Kapitalizmin Tarihsel Krizi


Kapitalizm ileriye doğru adım atacak potansiyelleri aşındığı için, kriz her alanda bir çıkmaz ve toplumsal çürümenin derinleşmesi olarak kendini dışa vurmaktadır.


5836900722_a7411626a8_z.jpg

Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde şöyle yazıyordu: “Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. (...) Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir: Bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte, burjuva toplumun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar.” 

Toplumsal değişim ve dönüşümleri maddi temelleri ve içerdiği karşıtlıklarla birlikte sunan Marx’ın bu perspektifi, kapitalizmin neden bugün tarihsel bir krize sürüklendiğini ortaya koymaktadır. Günümüzde kapitalizm her alanda köklü bir krizle ve çıkışsızlıkla karşı karşıyadır: Olağanlaşan ekonomik kriz, kâr oranlarının düşmesi, katlanarak artan işsizlik, işçi ücretlerinin düşmesi, yaşam standartlarının gerilemesi, on milyonların açlıktan kırılması, azgınca ilerleyen militarizm ve silahlanma, çıkışsızlığın yıkıcı ifadesi olarak emperyalist savaş, özellikle Avrupa’ya vuran göç dalgaları, burjuva demokrasisini daha da daraltan polis devleti uygulamaları, geleneksel burjuva siyaset sahnesinin çökmesi ve sağ eğilimlerin/faşist hareketlerin/liderlerin yeniden hortlaması, toplumsal ilişkilerin her alanında çürüme ve kitlelere egemen olan derin bir umutsuzluk! Kapitalist manzara, insanlığın yıkım ve felâkete sürüklendiği bilim kurgu filmlerinin kâbus sahnelerinden fırlamış gibidir. Zaten böylesi filmler de nesnel süreçlerden bağımsız değildir. 8 kapitalistin elinde tuttuğu servetin dünyanın yarısınınkine, 1810 kapitalistin servetinin ise dünya nüfusunun %70’ininkine, en nihayetinde yüzde birlik kesimin sahip olduğu servetin 7 milyarlık dünya nüfusunun yüzde 99’unun sahip olduğu toplam zenginliğe eşit olduğu bir dünya yaratmış bulunuyor kapitalizm![1] Böyle bir sistemin toplumda pozitif bir ruh hali oluşturması ve insanlığa müreffeh bir gelecek sunması elbette mümkün değildir.

Elif Çağlı’nın ifadesiyle bugünkü durumu “kapitalist işleyişin olağan periyodik krizlerinden ayırt etmek ve çarpıcı biçimde ifade etmek gerekirse, bu, kapitalizmin tarihsel bir sistem krizidir”.[2] Anlaşılacağı üzere periyodik kapitalist krizlerden değil, kapitalizmin varoluşsal krizinden söz edilmektedir. İnsanlığın ve dolayısıyla üretici güçlerin geldiği aşamanın kapitalizm sınırlarına hiçbir şekilde sığmamasının bunalımıdır bu! Kapitalizmin bu krizi, onun 20. yüzyılın başında emperyalizm aşamasına yükselişiyle kendini dışa vuran eğilimlerinin zamanla gelişip olgunlaşmasının bir sonucudur. Lenin, emperyalizm dönemine ayak basan kapitalizmin eğilimlerini “çürüyen kapitalizm”, “çöküşe yüz tutan kapitalizm” veya “can çekişen kapitalizm” biçiminde tanımlamıştı. Lakin Lenin, kapitalizmin bu eğilimlerinin onu derhal ve kendiliğinden bir çöküşe götüreceğini hiçbir zaman kast etmedi. Çok açık ki Lenin, emperyalizmle en üst aşamasına varan kapitalizmin yürüyüş çizgisinin veya ayak izlerinin onu nereye doğru götürdüğünü ortaya koydu. Geçen yüzyılın başında emperyalizm ve dolayısıyla çürüme dönemine giren kapitalizm, iki dünya savaşına ve sayısız felâkete yol açarak insanlığa büyük acılar yaşattı. 21. yüzyılın başında ise çürüyen kapitalizmin artık geçmiş dönem canlandırıcı potansiyellerini yitirdiğini görmekteyiz.

Marx’ın işaret ettiği gibi kapitalist üretim tarzı, gelişmesinin belirli bir aşmasında üretici güçlerin önüne dikilir, ket vurmaya başlar ve onların içerdiği tüm potansiyelleri dışa vurarak gelişmelerinin önüne geçer. Elbette bu engeller mutlak değil görelidir ve zaten Marx daima sistemin çelişik doğasına ve eğilimlerine işaret etmiştir. Nitekim kapitalizm büyük yıkımlar pahasına, geçmişten günümüze üretici güçleri şu ya da bu ölçüde geliştirebilmiştir. Lakin sistemin genç ve erken dönem canlılığı ile giderek yaşlandığı ve çürümenin ilerlediği günümüz koşullarındaki canlılığı bir ve aynı olamaz. Yaşlanma ve çürümenin ilerlemesine bağlı olarak kapitalist üretim tarzı, geçmişe nazaran üretici güçlerle daha fazla çelişkiye düşmekte, daha fazla çatışmakta ve üretici güçlerin önünde gün geçtikçe daha fazla engel haline gelmektedir.

Toplumsallaşma, tekelleşme, kriz ve savaş

Kapitalizmi daha önceki tüm üretim tarzlarından ayıran temel özelliklerden biri, onun üretici güçleri ve üretimi toplumsallaştırmasıdır. Engels’in Anti-Dühring’de belirttiği üzere; “kapitalist üretimden önce, yani ortaçağda, her yerde emekçilerin kendi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetine dayanan küçük üretim görülüyordu: Kırda özgür ya da serf olan küçük çiftçilerin tarımı; kentlerde ise loncalarda örgütlenmiş el zanaatçılığı.”[3] Kapitalist üretim ilişkileriyle birlikte burjuvazi, zorunlu ihtiyaçlar çerçevesinde geliştirilmiş, dağınık ve sınırlı üretim araçlarını bir araya topladı, genişletti, geliştirdi ve onları bugünkü üretimin kaldıraçlarına dönüştürdü. Bu konuyu Kapital’de işleyen Marx, burjuvazi, cüce üretim araçlarını, onları aynı zamanda elbirliğiyle işletebileceği toplumsal üretim araçları haline getirmeden, büyük üretken güçlere dönüştüremezdi demektedir. Burjuvazi, çıkrığın, el tezgâhının ve demirci çekicinin yerine iplik makinesini, mekanik tezgâhı ve buharlı çekici koydu. Bireysel işliğin yerini yüzlerce ve binlerce işçinin işbirliğini gerektiren fabrikalar aldı. Üretim araçları gibi, üretimin kendisi de bir bireysel işlemler dizisinden bir toplumsal işlemler dizisine ve ayrıca ürünler, bireysel ürünlerden toplumsal ürünlere dönüştüler.

Zaman içinde, tekellerin sahneye çıkması ve kapitalizmin emperyalizm aşamasına yükselmesiyle, sermayenin merkezileşip yoğunlaşması ilerlemiş ve bu, üretici güçlerin ve üretimin toplumsallaşmasını üst düzeylere çıkarmıştır. Çağlı’nın da belirttiği üzere; “Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, yani tekelleşmenin niceliksel gelişimi giderek niteliksel bir dönüşümü zorlamaktadır. Başlangıçta kapitalistlerin üretim araçları üzerindeki bireysel mülkiyeti temelinde örgütlenen kapitalist üretim süreci, hisse senetli anonim şirketlerin gelişmesi ve tekelleşmesi sonucunda, üretim sürecinin dünya ölçeğinde dev ölçekli sermaye grupları tarafından organize edildiği bir sürece dönüşmüştür. Emperyalizm dönemi ilerledikçe tekelleşmenin ulaştığı boyutlar, üretimin alabildiğine toplumsallaşması, kapitalizmin neredeyse kendi özünü inkâr ettiği bir noktaya doğru hızla ilerlemesi anlamına gelir.”[4]

Tekellerin üretici güçlerin ve üretimin durmaksızın üst düzeylerde toplumsallaşmasını kamçılaması dışsal değildir; onun doğasının, içten gelen merkezileşme arzusunun bir ifadesidir. Lenin’in ifadesiyle, emperyalizmle birlikte kapitalizm, burjuvaların iradesine aldırmadan onları tam toplumsallaşmaya doğru adeta sürükler. Böylece mali tekellerin elinde muazzam miktarlarda sermaye birikir.

Tekelci aşama, aynı zamanda kapitalizmin, üretimin örgütlenmesini ulusal sınırların ötesine taşırmasının, ona dünyasal bir boyut kazandırmasının da ifadesidir. Üretim sürecini uluslararası ölçekte genişletecek bir dünya ekonomisi yaratan kapitalizm, tek bir dünya pazarının ve bütünsel bir dünya ekonomisinin göstergesi olarak; işgücü, mal, hizmet ve sermayenin dolaşımını dünya ölçeğine büyütmüştür. Kapitalizm, üretimin bütün dallarında toplumsal bir işbölümü yaratarak ve böylece dünya ölçeğinde karşılıklı ekonomik bağımlılığı kaçınılmaz kılarak, bunu zamanla daha da güçlendirmiştir. Çağlı’nın ifade ettiği üzere; “Dünya ekonomisi, kapitalizmin emperyalizm aşamasında giderek çok daha belirginleşen bir biçimde ete-kemiğe bürünür. Bu nedenle, emperyalizm çağında kapitalist üretim tarzının tüm unsurlarını (üretici güçler, üretim ilişkileri, işbölümü, artı-değerin üretilmesi ve bölüşülmesi, pazarlar, fiyatların oluşumu vb.) artık ulusal değil, uluslararası ölçekte kavramak gerçek bir zorunluluk haline gelmiştir.”[5]

Bu açıdan 1990 dönemeci, tarihi bir dönemeçtir. SSCB’nin çökmesiyle tüm dünya kapitalist ilişkilerin egemenliği altına girerken, yüksek artı-değer arayışındaki sermaye sınıfı, üretimin önemli bir bölümünü işgücü maliyetlerinin düşük olduğu ülkelere kaydırmıştır. Ulusal ekonomilerin karşılıklı bağımlılığı artmış ve Çin gibi yükselen güçlerin kapitalist sisteme entegrasyonu oldukça derinleşmiştir. Sıçramalı bir şekilde gelişen; işlem, iletişim ve planlama sürecini kolaylaştıran, ekonominin her alanında entegrasyonu derinleştiren, zaman ve mekân engelini aşarak sermayenin akışkanlığını süreklileştiren ve maliyetleri düşüren bilgisayar teknolojisi, mal ve hizmet üretimindeki dünyasallaşmayı alabildiğine hızlandırmıştır. Bu, bir zamanlar Marx’ın işaret ettiği kapitalist eğilimin küresel düzeyde vücut bulmasıdır. Elif Çağlı’nın ifadesiyle; “kapitalist küreselleşme, kapitalist işbölümünü de ulusal özelliklerin ağır bastığı bir olgu olmaktan çıkartıp evrenselleştirmiştir. Bugün sigaradan bilgisayara, otomobile, çeşitli metalar çeşitli ülkeleri içine alan küresel bir bant sistemi veya montaj hattı temelinde üretilmektedir.”[6]

Üretim araçları ve üretim süreci öylesine toplumsallaşmış, üretimin tüm dalları öylesine girift biçimde birbirinin içine geçmiş ve tüm ülkelerin karşılıklı bağımlılığı öylesine artmıştır ki, dünya ekonomisi sözünün gerçek anlamını çarpıcı bir şekilde ifade edercesine, Çin aksırdığında ABD nezle olmaktadır. Lakin bir taraftan üretimi inanılmaz ölçüde toplumsallaştıran ve bunu dünya ölçeğine yayan kapitalizm, öte taraftan bağrındaki karşıt eğilimlerin kaçınılmaz sonucu olarak bu yaptıklarını sürekli baltalamaktadır. Meselâ birleşik ve girift bir dünya ekonomisi yaratırken, aynı zamanda, dünya ekonomisinin nesnel yönelimleriyle çatışan, onun bütünselliğini baltalayan ulus-devletleri de yaratmıştır. Daha da önemlisi, üretim araçları ve üretim üst düzeylerde toplumsallaşırken, toplumsal ürünlere kapitalist özel mülkiyet biçiminde el koyma değişmeden kalmış ve el koyanların sayısı giderek azalmıştır. Böylece toplumsallaşmış üretici güçlere kapitalist özel mülkiyetin, birleşik dünya ekonomisine ise ulus-devletin deli gömleği giydirilmiştir. Tam da bu yüzden, Marx’ın belirttiği üzere, üretici güçlerin ve üretimin toplumsal niteliği ile kapitalist mülkiyetin varlığı çatışmaktadır. Engels, bugünkü üretim tarzına kapitalist karakterini veren bu çelişki, bugünkü toplumsal uzlaşmaz karşıtlıkların hepsinin çekirdeğini içermektedir der.

Üretimin toplumsal karakteri ile bölüşümün kapitalist biçimi arasındaki çelişki, kapitalizmin emperyalizm döneminde şiddet düzeyi artan büyük bunalım ve yıkımlarla kendini açığa vurur. Emperyalizmle birlikte her alanda keskin bir toplumsallaşma ve kutuplaşma yaşanır. Bir avuç tekelci para babası tüm zenginliği kontrol altına alırken, kapitalist gelişme eski toplumu köklerinden söker, köylülüğü çözer, kentleri büyütür ve işçi sınıfının sayısını muazzam ölçüde arttırarak burjuvazinin karşısına diker. Toplumdaki işsiz ve yoksulların sayısı katlanarak artar ve üstelik bu bir ülkede değil tüm ülkelerde yaşanır. İşçi sınıfının büyümesi, işsizlik ve yoksullaşma uluslararası bir boyut kazanır. Böylece sınıfsal çelişkiler ve sınıf mücadelesi de uluslararası alanda keskinleşir. Hiç kuşkusuz bu keskinleşme, üretimin toplumsal karakteri ile bölüşümün kapitalist biçiminin yarattığı çelişkinin sınıf savaşımı olarak ifadesinden başka bir şey değildir. Kapitalizm bir proleter devrimle yıkılarak söz konusu çelişkiye bir son verilmeli, toplumsal üretimin toplumsal bölüşümünün, yani sosyalizmin yolu açılmalıdır. İşçi sınıfı, krizlerle sarsılan kapitalizmi yıkamadığı sürece, emperyalist kapitalizm bağrındaki çelişkilerle toplumu yıkıma sürükleyecektir.

Nitekim 1914-18 arasındaki emperyalist savaş, 18 milyon insanın ölmesine, kentlerin ve üretici güçlerin tahrip olmasına neden oldu. Bu dönemde kapitalizmin manzarası şöyleydi: Kriz, savaş, yıkım, işsizlik, açlık, dünya pazarının parçalanması, mal ve sermaye dolaşımının durması, uluslararası işbölümünün kesintiye uğraması! Bu dönem aynı zamanda Rusya’da işçi sınıfının iktidarı ele geçirdiği ve Avrupa’da devrimci rüzgârların estiği bir dönemdir. Lenin, “can çekişen kapitalizm” tanımlamasını tam da bu ortamda yaptı. Lakin işçi sınıfının ileri kapitalist ülkelerde iktidarı ele geçirememesi ve Rusya’daki işçi iktidarının Stalinist karşı-devrimle son bulması dünya kapitalist sistemine nefes aldırdı. Kendini toplayan kapitalizm, Birinci Dünya Savaşıyla çözemediği ve üstelik daha da şiddetlendirdiği çelişkilerini çözmek üzere bir kez daha savaşa başvurdu. İnsanlığın başına faşizmin musallat edildiği, atom bombalarının ve gelişmiş silahların kullanıldığı İkinci Dünya Savaşında, Sovyetler’den Avrupa ülkelerine, oradan Japonya’ya kentler yerle yeksan oldu; tam 70 milyon insan öldü, nitelikli emek ile üretici güçler kitlesel yıkıma uğradı.

Akıl almaz bir yıkım gerçekleştiren ve işçi devrimi tehdidini çeşitli mekanizmalarla savuşturan kapitalizm; İkinci Dünya Savaşından sonra geçici bir dengeye otursa da, çok geçmeden yeniden krizlerle sarsılmaya başlamış ve geldiğimiz aşamada insanlığı tam bir yok oluşa doğru sürükleyecek dinamikleri harekete geçirmiştir. Bir sistem kriziyle karşı karşıya gelen kapitalizm, kendisiyle birlikte insanlığı da çıkmaza sürüklemektedir. Kapitalizmin çıkışsızlığına vurgu yapan Elif Çağlı’nın altını çizdiği gibi; “Bugün tüm belirtileriyle gözler önüne serildiği üzere, kapitalizm tarihsel bir tıkanma içindedir ve peş peşe gelen ölüm sancıları kaçınılmazdır. Daha önce dünya üzerinden gelip geçmiş çeşitli toplumsal düzenleri tarihin çöp tenekesine sürükleyen akıbet, şimdi kapitalizm için pusuda bekliyor. Kapitalist sistem artık kendini ileriye taşıma potansiyellerini tüketmiş ve onun için de ölüm çanları çalmaya başlamıştır. İşte günümüzde kapitalist dünya düzeninin içine sürüklendiği muazzam çatışmalı ve çıkışsızlıklarla yüklü süreç bu gerçeklere işaret ediyor.

“Kapitalizm bugün yaşadığı sistem krizini, tıpkı geçmiş dönemlerde olduğu gibi yine savaş harcamalarını tırmandırarak ve böylece dünyayı ateşe vererek, yeniden paylaşıma konu olan bölgeleri yakıp yıkarak, milyonlarca insanın yaşamını söndürerek atlatmayı deniyor. Bu anlamda, aslında birbirine eklemlenmiş bölgesel yeniden paylaşım savaşlarıyla bütünsel bir zincir oluşturan ve yeni savaş gereçleri ve teknikleriyle sürdürülen bir Üçüncü Dünya Savaşı döneminin içinden geçmekteyiz.”[7]

Her alanda çelişki, her adımda çatışma ve kriz

Marx ve Engels, kapitalizmin işleyiş yasalarını köklü bir şekilde incelemiş ve sistemin eğilimlerini şaşmaz bir doğrulukla ortaya koymuşlardır. Öncelikli ve önemli nokta şudur: Kapitalizm çelişkilerle yüklü bir sistemdir ve krizlerle yol almak kapitalizmin varoluş biçimidir. Bu nedenle, sistemin işleyiş yasalarını anlamaya ve açıklamaya çalışırken, sanki çelişkisiz bir kapitalizm mümkünmüş gibi mantıksal akıl yürütmeler doğru değildir. Kapitalizmi kavramak demek; onun çelişkili, patlamalı, gerilimli, sürekli krizler ve yıkımlar yaratan doğasını kavramak demektir. Meselâ üretimi toplumsallaştıran kapitalizm, sıra toplumsal ürünlerin bölüşümüne gelince kapitalist özel mülkiyetin yasalarını devreye sokarak en temel, en büyük çelişkiyi ve çatışmayı yaratır. Tüm üretimi ve zenginliği gerçekleştiren işçi sınıfı, işgücünden başka satacak bir şeyinin olmadığı bir yaşama mahkûm edilmiştir. İşçi kitlelerinin alım gücü, neticede onların ücretleriyle sınırlanmıştır. Marx’ın önemle belirttiği üzere, işçi-emekçi kitlelerin tüketimi daha baştan sınırlanmış ve engellenmiştir.

Daha en baştan toplumun çoğunluğunu eksik tüketime mahkûm eden kapitalist üretim tarzı, aynı zamanda aşırı üretim krizleriyle sarsılır. Kapitalizm plansız ve anarşik bir sistemdir. Yani birleşik ve girift bir ekonomik temel üzerinde, bu gerçekliği yok sayan, toplumun asıl ihtiyaçlarını ve tüketim gücünü hesaba katmayan bir üretim süreci söz konusudur. Kapitalistleri üretim yaptırtmaya sevk eden toplumun ihtiyaçlarını karşılama gibi ulvi güdüler değil, tümüyle kâr beklentisidir. Yegâne amaç kâr elde etmek olduğu için, her kapitalist grup ya da tekel kendi hedefleri doğrultusunda üretim yapmakta ve bu durum mevcut pazarların sınırlarının ötesine taşan bir aşırı üretimle sonuçlanmaktadır. İşte kapitalizmin bu yapısal özelliği, kendini periyodik krizlerle açığa vurmakta ve her krizin çözümü yeni ve daha büyük krizlerin temellerini döşemektedir.

Kapitalizmin hareket tarzı izlendiğinde, her hamlesinin kendi karşıtına dönüştüğü görülür. Meselâ kredi sisteminin kapitalizmin krizlerini derinleştirmedeki rolü gibi. Girişimcilerin kaynak sorununu çözen kredi sayesinde, daha büyük yatırımlar dâhil irili ufaklı yeni yatırımları hayata geçirmek, üretimi ve ticareti büyütmek mümkün hale gelir. Çağlı’nın vurguladığı gibi, “Üretim sürecindeki gelişme krediyi genişletir ve diğer yönden kredi mekanizmasının gelişmesi sınai ve ticari işlemlerin çapının ve hızının genişlemesine yol açar. Kapitalist işleyişin canlanma ve yükseliş dönemlerinde, borçluların borçlarını düzenli şekilde ödemesi sayesinde kredinin geriye akışı garantiye alınmıştır. Bu durum devam ettiği sürece kredi sistemi daha da genişleyerek işleyişini sürdürür.”[8] Lakin kredi sistemi bir taraftan kapitalist yeniden üretim sürecini hızlandırarak aşırı üretimi daha da körüklerken, öte taraftan borsa vb. alanlarda spekülasyonu şişirdikçe şişirir. Beri yanda ise büyük yatırımlara imkân verdiği için, aynı zamanda sermayenin organik bileşiminin yükselmesi ve kâr oranlarının düşmesi eğilimini güçlendirerek yeni krizleri daha da yıkıcı kılar.

Burjuvazi, kitlelerin sınırlı alım gücü ile kapitalist aşırı üretimin yarattığı çelişkiyi, kredi mekanizmasını kullanarak ve böylece pazarların sınırlarını genişleterek çözmeye çalışır. “Kapitalizmin emperyalist aşaması, aşırı-üretimle kitlelerin sınırlı alım gücü arasındaki çelişkinin kapitalist pazara getirdiği kaçınılmaz engellerin kredi sistemi sayesinde aşılmaya çalışıldığını gözler önüne serer. Fakat kredi kapitalist krizlerin kaynağını ortadan kaldırmamıştır. Tam tersine, krizlerin bu mekanizma sayesinde geciktirilmeye ve hafifletilmeye çalışılması daha büyüklerinin yolunu döşemiştir. (…) İster yatırımcı ve isterse tüketici kredisi biçiminde ele alınsın, gerçekte kredi musluklarını sürekli açık tutmanın olanağı yoktur. Bankaların ve kredi kuruluşlarının kredi sistemini ayakta tutabilmeleri için, verilen kredi tutarlarının faiziyle birlikte geri ödenmesi gerekir. Geri ödemelerde sorunlar biriktikçe kredi genişlemesi duracak, kredi muslukları kısılacaktır. Yeniden üretim sürecinin tüm sürekliliğinin krediye dayandığı bir sistemde, kredi musluklarının birdenbire kısılmasıyla birlikte bir bunalımın ortaya çıkması kaçınılmazdır. (…) Bir dönem için ertelenmiş gibi görünen sorunlar, gerçekte uluslararası banka sistemini tehdit eden zincirleme bir iflâs ve çöküş tehlikesinin kaynağıdır. Geri ödenmeyen borçların muazzam miktarlara ulaşmasıyla birlikte işler tamamen terse döner. Bir yandan artık yeni kredi açılamazken öte yandan biriken faizlerle birlikte kartopu gibi büyüyen borç rakamları geniş kitleleri yıkıma sürükler.”[9]

Elif Çağlı’nın önemle üzerinde durduğu gibi, kredi mekanizmasının geçmiş dönemlere oranla alabildiğine yoğun ve yaygın biçimde kullanılması, kapitalist aşırı üretim olgusuyla kitlelerin sınırlı tüketim kapasitesi arasındaki çelişkiyi çözmemiştir. Kapitalist mülkiyet biçimi değişmeden kaldığı sürece de, burjuvazi ne yaparsa yapsın bunu çözemez! “Böylece kapitalizm, eski iyileştirici mekanizmaların artık umulduğu şekilde işlemediği bir tarihsel çıkmaza sürüklenmiştir. Bir zamanlar kapitalizmin imdadına yetişmiş olan kredi sistemindeki bu tarihsel güç kaybı, günümüzde üzerinde özellikle durulması gereken son derece önemli bir gerçekliği oluşturuyor.”[10] Aslında kredi mekanizmasının bu tükenişi, alabildiğine toplumsallaşan üretimin kapitalist bölüşüm biçimine verilmiş bir yanıtı, bir isyanıdır. Kredi sistemi sayesinde kitlelere doğru genişletilen “bölüşüm”, kapitalist üretim ve mülkiyet tarzı tarafından yıkımla sonuçlanmaktadır. Kapitalizm bir taraftan kurarken, öte taraftan yıkmaktadır.

Kapitalizmin bu çelişkili ve yıkıcı etkisi her alanda şiddetlenerek ortaya çıkmaktadır. Meselâ üretici güçleri geliştirme zorunluluğu ile onların önüne koyduğu engeller ve çatışma, kapitalist üretim tarzının temel çelişkisidir. Bir malın üretimi için gerekli olan emek-zamanı kısaltma, artı-değeri ve dolayısıyla kârı yükseltme baskısı ve güdüsü, sermaye sınıfını üretici güçleri/teknolojiyi geliştirmeye ve emek üretkenliğini arttırmaya iter. Ancak “salt teknik açısından düşünüldüğünde bu ilerleyişin mutlak anlamda sınırları olmasa da, uzun dönemde kapitalist üretimin niteliğiyle giderek bağdaşmayan bir karakteri vardır. Üretim sürecindeki mekanizasyonun yoğunlaşması, canlı emeğin ölü emek karşısında gerilemesi demektir. Bu durum üretici güçlerin gelişmesi bakımından bir ilerleme anlamına gelse de, kapitalist işleyişte sermayenin organik bileşimini yükselterek kâr oranlarını düşürür.”[11] Kâr oranlarındaki düşüş eğilimi, kapitalist krizleri besleyen ana etmen konumundadır. Bu yüzden Marx, kâr oranlarının düşme eğilimini “modern iktisadın en önemli ve en karışık ilişkilerinin kavranması için hayati nitelikteki yasası” olarak tanımlar: Bu, “tarihi perspektifin en önemli yasasıdır”!

Makineleşme büyük sermaye yatırımlarını zorunlu kılar. Yeni teknolojiyle gerçekleştirilen üretim sürecinde emek verimliliği artar ve kitlesel üretim kapasitesi genişler. Ne var ki emek üretkenliğinin artmasıyla metaların değerleri de düşer. “O halde emeğin üretkenliğini arttırarak artı-değerin kitlesini yükselten gelişim, aynı zamanda kâr oranındaki düşme eğiliminin de nedenidir. Çünkü artı-değerin kitlesi yükselse bile, bu değerin daha da büyük ölçüde artmış bulunan toplam sermayeye bölünmesiyle elde edilecek kâr oranı düşecektir.”[12] Bir taraftan kâr oranlarının bu şekilde düşmesi, öte taraftan kriz dönemlerinde kapasitenin atıl kalması veya artı-değerin olması gerektiği gibi kâra dönüşmemesi! Bu durum kapitalistlerin tüm yatırım motivasyonunu yok eder. Sonuçta kapitalistler, kârlılığı arttıracağını düşündükleri zaman üretici güçlerin geliştirilmesine ilgi duyarlar. “Dolayısıyla üretim sürecinde canlı emeğin varlığını neredeyse ortadan kaldıracak bir makineleşme düzeyi, yani robotlaşma kapitalizmin temel karakteriyle tamamen çelişmektedir.”

Tam da bu yüzden 1990’larda sıçramalı olarak gelişen bilgisayar teknolojisi ve onun yarattığı etki, kapitalizmin derdine deva olmamıştır. “Çünkü kapitalizmin gençlik yıllarında gözlemlenen parlak gelişme dönemleri, birbirini karşılıklı olarak etkileyen çeşitli yenilikler sayesinde pek çok sektörde zincirleme biçimde kaydedilen sıçramalara, bu gelişmelerin dünyadaki bakir alanlara taşınmasına, yeni pazarların çok büyük ölçeklerde yaratılmasına bağlıydı. Keza geçmiş dönemlerde gerçekleşen teknolojik devrimler, emek-yoğun eski teknolojilerin yerini emek-zamandan büyük tasarruflar sağlayan yeni üretim tekniklerinin alması sayesinde artı-değer üretimini muazzam ölçeklerde arttırıcı özelliklere sahipti. Kapitalizm bu türden bir gelişme potansiyeli taşıdığı gençlik dönemlerini çoktan geride bırakmıştır. Günümüzde metaların üretimi için gerekli emek-zamanı daha da kısaltacak teknik buluşlar gerçekleşse bile, bunların seri halde ve çok yaygın biçimde uygulamaya sokulması kapitalist üretim tarzının karakteriyle hiç mi hiç bağdaşmamaktadır.”[13] İşte kapitalist mülk edinme tarzının, gelip üretici güçlerin sınırsızca gelişmesinin önüne dikilmesi!

Günümüzde üretici güçler, kapitalist üretim tarzının tüm kaprislerine ve frenlemelerine rağmen bir hayli gelişmiştir. Artık ağır sanayi dâhil birçok sektörde, canlı emeğe ihtiyaç kalmadan ya da ona duyulan ihtiyacı minimuma düşürerek tam otomasyonla üretimi gerçekleştirmek mümkün hale gelmiştir. Lakin insanlığın sınıfsız ve sömürüsüz bir refah toplumu kurmasının önünü açacak bu imkân, hiç de kapitalistlerin çıkarlarıyla örtüşmemektedir. İşte kapitalizmin tarihsel krizinin temelinde, kapitalist mülkiyet tarzının bu şekilde üretici güçlerin önüne geçmesi yatmaktadır.

Tarihsel krizin sancıları

Kapitalizm ileriye doğru adım atacak potansiyelleri aşındığı için, kriz her alanda bir çıkmaz ve toplumsal çürümenin derinleşmesi olarak kendini dışa vurmaktadır. Elif Çağlı, küreselleşme konusunu incelediği eserinde, kapitalizmin bu çıkmazını çarpıcı bir şekilde tespit ediyor: “Kapitalizm insanlık tarihinin yeni milenyumuna, derinliği, şiddeti ve yaratacağı sonuçları önceden tam kestirilemeyen sarsıcı bir sistem kriziyle giriş yaptı. Bu kriz, emperyalist kapitalizmin periyodik bunalımlarının çok ötesindedir. Yaşanmakta olan, tekelci ilişkilere eşlik ettiği bilinen durgunluk eğilimini derinleştirip neredeyse kalıcılaştıran boyutta bir yapısal krizdir. Böylece içinden geçtiğimiz dönem, büyük güçlerin kozlarını yeniden paylaşmak üzere kıran kırana rekabete sürüklendikleri bir tarihsel kesit olarak belirginleşiyor. Bu kesit bazı açılardan Birinci Dünya Savaşı konjonktürünü hatırlatıyor. Ama aslında o dönemdekinden daha da derin bir sistem krizi yaşanmaktadır. Bu durum aynı zamanda bir hegemonya krizi olarak somutlanıyor. ABD’nin hegemon konumunu tamamen yitirmesi ve yeni bir hegemon gücün kendini kabul ettirmesi şimdilik son derece zor görünüyor. Bu özellik, günümüzde yaşanmakta olan sistem krizinin uzatmalı karakteri hakkında bir fikir vermektedir.”[14]

Bugünkü ekonomik kriz gerçekten de daha derindir ve bu nedenle geçmişteki örneklerden farklıdır. Meselâ 1914 öncesi, kapitalizmin emperyalizm aşamasına yükseldiği ve tekelleşen sermayenin yayıldığı; Çin, Hindistan, Rusya, Osmanlı, İran, Avustralya vb. ülkelerin dünya pazarına çekildiği bir döneme denk düşüyordu. Lakin dünya nüfusunun yaklaşık yarısı Asya kıtasında yaşamaktaydı ve kapitalist ilişkiler gelişmeye başlamasına rağmen nüfusun ezici çoğunluğu köylüydü. Yüz milyonlarca insan, sarsıcı ekonomik ilişkilerin uzağında, kendi içine kapalı toplumsal bir yaşam sürmekteydi. Tam da bu yüzden 1914 öncesindeki ekonomik kriz de, ardından gelen savaş ve yıkım da esas olarak, kapitalist gelişmenin üssü olan Avrupa merkezliydi. Kapitalizm günümüzdeki gibi dünyanın tüm köşelerini fethedip kendine bağlayamamıştı ve 1929 bunalımının en sarsıcı etkileri ABD ve Avrupa’da yaşanmıştı. Aslında İkinci Dünya Savaşı da, Japonya’yı bir kenara bırakacak olursak, büyük ölçüde Avrupa merkezli bir savaştı. Kapitalizm 1970’lerde bir kez daha krizle sarsıldı; ancak SSCB ve Doğu Bloku’nun kapitalist sistemden kopuk olması, bu sarsıntının geniş coğrafyalarda derinden hissedilmesini engelledi.

Ne var ki bugün karşımızda bambaşka bir tablo var. Sovyetlerin ve Doğu Bloku’nun çökmesiyle tüm dünya kapitalist ilişkiler tarafından fethedildi. Dünya ekonomisi gerçek anlamda küresel bir karakter kazandı. Bir başka ifadeyle, kendi dinamikleri üzerinde gelişen emperyalizm, tüm dünyayı fethederek günümüzde çok daha fazla kavranabilir bir olgunluk düzeyine ulaştı. Kıtalar ve ülkeler artan ölçüde dünya kapitalist sistemine entegre oldular. Bilgisayar ve uydu teknolojisi, ekonomik temel üzerinde, ülkeleri ve toplumları birbirine bağladı. Kapitalist gelişmenin etkisiyle neredeyse tüm ülkelerde ve kıtalarda köylülük çözüldü, devasa ölçeklerdeki nüfus kentlerde toplandı. Bir zamanların köylü ülkesi Çin, Rusya, Hindistan, Türkiye, İran, Brezilya, Endonezya, Malezya, Kore vb., kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının hükmü altında, büyük sıçramalar kaydettiler. Çin, Rusya, Hindistan veya Brezilya dünya ekonomisinin üst basamaklarına tırmandılar. Bunlar arasında Çin, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna yükselmiştir. Keza Çin ve Rusya, emperyalist savaş ve hegemonya kavgasında ABD ve AB’nin karşısındaki kutbu oluşturuyor.

Kapitalist entegrasyonun ve karşılıklı ekonomik bağımlılığın alabildiğine arttığı, mal ve sermaye dolaşımının inanılmaz ölçüde hızlandığı global bir kapitalizm var karşımızda. Çağlı’nın dikkat çektiği gibi, “Kapitalizmin globalleşme düzeyi, sermaye hareketinin dünyanın uç noktalarına yayılmasından da izlenebilir. Sermaye kârını maksimize edebilme dürtüsü içinde maliyetlerin düşük olabileceği alanlara kayarken, bir yandan da büyük tekeller arasındaki çeşitli evliliklerle çokuluslu tekeller gelişir. Sermaye belirli ellerde toplaşarak yoğunlaşır ve merkezileşir. Böylece küreselleşen kapitalizm ücretli emeğin sömürüsünü de giderek küreselleştirir.” Bu olgu, günümüzün temel bir özelliğidir. Başta ABD ve Avrupa tekelleri olmak üzere, sermaye, işgücü maliyetlerinin düşük ve kâr oranlarının yüksek olduğu ülkelere kaymış durumda. Bu açıdan Çin, uzun yıllardır dünyanın atölyesi konumunda. Dünya üretiminin önemli bir kısmı, sermaye sınıfının hizmetine 800 milyonluk işgücü ve yoğun sömürü imkânı sunan Çin’de yapılmaktadır. Çin’in ihracatta dünyada ikinci sırada olması tesadüf değil. ABD’nin yüksek kârlara boğulan Walmart, Apple ve benzeri tekellerinin sömürü kaynağı Çin işçi sınıfıdır.

Dünya ekonomisindeki bu bütünleşme ve yüksek kâr peşinde koşan sermayenin Çin, Hindistan, Vietnam, Meksika gibi ülkelere artan yatırımları, çok uluslu şirketlerin çoğalması, tekelci sermaye ile ulus-devletin daha fazla çelişkiye düşmesine neden oluyor. Çağlı’nın şu değerlendirmeleri gerçekten de dikkat çekicidir: “Sermayenin uluslararası yapılanması, çeşitli krizlere gebe olan çok çelişkili bir süreçtir. Bir yandan sermaye, gerek yapılanmasının tarihsel kökleri ve gerekse de icabında sığınacak güvenilir bir liman arayışı nedeniyle, sırtını bir ulus-devlete yaslama güdüsünden kendisini büsbütün kurtaramaz. Ama öte yandan, devasa yatırımlara ortaklaşa giren farklı ülke sermaye gruplarının varlığı da çok somut bir gerçekliktir. Ayrıca, büyük kriz dönemlerinde zor duruma düşen sermaye gruplarının, sermayenin vatanı yoktur prensibinden hareketle kendilerine daha güçlü «yabancı» ortaklar aramaları kapitalist işleyişin dayattığı bir zorunluluktur. (…) Hem birleşme, hem kapışma! Hem gerektiğinde ulus-devletin kanatları altına sığınma ihtiyacı, hem de ulus-devletin dar sınırlarını aşma çabası içinde milliyetine bakmaksızın gerçekleştirilen dünyasal evlilikler! Yani, sermayenin bütünleşme eğilimine rağmen, ulusal bölünmüşlükten azade, adeta dünya devletlerinden kopup bulutlar üzerinde gezinen soyut bir uluslararası sermaye yoktur. Fakat, belirttiğimiz çelişkili işleyiş içinde ve çok yönlü ekonomik ilişkilerin sonucunda, büyük mali sermaye grupları yine de ayaklarını tek bir ulus-devlet zeminine basmaktan ziyade giderek uluslararası bir karakter kazanırlar.”[15]

Bu olgu, birleşik dünya ekonomisine vurulan ulus-devlet engeline isyanın ifadesinden başka bir şey değildir. Yine bu olgu, aynı zamanda kendi hareket tarzını ve siyasi yönelimlerini de yaratmaktadır. Meselâ ABD’de başkan seçilen Trump’ın ekonomik ve siyasi yönelimleriyle, en azından tekelci sermayenin bir kesiminin çıkarlarının örtüşmemesi bir tesadüf değildir. Trump’ın bazı ülke yurttaşlarının ABD’ye girişini engelleme kararı, IBM, Google, Facebook, Microsoft vb. tekelci sermayenin çıkarlarıyla çatışmaktadır. Zira bu şirketlerin çalışanlarının önemli bir bölümünü Hindistan, Pakistan, Irak, İran vb. ülkelerin nitelikli işgücü oluşturmaktadır. Tekelci sermaye, masrafa girmeden, başka ülkelerin nitelikli işgücünü dilediğince sömürmektedir. Trump’ın kararı, tekelci sermayenin, küreselleşen ücretli emeğin sömürüsüne ulaşımını engellemektedir ve bu nedenle sermayenin bu kesimleri Trump’ı protesto ediyorlar.

Benzer şekilde, Trump’ın uluslararası ekonomik ticari anlaşmaları iptal etmeye başlaması, üretimini Çin vb. ülkelere kaydırmış tekelci sermayeyi ülke içine çekme çabaları ve gümrük duvarlarını yükselteceğini söylemesi de egemen sınıf içinde çelişkilere neden olmaktadır. Çünkü kapitalizm emperyalizm aşamasına yükselirken, tekelci sermayenin korunması ve palazlanması için çekilen gümrük duvarlarının altından çok sular aktı. Dünya ekonomisinin organik ve küresel karakteri, mal ve hizmet üretiminin uluslararası boyutu gümrük politikalarıyla pek örtüşmüyor. Kaldı ki, sermayeyi ülke içine çağıran ve gümrük duvarları vaat eden Trump’ın sermayeye nasıl kârlı alanlar oluşturacağı meçhuldür. Temel dürtüsü kâr olan sermaye, bir zamanlar ABD’nin otomobil sanayisinin kalbi olan Detroit’i viran olmaya terk ederek, kâr peşinde diğer ülkelere gitmekten geri durmamıştır.

İşte milenyum krizi böylesi bir dünya ekonomisi üzerinde gerçekleşiyor ve kapitalizm ilk kez küresel ölçekte sarsılıyor. Üretici güçleri sıçramalı bir şekilde ilerletemeyen burjuvazi; ekonomik karşılıklı bağımlılığın alabildiğine arttığı bir dünyada krizini çözmeye çalışıyor ve haliyle bu da onu oldukça zorluyor. Bu olgu, kapitalizmin çelişkilerini besleyerek kriz ve çatışmanın her alanda şiddetlenmesine neden oluyor. “Bir zamanlar geliştirici olan kapitalizm artık insanlığın gelişimi önünde tahrip edici bir engele dönüşmüştür. Bugün yaşanan kapitalist sistem krizi geçmişte yaşananlara benzemez derecede ciddi ve derin boyutlara sahiptir.”[16]

“Muazzam bir dünya pazarı yaratarak, işbölümünü ve üretici güçleri yerel ve ulusal olmaktan çıkartarak dünyasallaştıran kapitalizm, aslında dünyayı bir bütün olarak sosyalist dönüşüme hazırlamış bulunuyor. Küreselleşen kapitalizm altında boğulan insanlığı, ulusal dar görüşlülüğün, çıkar çatışmalarının, kanlı paylaşım savaşlarının, yoksulluğun, işsizliğin olmadığı bir dünyaya taşıyabilecek olan yegâne imkân işçi sınıfının Marksizmin ışığı altında yürüteceği küresel devrimci mücadelesidir.”[17]



[2] Çağlı, Gerçekler Ortada, marksist.com

[3] Engels, Anti-Duhring, Sol Yay., 1977, s. 427

[4] Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, Tarih Bilinci Yay., s.35

[5] Çağlı, age, s.37

[6] Çağlı, Küreselleşme: Eşitsiz ve Bileşik Kapitalist Gelişme, Tarih Bilinci Yay., s.17

[7] Çağlı, Kapitalizm Çıkmazda, marksist.com

[8] Çağlı, age

[9] Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, Tarih Bilinci Yay., s.30-34

[10] Çağlı, Kapitalizm Çıkmazda

[11] Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum, s.11

[12] Çağlı, age, s.25

[13] Çağlı, age, s.10-11

[14] Çağlı, Küreselleşme: Eşitsiz ve Bileşik Kapitalist Gelişme, s.104

[15] Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, s.37-38

[16] Çağlı, Kapitalizm Çıkmazda

[17] Çağlı, Küreselleşme: Eşitsiz ve Bileşik Kapitalist Gelişme, s.15