Navigation

Metal İşçilerinin Mücadelesinin Gösterdikleri

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Bursa’da metal işçilerinin ek zam talebiyle başlattığı mücadele kısa zamanda Türk Metal çetesinden kurtulma mücadelesine dönüşmüş ve kısa süre içinde, taleplerini kabul etmeyen MESS’e ve patronlara yönelmiştir. Öfkeli metal işçilerinin patlamalı bir şekilde yükselen mücadelesi, Türkiye işçi hareketi açısından çok önemli bir gelişmedir ve önümüzdeki dönemde mutlaka bunun değişik yansımaları olacaktır. Hiç kuşku yok ki metal işçileri işçi sınıfının lokomotif gücüdür ve bu hareket işçi sınıfının diğer kesimlerini de etkileme potansiyeline sahiptir.

Otomotiv devlerinin borsadaki hisseleri düşerken, üretimin durması etkisini yan sanayi başta olmak üzere diğer alanlarda da hissettirmeye başlamıştır. Binlerce işçinin fabrikaları işgal ederek kitlesel bir mücadele başlatması ve bunun yayılması burjuvaziyi derinden korkutmaktadır. Fabrikaları işgal ederek sermayenin yasalarını tanımayan metal işçileri, şu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdiler: İşçi sınıfının mücadelesi meşruiyetini burjuva yasalardan değil işçi sınıfının haklılığından alır. Yeter ki işçiler kendilerini haklı, güçlü ve kararlı hissetsinler.

Kendilerini haklı gören metal işçilerinin mücadelesi, şimdiden kamuoyunda büyük etki yaratmış bulunuyor. Bu mücadele, işçi sınıfının tüm kesimlerine örnek teşkil edebilecek güçtedir. Her ne kadar metal işçileri giriştikleri mücadelenin burjuvazi ile işçi sınıfı arasında bir savaşım anlamına geldiğini, bu mücadelenin bizzat başlatanları bir değişim-dönüşüme uğratacağını, bunun yeni bir sürecin önünü açabilecek nitelikte olduğunu henüz bilince çıkartmamış olsalar da, gerçek budur.

Metal işçilerinin mücadelesi, aynı zamanda, işçi sınıfının öldüğünü ileri sürenler başta olmak üzere, işçi sınıfından umudunu kesip yeni toplumsal dinamikler arayanlara da verilmiş bir cevaptır. Aynı şekilde, mavi yakalı işçilerin kapitalist üretimde etkisini yitirdiğini söyleyenlerden tutun da, örgütsüzlüğün ve burjuva siyasetindeki kutuplaşmanın bir sonucu olarak büyük oranda AKP’ye oy veren bu kesim işçilerin ıslah edilmesi gerektiğini söyleyenlere, küçük-burjuva bilinçle çarpılmış beyaz yakalılardan öncü yaratmaya çalışan sözde sosyalistlere de bir cevaptır.

Metal işçilerinin mücadelesi, uzun yıllar süren bir öfke birikiminin sonucu olarak kendiliğinden patlamıştır. Nitekim bu kendiliğinden patlamanın kendisine has eksikleri derhal göze çarpmaktadır. Ayağa kalkan metal işçileri bir sınıf olma bilincinden, geçmişin mücadele deneyimlerinden yoksundurlar. İşçiler neyi nasıl yapacaklarını bilememekte, sınıf güdüleriyle genelde doğru bir duruş sergileseler de her an patronların, Türk Metal çetesinin ve devletin yalanlarına kanarak geri çekilme tehlikesiyle yüz yüze bulunmaktadırlar. Sınıf bilincinin geriliği pek çok yönden kendisini dışa vurmaktadır. İşçilerin tepkilerini gösteriş biçimlerine baktığımızda bu gerçeği tüm çıplaklığıyla görmekteyiz. İşçiler büyük ölçüde futbol taraftarları gibi hareket etmektedirler. Öyle ki işçiler çoğu zaman nasıl slogan atacaklarını bilmiyor, taleplerini sloganlarına yansıtamıyor ve genel olarak tribünlerdeki gibi tezahürat yapıyorlar. Aslında bu durum hiç de Bursa’daki metal işçilerine özgü değil. İşçi sınıfı uzun sessizlik yıllarından sonra harekete geçtiğinde, toplu halde hareket ettiği ortamların alışkanlıklarını mücadeleye yansıtıyor, bir nevi çocukluk döneminden geçiyor. 60’lı yıllarda sınıf harekete ilk geçtiğinde de benzer manzaralara şahit olunmuştu. Bu gerçeği son dönemde birçok işçi eyleminde ve hatta Birleşik Metal-İş’in yasaklanan grevinde işçilerin tepki biçimlerinde de gördük. Elbette bu tespiti işçilerin tepkilerini gösteriş şekillerini ve coşkularını küçümsemek amacıyla dile getirmiyoruz.

Bu durum, genç işçi kuşaklarının işçi sınıfının mücadele deneyimlerinden nasıl da kopuk olduğunu, geçmiş ile gelecek arasında aktarma kayışı rolü oynaması gereken sosyalist hareketin işçi sınıfından uzaklığını gözler önüne sermektedir. Bir başka önemli nokta da şudur: Burjuvazinin 12 Eylül faşizmiyle işçi sınıfının başına musallat ettiği ve işçileri dizginlemek amacıyla gardiyan olarak kullandığı Türk Metal’in yıllar içinde oynadığı hain rol, acı bir şekilde kendini dışa vurmaktadır. Bugün Bursa’daki metal işçilerinin ekseriyeti 40 yaşın altında ve 25 yaşın üstündedir. Yani bunların tümü, 1980 darbesiyle şekillendirilen dönemin işçi kuşaklarıdır.

Burjuva devletin yıllardır sistematik bir şekilde pompaladığı milliyetçiliği, aynı minvalde Türk Metal de sürdürmüştür. Burjuvazinin ve Türk Metal çetesinin etkisi altındaki bu işçilere eylem yapmak, hakkını aramak, suç ve “bölücülük” olarak belletilmiştir. Yıllar yılı mücadeleden uzak bırakılan işçiler, doğal olarak işçi sınıfının mücadele deneyimlerinden öğrenme olanağından mahrum bırakılmışlardır. Bu deneyimlerin içinde, işçilerin sermayeye karşı bir sınıf olarak hareket etmesi ve sınıf dayanışmasının yükseltilmesi zorunluluğu da var. İşçilerin örgütsüzlüğü ve deneyimsizliği çeşitli bakımlardan kendini hissettirmektedir. Meselâ mücadelenin karşısında MESS gibi bir sermaye örgütü ve devlet ile iç içe geçmiş bir gangster Türk Metal örgütlenmesi olmasına rağmen, işçiler bu durumu gerçek anlamda bilince çıkartabilmiş değiller. Nitekim kontrolü sağlama adına ve polisin dayatmasının da bir sonucu olarak, işçilerin, sınıf dayanışmasını yükseltmek ve örgütlü mücadeleyi ileriye çekmek amacıyla direniş alanına giden sosyalistlere mesafeli durmalarının nedeni budur. On yıllardır Türk Metal’in milliyetçi, devletçi bombardımanına ve şu anda da polisin ve Türk Metal’in bu yöndeki yoğun propagandalarına maruz kalan işçilerde, “terörist”, “bölücü” damgası yememek için, “biz siyaset yapmıyoruz, bu mücadele ekmek mücadelesi, siyaset karıştırmayız” anlayışı ve sola karşı genel bir mesafeli duruş gözleniyor. Mücadelenin ilerlemesi için işçilerin bu demagojilere prim vermemesi önem taşıyor.

Uzun durağanlık yılları ve köreltici etkileri

Metal işçilerinin ayağa kalkması ve son dönemde birçok Anadolu kentinden gelen mücadele haberleri yeni bir dönemin aralandığını göstermektedir. Hiç kuşkusuz bunun birçok nedeni bulunmaktadır. 1980 askeri faşist darbesinin üzerinden 35 yıl geçmiştir ve o günden bugüne hem işçi sınıfının saflarını genç işçi kuşakları doldurmuş hem de bu kuşakların kapitalist sömürüye ve ezilmeye karşı öfkesi taşma noktasına gelmiştir.

12 Eylül faşist rejiminin amacı, geçmiş ile gelecek arasındaki bağları kopartmak ve işçi sınıfının mücadele geleneklerinin yarına aktarılmasının önüne geçmekti. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlenmelerine çok ağır bir darbe vuruldu. 1990 dönemecinde SSCB’nin dağılması hem sendikal hem de sosyalist harekete yeni bir darbe indirdi. Sosyalist hareket alabildiğine küçüldü, ayakta kalan bölümü ise büyük ölçüde işçi sınıfıyla bağlarını yitirdi ve yukarıda sözünü ettiğimiz tarzda yeni arayışlara girdi.

Dünya ölçeğinde sınıflar arası güç dengelerindeki değişim ve burjuvazinin sosyalizmin çöktüğü yönünde giriştiği demoralize edici propaganda tüm işçi sınıfını etkisi altına aldı. Özellikle 1980’lerin başında dünya ölçeğinde hayata geçirilen kapitalist neo-liberal saldırıların 12 Eylül rejiminin işçi sınıfına dönük saldırısıyla birleşmesi, Türkiye işçi sınıfı açısından tam anlamıyla bir yıkıma yol açtı. Bir taraftan sendikal ve siyasal yasaklarla işçi sınıfı denetim altına alınırken, öte taraftan hak gasplarıyla işçi sınıfının kazanılmış sosyal hakları ortadan kaldırıldı. Sendikalar her geçen gün kan kaybederken, koltuğunu koruma sevdasındaki bürokrat sendikacılar işçi hareketinin önündeki en önemli engellerden biri haline geldiler.

1980 darbesi, aynı zamanda, Türkiye kapitalizminin dışa açıldığı ve sermayenin daha fazla palazlandığı bir sürecin önünü açtı. Bu dönem aynı zamanda köyden kente göçün hızlanması, geniş kitlelerin İstanbul gibi kentlerin varoşlarına yığılmasıyla karakterize oldu. Varoşlara sıkışan ve sefalet koşullarında yaşayan geniş kitleler, öte taraftan kentleşme ve işçileşme sancıları yaşamaktaydılar. İşçi sınıfının mücadele deneyimlerinden bihaber kalan geniş işçi kitleleri için futbol, burjuvazinin yönlendirmesiyle avutucu bir araca dönüştü. Örgütsüz ve sınıf geleneklerinden kopuk emekçi kitleleri burjuvazi, futbol üzerinden manipüle etmeyi başardı. Böylece futbol, milliyetçilik gibi burjuva ideolojisinin kitlelere zerk edilmesinin de bir aracı olarak kullanıldı. Şunu da belirtmek lazım ki futbol, aynı zamanda çileli bir yaşam süren sömürülen kitlelerin alttan alta biriken öfkesinin boşaltıldığı bir kanal işlevi gördü, görmektedir. Yıllar boyunca tek eğlencesi ve eylemi futbol taraftarlığı olan emekçi kitleleri göz önüne alacak olursak, metal işçilerinin tepkilerini gösterme biçimleri şaşırtıcı gelmez.

Bir taraftan bu şekilde oyalanan işçi sınıfı, diğer taraftan AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte burjuva kesimler arasında artan iç çatışmanın yarattığı toplumsal kutuplaşmanın felçleştirici etkisi altında kalmıştır. Yapay kutuplaştırma işçi sınıfının bilincini bulandıran ayrıştırıcı bir rol oynamıştır. Bu dönem aynı zamanda Türkiye kapitalizminin sıçramalı olarak büyüdüğü ve buna karşın işçi sınıfının her yönden saldırı altında olduğu bir dönemdir. Genel olarak sermaye ve özel olarak da AKP yandaşı sermaye akıl almaz bir hızla palazlanırken; işçilerin ücretleri düşmüş, iş saatleri fiilen uzatılmış, taşeronlaştırma ve güvencesiz çalışma çığ gibi büyümüş, iş kazalarında ve iş cinayetlerinde dramatik bir yükseliş gerçekleşmiştir. Dolar milyarderlerinin sayısının 4’ten 40’a yükselmesi aslında sermaye birikiminin ne hızla gerçekleştiği hakkında çarpıcı bir fikir vermektedir. Lakin işçi sınıfına dönük tüm bu saldırılar burjuva siyasetinin yarattığı toplumsal kutuplaşma tarafından örtülmüş ve örgütsüz işçi sınıfı tepkisini ortaya koyamamıştır. Zaten yeterince zayıflayan sendikaların önemli bir bölümünü denetim altına alan AKP, sendikal alandan bir mücadelenin gelişmesinin de önüne geçmiştir.

Ancak hiçbir şey kalıcı olamaz ve AKP’nin kitleler üzerinde yarattığı illüzyon da kalıcı olamayacaktır. Tüm iktidarı ele geçiren ve devletin dümenine oturan AKP, koalisyon ortağı Gülen Cemaatiyle iktidar kavgasına girmiş, bu süreçte, AKP’nin yıllarca üzerini örtmeyi başardığı yolsuzluk, rüşvet ve çürüme büyük ölçüde teşhir olmuştur. Yolsuzluk lağımının patlaması, AKP’nin her geçen gün toplumu baskı altına alan otoriter-polis devleti uygulamaları, Erdoğan’ın başkanlık hevesleri, daha da önemlisi ekonomideki durgunluk, büyüyen işsizlik, metal işçilerinin grevinin yasaklanması ve hak arama mücadelesinin bastırılması alttan alta kitlelerde tepki toplamıştır. Şurası da bir gerçek: Kendini mütedeyyin olarak tanımlayan ve AKP’ye oy veren işçi-emekçi kitleler, İslamcı/muhafazakâr denen burjuvazinin nasıl palazlandığını görmektedirler. Nitekim 7 Haziran seçimlerine giderken AKP’nin destek kaybetmesi, bizzat yandaş medya kalemşorlarının da altını çizdikleri gibi AKP büyüsünün bozulmasındandır. İşçi sınıfı kitleleri ağır çalışma ve yaşam koşulları altında inlerken, Erdoğan’ın oda sayısı bilinmeyen saraylarda yaşaması elbette bir yerlere kaydedilmektedir. Bu tepki 7 Haziran seçimlerinde tümüyle kendini göstermese bile, önümüzdeki dönemde sıçramalı bir şekilde yükselecektir.

Hiç kuşku yok ki AKP’nin gerileme dönemine girmesi ile Anadolu’da işçi hareketindeki kıpırdanma ve hemen arkasından patlak veren metal grevinin üst üste gelmesi bir tesadüf değildir. Metal işçilerinin patlak veren büyük mücadelesi, AKP’nin büyüsünü kaybederek gerilemesinin ve eskisi gibi toplumsal kutuplaşmayı sürdürememesinin de bir ifadesidir aslında. Metal işçilerinin ayağa kalkması ve Anadolu’da beklenmedik biçimde öfkelerini ortaya koyan işçilerin mücadelesi; itaatkâr ve kanaatkâr bir toplum yaratmayı, her türlü muhalefeti bastırmayı, hak arama bilincinin gelişmesinin önünü kesmeyi, Türkiye’yi aynı Çin gibi ucuz işgücü cennetine çevirerek sermayenin önünü alabildiğine açmayı planlayan AKP’nin bu yolda öyle istediği gibi yürüyemeyeceğini gözler önüne sermektedir.

Türkiye kapitalizmi 1980’den günümüze çok büyük değişimler geçirmiştir. Toplumun %80’inden fazlası artık kentlerde yaşamaktadır. Bir dönem köylerden kente akan ve işçileşme sancıları çeken kitleler önemli ölçüde kentleşmiş ve işçileşmişlerdir. 1980 öncesinin etkileri geride kalırken, uzun yıllardır ağır sömürü koşulları altında inletilen işçi kitlelerinin biriken öfkesi patlamaktadır. Kapitalizmin dünya ölçeğindeki krizini ve sınıf mücadelesinin genel olarak yükselişte olduğunu göz önüne alırsak, bunun Türkiye’ye yansımaması düşünülemez. Fakat gerekli bilinç ve örgütlülükten yoksun olan işçi sınıfını, yükselttiği mücadelelerde büyük tehlikeler de beklemektedir. Bu yakıcı eksikliği gidermek, başlayan mücadelelere örgütlü ve uzun soluklu bir nitelik kazandırmak için proleter sınıf devrimcilerinin omuzlarında ağır bir yük bulunmaktadır.