Navigation

Kabataş Yalanını Başörtüsüyle Örtmek

“Gezi” protestoları devam ederken, “en iyi savunma saldırıdır” düsturuyla harekete geçen AKP ve Erdoğan, safları sıkı tutabilmek amacıyla yalan makinesini devreye sokmuştu. Demokratik hak arayışını gaz ve kurşunla bastırmaya girişen AKP hükümeti, mütedeyyin kesimlerin dini duygularını da istismar ederek iktidarını sağlama almak istiyordu. Bu kapsamda Erdoğan, günlerce meydanlarda ve televizyonlarda göstericilerin Dolmabahçe’deki camiye ayakkabılarıyla girip içki içtikleri ve İslam dininin kutsallarına hakaret ettikleri üzerine, son derece kışkırtıcı bir dil kullanarak nutuklar attı. Erdoğan ve AKP burjuvazisinin sarıldığı bir diğer yalan ise, İstanbul Kabataş’ta başörtülü bir kadının dövüldüğü ve bununla da yetinilmeyip üzerine işendiği yönündeydi.

Kapitalist toplumda rekabet, bencillik, altta kalanın canı çıksın anlayışı gibi yalan da geçer akçedir. Tabii yalanın, tabir caizse tutması lazım. Burjuvazi, sömürü düzenindeki çelişkiler emekçi kitlelerce kavranmasın diye sürekli yalan söylüyor ve bu yalanları geniş emekçi kitlelere yutturmak için pek çok araç kullanıyor. Elbette günümüzde bu araçların başında medya geliyor. Sermaye medyası, sahibinin sesi olarak yayın yapıyor ve gerçekleri baş aşağı çevirerek topluma sunuyor. İşte son günlerde yeniden gündeme taşınan “Kabataş hadisesi”, burjuva yalan makinesinin nasıl işlediğini ve “basın özgürlüğü” diye çığırtkanlık yapan kalemşorların nasıl da riyakârca hareket ettiğini bir kez daha gözler önüne serdi, seriyor.

Hatırlanacağı üzere “Gezi” protestoları devam ederken, “en iyi savunma saldırıdır” düsturuyla harekete geçen AKP ve Erdoğan, safları sıkı tutabilmek amacıyla yalan makinesini devreye sokmuştu. Demokratik hak arayışını gaz ve kurşunla bastırmaya girişen AKP hükümeti, mütedeyyin kesimlerin dini duygularını da istismar ederek iktidarını sağlama almak istiyordu. Bu kapsamda Erdoğan, günlerce meydanlarda ve televizyonlarda göstericilerin Dolmabahçe’deki camiye ayakkabılarıyla girip içki içtikleri ve İslam dininin kutsallarına hakaret ettikleri üzerine, son derece kışkırtıcı bir dil kullanarak nutuklar attı. Erdoğan, her konuşmasında senaryoya yeni eklemeler yaparak kurguyu daha çarpıcı hale getirmeye çalıştı. Söz konusu caminin müezzini, açık ve net bir dille camide içki içilmediğini açıklamasına rağmen, yalan makinesi işlemeye devam etti; yandaş sermaye medyası bu yalanı ulvi bir hakikat olarak sunmaktan geri durmadı.

Erdoğan ve AKP burjuvazisinin sarıldığı bir diğer yalan ise, İstanbul Kabataş’ta başörtülü bir kadının dövüldüğü ve bununla da yetinilmeyip üzerine işendiği yönündeydi. Güya belden yukarıları çıplak, ellerinde deri eldiven ve başlarında siyah bandanalar bulunan 80-100 kişilik bir grup, bebeğiyle birlikte kocasını bekleyen Zehra Develioğlu adlı başörtülü kadını dövmüş ve kadının üzerine idrarlarını yapmışlardı. Her yönüyle mübalağalı olduğu hemen göze çarpan öykünün aslı astarı üzerine sorular sorulurken, karşı cepheye saldırmak için güçlü bir koz eline geçirdiğine inanan Erdoğan, fırsatı kaçırmadı. 12 Haziran 2013’te AKP grubunda yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “İşte bu olaylarda bile maalesef çok önemli bir yakınımın gelinini Başbakanlık ofisinin yakınında, yanında altı aylık çocuğu yerlerde süründürdüler, kendisini taciz ettiler, çocuğunu taciz ettiler. Bunun özgürlük mücadelesiyle yakından uzaktan ne alakası var arkadaşlar, soruyorum size? Bu mudur özgürlük, bu mudur çevrecilik; soruyorum sizlere?” Elbette yandaş medya da yerinde oturup bekleyemezdi. Star Gazetesinden Elif Çakır, aynı zamanda Bahçelievler Belediye Başkanının gelini olan Zehra Develioğlu ile bir röportaj gerçekleştirdi ve bu röportajda bahse konu olan sözde saldırıyı dramatik bir şekilde aktardı.

Erdoğan haftalarca bu konu üzerine laf çevirip dururken, özellikle “benim başörtülü bacılarım” ibaresini kullanmaktan da geri durmadı. Yandaş medyanın kalemşorları ise, şaha kalkmış bir ordunun süvarileri gibi ileri atıldılar ve saldırıya uğradığı iddia edilen kadının başörtüsü üzerinden bilhassa bir mağduriyet yaratmaya çalıştılar. Lakin anlatılan öykünün pek gerçeği yansıtmadığı ve her tarafından tuhaflıklar fışkırdığı su götürmez bir gerçekti. Söz konusu olaya ait en ufak bir görüntüyü milyon kere sunmaya ve mağduriyet edebiyatı oyununu sürdürmeye hevesli AKP ve medyası, alabildiğine işlek ve pek çok noktada kameralarla izlenen bu caddede, söz konusu olaya delil olabilecek bir görüntü bulamadı. Buna rağmen Erdoğan ve yalakaları olayın kamera görüntüleriyle de sabit olduğu yalanını sürdürmeye devam ettiler. Daha sonra ortaya çıkan kamera görüntüleri ise, AKP’nin ve yandaş medyanın yalan üzerine kurulu kurgusunu yıkıyordu: Zehra Develioğlu çocuk arabasını sürerek ilerliyor ve herhangi bir kalabalığın saldırısına da uğramıyordu. Ancak AKP, yalanını destekleyebilmek amacıyla sekiz kilometrelik bir alanda, 151 MOBESE, 81 farklı işyeri ve polis dâhil olmak üzere 232 kameranın 2 bin 500 saatlik görüntüsünü inceletti. Fakat küçük de olsa bu kapsamda bir görüntüye ulaşamadı. Üstelik Elif Çakır'ın avukatının geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalar da olayın hiç de AKP ve medyasının sunduğu şekilde gerçekleşmediğini bir kez daha ortaya koydu.

Yalanın ayan beyan ortaya çıkmasından sonra hem AKP’ye hem de Elif Çakır üzerinden yandaş gazetecilere eleştiriler yoğunlaştı. Eleştirilerin artması üzerine yandaş medyadan 15 gazeteci, geçtiğimiz günlerde “Diliniz Kaba, Yüreğiniz Taş” ortak başlığıyla yazılar yazdılar ve Elif Çakır’a sahip çıktılar. AKP’nin medyadaki borazan başlarından Yeni Şafak yazarı Abdulkadir Selvi’nin de aralarında bulunduğu yandaş kalemşorlar, yalanlarının üzerini kapatmak amacıyla konuyu kasıtlı olarak başörtüsüne odaklıyorlar. Son derece bilinçli bir şekilde toplumu kutuplaştırıcı bir dil kullanmaktan geri durmuyorlar.

Abdulkadir Selvi, iki gün arayla yazdığı yazılarda, Kemalist beyaz Türk kalemşorların tepeden bakışını da kendisine bahane ederek Kabataş yalanının üzerini başörtüsü mağduriyetiyle örtmeye çalıştı. Meselâ şöyle yazıyordu: “Beyaz efendilerin, siyah kölelerinin sırtında şaklattığı kamçı bu kez, ‘Kabataş Gelini’ oldu, ekranlardan, gazete köşelerinden Elif Çakır’ın, benim sırtımızda şaklatılmak isteniyor. … [O kadın] Beyaz efendilerimizin kitabında, başörtülülerin hak arama gibi bir haklarının olmadığını bilmeyerek cahilce bir davranış içine girmiş. … Eğer Başörtülüyse bu insan beyaz efendilerimizin ikna olması için DNA testi yaptırması, MOBESE görüntüleri bulup, çamaşırlarını da kanıt olarak önlerine koymalıymış? Tacize uğrayan her kadından MOBESE kayıtları mı isteyeceksiniz?”

Tam bir çarpıtma ve manipülasyon! Sanki söz konusu olan AKP’nin ve Erdoğan’ın utanmadan yalana ve çarpıtmaya sarılması ve geniş kitleleri bu yalan üzerinden galeyana getirmek istemesi, yandaş medyanın iftirayı hakikat olarak sunması değilmiş gibi, bu zat kalkmış başörtüsünden, siyah kölelikten, kendilerinin Kemalistler tarafından aşağılandığından ve eşit görülmediklerinden dem vuruyor. Meseleyi çarpıtmak amacıyla, “ne yani tacize uğrayan başörtülü kadınlar yanlarında kamera ile mi dolaşsınlar” diyorlar. Oysa sorun başörtülü kadınlar ve başörtüsü değil, başörtülü bir kadının etrafında şekillendirilen yalana dayalı kurmaca üzerinden, başörtüsü temelinde emekçilerin kutuplaştırılmak istenmesidir. Uzun bir süredir çözülmüş olan başörtüsü meselesi üzerinden mağduriyet edebiyatı yapanlar, tüm iktidarı ellerinde tutuyor ve kapitalist sömürü düzeninde, aynı burjuvazinin diğer kesimleri gibi işçi sınıfının canı ve kanıyla besleniyorlar. Eğer bir karşıtlık konacaksa, o karşıtlık bellidir: Başörtülüsü ya da başı açığıyla, Kemalisti ya da muhafazakârıyla burjuvazi “beyaz” efendileri, işçi sınıfı ise ezilen “siyahları” oluşturmaktadır.

Burjuvazi kendi içinde iktidar kavgası verse de, o, kapitalist toplumdaki egemen ve sömüren sınıftır. Bu toplumda burjuvazinin tüm kesimleri yalana ve çarpıtmaya başvurmaktadır. İşçi sınıfı hareketinin gelişmemesi için devrimci mücadeleyi ve sosyalistleri karalayan, toplumdaki sınıf çelişkilerinin kaynağını saklamaya çalışan ve gerçekleri çarpıtan burjuvazi ve onun medyası, kimi zaman da sert bir iktidar kavgasına tutuşarak bu yöntemi birbirine karşı kullanmaktadır. “Kabataş hadisesi”, yalanın ve çarpıtmanın burjuva medya için ne denli geçer akçe olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Meselâ, ortada su götürmez bir yalan olmasına rağmen, bu yalandan yüzü kızarması gerekenler sunturlu yalanlar savurmaya devam ediyorlar. Yandaş Sabah gazetesinin, 11 Martta manşetten Kabataş yalanını fotoşoplu görüntülerle sürdürmesi bu gerçeğin son örneklerinden biridir.

Sermaye medyası ve kalemşorları, utanıp sıkılmadan “basın özgürlüğünden”, “basın etiğinden”, “gerçek haberden” dem vuruyorlar. Oysa onlar yalnızca ceplerini ve ikballerini düşünüyorlar. Meselâ AKP’nin yandaş gazetecilerinden olan ve “Kabataş” yalanını cansiperane savunan Nihal Bengisu Karaca’nın, bir arkadaşıyla Twitter’da özel bölümde mesajlaşırken farkında olmadan yazdıklarını açık alana aktarması, bu gerçeği gözler önüne seriyor. Belli ki yandaşlığının, yalanların ve çarpıtmaların meyvesini vekil olarak toplamak isteyen Karaca, Davutoğlu’ndan bu yönde teklif gelmediğinden ve AKP’nin vefasızlığından şikâyet etmektedir.  

Medya tekelini elinde tutan burjuvazinin geniş kitleleri kendi çıkarları temelinde yönlendirdiği, buna karşın toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi-emekçi yığınların kendi seslerini duyurma olanaklarının hem ekonomik hem de siyasi zor yoluyla gasp edildiği kapitalist toplumda “gerçek haber” ve “basın özgürlüğü” kocaman bir yalandır. Gerçek bir “basın özgürlüğü” ve “gerçek haber” ancak ve ancak medya araçları üzerindeki burjuva egemenliğine son verildiği ve kapitalizmin alaşağı edildiği işçi sınıfı iktidarı altında hayat bulabilir.