Navigation

Kapitalizmin Tarihsel Çıkmazında Ticaret Savaşları

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
2.Bölüm

Kapitalizm ve dünya pazarı

Daha önceki üretim biçimlerinden farklı olarak kapitalizm bir dünya pazarı yaratmıştır. Kelimenin gerçek anlamında bir dünya pazarının oluşması ancak kapitalizmle birlikte mümkün olabilirdi. Tarihte ilk kez kapitalist üretim ilişkileri ulusal ve bölgesel sınırları aşma, tüm küreyi kucaklama yetenek ve dinamiğine sahip olmuştur. Kapitalizmi öncekilere üstün kılan şey sermaye olgusudur; sermayenin sınırsıza açılan birikme ve büyüme arzusudur. Marx’ın ifadesiyle, sermaye sermaye olmaya başladığı andan itibaren, kendisinde içerilmiş olan dünya pazarını gerçekleştirmeye girişir. Sermaye bir taraftan daha fazla artı-değere el koyma yönünde hareket ederken, öte taraftan bu artı-değerin gerçekleşeceği, dolayısıyla kâra ve birikime dönüşeceği bir mübadele alanı da yaratır, bunu giderek genişletir. Son tahlilde der Marx, sermayenin dinamiği kendisine tekabül eden üretim tarzını yaymaktır. Dünya piyasası yaratma eğilimi doğrudan doğruya sermayenin kavramında verilidir.[1] Yani dünya pazarı sermayenin eyleminin, bir başka ifadeyle onun kendisini icra etmesinin ürünüdür.

Rekabetsiz bir sermaye olgusundan ise söz edilemez. Marx’ın önemle altını çizdiği üzere, kavramsal açıdan rekabet, sermayenin içsel dinamiğinin, bunun özünü tanımlayan yapının bir ifadesidir. İçsel dinamiğin dışsal bir zorunluluk olarak kendini göstermesidir. Sermaye, ancak çok sayıda sermaye biçiminde var olabilir, aksi halde sermaye olmaktan çıkardı.[2] Dolayısıyla rekabet bir tercih değil, sermayenin doğasından gelen bir zorunluluktur. Sermayenin rekabetinin yarattığı itkiyle burjuvazi üretici güçleri geliştirir, daha fazla artı-değere el koymak üzere üretimi arttırır, pazarların ölçeğini derinlemesine ve yatay olarak genişletir. Marx ve Engels, Manifesto’da burjuvazinin hareket tarzını müthiş bir şekilde betimlemişlerdir. Burjuvazi ürünlerini satmak ve üretim için hammadde kaynaklarına ulaşmak amacıyla kürenin tamamına el atmak, her yere yerleşmek, her yerde bağlantılar kurmak zorundadır. Onun bu hareket tarzı ulusal ve bölgesel pazarların birbirlerine bağlanmasını, iç içe geçerek bütünleşmesini ve dünyasal bir boyut almasını sağlarken, aynı zamanda kapitalist üretim ilişkileri girdiği her yeri kendi tarzında dönüştürür.

Tam bir diyalektik ilişki içinde, oluşma sürecindeki dünya pazarı ile sanayi devrimi karşılıklı olarak birbirini etkilemiş, beslemiştir. Dünya pazarının gelişimiyle birlikte ticaretin ölçeği genişlemiş ve bu da dönüp sanayinin sıçramalı bir şekilde gelişmesi için hem imkân hem de basınç yaratmıştır. Ulaşım ve taşımacılıkta devrim yaratan buharlı gemilerin yapılması ve demiryolunun keşfi muazzam bir dönüşümün önünü açmıştır. Unutmamak lazım ki ulaşım araçları gelişmeden dünya pazarı gerçek niteliğine kavuşamaz ve kapitalizm bir dünya ekonomisi yaratamazdı. Sanayinin ulaşım ve taşımacılığa girmesiyle birlikte hammaddelerin ve ürünlerin dolaşımı hızlanır, bu döner üretimi kamçılar, bu arada ticaretin hacmi genişler, gerek ulusal gerekse uluslararası pazarın bağları kuvvetlenir, iç kenetlenmesi artar. Nitekim 1800’lerin ikinci yarısında demiryollarının inşası, buharlı gemiler, ülkeleri ve kıtaları birbirine bağlayan telgraf; elektriğin, içten patlamalı motorun ve telefonun icadı uluslararası ticareti ve dünya ekonomisini adeta zincirlerinden boşanırcasına genişletmiştir. Örneğin 1800’lerin başından 1913’e kadar dünya ticareti her yıl ortalama yüzde 3’ten fazla büyümüştür. Dünya ihracatının toplam dünya üretimi içindeki payının 1870’te yüzde 4,6’ya, 1913’te ise 7,9’a yükselmesi, kapitalizmin ve dolayısıyla dünya pazarının sıçramalı gelişmesini ortaya koyar.[3] Ancak 1914’te emperyalist paylaşım savaşının patlak vermesiyle eğilim kesintiye uğramıştır.

Kapitalizmin birbirinden farklı gelişme evreleri, dünya ekonomisinin ve dünya pazarının örgütlenme biçimini ve iç kenetlenme düzeyini de belirlemiştir. Meselâ kapitalizmin serbest rekabet ve serbest ticaret döneminde esas olarak öne çıkan meta ihracıdır. Bu süreçte, sömürgeci Avrupalı ülkelerin sömürgeleştirdikleri ya da iktisadi ayrıcalıklar kopardıkları ülkelere meta ihraç etmelerine, sanayinin ihtiyaç duyduğu hammaddeyi ise buralardan ucuza almalarına dayalı bir ekonomik ilişki öne çıkmıştır. Buna karşılık, kapitalizmin emperyalizm aşamasında meta ihracatının yerini sermaye ihracı almıştır. Bunun anlamı, sermayenin gittiği yerleri kapitalist temelde daha derinlemesine dönüştürerek dünya pazarına bağlamasıdır. Dolayısıyla emperyalizm, aynı zamanda kapitalist üretimin örgütlenmesini ulusal sınırların ötesine taşırmasının, ona dünyasal bir boyut kazandırmasının da ifadesidir. Çağlı’nın da belirttiği üzere; “Dünya ekonomisi, kapitalizmin emperyalizm aşamasında giderek çok daha belirginleşen bir biçimde ete-kemiğe bürünür. Bu nedenle, emperyalizm çağında kapitalist üretim tarzının tüm unsurlarını (üretici güçler, üretim ilişkileri, işbölümü, artı-değerin üretilmesi ve bölüşülmesi, pazarlar, fiyatların oluşumu vb.) artık ulusal değil, uluslararası ölçekte kavramak gerçek bir zorunluluk haline gelmiştir.”[4]

Serbest rekabetçi dönemde, dünyanın en büyük gücü konumundaki İngiltere’nin uluslararası ticaret politikası gümrük duvarlarının kaldırılması veya aşağıya çekilmesi, ticaretin serbestleştirilmesi yönündeydi. Zira sanayi devriminin merkezi olan İngiltere kapitalist gelişmede muazzam bir aşama kaydetmiş, bu arada sömürgeleştirdiği ülkeler sayesinde üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurmuştu. İngiltere sanayisi ile sömürgelerden gelen ucuz hammadde işçi sınıfının yoğun sömürüsüyle birleşmiş, böylece maliyetler düşerken üretim katlanarak artmıştı. Gerek sömürgeleri gerekse dünya pazarına çekilen Osmanlı, Çin, Rusya vb. ülkeleri fetheden İngiltere’nin ucuz malları, bu ülkelerin emek yoğun geleneksel sanayisini kökünden sarsmaktaydı. Yani Avrupalı diğer kapitalist güçlerin geriden geldiği bu dönemde, uluslararası ticarette üstünlüğü ele geçiren İngiltere’nin korumacılığa karşı çıkarak liberalizmin “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” türküsünü söylemesi ve serbest ticaretin üstünlüğünden dem vurması boşuna değildi.

Fakat kapitalizmin emperyalizm aşamasına yükseldiği, Fransa ve Almanya gibi ülkelerin emperyalist güçler olarak dünya pazarında İngiltere’nin karşısına dikildiği dönemde, serbest ticaret söylemi geri çekilirken korumacılık eğilimi öne çıkmıştır. 1870’ler tekellerin ortaya çıktığı, tüm üretim ve finans alanında giderek artan bir etki gösterdiği, serbest rekabetin yerine tekeller arası rekabetin geçmeye başladığı yıllardır. Bu yıllar boyunca tekelleşme süreci gelişerek sistemi kendi karakteri doğrultusunda dönüştürmüştür. Nitekim 1900’lerin başına gelindiğinde, tekelleşen sanayi sermayesi ile banka sermayesinin iç içe geçtiğini, kaynaştığını ve tekelci finans kapitali oluşturduğunu görmekteyiz. Lenin, emperyalizmi tanımlarken şöyle demekteydi: “Emperyalizmin olanaklı en kısa tanımını yapmak gerekseydi, şöyle derdik; emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır.” Tekeller, üretimin ve sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesinin ifadesidir ama tekeller bir kez sahneye çıktığı anda, kendi nitelikleri doğrultusunda üretimi ve sermayenin merkezileşmesini daha üst sınırlara taşımak üzere hareket ederler. Dolayısıyla kapitalist rekabet her alanda daha da keskinleşip yeni boyutlar kazanır. Gerçekten de tekellerin sahneye çıkmasıyla birlikte dünya pazarları üzerindeki rekabet alabildiğine şiddetlenmiştir. 1880’lerin başından itibaren Avrupa ülkelerinde, ABD ve Kanada’da gümrük duvarları yükseltilmiş, kimi ürünlerde tarifeler yüzde 50’lere kadar artırılmıştır.

Tekelci rekabetle birlikte, gümrük politikasının özünü savunma değil saldırı oluşturmaya başlamıştır. Artık amaç sadece ülke sanayisinin gelişmesini sağlamak ya da uluslararası pazarda rekabet edemeyecek ürünleri korumak değildir. Zaten sanayileşmiş ülkeler, içeride kendi tekellerini koruma altına almak amacıyla gümrük duvarlarını yükseltmişlerdir. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda, ABD gibi devletler, bir taraftan yüksek gümrük vergileri uygularken, öte taraftan da kendi tekellerine teşvikler veriyor, özellikle ihraç edilecek malları sübvanse ediyorlardı. Böylece tekeller uluslararası pazarlarda rakiplerinin ayağını kaydırmak amacıyla ürünleri daha ucuza satabiliyorlardı. Engels, Kapital’in 1894 baskısına düştüğü bir dipnotta, “yeni gümrük korumacılığı çılgınlığı” olarak adlandırdığı bu uygulamanın eski gümrük politikasından farkına dikkat çekiyordu.[5] Zira doğrudan ihraç mallarına uygulanan bu koruma, aslında tekeller ve karteller için bir damping niteliğindeydi. “Tarife dışı” ya da “gizli gümrük” denen bu uygulama, o günden bugüne tekelci rekabetin ya da emperyalizm dönemindeki ticaret savaşının temel yöntemi haline gelmiştir.

Günümüzde emperyalist güçler nüfuz edebilecekleri, ürünlerinin gümrüğe takılmadan dolaşabildiği geniş ekonomik alan ya da alanlar yaratmışlardır. Pek çok ticaret anlaşmasıyla kurulan NAFTA türü ortaklıkların ya da AB’nin niteliği bu kapsamdadır. Ortaklığı kapsayan ülkeler içinde gümrük duvarları kaldırılır veya sıfıra doğru çekilirken, dışarıya karşı gümrük tarifeleri uygulaması sürdürülür. Aslında emperyalist güçler, geçmişte de bunu yapmak istediler. Zira emperyalist rekabette üstün gelmenin en önemli araçlarından biri de bu tür geniş ekonomik alanların varlığıdır. İngiltere gibi geçmişte sömürgeleri olan emperyalist ülkeler için sömürge topraklarının varlığı böylesi bir işlev görmüştür. Meselâ İngiliz emperyalizmi uçsuz bucaksız sömürge topraklarını da kapsayan ve dışarıya karşı gümrük duvarlarıyla çevrili devasa bir ekonomik alan yaratmak istemiştir. Buna karşılık, sömürgelerden yoksun Almanya ise Orta Avrupa’da bir gümrük birliği örgütlemeye çalışmıştır. Fakat dünya kapitalizminin içinde bulunduğu konjonktür buna izin vermemiştir. Neticede emperyalist güçlerin birbirlerinin önüne diktiği engeller ve bunları aşmaya dönük hamleler emperyalist rekabeti alabildiğine keskinleştirip sürdürülemez bir noktaya taşımıştır. Böylece kapitalist rekabetin en yıkıcı biçimi devreye girmiştir: Savaş!

1914’te patlak veren Birinci Dünya Savaşı uluslararası kapitalist pazara büyük bir darbe indirdi. Bu dönemde mal ve sermaye dolaşımı büyük ölçüde durdu, kentler ve üretici güçler tahrip oldu, uluslararası işbölümü kesintiye uğradı. O dönem kapitalizmin ana gövdesini oluşturan İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya’nın yaptığı ihracat ve ithalatın toplam üretim içindeki payı keskin bir şekilde düştü. Nitekim 1913-21 arasında dünya toplam ticaretinin yüzde 40 oranında küçülmesi, dünya pazarının nasıl da daraldığını gözler önüne seriyor.[6] Daha sonraki süreçte geçici bir toparlanma gerçekleşse de, 1929 buhranıyla kapitalizm tarihinin o güne kadarki en büyük çöküşüyle yüz yüze geldi. Kimi burjuva ideologlar bu krizi betimlerken şaşkınlıkla şöyle diyorlardı: Çok geniş, çok derin, süresi çok uzun! Krizin merkez üssü ABD’ydi.

Birinci Dünya Savaşının dışında kalan ve koruma kalkanlarını çeken ABD, savaştan sonra da gümrük duvarlarını aşağıya çekmemişti. Böylece savaştan tahrip olarak çıkmış Avrupa karşısında bir hayli güçlenmiş, dünyanın en büyük emperyalist ekonomilerinden birine dönüşmüştü. Zaten sanayileşmiş ülkeler içinde ABD’nin ihracatının 1928’de yüzde 28’e çıkması da bunu gösteriyor. Savaş yıllarında ABD’nin en güçlü şirketlerinin mal varlıklarını ikiye, üçe, dörde ve hatta daha fazlasına katladığını belirten Troçki, şöyle devam ediyordu: “Tarihsel bir niteliğin paha biçilmez sayısız avantajına ek olarak, Birleşik Devletler’deki gelişim, Almanya ile karşılaştırılamayacak kadar büyük ulusal zenginliğin ve sınırsız genişlikteki toprakların üstünlüğünden yararlandı. Kuzey Amerika Cumhuriyeti, bu yüzyılın başında Büyük Britanya’yı gözle görülür şekilde geride bırakarak dünya burjuvazisinin baş kalesi haline geldi.”[7] Dolayısıyla ABD, 1929 krizinin üstesinden gelmek, kendi sanayisini ve tekellerini korumak amacıyla gümrük duvarlarını dramatik bir şekilde yükseltip ticaret savaşını ateşlediğinde, bu durum kaçınılmaz olarak tüm kapitalist ekonomiyi derinden etkiledi. 1930’da Smoot-Hawley adıyla yürürlüğe konan kanunla gümrük vergileri yüzde 52 gibi akıl almaz bir düzeye çıkartılmıştı. Dünyanın en büyük güçlerinden biri haline gelmiş ABD’nin başlattığı ticaret savaşı, doğal olarak diğer emperyalist güçlerin de hızla gümrük duvarlarını yükseltmelerine neden oldu. Bu dönemde dünya ölçeğinde gümrük tarifelerinin ortalama yüzde 25 olduğu düşünülürse, ulusal sınırlara nasıl kalın duvarlar çekildiği daha iyi anlaşılır. Nitekim kapitalist kriz ve ticaret savaşı birleşerek dünya ekonomisini vurdu; yalnızca 1929 ilâ 1933 arasında dünya ticareti yüzde 33 oranında küçüldü.[8]

Böylece bir büyük savaşın ve bir büyük kapitalist krizin arkasından gelen ve onların çözümsüz kalan tüm çelişkilerini bağrında taşıyan İkinci Dünya Savaşının tahrip gücü çok daha fazla oldu. Atom bombalarının ve gelişmiş silahların kullanıldığı bu savaşta, Sovyetlerden Avrupa ülkelerine, oradan Japonya’ya kentler yerle bir edildi. 70 milyon insan öldü, nitelikli emek ile üretici güçler kitlesel yıkıma uğradı ve uygarlık her alanda geriledi. Tüm bu yıllar boyunca, kapitalizmin 1914’e kadar sürdürdüğü sıçramalı gelişmeden eser yoktur. Kapitalizmin hızla dünyaya yayıldığı, her köşesine kendi ilişkilerini götürdüğü, buraları dünya pazarına çekerek dünya ekonomisini ve pazarını genişlettiği bir dönem değil; dünya ekonomisinin içe büzüldüğü ve uluslararası pazarın iç bağlantılarının koptuğu, tabir-i caizse bir buzul ara dönem söz konusu olmuştur. Nitekim savaş sonrasında kapitalist ekonominin büyüme çabasına rağmen, 1950’de dünya ihracatının dünya üretimi içindeki payı yüzde 5,5’le 1870’teki seviyenin biraz üzerine çıkmış ve fakat 1913 düzeyinin bir hayli altında kalmıştır.

İnsanlığın başına tüm bu belaları açan ve yıkım üzerine yıkım yaratan kapitalizm eğer tarihin çöplüğüne gönderilememişse, bunun nedeni işçi sınıfının defalarca ihanete uğraması ve önderliksiz kalmasıdır. Sovyet bürokrasisinin yardımıyla işçi devrimleri olasılığını bertaraf eden kapitalist düzen, büyük bir yıkımın ve altüst oluşun ardından ABD emperyalizminin hegemonyası altında bir dengeye oturmayı başardı. Muazzam bir sermaye birikimine ulaşan, güçlü ve ileri bir sanayiye sahip olan ABD, kendi hegemonyası altında kapitalist ekonomiyi canlandırmaya girişti. Bir taraftan Marshall Planı çerçevesinde milyarlarca doları yıkılmış Avrupa ve Japonya’ya pompalarken, öte taraftan da uluslararası ekonomi ve ticaretin kurumlarını kendi hegemonyası altında oluşturmaya başladı. Aslında Bretton Woods anlaşmasıyla Amerika, emperyalist sistemin iç dengelerini sağlamak amacıyla bir sistem kurmuş oluyordu. IMF, Dünya Bankası ve GATT (Gümrük Tarifleri ve Ticaret Genel Anlaşması) bu sistemin sacayağını oluşturuyordu. GATT’ın amacı gümrük duvarlarının indirilmesinin ve ticaretin serbestleşmesinin koşullarını yaratarak mal ve sermayenin dolaşımının hızlanmasını sağlamaktı. Öyle ki ABD, Marshall Planıyla Avrupa’ya yardım yaparken, gümrük duvarlarının kaldırılmasını şart koşmuştu. Bir zamanların İngiltere’si gibi, emperyalist sistem üzerinde hegemonyasını kurduktan ve uluslararası ticarette üstünlüğü ele geçirdikten sonra, serbest ticaret için gümrük duvarlarına savaş açmıştı! 1952’de dünya ihracatının yüzde 35’inden fazlasını ABD’nin gerçekleştirdiği düşünülürse, serbest ticaret sevdasının temelsiz olmadığı görülür. Aynı yıl Almanya ve Japonya’nın ihracatı yüzde 11’di.[9]

1940’ların sonlarından 1970’lerin başlarına kadar kapitalist ekonomi 20 yıl boyunca kesintisiz büyüdü. Savaşın yarattığı yıkım kapitalist ekonomi için muazzam bir potansiyel yaratmıştı. Burjuva hükümetler devreye soktukları Keynesçi program doğrultusunda devletin ekonomik alandaki doğrudan yatırımlarını arttırırken, özel bankalar da faizleri düşürerek ve kredi mekanizmasını geniş şekilde kullanarak, hem sanayi yatırımlarının hem de kitlelerin tüketim harcamalarının önünü açtılar. “Soğuk Savaş”ın tırmandırılmasıyla askeri alanda yapılan yatırımlar da eklenince kapitalist ekonomi büyüdü ve dünya pazarı genişlemeye başladı. Ancak bu dönemde emperyalist ülkelerde ve Batı’da sermaye genel olarak dış yatırımlardan ziyade içe yoğunlaşmıştır. Nitekim doğrudan uluslararası sermaye yatırımlarının düzeyi de bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Yıllık sermaye yatırımları içinde yabancı yatırımların 1960’ta yüzde 1,1 olan payının 1991’de 3,5’e yükselmesi bu gerçekliğin ifadesidir.[10] Ne var ki 1970’lerin ortasında kapitalizm bir kez daha krizle sarsılınca ve sermaye bir kez daha aşırı birikim sorunuyla karşı karşıya gelince dışa doğru genişlemeye başladı. Marx’ın ifadesiyle, susuzluktan inleyen bir tay gibi yüksek kâr arayışındaki sermaye, Batı’da kârlı yatırım alanlarının daraldığı koşullarda, gelişmekte olan ülkelere açıldı.

Bilhassa 1980’lerin ikinci yarısından itibaren ileri kapitalist ülkelerden orta ve az gelişmiş ülkelere doğru sermaye ihracı hızlanmıştır. Finans kapitalin dünya pazarlarındaki etkinliği artarken, çok uluslu şirketlerin sayısı ve ekonomi içinde tuttukları pay da giderek yükselmiştir. Sermaye dolaşımının hızlandığı, mal ve hizmet ihracatının arttığı bu süreçte, az ya da orta gelişmiş ülkelerin dünya pazarına entegrasyonu da derinleşmeye başlamıştır. Fakat sermayenin uluslararası ölçekte daha fazla iç içe geçerek girift ilişkiler oluşturması, kapitalist üretimin küresel bir zincirin halkaları olarak uluslararası bir boyut kazanması, dünya pazarının iç bağlarının güçlü bir şekilde kenetlenmesi için 1990 dönemecini beklemek gerekmiştir. Doğu Bloku ve SSCB’nin çökmesiyle birlikte uçsuz bucaksız pazarlar dünya kapitalist sisteminin bir parçası haline geldi. Bu çöküşün tetiklemesiyle Çin’in sisteme olan entegrasyonu hızlandı ve böylece dünya ekonomisi gerçek anlamda küresel bir nitelik kazandı. Tam da bu süreçte bilgisayar teknolojisindeki devrim, ulaşım ve iletişim sektöründeki atılımlar dünya pazarındaki mekânsal engellerin aşılmasında büyük bir etki yarattı.

Kapitalist entegrasyonun ve karşılıklı bağımlılığın alabildiğine arttığı, üretim sürecinde zaman ve mekân aralığının daraldığı, engellerin kolayca aşıldığı, dolayısıyla mal ve sermaye dolaşımının baş döndürücü ölçüde hızlandığı küresel bir kapitalizm var artık karşımızda. Bu, bir zamanlar Marx’ın işaret ettiği kapitalist eğilimin küresel düzeyde vücut bulmasıdır. Uluslararası sermaye yatırımlarının ve ticaretin sıçramalı gelişimi, dünya pazarının yüksek düzeyde genişlemesi de bu olguyu tartışılmaz biçimde ortaya koyuyor. Meselâ 2008 küresel krizini izleyen ilk iki yılı saymazsak, dünya mal ticareti 1985’ten günümüze dek aralıksız büyümüştür ve bunun hızı daima dünya üretim büyümesi hızının üzerinde olmuştur. 1985 ilâ 2011 arasında toplam dünya ticaretinin yıllık ortalama yüzde 5,6 oranında büyümesi, bugün yalnızca ihracatın dünya gayrisafi hâsılası içindeki payının yüzde 22’ye çıkması da buna işaret ediyor.[11]

Dünya ekonomisinin ve dünya pazarının ne düzeyde bütünleştiğini gösteren en önemli faktörlerden biri, kuşkusuz uluslararası doğrudan sermaye yatırımlarıdır. Uluslararası sermaye yatırımlarının düzeyi, coğrafi yaygınlığı vs. gibi unsurlar, dünya üretiminin hangi ölçüde küresel bütünün parçası olarak örgütlendiği hakkında da fikir verir. Toplam doğrudan uluslararası sermaye yatırımlarının 34,5 trilyon dolara ulaşmış olması, kapitalist üretimin nasıl da küreselleştiğini gözler önüne seriyor.[12] Kapitalizmin tarihinde böyle bir düzeye asla yaklaşılamamıştır.

Elif Çağlı’nın dikkat çektiği gibi, “Kapitalizmin globalleşme düzeyi, sermaye hareketinin dünyanın uç noktalarına yayılmasından da izlenebilir. Sermaye kârını maksimize edebilme dürtüsü içinde maliyetlerin düşük olabileceği alanlara kayarken, bir yandan da büyük tekeller arasındaki çeşitli evliliklerle çokuluslu tekeller gelişir. Sermaye belirli ellerde toplaşarak yoğunlaşır ve merkezileşir. Böylece küreselleşen kapitalizm ücretli emeğin sömürüsünü de giderek küreselleştirir.”[13] Bu olgu, günümüzün temel bir özelliğidir. Nitekim ABD ve Avrupa tekellerinin işgücü maliyetlerinin düşük ve kâr oranlarının yüksek olduğu ülkelere kaymış olması da bu gerçeği gözler önüne seriyor. Bilgisayar teknolojisi, üretimin uluslararası düzeyde örgütlenmesini alabildiğine kolaylaştırmış, farklı ülkelerdeki üretim küresel bant sisteminin bir parçası haline gelmiştir. Meselâ günümüzde cep telefonu, bilgisayar ya da bir otomobilin tamamının tek bir ülkede üretilmesi gibi bir durum istisnadır. Hammaddenin geldiği, ara malların üretildiği ve ürünün son halini aldığı ülkeler çoğu zaman birbirinden farklı olmaktadır. Birden fazla ülkede üretilen parçalar bir başka ülkede toplanmakta ve ürüne son hali verilmektedir. Bu örnek, hem üretimin nasıl toplamsallaştığına ve kapitalist özel mülkiyet saçmalığının ne düzeye vardığına hem de bir ülkeye tamamlanmış olarak giren ürünün uluslararası üretim bandından geçtiğine, aslında çok uluslu olduğuna işaret ediyor.

Dünya ekonomisinin küresel bir kompleks haline gelmesinden ötürü hangi ürünün tam olarak nerede üretildiğinin izini sürmek zorlaştığı gibi, söz konusu ürün ya da ürünlerin arkasında hangi ülke tekellerinin olduğunu anlamak da zorlaşıyor. Trump’ın ticaret savaşı kapsamında ek gümrük vergisi getirdiği 34 milyar dolar değerindeki Çin mallarının yüzde 59’luk kısmının gerçekte yabancı şirketlere ait olması ve bu şirketlerin içinde ABD’li tekellerin önemli bir payının bulunması bu açıdan oldukça çarpıcıdır. Bu durumda ABD yalnızca Çin’e değil, onunla birlikte diğer ülkelere ve bu arada kendi tekellerine karşı da gümrük duvarlarını yükseltmiş olmaktadır. Uluslararası sermaye yatırımları farklı ülkelerin ekonomilerini derinden birbirine bağladığından ve keskin ulusal sınır çizgileri silikleştiğinden dolayı, bir tarafa indirilen darbe çok yönlü etki yaratabilmektedir. Örneğin hâlihazırda ABD’nin Çin’de 250 milyar dolar, Çin’in ise ABD’de 140 milyar dolar doğrudan sermaye yatırımı söz konusudur. Keza ABD’nin Avrupa bölgesine yayılan sermaye yatırımlarının toplam tutarı 3 trilyonu aşmıştır. Buna karşılık Almanya, İngiltere, Fransa ve Hollanda’yı kapsayan AB ülkelerinin Amerika’daki doğrudan toplam sermaye yatırımı 2,5 trilyondan fazladır. Japonya’nın ABD’deki yatırımları ise 430 milyar dolara yakındır.[14] Tam da bu iç içe geçme olgusunun bir ifadesi olarak; Çin’de çok büyük yatırımları olan General Motors, IBM, Microsoft gibi tekeller ya da Walmart türü ithalatçı dev şirketler Trump’ın ticaret savaşı karşısında son derece temkinlidirler.

Dünya ekonomisi ve pazarı asla geçmişle karşılaştırılamayacak ölçüde organik bir bütünlük kazanmış, uluslararası üretimin geldiği düzey nedeniyle ülkelerin birbirine duyduğu ihtiyaç alabildiğine artmıştır. Bugün ülkelerin birbirlerinden yaptıkları ithalatın dünya üretimi içindeki payının yüzde 21’e çıkmış olması, uluslararası karşılıklı bağımlılığın yüksek bir ifadesidir. Eğer ABD’nin başlattığı ticaret savaşı sonucunda Çin’deki üretim düşerse, bu doğrudan doğruya Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi hammadde üreten ülkelerin üretimini de vuracak, zincirleme olarak tüm sektörleri ve uluslararası ticareti derinden etkileyecektir. Esasında nasıl bir sonuç doğacağını anlamak için şu örneğe bakmak yeterlidir. Çin’in misilleme yaparak ABD tarım mallarına ek gümrük vergileri getirmesiyle, Amerikan tekelleri ve çiftçileri bir anda ciddi pazar sorunuyla karşı karşıya geldiler. Bu yüzden Amerikan soya fasulyesi üreticileri derneği başkanı güzelim pazarlarını mahvettiği için Trump’ı yerden yere vuruyor. Neticede AB’den ayrılma kararı alan İngiltere’nin bocalamasının nedeni de budur. Ayrıldığında AB pazarını kaybedecek olan İngiltere, birlikten çıksa bile bu pazarı kaybetmemeye ve gümrük birliğini bir şekilde korumaya çalışıyor.

Amerikan burjuvazisinin bir kesimi Trump’ın politikalarını tasvip etmiyor ve onunla çelişkiye düşüyor. Fakat bu çelişkiyi yaratan Trump değil kapitalizmdir. Sermayenin içsel dinamiği onu ulusal çitleri yıkıp uçsuz bucaksız dünya pazarlarında koşmaya iter. Bu noktada ulus-devlet onun en büyük engelidir ama sermaye onsuz da yapamaz. Sermayenin durumu, Platon’un bedene hapsedilmiş ruh metaforundaki gibidir. Hapsedildiği bedenden kurtulup özgürleşmeye çalışan ruh, onunla sonu gelmez bir çatışma halindedir. Sermayenin ulus-devlet bedeninden kurtulması mümkün değildir. Zira bedenden yoksun “ruh”un varlığı maddi dünyada imkânsızdır. Dolayısıyla sermaye bir taraftan uluslararasılaşırken, öte taraftan her daim ayaklarını basacağı bir ulus-devlet güvencesi ister. Bu açıdan Elif Çağlı’nın şu tespitleri son derece önemlidir: “Sermayenin uluslararası yapılanması, çeşitli krizlere gebe olan çok çelişkili bir süreçtir. Bir yandan sermaye, gerek yapılanmasının tarihsel kökleri ve gerekse de icabında sığınacak güvenilir bir liman arayışı nedeniyle, sırtını bir ulus-devlete yaslama güdüsünden kendisini büsbütün kurtaramaz. Ama öte yandan, devasa yatırımlara ortaklaşa giren farklı ülke sermaye gruplarının varlığı da çok somut bir gerçekliktir. Ayrıca, büyük kriz dönemlerinde zor duruma düşen sermaye gruplarının, sermayenin vatanı yoktur prensibinden hareketle kendilerine daha güçlü «yabancı» ortaklar aramaları kapitalist işleyişin dayattığı bir zorunluluktur. (…) Hem birleşme, hem kapışma! Hem gerektiğinde ulus-devletin kanatları altına sığınma ihtiyacı, hem de ulus-devletin dar sınırlarını aşma çabası içinde milliyetine bakmaksızın gerçekleştirilen dünyasal evlilikler! Yani, sermayenin bütünleşme eğilimine rağmen, ulusal bölünmüşlükten azade, adeta dünya devletlerinden kopup bulutlar üzerinde gezinen soyut bir uluslararası sermaye yoktur.”[15]

Bugün Trump’ın başlattığı ticaret savaşı; küreselleşmeyle birlikte ulus-devletin anlamsızlaştığı, ortadan kalktığı, böylece savaşın temelinin yok olduğu ve dünyaya barış geleceği biçimindeki liberal düşüncenin ne denli zırva olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Kapitalizm nasıl ki toplumsallaşmış üretici güçlere kapitalist özel mülkiyetin zincirlerini vurmuşsa, birleşik dünya ekonomisine de ulus-devletin deli gömleğini giydirmiştir. Sermaye ile ulus-devlet çelişkisi kapitalizm altında aşılamaz. Aşıldığında ise sermaye sermaye olmaktan çıkar.

Neticede ulus-devlet ve dünya pazarı çelişkili bir bütündür. Gelinen aşama itibariyle küreselleşme geri döndürülemez bir olgudur. Ancak sermaye her adımında çelişkileri büyütür ve kendi engelini kendisi yaratır. Sermayenin hareket tarzı dünya ekonomisinin uluslararası bütünleşmesini ve iç kaynaşmasını üst düzeylere çıkartırken, aynı zamanda kapitalist krizin etkisini de küreselleştirir ve alabildiğine yıkıcı boyutlara taşır. ABD aksırdığında Çin’in nezle olması bundandır. 2008 krizinin kapitalizmi nasıl küresel ölçekte sarstığını, yıkımın çapını, şiddetini ve etkisini nasıl arttırdığını hatırlayalım. Bugünün dünyası ne 1900’lerin ne de 1930’ların dünyasıdır. Eğer ticaret savaşı genişler, gümrük duvarları yaygın bir şekilde yükseltilir, mal ve sermayenin dolaşımı engellenirse, kapitalist dünya pazarının büyük bir yıkımla karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacaktır.



[1]      Marx, Grundrisse, Birikim Yay., s.445

[2]          Marx, age, s.455

[4]      Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, Tarih Bilinci Yay., s.37

[5]      Marx, Kapital, c.3, Yordam Yay., s.129

[7]      Troçki, Zamanımızda Marksizm, www.marksist.net

[11]     https://www.wto.org/english/res_e/booksp_e/wtr13-2b_e.pdf (2017 itibariyle dünya ihracatı 17,31 trilyon dolardır.)

[12]     https://www.cia.gov/library/publications/the-world-factbook/geos/xx.html (Toplam dünya gayrisafi hâsılası yaklaşık 80 trilyon dolarken, uluslararası sermaye yatırımlarının toplam tutarı 34,5 trilyon dolardır.)

[13]     Elif Çağlı, Küreselleşme: Eşitsiz ve Bileşik Kapitalist Gelişme, Tarih Bilinci Yay., s.78

[15]     Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, s.37-38