Navigation

Ortadoğu’da Savaş Kızışıyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Amerika ile Rusya arasındaki çelişki ve açmazlar, uluslararası alandaki sıkışıklığını emperyalist güçler arasındaki çatlaklardan yararlanarak aşmaya çalışan Türkiye’nin önüne fırsatlar sermiştir. Uzun bir zamandır Suriye’deki Kürt halkının kazanımlarını ortadan kaldırmayı hedefleyen Türkiye, bu iki emperyalist güç arasındaki çelişkiden yararlanarak Afrin’e bir harekât başlatmıştır. Milliyetçiliği kışkırtan, barışı savunanları vatan haini ilan eden ve toplumsal muhalefeti sindirmeye girişen egemenlerin maceracı girişimi, yalnızca Suriye’deki savaşı daha da girift hale getirmekle kalmaz, bununla birlikte, Türkiye’yi sonu belirsiz olayların içine çekerek halkları büyük acılarla karşı karşıya bırakır.

Son dönemde uluslararası medyada ABD’nin Ortadoğu’da ne yapmak istediğini pek bilmediği, bir stratejisinin olup olmadığının şüpheli olduğu, hatta Irak ve Suriye’de savaşı kaybettiği yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahale ederek Esad rejiminin düşmesini engellemesi ve savaşın gidişatını değiştirmesi, dolayısıyla uluslararası siyasette Amerika’nın karşısına aktif bir şekilde, oyun kurucu bir güç olarak dikilmesi de bu değerlendirmelere neden oluyor. Kuşku yok ki bu tür değerlendirmeler yüzeyseldir ve olguları açıklamaktan uzaktır. Gerçekleşen kaostan bir kesit alınarak genellemeye gidilirken, ne kaosu yaratan temel etmenler ortaya konuyor ne de bu kaosun yalnızca Ortadoğu’yla sınırlı olmadığı ve tüm dünyayı içine çektiği görülüyor. Oysa Amerikan emperyalizmi, özellikle 2001’den beri tüm dünyayı ateşe vermek üzere bir savaş yürütüyor. Bu emperyalist stratejinin şu andaki önceliği, eskinin uzantısı olan ve kendi amaçlarının önünde engel olarak gördüğü kimi dengeleri bozarak Amerikan hegemonyasının yeniden tesis edileceği koşulları oluşturmaktır. Afganistan işgaliyle birlikte Bush’un, ABD’nin sonsuz bir savaş başlattığını ilan etmesi kesinlikle tesadüf değildi.

ABD, Genişletilmiş Ortadoğu Projesiyle, Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya kadar olan devasa bölgeyi kendi çıkarları temelinde dönüştürmek istiyor. Bu nedenle, geride bıraktığımız 17 yıl içinde savaş durmamış, tam tersine, Irak’tan sonra Libya, Yemen ve Suriye’nin de eklemlenmesiyle büyümüştür. İran, Trump yönetimiyle birlikte bir kez daha Amerikan savaş makinesinin hedefine girmiştir. Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez Ülkelerinin yanına İsrail’i de katarak İran’ın Ortadoğu’daki nüfuzunu etkisizleştirmek, kolunu kanadını kırmak amacıyla yeni planlara işlerlik kazandırıyor. Trump yönetiminin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması da bu planın bir parçasıdır. Kimileri, Trump yönetiminin kararını mantıklı ve aklıselim bulmuyorlar. Oysa ABD emperyalizminin hareket tarzını aklıselim değil savaşı genişletme, silah sanayisini büyütme ve yüz milyarlarca dolarlık silah satışlarından gelen kâr arzusu belirliyor. O, yeni provokasyonlarla bölgeyi daha fazla ateş çemberinin içine itmeyi, savaşı kızıştırmayı, bölgedeki dengeleri bozmayı, bu arada emperyalist güçler arasında da daha net saflaşmaların oluşmasını hedefliyor.

İçinden geçtiğimiz dönemin en önemli özelliği, Üçüncü Dünya Savaşının, birbirine eklemlenerek genişleyen bölgesel savaşlar biçiminde karakterize olmasıdır. Bu olguyu çok önceden tespit eden Elif Çağlı, birçok yazısında da dile getirmektedir.[1] Üçüncü Dünya Savaşı, modern çağın en karmaşık ve dolambaçlı savaşı olarak kendini dışa vuruyor. Bu savaş, aynı Suriye’de olduğu gibi emperyalist güçlerin doğrudan karşı karşıya gelmediği, dolaylı, birbirini yıpratma, geriletme ve yeni mevziler kazanma üzerine kurulu bir karakter taşıyor. Aslında “vekâlet savaşı” adlandırması da, mevcut olgunun kendisine has özelliğinin bir ifadesidir. Kuşkusuz emperyalist savaşın bugünkü uzatmalı ve karmaşık yapısı, aynı zamanda kapitalizmin tarihsel kriziyle doğrudan ilişkilidir. Pek çok kez dile getirdiğimiz üzere, kapitalizmin periyodik krizlerinin ötesine taşan ve sistemi bir varoluş sorunuyla karşı karşıya getiren tarihsel bir kriz söz konusudur. Bu durum, emperyalist hegemonya krizini derinleştirip büyütmektedir.

Rusya ve ABD arasındaki emperyalist çekişme ve “vekil güçler” üzerinden yürütülen savaş, her geçen gün kızışarak yeni boyutlar alıyor. Ortadoğu’da yoğunlaşan savaşın Suriye cephesindeki gelişmelerin karmaşıklığı bunun somut örneğidir. Bu güçler, Suriye’nin nasıl paylaşılacağı konusunda bir anlaşmaya varamadıkları için gerilimi tırmandırıyorlar. Rusya’nın hedefi, kendisinin ve Esad rejiminin kazandığı mevzileri korumak, genişletmek ve uluslararası plandaki dışlanmışlığını kırmaktır. Önümüzdeki günlerde Soçi’de Suriye Halkları Kongresini toplamayı amaçlayan Rusya, hem kendi planlarını hayata geçirmeyi hem de bölgeye “barış ve istikrar” getiren bir güç olarak yükselmeyi amaçlıyor. Rusya’nın başarılı olmasının anlamı, Suriye’nin, ABD’nin büyük ölçüde dışarıda bırakılarak şekillendirilmesidir. Ne var ki hegemonya yarışında ön alarak emperyalist paylaşım savaşını başlatan ABD emperyalizmi bunu kolayına kabul etmeyecektir. ABD, bu savaşın bir parçası olarak Suriye’de önemli bir mevzi kazanmış bulunuyor. On yıllardır Rusya’nın nüfuz alanı olan Suriye parçalanırken, ABD gelip Suriye’ye askeri olarak yerleşmeyi başarmıştır. ABD, askeri varlığını sürekli kılacak şekilde, Kürt güçlerinin kontrolündeki bölgelerin bir statüye kavuşmasını istiyor. Böylece Suriye hem tümüyle Rusya’nın nüfuzu altına girmemiş olacak hem de bu ülke üzerinden İran Ortadoğu’daki etkisini arzuladığı ölçüde pekiştiremeyecek! ABD’nin, tam da Rusya’nın oyun planını bozacak şekilde, Kürt güçlerinin kontrolündeki bölgelerde 30 bin kişilik bir sınır gücü oluşturacağını ve askerlerinin daha iki yıl Suriye’de kalacağını açıklaması kesinlikle tesadüf değildir.

Amerika ile Rusya arasındaki bu çelişki ve açmaz, uluslararası alandaki sıkışıklığını emperyalist güçler arasındaki çatlaklardan yararlanarak aşmaya çalışan Türkiye’nin önüne fırsatlar sermiştir. Uzun bir zamandır Suriye’deki Kürt halkının kazanımlarını ortadan kaldırmayı hedefleyen Türkiye, bu iki emperyalist güç arasındaki çelişkiden yararlanarak Afrin’e bir harekât başlatmıştır. Milliyetçiliği kışkırtan, barışı savunanları vatan haini ilan eden ve toplumsal muhalefeti sindirmeye girişen egemenlerin maceracı girişimi, yalnızca Suriye’deki savaşı daha da girift hale getirmekle kalmaz, bununla birlikte, Türkiye’yi sonu belirsiz olayların içine çekerek halkları büyük acılarla karşı karşıya bırakır.

Şurası açık ki, eğer Rusya Türkiye’ye “yeşil ışık” yakmasa ve Suriye’nin hava sahasını açmasaydı Afrin operasyonu başlayamazdı. Lakin Rusya, ABD ile giriştiği emperyalist çekişmede, rakibinin oyun planlarını bozarak kendi önünü açmaya çalışmaktadır. Rusya’nın hamlesini şu şekilde yorumlamak mümkün: ABD ile Türkiye’yi daha fazla karşı karşıya getir, aralarındaki çelişkileri daha fazla derinleştir ve Türkiye’yi daha fazla NATO’dan uzaklaştır! Bu arada, Afrin operasyonu karşılığında Türkiye’nin İdlib’in cihatçılardan temizlenmesinde daha aktif rol alacağı, en azından Esad rejimi, İran ve Rusya’nın başlattığı harekâta ayak direyemeyeceği de açıktır. Daha önce Halep karşılığında Türkiye’nin el Bab’a kadar inmesine göz yuman Rusya, ana hedefe ulaşmak amacıyla, daha sonra tekrar dönmek üzere tali konu ve alanlarda taviz vermekten geri durmamaktadır. Uzun zamandır Afrin için de bu örneği tekrar etmeye çalışan Türkiye, Kürtleri tümüyle Amerikan çizgisine itmek istemeyen Rusya’nın olumsuz tavrıyla karşılaşıyordu. Fakat keskinleşen rekabet ve gerilim, emperyalist güçleri yeni kararlar almaya itiyor. Savaşın kurbanı ise, ezilen Kürt halkıyla birlikte Ortadoğu halkları oluyor.

Hegemonya krizi ve emperyalist savaşın bugünkü doğası; Türkiye, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerin ekonomik ve siyasi güçlerinin ötesinde savaşa müdahil olmalarına yol açmaktadır. Kuşku yok ki eski uluslararası dengeler varlığını korusaydı, Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edebilmesi asla mümkün olmazdı. Fakat emperyalist güçler arasındaki çelişki ve çatlakların yarattığı manevra alanı sonsuza açılmamaktadır. AKP iktidarının “büyüklük” vehmine kapılarak, Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünün çok ötesine taşan emperyalist bir siyaset izlemesi, olsa olsa ucu belirsizliğe açılan bir girişimdir. Büyüklenmek ile gerçekten de büyük olmak farklı şeylerdir. Meselâ ABD ve Türkiye arasındaki ilişki, emperyalist bir güç ile alt-emperyalist bölgesel bir gücün kabiliyet ve manevra yeteneklerinin ne denli farklı olduğunu gözler önüne seriyor. Ekonomik ve askeri açıdan üstün olan ABD emperyalizmi, çeşitli manevralar yapma potansiyeline sahiptir. Türkiye ise, büyük güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak adım atabilmektedir.

Şahit olduğumuz üzere, yalnızca Rusya ile ABD arasındaki çelişkiler keskinleşmiyor, aynı zamanda Türkiye ile ABD arasında açılan uçurum da genişliyor. Dünya siyasetinde bir hükmü olmayan Azerbaycan’ı bir kenara bırakacak olursak, Afrin’e “yeşil ışık” yakan Rusya da dâhil olmak üzere emperyalist ve bölgesel güçler Türkiye’nin başlattığı savaşa destek vermiyorlar. ABD, ilk günkü “kaygılıyız” uyarılarından giderek tehdit kokan açıklamalara yönelmiştir.[2] Yani başlatılan harekât, uluslararası destekten yoksundur. Bu durum, Türkiye’nin hareket alanının ne denli sınırlı olduğunu gösteriyor. Emperyalist güçler arasında ve savaş alanındaki çelişkiler Suriye’deki savaşı daha da büyüterek yeni boyutlar kazandıracak bir niteliğe sahiptir. Aslında son dönemde ABD’nin hareket tarzı tam da bu yöndedir. Böyle bir durumda Ortadoğu daha fazla barut fıçısına dönecek ve savaşın sıcak alevleri bu toprakları daha fazla saracaktır!

Türkiye egemenleri, ülkenin bir beka sorunuyla karşı karşıya olduğunu söyleyerek, tam bir milliyetçilik fırtınası eşliğinde, işçi-emekçi kitleleri savaşın arkasına takmaya, düşük ücretlere, grev yasaklarına, işsizliğe, ağır çalışma ve kötü yaşam koşullarına razı etmeye çalışıyorlar. Şurası açık ki, işçi-emekçi kitleler gerçekleri göremedikleri sürece ne yazık ki büyük yıkımlar yaşamaya mahkûmdurlar!



[1] Bkz: Uzak ve Yakın Tarihin Prizmasından Yansıyanlar ve Kapitalizm Çıkmazda yazıları, marksist.net

[2] ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert’ın 25 Ocak tarihli açıklamasındaki şu ifade dikkat çekici: “Biz bu mesajları veriyoruz ve umuyoruz ki NATO müttefikimiz ve ortağımız Türkiye bunlara kulak veriyordur. Dinlemeleri gerektiğini düşünüyoruz. Dinlerlerse bu iyi bir şey olur. Tansiyonun yükselmesinden kaygılı olan tek ülke biz değiliz.”