G20 Zirvesi: Kapitalizmin Çıkmazının Resmi!


G20 zirvesi, bu sene Almanya’nın ev sahipliğinde Hamburg’da 7-8 Temmuzda yapıldı. Zirve, emperyalist ve kapitalist güçler arasında kızışan rekabetin ve yeni arayışların açık sahnesine dönüşürken, kapitalizmin çıkmazını bir kez daha tescillemiş oldu. Zirveye aynı zamanda anti-kapitalist büyük kitle protestoları damgasını vurdu.


G20 zirvesi, bu sene Almanya’nın ev sahipliğinde Hamburg’da 7-8 Temmuzda yapıldı. Zirve, emperyalist ve kapitalist güçler arasında kızışan rekabetin ve yeni arayışların açık sahnesine dönüşürken, kapitalizmin çıkmazını bir kez daha tescillemiş oldu. Zirveye aynı zamanda anti-kapitalist büyük kitle protestoları damgasını vurdu.

Henüz zirve başlamadan Avrupa’nın birçok ülkesinden ve Almanya’nın çeşitli kentlerinden yola çıkarak bir araya gelen binlerce kişi, “cehenneme hoş geldiniz” sloganıyla protesto gösterileri düzenledi. Bu sloganın amacı, kapitalizmin ve sistemin tepesindeki ülkelerin dünyayı nasıl cehenneme çevirdiğine dikkat çekmekti. Kapitalizmin insanları yaşayan ölülere dönüştürdüğünü, zombileştirdiğini vurgulayan ve özgürlüğün ancak mücadeleyle geleceğini belirten kitlesel sokak gösterisi oldukça dikkat çekiciydi. Zirvenin birinci gününde yapılan yürüyüşe 12 bin kişi katılırken, “G20 yerine sınırlar olmaksızın dayanışma” sloganıyla düzenlenen ikinci günkü yürüyüşte sayı on binlere ulaştı. Sendikaların da destek verdiği gösterilere anarşistler, sosyalistler, çevreciler, kadın örgütleri vb. katıldılar. Kapitalizmin doğayı tahrip etmesi, emperyalist savaş, işsizlik, eşitsizlik, yoksulluk, sosyal hak kesintileri, anti-demokratik uygulamalar protesto edildi. Trump, Putin, Erdoğan ve Merkel ise düzenin otoriter simgeleri olarak protestolarda öne çıkartıldılar.

Zirvenin yapıldığı Hamburg polis tarafından kuşatılırken, limana savaş gemileri çekildi, helikopterler sürekli tur attı, binaların tepesine keskin nişancılar yerleştirildi ve sokaklar TOMA’larla adeta işgal edildi. Tüm bu önlemler kuşkusuz hem Alman burjuvazisinin korkusunun hem de kitlelere gözdağı arzusunun bir ifadesidir. Alman medyasının zirveden ziyade sokaklardaki çatışmaya odaklanması, solu eleştirmesi ve protestocu kitleleri suçlaması da aynı sınıfsal tutumun bir başka ifadesiydi. Gösterileri karalayarak geniş kitlelerin kapitalizme karşı öfkeden etkilenmesinin önüne geçmeye çalışan, göstericileri şiddet kullanmakla suçlayan sermaye medyası, doğal olarak kapitalizmin yol açtığı emperyalist şiddetten, bu şiddet sonucunda Ortadoğu’da yüz binlerin katledilmesinden, milyonların sefalete sürüklenmesinden ve bir o kadarının da mülteci haline gelmesinden söz etmedi.

Kapitalizm tüm dünyada işçi-emekçi kitleleri çıkışsızlığa ve umutsuzluğa itmiştir. Aslında bu çıkışsızlığın yol açtığı öfke, protestolarda kendini açığa vurdu. Protestolarda “yıkıcı bir öfke dalgası” vardı diyen Alman polisi her ne kadar bunu karalamak amacıyla söylüyorsa da, aynı zamanda bir gerçeğin de altını çizmiş oluyor. Kapitalizm dünyayı cehenneme çevirirken, aynı zamanda, en başta da gençler arasında muazzam bir öfke birikmesine neden oluyor ve gelecek dönem için büyük mücadelelerin zeminini döşüyor.

Hegemonya krizi büyüyor

İleri ve orta gelişmiş kapitalist ülkelerin oluşturduğu G20, dünya gayri safi hâsılasının beşte dördünü, ticaretin ise dörtte üçünü temsil ediyor. Keza dünya nüfusunun üçte ikisi G-20 ülkelerinde yaşıyor. Amerika, Çin, Avrupa Birliği, Rusya gibi emperyalist sistemin tepesindeki güçler ile orta gelişmiş ülkeler halkasının en üstünde duran Hindistan, Brezilya, Arjantin, Endonezya, Türkiye vb. devletlerin oluşturduğu G20, aslında kapitalist sistemi domine eden güçlerin toplandığı bir kurum. Resmi bir bağlayıcılığı olmasa da, sistemin biriken sorunları büyük ölçüde bu zirvede ele alınıyor ve emperyalist-kapitalist sistemin ortak çıkarları doğrultusunda politikalar oluşturuluyor.

Ne var ki özellikle bu seneki zirve, emperyalist-kapitalist hiyerarşideki çözülmenin nasıl hızlandığını ve hegemonya krizinin nasıl derinleştiğini gözler önüne serdi. Zirvenin gündeminde serbest ticaret, terörizm, iklim değişikliği, göç, ekonomik büyüme, enerji gibi alanlarda sorunların çözüme kavuşturulması vardı. Lakin daha zirve başlamadan; iklim anlaşması, serbest ticaret ve korumacılık konusunda özellikle Almanya ve ABD arasında görüş farklılıkları öne çıktı. Bilindiği gibi Trump yönetimi iktidara geldikten sonra, Trans-Pasifik Ortaklığından (TPP) ve Paris İklim Anlaşmasından çekildiğini, NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) ve diğer ticari anlaşmaları ise gözden geçirdiğini açıklamıştı. Çin ve Avrupa mallarının ABD sanayisine zarar verdiğini açıklayan Trump, izolasyondan ve korumacılıktan dem vuruyor. Trump aynı zamanda çelik sektörünü de korumaya almak istiyor. Geçtiğimiz günlerde çelik sektörü hakkında bir soruşturma başlatan Trump, bunun Amerikan çelik sektörü için tarihsel bir gün olduğunu ve koruma altına almak istediğini söyledi.

Trump’ın ticaret anlaşmalarını bozması ve korumacılıktan söz etmesi, dünyanın en büyük ihracatçı ülkeleri olan Çin ve Almanya’yı (birisi birinci, diğeri üçüncü) oldukça tedirgin etmiş durumda. Nitekim zirve öncesinden başlayarak ABD ile Almanya arasındaki gerilim durulmadı. Zirveden bir gün önce Alman parlamentosunda bir konuşma yapan Merkel, “eğer herhangi birisi dünyadaki problemlerin izolasyon ve korumacılıkla çözüleceğini düşünüyorsa büyük hata yapıyor” diyerek Trump’ı hedef aldı. Keza zirvenin başladığı Cuma günü, bu kez AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve AB Konseyi Başkanı Donald Tusk sahne alarak, “eğer Amerika çelik endüstrisini koruma kararı alır ve bir ticaret savaşı başlatırsa, aynı şekilde Avrupa Birliği de karşı önlemler alarak misilleme yapar” dediler.  Öyle ki Juncker, yüksek bir savaş ruhuyla dolu olduklarını bile söylemekten geri durmadı. AB’nin bu hafta Japonya ile serbest ticaret anlaşması imzaladığını ve AB’nin (siz Almanya ve Fransa diye okuyun) çok yanlı serbest ticareti savunmaya kararlı olduğunu belirttiler.

Almanya ve hatta bir zamanların sözde komünist Çin’i küreselleşmenin ve serbest ticaretin sözcülüğüne soyunurken; bir zamanlar bu politikaları alâmetifarikası haline getiren, kapitalist sistemin amentüleri olarak dünyaya dayatan Amerika, şu işe bakın ki başka telden çalıyor. Bu durum, eski ekonomik ve siyasi dengelerin nasıl değiştiğini, ABD emperyalizminin çıkarlarının nasıl farklılaştığını gözler önüne seriyor. 

Ev sahibi kimliğiyle G20’nin açılışını yapan Merkel, her liderin iyi bir sonuca ulaşmak için çaba harcayacağından emin olduğunu açıkladı ama hemen ekledi: Bunun için önce uzlaşmaya hazır olmak gerekiyor! Ne var ki asıl konular üzerinde gerçekte anlaşmak pek de mümkün olmadı. Zirvenin ilk günü “terörizme” karşı 21 maddelik bir bildiri yayınlandı. Bu bildirinin son derece sorunsuz ve hızlıca yayınlanması oldukça manidar! Sanki emperyalist ve kapitalist güçlerden, onların yol açtığı savaşlardan bağımsız, kendinden menkul bir “terörizm” varmış gibi; bildiride “terörizmin” küresel bir felâket olduğu ve mücadelenin süreceği açıklandı. “Terörizme” karşı mücadele, tüm emperyalist ve kapitalist güçlerin savaş alanına dalmalarının ve kendi çıkarları temelinde nüfuz alanı kurmak istemelerinin bahanesi olarak kullanılıyor. Dolayısıyla “terörizme” karşı mücadelede anlaşılması, önümüzdeki günlerde savaşın daha da tırmanacağı anlamına geliyor ki, savaş alanındaki somut durum da buna işaret ediyor.

“Terörizme” karşı mücadelede tüm güçler ortaklaşsalar da, iklim değişikliği ve serbest ticaret konusunda esasında anlaşamadılar. Uzun pazarlıklardan sonra yayınlanan sonuç bildirgesine, daha önce olmadık şekilde, ABD’nin Paris İklim Anlaşmasından çekilmesine dair kararı da ayrı bir paragraf olarak eklendi. Küreselleşme ve serbest ticaret konusunda ise, her ne kadar tüm güçlerin küreselleşmeden ve açık pazardan yana olduğu, korumacılığa karşı mücadele edeceği belirtilse de, yine Amerika’nın bastırması üzerine, bu mücadelenin “adil olmayan ticari uygulamaları” da kapsadığı ifade edildi.  

İçinden geçtiğimiz dönemin karakteristik özelliğini yansıtırcasına, zirveye belirsizlik damgasını vurmuştur. Bu belirsizliğin ya da krizin merkezinde ise bizzat emperyalist sistemin tepesindeki ABD emperyalizmi ve dolayısıyla onun değişen politikaları var. Bugüne değin ABD, emperyalist sistemin ortak çıkarlarının savunucusu ve tahkim edici gücü olarak öne çıkıyor ve bu tür zirvelerin içeriğini, haliyle kendi çıkarlarıyla örtüşecek şekilde belirliyordu. Ortaya çıkan sonuç, aynı zamanda kapitalist sistemin genel yönelimini de yansıtıyordu. SSCB ve Doğu Bloku yıkılıp uçsuz bucaksız topraklar kapitalist sisteme entegre olmaya başladığında; açık pazar, uluslararası ticaretin önündeki tüm engellerin yıkılması, sermayenin sınırsızca dolaşması ve yatırım yapması gibi hususlar liberalizmin ve dolayısıyla ABD’nin amentüsüydü. Kapitalist serbest piyasa ekonomisinin insanlığın ulaştığı en son ve en üst düzeydeki toplumsal sistem olduğu propagandasını yapıyordu liberalizm. Sistemin tepesindeki Amerikan emperyalizmi hem bu ideolojinin ana üssü hem de dünyaya pompalayan güç konumundaydı. Lakin kapitalizm, özellikle milenyum dönemeciyle birlikte tarihsel ölçekte bir krizin içine yuvarlandı. Kapitalizmin tıkanıklığı kaçınılmaz olarak her alanda devasa sorunlar biriktirip emperyalist güçler arasındaki kapışmayı tırmandırırken, sosyalizmin öldüğünü iddia eden liberalizmin iflasını da tescillemiş oldu. Geldiğimiz aşamada, Trump yönetimiyle birlikte Amerikan emperyalizmi, artık eski liberalizm türküsünü söylemiyor. İşte 2017 G20 zirvesi, çıkarlar söz konusu olduğunda liberalizmin nasıl da kaldırılıp çöpe atıldığının bir başka göstergesi olmuştur. 

Elif Çağlı, “Kapitalizm insanlık tarihinin yeni milenyumuna, derinliği, şiddeti ve yaratacağı sonuçları önceden tam kestirilemeyen sarsıcı bir sistem kriziyle giriş yaptı” derken son derece önemli bir saptama yapıyordu. Çağlı, devamında, kapitalizmin bu sarsıcı krizine aynı zamanda bir hegemonya krizinin de eşlik ettiğini belirtiyordu. Bir zamanlar ABD, emperyalist-kapitalist sistemin hegemon gücüydü ve tüm diğer güçler onun otoritesi altında şu ya da bu ölçüde sıralanıyor, onun politikalarını kabul etmek zorunda kalıyorlardı. Ancak o günlerden bu güne köprünün altından çok sular aktı ve ABD’nin eski konumu aşındı. Çin, Rusya, AB içinde Almanya ve Fransa yükselen güçler olarak ABD’nin karşısına dikildiler. Orta ölçekli gelişmiş ülkelerin en üstündeki devletlerin de yeni dönemde bölgesel güçler olarak sahneye çıktığının altını çizmek gerekiyor. Zaten G20’nin oluşturulması tam da bu yeni durumun bir ifadesiydi.

Çok açık ki eski dengelerin ortadan kalkması, ABD’nin emperyalist sistemin tepesinde tek belirleyici güç olmaktan çıkması, ama bir başka hegemon gücün onun yerini alamaması uluslararası siyasette ciddi belirsizliklere yol açıyor. Her ne kadar ABD ve onun karşısında Rusya ile Çin emperyalist savaşın kutup başları olarak sivrilmiş olsalar da, henüz kimin veya hangi blokun kapitalist sistemin efendisi olacağı belli değil. Kapitalizmin tarihsel krizi, hem Ortadoğu’da yoğunlaşan emperyalist savaşa uzatmalı bir karakter kazandırıyor hem de hegemonya krizini derinleştiriyor. İşte bu boşluk, belirsizlik, çalkantı ve yeni arayışların gündeme geldiği koşullarda, her emperyalist ve kapitalist güç kendi çıkarı doğrultusunda pozisyon kapmaya çalışıyor. Nitekim G20 zirvesinde neredeyse tüm liderlerin birbirleriyle görüşmeleri, hepsinin de birbirlerine yeni anlaşmalar önermelerinin anlamı budur. Meselâ AB’nin serbest ticaret anlaşması yaptığı Japonya’yı İngiltere yanına çekmeye çalışırken, “farklılıklarımızı bir kenara koyarak ortak çıkarlarımıza odaklanalım” diyen Çin, İngiltere’yi baştan çıkarmaya ve ABD karşısında yanına çekmeye çalışıyor.

Çin’le birlikte globalizmin ve serbest ticaretin, bir anlamda liberalizmin değerlerini savunmaya soyunan Almanya’nın geçen senelerden farklı olarak öne çıkmasını kaydetmek lazım. ABD’nin dünya politikasında eski gücünü kaybettiğini gören Almanya, kendi çıkarları doğrultusunda pozisyon alıyor. Zirvenin kapanışında bir basın toplantısı yapan Merkel’in, “ABD’nin Paris İklim Anlaşmasından çekilmesini üzüntüyle karşılıyorum. Son açıklamayla birlikte ABD’nin inişe geçtiği görüntüsü netleşmiş oldu” demesi ve AB’nin kaderini kendi eline almak zorunda olduğu düşüncesini yinelemesi oldukça dikkat çekicidir. Özetle, kapitalizmin tarihsel krizi sistemin her alanında köklü tıkanmalara yol açıyor ve aslında bu durum daha büyük yıkımların da zeminini döşüyor.