Navigation

Marx, Cumhuriyetçilik ve Kemalist TKP

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

SİP-TKP’nin önde gelen isimlerinden Kemal Okuyan, burjuva cumhuriyetin 90. yıldönümü kutlamalarının yapıldığı 29 Ekimde, “Marx Cumhuriyetçiydi” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Daha yazının girişinde Okuyan şöyle diyor: “Marx’ın ABD’deki Cumhuriyetçilerin destekçisi olduğunu bilir misiniz? Bush’un partisinin yani…” Marx önce Cumhuriyetçi Parti yanlısı ilan ediliyor, sonra da kaşla göz arasında ABD emperyalizminin azılı temsilcisi Bush gibilerin destekçisi gibi gösteriliyor. Peki bir buçuk asır öncesine ait bir meseleye dair herhangi bir not düşülmeden, bodoslamadan Marx’ın, Cumhuriyetçiliğin ve Bush’un yan yana dizilmesinin amacı nedir? Hiç kuşku yok ki, TKP liderinin amacı okuyucuda şok etkisi yaratarak kendi sosyal-şoven politik çizgisini meşrulaştırmaktır. Çünkü Okuyan, söz konusu yazısında Kemalist cumhuriyetin kazanımlarından dem vururken, aynı gün TKP, ulusalcı Kemalist yürüyüşünde önemli bir kavşağı daha geçti ve 29 Ekim Cumhuriyet kutlamalarına bir mitingle ortak oldu.

Mitingin adının “sosyalist cumhuriyet” olması ise yalnızca zevahiri kurtarmak içindi. Nitekim mitinge katılanların ekseriyeti Kemalist duyarlılıkları nedeniyle oradaydılar; taşıdıkları Türk bayrakları ve kalpaklı Mustafa Kemal bayraklarıyla mitinge gerçek biçimini verdiler, böylece öz ile biçim örtüşmüş oldu. İşte Okuyan, son derece dramatik bir tarzda Marx’ı Cumhuriyetçi Parti destekçisi ilan ederek TKP’nin yeni Kemalist açılımını meşrulaştırmaya, parti tabanından ya da çevresinden gelebilecek tepkileri bu şekilde bir kalem darbesiyle savuşturmaya çalışmaktadır. Öyle ya, koca Marx Cumhuriyetçileri (Bush’un partisini!) desteklemişse ve bunda bir beis görmemişse, TKP’nin Kemalizme sahip çıkması ve burjuvazinin Cumhuriyet Bayramını kutlamasında ne sorun olabilirdi!

TKP lideri, son derece düz bir akıl yürütmeye, çıkarsamaya ve elbette çarpıtmaya başvurarak insanları aldatabileceğini zannediyor. Ama yanılıyor. Her şeyden önce Marx’ın destek verdiği Cumhuriyetçiler günümüz ABD’sinin muhafazakâr ve gerici emperyalist partisi değil, köleciliğe karşı demokratik cumhuriyet sloganıyla savaş yürüten bir partiydi. Marx’ın, burjuva devrimleri kapsamında olumlu bulduğu demokratik cumhuriyet ile TKP’nin sahiplendiği tepeden kurulan Bonapartist Kemalist “cumhuriyet” arasında hiçbir ilişki yoktur. Kaldı ki, Marx hiçbir zaman burjuva cumhuriyetçiliği mutlaklaştırıp savunmamış, onu feodal gericilik karşısında burjuvazinin ilerici bir rol oynayan egemenlik biçimi olarak görmüştür. Buradan da anlaşılacağı üzere kendinden menkul, mutlak bir cumhuriyetçilik yoktur ve olamaz. Nasıl ki genel ve sınıflarüstü bir hukuk yoksa aynı şekilde sınıf çelişkilerinden azade, sınıf damgası yemeyen bir cumhuriyet de yoktur. Önemli olan cumhuriyetin sınıf karakteridir. Gayet tabii olarak kapitalist toplumdaki cumhuriyet burjuvazinin egemenliğinin bir ifadesidir. Buna karşın, sovyet türü öz-örgütlülükler üzerinde yükselen işçi devleti de bir cumhuriyettir; ancak işçi sınıfının egemenliğinin ve doğrudan demokrasinin ifadesi olarak ve bir burjuva cumhuriyetle kıyaslanmayacak kadar demokratik bir cumhuriyet olarak.

Bundan 150 yıl önce cumhuriyetçiliğin Marx ve komünist hareket için somut karşılığı bellidir: Feodal soyluluğa ve monarşinin egemenliğine karşı, ondan daha ileri bir toplumun temsilcisi olan burjuvazinin egemenliği! İktidarı elinde tutan ve iktidarın kaynağı olarak Tanrıyı gösteren feodal soyluluk ve kilise karşısında burjuvazi, geniş yoksul kitlelerin desteğini almak için demokratik cumhuriyeti savunuyordu. Ona göre iktidarın kaynağı Tanrı değil, insanların eşit olduğu bir toplum olmalıydı ve toplum kendi kendisini yönetmeliydi. Hatırlanacağı gibi 1789 Fransız Devriminin sloganı eşitlik, özgürlük ve kardeşlikti!

Marx’ın dönemi, feodalizmin ya da pre-kapitalist ilişkilerin tasfiye olduğu ve burjuva devrimlerin devam ettiği bir dönemdi. İşçi sınıfının görece bağımsız bir sınıf olarak tarih sahnesine adım attığı Avrupa’da bile, henüz feodal soyluluk-kilise ile burjuvazi arasındaki mücadele sonuçlanmış değildi. ABD’nin güney eyaletlerinde modern kapitalist ilişkilerin yanında bir garabeti temsil eden kölecilik hüküm sürüyordu. Kapitalist gelişmenin önünü tıkayan üretim ilişkileri ve sınıfların varlığı, modern sınıf mücadelesinin burjuvazi ve işçi sınıfı arasında net çizgiler üzerinde gelişmesini geciktiren bir etmene dönüşüyordu. İşçi sınıfının gelişmesi ve kapitalizme karşı mücadeleye atılabilmesi için köhnemiş tüm üretim ilişkilerinin ve sınıfların ortadan kalkması gerekiyordu. İşte bu bakış açısından hareketle Marx, 1861’de patlak veren ABD iç savaşında, Güney’deki köleciliğe saldıran Kuzey’in cumhuriyetçi burjuvazisinin zaferinden yana olmuştur.

Marx, Kuzey’deki cumhuriyetçi burjuvazinin lideri ve aynı zamanda ABD Başkanı olan Abraham Lincoln’e yazdığı mektupta, Güney’deki köleciliğin, çağın ana çelişkisi olan emek-sermaye çelişkisini perdelediğini ifade ediyordu. Marx, çok önemli bir hususa dikkat çekiyordu: “Kuzey’in gerçek siyasal gücü olan işçiler, köleliğin kendi cumhuriyetlerini kirletmesine göz yumdukları sürece, kendi rızası olmaksızın egemen olunan ve satılan zencinin karşısında, kendisini satmasının ve kendi efendisini seçmesinin beyaz tenli işçinin en yüce hakkı olmakla övündükleri sürece, gerçek emek özgürlüğünü sağlayamıyorlar, ya da Avrupalı kardeşlerini kurtuluş uğruna verdikleri mücadelede destekleyemiyorlardı; ama ilerlemenin önünde duran bu engel, iç savaşın kızıl deniziyle kaldırılıp atılmıştır.”

Marx, Güney’deki kölecilik sürdüğü müddetçe, siyah emekçiler karşısında efendisini seçmekle övünen “özgür” Kuzeyli işçilerin, kendilerini sömüren burjuvaların “eşit ve özgürüz” propagandasını aşamayacağının farkındaydı. Aynı yaklaşımla Marx, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunmuş ve ezen ulus işçi sınıfının burjuvazinin milliyetçilik gözbağından kurtulmasının ancak bu şekilde mümkün olacağını belirtmiştir. Yani milliyetçi Kemalist açılımlarını meşrulaştırmak amacıyla Marx’ı yardıma çağıran TKP’nin tam aksini savunmuş ve hayata geçirmeye çalışmıştır.

Günümüz dünyasında ve Türkiye’de, işçi sınıfının burjuva cumhuriyeti savunmasının hiçbir nesnel temeli kalmamıştır. Çünkü burjuvazi tüm dünyada egemen pozisyondadır ve bu egemenlik emekçi sınıflar üzerinde hüküm sürmektedir. Dolayısıyla işçi sınıfının savunacağı ve uğruna mücadele edeceği şey burjuva cumhuriyet olamaz. Hele ki burjuva anlamda bile demokratik olmayan Kemalist tepeden inmeci bir cumhuriyeti hiç savunamaz! Devrimci işçi sınıfının hedefi, kendi doğrudan demokrasisinin ifadesi olan işçi sovyetleri iktidarını savunmak ve işçi sovyetleri cumhuriyetini bir devrimle hayata geçirmektir. Marx ve Engels’ten başlayarak Marksizmin kurucuları ve sürdürücüleri, bu hedef doğrultusunda mücadele etmiş, burjuva cumhuriyet konusunda işçi sınıfı saflarında yanılsama üretilmesine karşı çıkmışlardır.

Meselâ, 1852’de Fransa’da monarşistlerle cumhuriyetçiler arasında kıyasıya bir kavga sürüp giderken Marx, Bonapart darbesini konu alan Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı kitabında şunları söylüyordu: “Parlamenter cumhuriyet, burjuvazinin lejitimist ve Orleancı iki kesiminin, büyük toprak mülkiyeti ile sanayinin, birbiri yanında, eşit haklara sahip olarak bir arada bulunabildikleri tarafsız alan olmaktan fazla bir şeydi. Parlamenter cumhuriyet bu kesimlerin ortak egemenliklerinin vazgeçilmez koşulu, onların genel sınıf çıkarlarının, hem bu ayrı ayrı kesimlerin hem toplumun bütün öteki sınıflarının istemlerine egemen olabileceği tek devlet biçimi idi.”

Demokratik cumhuriyet konusu bilhassa 1917 Rus Devriminde sosyalistlerin gündemine oturmuştur. Sosyalistlerin ekseriyeti ve hatta Bolşevik Parti’nin önemli bir kesimi, önceliğin burjuva devrimi olduğu teorik varsayımından hareketle demokratik cumhuriyeti savunmuş ve işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesine karşı çıkmıştır. Bu anlayışa karşı mücadele eden Lenin, demokratik cumhuriyetin burjuvazinin bir egemenlik biçimi olduğunu ve işçi sınıfını bu sınırlarda tutmanın ihanet anlamına geldiğini belirtmiştir. Lenin, pek çok makalesinde ve özellikle de Devlet ve Devrim’de Marx ve Engels’e dayanarak bu mesele üzerinde durmuştu. Avrupa sosyal demokrasisinin sınıflar üstü bir cumhuriyet varmışçasına ürettiği yanılsamalara karşı şöyle diyordu: “Gerçekte demokratik cumhuriyet, kurucu meclis, genel oy vb. burjuva diktatörlüğüdür ve emeği kapitalist boyunduruktan kurtarmak için, bu diktatörlüğün yerine proletarya diktatörlüğünü geçirmekten başka hiçbir yol yoktur.” Lenin, işçilere, burjuva demokrasisinden, feodaliteye oranla çok büyük bir tarihsel gelişme olarak yararlanmalısınız, ama bu demokrasinin burjuva niteliğini, tarihsel bakımdan göreli ve sınırlı niteliğini bir an bile unutmamalısınız diye sesleniyordu.

Burjuvazi, cumhuriyeti sırf soylu sınıflar karşısında üstün gelmek için savunmuyordu; aslında demokratik cumhuriyet, kapitalist üretim ilişkilerinin doğurduğu burjuva egemenlik biçiminin bir ifadesidir. Burjuva demokrasisinin en temel özelliği yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin ayrışması, dolayısıyla olağan devlet yapısının monolitik olmaması ve burjuvazinin genel çıkarlarının temsilcisi olarak hizmet vermesidir. Bunu tamamlayan şey, hukuksal eşitlik ilkesi ve genel oy hakkına dayalı seçimlerin varlığıdır. Genel oy hakkının ve seçimlerin iki yönü vardır: Hem geniş kitlelerde yanılsama yaratarak onları düzen sınırları içinde tutar hem de burjuvazinin iç rekabetinin siyasal alanda bir çözüme kavuşması işlevini üstlenir. İşte demokratik cumhuriyet denen şey budur.

Peki, TKP’nin gözyaşı döküp kazanımlarıyla birlikte tasfiye edildiğini söylediği Kemalist cumhuriyet, burjuva demokratik bir cumhuriyet miydi? Tarihsel gerçekler bunun böyle olmadığını gözler önüne seriyor. Savaştan yenik çıkan ve işgal edilen Osmanlı toprakları üzerinde, Kemalist liderlik öncülüğünde verilen Milli Mücadele sonucunda bir ulus-devlet kurulmuş ve demokratik olmayan bir cumhuriyet ilan edilmiştir. Devamında ise hilafet kaldırılmış ve kapitalist gelişmeye temel döşemek amacıyla kimi ekonomik adımlar atılmıştır. Monarşiye son verilerek cumhuriyet ilan edilmesi ve yukarıda sayılan unsurların hayata geçirilmesi noktasında Kemalizm tarihsel açıdan ileri bir rol oynamıştır. Ancak Kemalizmin ilericiliğinin de devrimciliğinin de sınırları buraya kadardır. Cumhuriyetin kuruluş sürecine geniş halk kitlelerinin hiçbir katılımı yoktur. Cumhuriyetin bir gecede nasıl ilan edildiği ve kabul ettirildiği malûm! Dolayısıyla ortaya çıkan şey, demokratik bir cumhuriyet değil, Bonapartist bir diktatörlüktür.

Böyle olduğu için de acilen çözülmeyi bekleyen hemen hiçbir demokratik sorun çözülmemiş, Osmanlı’dan alınan despotik devlet yapısı parçalanıp atılmamış, tersine, cumhuriyet yağına bulanarak varlığını devam ettirmiştir. Mehmet Sinan’ın şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Kemalist iktidar, tarihsel bakımdan gerici bir konumda olan pre-kapitalist unsurları (toprak ağaları, şeyhler, mütegallibe vb.) tasfiye edecek yerde, bu unsurlarla uzlaşma yoluna gitmiş, hatta uzun süreli ittifaklar yapmıştır. Nitekim böyle yapıldığı içindir ki, cumhuriyet rejimi gelişiminin hiçbir evresinde, pre-kapitalist unsurlara karşı gerçek anlamda ilerici-devrimci bir rol üstlenememiş ve bu bakımdan, burjuva anlamda bile demokratik bir rejim olamamıştır. Yıllar yılı «Batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme» söylemlerinin ardına saklanarak her türlü anti-demokratik uygulamaya başvuran bu rejim, gerçekte çağdaşlaşmaya da demokratikleşmeye de pek değer vermediğini ve bu konuda da samimi olmadığını defalarca göstermiştir.”

Şeyhülislamlığın yerine Diyanet Başkanlığının kurulması, bir mezhebin resmi devlet dini haline getirilmesi, üstelik de bunun laiklik olarak sunulması, tepeden cebir yoluyla çarşafın, fesin ve sarığın yasaklanması ve buna “kılık kıyafet devrimi” denilmesinin vb. neresi devrimcilik, ilericiliktir! Cumhuriyeti kuran Kemalist liderlik Osmanlı bürokrasisinden gelmektedir ki, o bürokrasi devletlû despotik bir sınıftır. Gelişmiş bir sermaye sınıfının olmadığı koşullarda siyasal liderlik Osmanlı’dan gelen Kemalist bürokrasiye kalmış, zaten despotizmin bir parçası olan bu liderlik, halk kitlelerini sürecin dışına iterek ve baskı altına alarak bir burjuva devlet yaratmış ve burjuvazinin ve devletlû elitin ihtiyaçları doğrultusunda tepeden dönüşümleri dayatmıştır. Bu nedenle Kemalizm, olağanüstü rejim altında tepeden cebir yoluyla burjuva dönüşümleri dayatan Bismarkçılığın bir türüdür. Bu tür tepeden devrimler ve bunların önderlikleri konusunda Marksizmin tutumu gayet nettir. Lenin’in şu sözleri, bu konuda verilebilecek onlarca örnekten sadece biridir: “Bismarck, kendi junker tarzıyla, ilerici ve tarihsel bir görevi yerine getirdi, ama bu gerekçeyle sosyalistlerin Bismarck’ı desteklemesini haklı göstermeyi düşünen birisi, gerçekten ne âlâ bir «Marksist» olurdu!”

Rejimin şeklen cumhuriyet olması, ona demokratik bir öz kazandırmamaktadır. İran’dan Çin’e, Suriye’den Kuzey Kore’ye pek çok ülke cumhuriyettir. Buna karşın İngiltere, İsveç, İspanya gibi pek çok ülke de cumhuriyet değil monarşidir. Herhalde hiç kimse kalkıp da örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nin bu monarşilerden daha yetkin bir demokrasiye sahip olduğunu iddia edemez.

SİP-TKP’nin sol Kemalizme evrimi

SSCB’nin sahneden çekildiği, işçi sınıfı hareketinin gerilediği ve burjuva kesimler arasında şiddetlenen iktidar kavgasının şekillendirdiği siyasal arenada, küçük-burjuva sosyalizminin bünyesindeki Kemalist eğilimler kabak gibi açığa çıkmıştır. Özellikle 28 Şubat sürecini bir dönemeç noktası olarak tarihe kayıt düşmek ve AKP’nin hükümet olmasıyla Kemalizmin Türk solunda çok daha baskın bir şekilde öne çıktığını belirtmek gerekiyor. İşçi sınıfıyla herhangi bir ilişkisi olmayan SİP-TKP de, küçük-burjuva ulusalcı sosyalizm anlayışına uygun olarak Kemalizm yoluna girmiştir. TKP’nin Kemalizme doğru geçirdiği dönüşümün teorik temellerini daha önce birçok kere ortaya koymuştuk. Bilhassa 1990’ların ikinci yarısında belirginleşen sol Kemalist eğilimin, 2000’li yıllarda teorik temelleri döşenmiş ve son birkaç yılda ise TKP ait olduğu yeri bulmuştur.

TKP’nin ideologları mevcut koşullarda sosyalist devrimin emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselemeyeceğini söylüyorlardı: “Sosyalist devrim emek-sermaye çelişkisi üzerinde yükselebilseydi, elbette her şey farklı olurdu.” Onlara göre, burjuvaziyle ve emperyalizmle mücadelede “soyut” bir emek-sermaye çelişkisi yerine yurtseverlik geçirilmeliydi! Emek-sermaye çelişkisi tâli, yurtseverlik başat derken, “vatan hainliği” suçlamasını yapma hakkının esas olarak solda olduğunu söyleme noktasına kadar varılmıştı. Marksizmin bu şekilde tahrif edilmesi, bizzat Lenin’in hedef seçilmesine kadar uzatıldı ve Lenin devlet ve devrim konusunda anarşizme açılmakla suçlandı. O günden bugüne TKP’nin sosyalist renkleri iyiden iyiye soluklaşırken, Kemalist renkleri koyulaşıp bütünü belirlemeye başladı. Tam da bu dönüşümün bir sonucu olarak, “30 Ağustos Taarruzu” ve onun “Başkomutanı” Mustafa Kemal artık rahat bir şekilde, utanıp sıkılmadan selamlanabilmekte, cumhuriyet mitingleri düzenlenebilmektedir.

TKP yakın zamana kadar, AKP’nin cumhuriyetin kazanımlarını ortadan kaldırmaya giriştiğini söylüyordu. Meselâ şöyle deniyordu: “Bağımsızlık, laiklik, cumhuriyet gibi tarihsel ilerleme öğeleri artık birer yük sayılmaktadır.” Gelinen evrede ise artık AKP’nin Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti (birinci cumhuriyet) tasfiye ettiği ve ikinci cumhuriyeti inşaya giriştiği söylenmektedir. “Türkiye’de olan, en özet haliyle Birinci Cumhuriyetin yıkılmasıdır” diyen Aydemir Güler gibi TKP şefleri “laiklik, bağımsızlık ve kamuculuk” özelliklerini atfettikleri Kemalist cumhuriyet için gözyaşı dökmektedirler. Kemalist önyargılarla akıl sağlıkları bozulanlar, Kemalist cumhuriyeti efsaneye dönüştürerek ona tümüyle gerçekdışı değerler atfediyorlar. Oysa gerçek şudur: Türkiye ne dün hakiki anlamda laikti ne de bugün.

TKP’nin sahip çıkılmasını istediği kamuculuk ise, tastamam devlet kapitalizmi uygulamalarıdır. Devrimci işçi sınıfının özelleştirmeleri savunacak bir politik pozisyonu olamaz. Ancak kapitalist özel mülkiyet karşısına kapitalist devlet mülkiyetinin çıkartılması, kutsanması ve bunun bir tür sosyalizm olduğu ya da devlet mülkiyetinden sosyalizme daha rahat geçileceği yönlü yanılsamaların üretilmesi de kabul edilemez. Devrimci Marksizm, küçük-burjuva sosyalizminin bu tür yanılsamalar üretmesine karşı daima mücadele yürütür.

Diğer taraftan eğer siyasal bağımsızlıktan söz edilecekse, Türkiye 1923’ten beri bağımsızdır. Ancak emperyalist-kapitalist dünyada mutlak bağımsızlık diye bir şey yoktur. Zira dünya ekonomisi organik bir bütündür ve tüm ülkeler şu ya da bu biçimde birbirlerine bağımlıdırlar. Ne var ki, bu gerçekliği anlamayan “Üçüncü Dünyacı” küçük-burjuva sol, 1960’lardan beri Türkiye’nin emperyalizme bağımlı olduğundan ve bağımsızlık mücadelesinden dem vuruyor. TKP de aynı görüşleri yıllardır savunagelmiştir. Meğer Türkiye, AKP’ye kadar bağımsızmış!

Kemal Okuyan’a göre “Kemalizm düşmanlığını bayrak yapandan solcu çıkmaz”. Niye? Çünkü TKP’ye göre Kemalizm ilerici, ama AKP gericidir! Burjuvazinin bir kesiminin ideolojisinin sahiplenilmesi gerektiğini vazeden bu sav, kocaman bir aldatmacaya dayanmaktadır. Kemalist rejimin işçi sınıfı, komünist hareket, Kürt halkı ve diğer azınlıklar üzerinde nasıl terör estirdiğini, tepeden dayatmalarla Türk esaslı bir ulus yaratmaya çalıştığını, işine geldiğinde dini sonuna kadar kullandığını vb. burada sayıp dökmeye gerek yok. Komünistlerin görevi, gericilik ve işçi sınıfına kan kusturma noktasında hiçbir ayrım ve farklılığı olmayan burjuva kesimler arasından birisini tercih etmek ve onu ilerici ilan etmek değildir. İşçi sınıfına, burjuvazinin egemenliğini yıkma ve iktidarı kendi ellerine alma mücadelesinde önderlik etmektir.

TKP’nin iddia ettiği gibi ne Kemalist cumhuriyette sahiplenilmesi gereken ilerici değerler vardır ne de söz konusu cumhuriyet tasfiye edilmiştir. Eğer gerçekten de burjuva anlamda bile daha geriye bir gidiş olsaydı –meselâ, faşizmin iktidara yürümesi, cumhuriyetin ortadan kaldırılması, monarşinin getirilmesi, şeriat hükümlerinin egemen kılınması söz konusu olsaydı– devrimci Marksistlerin görevi elbette buna karşı çıkmak olurdu. Ancak bu karşı çıkışı Kemalizme atfedilen şeyler üzerine inşa etmezlerdi. İşçi sınıfının, AKP’nin ve İslamcı-muhafazakâr burjuvazinin karşısında tutunacağı dal, Kemalizm değildir. Devrimci işçi sınıfının Kemalist efsanelere ihtiyacı yoktur. Devrimci işçi sınıfı Kemalizmin kendisine yakıştırdığı “ilerici”, “laik”, “devrimci”, “halkçı” gibi sıfatları doğru kabul ederek onu sahiplenmez, sahiplenemez. Sınıfların ortadan kalkmasına ve müreffeh bir toplum yaratılmasına doğru değişimi içeren gerçek ilericiliği, demokrasiyi, laikliği ancak devrimci işçi sınıfı temsil eder.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Aralık 2013, no: 105