasaya, Japonya’nın savaşa girmesini yasaklayan maddeler sokulurken, okullarda da Japonya’nın savaş suçlarının anlatılması zorunlu kılınmıştı. Fakat Japon egemen sınıfı, son on yıldır bu durumu değiştirmeye çalışıyor. Çünkü emperyalistler arası çelişkileri son tahlilde silahların gücü çözer! Japonya bir taraftan uçak gemileri inşa ederken, öte taraftan da ABD’den son model savaş uçakları alıyor. Meselâ ABD’den sipariş verdiği 42 adet F-35 savaş uçağına 100 adet daha eklemiştir. Kuşkusuz bu kararın arkasında, aynı zamanda ABD’ye ödünler vererek ticaret savaşının dışında kalma arzusu da var.

Elif Çağlı’nın dikkat çektiği gibi; “Emperyalist ülkeler ve farklı sermaye grupları uluslararası alanda girift ilişkiler içinde olsalar da, bu rekabet içindeki bir birlikteliktir. Dolayısıyla bazı dönemlerde rekabetin alabildiğine kızışması, emperyalist ülkelerde daha çok silahlanma ve savaş yönünde bir eğilim doğurur. Kapitalist sistemin verili ekonomik güç dengesinde önemli değişimler yaşandığında ve hegemonya krizi derinleştiğinde, emperyalist güçler kozlarını yeniden paylaşmak üzere dünya siyasetini silahların eşliğinde yürütmek zorunda kalabilirler.”[6] Günümüzde, emperyalist güçlerin ekonomik temelde karşılıklı bağımlılık ilişkilerini derinleştirirken, aynı zamanda silahlanmaya hız vermeleri ve bu arada kendi topraklarından uzakta Üçüncü Dünya Savaşını sürdürmeleri çelişkili gelebilir ama bu bir gerçekliktir. Bütünleşmiş dünya ekonomisine ulus-devletin deli gömleğini giydiren de kapitalizmdir. Kuşkusuz bu yaman bir çelişkidir ama zaten kapitalizmin doğası da budur.

Hiç kuşku yok ki Japonya ve Almanya gibi emperyalist ülkeler, Çin’in süper bir güç olarak yükselmesini ve onları geride bırakmasını istemezler. Örneğin ABD’nin Çin’i zayıflatma doğrultusunda adımlar atması onların bu bağlamdaki çıkarlarıyla örtüşür. Ne var ki mesele bu kadar düz ve yalın değil. Gerçekte, ABD’nin ticaret savaşıyla Çin’in rekabet gücünü kırmaya ve zayıflatmaya dönük attığı adımlar, dünya ekonomisinde ve pazarında karmaşa yarattığından dolayı, beraberinde diğer emperyalist güçlerin çıkarlarını da olumsuz etkiliyor. New York Times’ın yazarlarından biri, bu çelişkili durumu hicvediyor. AB ile Japonya’nın konumunu şöyle anlatıyor: “Trump için Allaha şükür. Sonunda Çin’in nasıl bir tehdit olduğunu anlayan bir ABD başkanı var. Ama lütfen çok dikkatli olun. Çin’e karşı soğuk savaş başlatıp bizi taraf seçmeye zorlamayın ve çok ileri giderek dünya ticaret sistemini parçalamayın.”[7]

Dünya ekonomisi öylesine organik bir yapı kazanmış, uluslararası sermaye öylesine iç içe geçmiş ve karşılıklı bağımlılık öylesine derinleşmiştir ki, meselâ Trump’ın başlattığı ticaret savaşı, mevcut koşullarda Amerikan tekellerinin bir bölümünün bile çıkarlarına ters düşebiliyor. Bizzat Amerikan tekellerini vuruyor. Meselâ muazzam bir enerji ihtiyacı olan Çin pazarı, sıvılaştırılmış gaz üreten LNG tekellerinin ağzını sulandırıyor ama ticaret savaşı nedeniyle bu pazarda istedikleri yeri tutamıyorlar. General Motors’un Trump’ın alüminyuma getirdiği ek gümrük vergilerinin üretim maliyetlerini artırdığını ileri sürerek, Michigan, Maryland ve Ohio eyaletleri ile Kanada’nın Ontario eyaletindeki 5 fabrikasını kapatacağını ve 8 bin işçiyi işten atacağını açıklamasını da hatırlatmak lazım. GM, hem ABD hem de Çin’de satışlarının düştüğünü söylüyor. Kuşkusuz GM’nin pazarının daralmasının esas nedeni ticaret savaşı değil ama onun da belirli bir etkisinin olduğu inkâr edilemez. Trump, gümrük vergilerini artırırken, aynı zamanda Çin’deki sermayeyi de ülkeye dönmeye çağırıyordu. Gel gelgelim sermayenin tek amacı kâr elde etmektir ve Trump’ın vergileri düşürmesi ve gümrük duvarlarını yükseltip iç pazarı garanti altına alma çabası da şimdilik sermayenin eve dönmesi için yeterli olmamıştır. Aslında bu durum, verili koşullarda Trump’ın ticaret savaşının sınırlarını da ortaya koyuyor.

İnsanlık, tarihsel süreç içinde birçok önemli dönemeç noktasından geçmiştir. Kuşkusuz tarihsel gidişatın yönünü tayin eden her bir dönemeç kendine has özelliklere sahiptir. Böylesi dönemler, çok sayıda ve çok yönlü toplumsal ve siyasal gelişmenin aynı düğüm noktasında birleştiği ve karmaşık bir bütün oluşturduğu dönemlerdir. Olayların akış hızı ve girift yapısı gerçekten de baş döndürücüdür. Toplum büyük, sarsıcı ve yıkıcı altüst oluşlarla karşı karşıya gelir. Esasında bugün de benzeri bir dönemin içindeyiz. Bu döneme özelliğini veren şey, kapitalizmin tarihsel bir sistem krizine girmiş olmasıdır. Yenileyici ve ferahlatıcı potansiyellerini büyük ölçüde tüketmiş olan sistem, her alanda derin krizler üretiyor. Sistemin açmazları her geçen gün toplumsal, siyasal ve çevresel sorunları alabildiğine büyütüyor. Yukarıdaki tablo da, kapitalist düzenin içine girdiği çıkışsızlığın ne denli derin olduğunu gösteriyor.


[2] Levent Toprak, Sri Lanka’da Burjuva Kapışmanın Gösterdikleri, marksist.com

[4] Bkz: Elif Çağlı, Küreselleşme: Eşitsiz ve Bileşik Kapitalist Gelişme, Tarih Bilinci Yay.

[6] Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, Tarih Bilinci Yay.,s.41