Navigation

Suudi İttifakı ve AKP’nin Hayalleri

Her ne kadar AKP liderliği vehme kapılıp kendini Osmanlı’nın mirasçısı ve İslam âleminin lideri olarak sunsa da, politik güç ilişkileri bambaşka bir tablo sunmaktadır. Meselâ Suudi Arabistan, hiç kuşkusuz petro-dolarların gücünü de kullanarak İslam ülkeleri üzerinde son derece etkili olmaktadır. Sünni İslam ittifakının ve ordusunun kurulmasına öncülük eden Suudilerdir. Keza İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği, Körfez Ülkeleri İşbirliği’ni kontrol eden, bu birlikleri kendi çıkarları temelinde kullanan da Suudi Arabistan’dır. Anlaşılacağı üzere, dış politika da dâhil, hayat teorik varsayımlar üzerinden değil katı gerçekler üzerinden akmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin Suudi Arabistan ile bir Sünni İslam ittifakı yaratarak, onu ve diğer İslam ülkelerini nüfuzu altına alması hayalden başka bir şey değildir.

Üç yıl önce, henüz o zaman Dışişleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu, yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “…küresel güçler de biliyor ki tarih artık Ankara’dan akıyor. Ankara’yı göz ardı eden tarihi anlayamaz. Ankara ile ilişkilerini riske sokacak olan, bütün bölgesel politikalarda da riski üstlenmiş olur.” Bu sözler, dünyada ve Ortadoğu’da verili siyasal güç ilişkilerini kavramayıp hayal âleminde dolaşmanın veya gerçekliği efsaneler üzerinden algılamanın nasıl berbat bir duruma yol açabileceğinin ibretlik ifadesidir. Son üç yıl içerisinde tarihin Ankara’dan akmasına değil ama AKP’nin ayakları yere basmayan maceracı emperyalist politikalarının bir sonucu olarak uluslararası arenada alabildiğine sıkışmasına ve yalnız kalışına şahit olduk. Meselâ uçağını düşürdüğü için Türkiye’ye pek çok noktada ceza kesen küresel güçlerden Rusya, Ankara ile ilişkilerini riske sokmasından ötürü uluslararası alanda hiç de sıkışmazken, tarihi Ankara’dan akıtmaktan söz edenler Suriye sınırında uçak bile uçuramaz oldular.

Eğer hevesler kişileri gerçeklerden kopartır ve ayaklarını yerden keserse, bir noktadan sonra hayaller kişileri esir alır ve kişilerin tüm hareket çizgisini belirlemeye başlar. İşte AKP politik kurmayının durumu büyük ölçüde böyledir. Osmanlı mirasına yaslanarak İslamın lideri olma ve aslında emperyalist emellerini bu yolla hayata geçirme arzusuyla yanıp tutuşan, son derece hırslı bir emperyal siyaset izleyen AKP, geldiğimiz noktada Suud krallığının eteğine tutunmuş bulunuyor. Türkiye’yi küresel bir güç konumuna yükselteyim derken uluslararası siyasette yalnızlaşan AKP liderliği, Suudi Arabistan’la ittifakını güçlendirerek sıkışıklığını bir ölçüde gidermeye dönük manevralar yapmaya çalışıyor. Tam da bu yüzden Erdoğan, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) 14-15 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilen 13. zirvesi için Türkiye’ye gelen Suudi kralını memnun etmek amacıyla olağanüstü bir çaba gösterdi. Bizzat Suudi kralının uçağının kapısına kadar gitmeyi ihmal etmeyen “ümmetin lideri”, son derece şaşaalı bir törenle kralı Saray’da ağırladı ve devlet nişanı verdi.

Bunun bir devamı olarak AKP hükümeti, İİT toplantısının sonuç bildirgesine Suudi Arabistan’ın siyasal taleplerinin damga basmasına itiraz etmemiş ve desteklemiştir. Türkiye dâhil İİT üyesi ülkeler, Şii İran’ın uluslararası hukuku ihlâl ettiğini; Bahreyn, Yemen, Suriye ve Somali gibi ülkelerin içişlerine müdahale ederek teröre destek verdiğini ileri sürüp kınamışlardır. Bununla da kalınmamış, “terörizme karşı mücadele” eden ülkeler sıralaması yapılırken, yalnızca Suudi Arabistan’ın adı anılmıştır. Yani neresinden bakarsak bakalım, İstanbul’da Türkiye’nin liderliğinde gerçekleştirilen İİT zirvesinin tüm kararlarına hâkim olan Suudi Arabistan olmuştur.

Elbette İran’a dönük bu hamle, her iki ülkede egemen burjuva siyasetin çıkarlarıyla da örtüşüyor. Zira Ortadoğu’da bölgesel bir güç konumunda olan İran, hem Türkiye’nin hem de Suudi Arabistan’ın rakibi pozisyonunda. İran’ın Ortadoğu’daki Şii nüfus üzerinden kendisine alan açmasını en büyük tehdit olarak algılayan Suudi Arabistan, tüm gücünü İran karşısında bir Sünni cephe yaratmaya hasretmektedir. Türkiye egemenleri de kendi çıkarları açısından İran’ı ana tehditlerden biri olarak algılamaktadırlar. Türkiye’nin emperyalist siyasetini meşrulaştırmaya çalışan AKP ideologlarının, sanki Türkiye Sünni eksen üzerinden bir mezhepçi siyaset izlemiyormuş gibi, Şiilik vurgusuyla İran’ı hedefe oturtmaları boşuna değildir. Aslında İran ile Türkiye ve Suudi Arabistan, Suriye’de dolaylı olarak savaş halindedir. İran, bölgedeki emperyal hedeflerine ulaşmak için Esad rejimini ayakta tutmaya çalışırken, Türkiye ve Suudi Arabistan da emperyal hedefleri doğrultusunda Esad rejimini yıkmak için her yola başvurmaktadırlar. İran, kontrolü altındaki Lübnan Hizbullah’ını ve kendi askerlerini Suriye’de savaşmaya gönderirken, Suudiler ve AKP iktidarı da radikal İslamcı grupları silahlandırıp yönlendirmektedir. Bundan ötürü Şii İran karşısında Türkiye ile Suudi egemenlerinin Sünni cephe politikası örtüşmektedir.

Lakin bu meselenin bir yönüdür. Meselenin bir başka yönünü ise, dünya kapitalizminin derin kriz koşullarında Suudilerin ve Körfez Arap ülkelerinin petro-dolarlarına AKP iktidarının duyduğu mutlak ihtiyaçtır. Erdoğan açısından ekonomi, ne pahasına olursa olsun büyümelidir. Çünkü toplumun zapturapt altına alınarak Erdoğan’ın mutlak iktidarına ikna edilmesi ve emperyal siyasetin sürdürülebilmesi için bu zorunludur. Ekonomik krizin toplumu sarstığı koşullarda huzursuz kitlelerin ne yapacağı belli olmayacağı gibi, zayıflayan ve küçülen bir ekonomiyle emperyal heveslerin hayata geçirilemeyeceği de açıktır. Dolayısıyla nereden bakarsak bakalım, Osmanlı’yı canlandırma, tüm İslam âleminin sözcüsü olma hülyalarına dalan AKP iktidarının Suudilerin eteğine yapışmaya mecbur kaldığını görmekteyiz.

Bununla birlikte, Suudi Arabistan ile Türkiye arasında birçok noktada çelişki bulunmaktadır. Meselâ AKP’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Müslüman Kardeşler (İhvan) ile birlikte ve aslında onun örgütlenmesi üzerinden yaratmaya çalıştığı Sünni eksen, Suudi Arabistan’ın desteklediği Sisi darbesiyle çökmüştür. Mısır’da General Sisi’nin askeri darbesini destekleyen Suudi Arabistan, darbeci yönetime 8 milyar dolar hibe etmekten ve İhvan’ı terör örgütü ilan etmekten geri durmamıştır. Böylece Vahabi-Selefi İslam anlayışı üzerinde yükselen ve kendi çıkarları temelinde bunu kullanan Suudi Arabistan; kapitalizme derinden entegre olmaya açık İhvan öncülüğünde bir başka İslamcı akımın yükselmesini, Müslüman ülkeleri etkileyerek Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da siyasal dengeleri değiştirmesini engellemiştir. İhvan’ın Mısır’da iktidardan düşürülmesi, AKP’nin özellikle 2011’den sonra yeni bir yönelim vermeye çalıştığı emperyalist siyasetinin de belinin kırılması anlamına gelmiştir.

Bundan ötürü Suudi monarşisine mesafeli duran AKP iktidarı, Türkiye uluslararası alanda sıkıştıkça söz konusu mesafeyi kapatmaya başlamıştır. İran’ın Batılı emperyalist güçlerle nükleer anlaşmaya varmasıyla Ortadoğu’daki siyasal pozisyonunu güçlendirmesi, Türkiye’nin Rus uçağını düşürdükten sonra alabildiğine yalnızlaşması, Suudilerle olan ihtilafın sümen altına itilmesini zorunlu hale getirmiştir. Esasında aynı politik geri adım ve değişiklik İsrail ile ilişkilerde de geçerlidir. Ortadoğu’da emperyal arzularına bir meşruluk yaratmak amacıyla Filistin davasını sahiplenir gözüken ve İsrail ile karşı karşıya gelen AKP liderliğindeki Türkiye, geldiğimiz aşamada, bizzat Erdoğan’ın ifadesiyle “Türkiye ile İsrail birbirine muhtaçtır” deme noktasına varmıştır. Keza AKP liderliği, Suudilerin arabuluculuğunda Mısır ile ilişkileri de düzeltme gayesindedir. Sonuç itibariyle uluslararası alanda sıkışıp yalnızlaşan Türkiye, Suudi Arabistan ile Sünni İslam bloku etrafında yeni bir ittifak geliştirmeye, buradan yürüyerek kendisine alan açmaya çalışmaktadır.

Ne var ki bu noktada AKP’nin ciddi açmazları mevcuttur. Her ne kadar AKP liderliği vehme kapılıp kendini Osmanlı’nın mirasçısı ve İslam âleminin lideri olarak sunsa da, politik güç ilişkileri bambaşka bir tablo sunmaktadır. Meselâ Suudi Arabistan, hiç kuşkusuz petro-dolarların gücünü de kullanarak İslam ülkeleri üzerinde son derece etkili olmaktadır. Sünni İslam ittifakının ve ordusunun kurulmasına öncülük eden Suudilerdir. Keza İslam Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı, Arap Birliği, Körfez Ülkeleri İşbirliği’ni kontrol eden, bu birlikleri kendi çıkarları temelinde kullanan da Suudi Arabistan’dır. Anlaşılacağı üzere, dış politika da dâhil, hayat teorik varsayımlar üzerinden değil katı gerçekler üzerinden akmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin Suudi Arabistan ile bir Sünni İslam ittifakı yaratarak, onu ve diğer İslam ülkelerini nüfuzu altına alması hayalden başka bir şey değildir.