Navigation

Eğitim Şûrası Kararları: AKP’nin Kendi Suretinde Bir Toplum Hayali

Hızla otoriterleşen AKP açısından din, toplumu kendi ideolojik tasavvuru temelinde dönüştürmesi ve dinsel bir içerikle doldurduğu emperyalist ideolojiyle arkasına takması noktasında çok işlevsel bir araçtır. Uzun bir süredir Erdoğan’ın dillendirdiği “dindar nesil” bizzat devlet zorbalığıyla tepeden topluma dayatılarak hayata geçirilmektir. Şu hususun altını önemle çizmek gerekiyor: AKP’nin “dindar nesil”den muradı, pratikte geniş işçi-emekçi çocuklarının itaatkâr ve rızacı nesiller haline getirilmesi demektir.

19. Milli Eğitim Şûrası’nın aldığı tavsiye kararları tartışılmaya devam ediyor. 179 maddeden oluşan bu tavsiye kararlarının özellikle birkaçı, AKP’nin nasıl da kendi suretinde bir toplum şekillendirmek istediğini gözler önüne seriyor. Şûra, din kültürü ve ahlâk bilgisi dersinin ilkokul 1, 2 ve 3. sınıflarda da zorunlu olarak okutulması, aynı dersin liselerde bir saatten iki saate çıkartılması, turizm liselerinde verilen alkollü içki ve kokteyl hazırlama dersinin kaldırılması; Kutlu Doğum Haftası, Muharrem Ayı ve Aşure Gününün belirli gün ve haftalar kapsamına alınması, anaokullarında “değerler eğitimi” adı altında dini eğitim programına yer verilmesi gibi tavsiye kararları almış bulunuyor. Ancak asıl tartışma yaratan şey, Şûra’nın bu sözümona tavsiye kararlarından ziyade Osmanlıcayı gündeme getirmesi oldu. Osmanlıcanın zorunlu ders olmasını isteyen Şûra, yükselen tepkiler üzerine geri adım attı ve “Osmanlı Türkçesi dersinin sosyal bilimler lisesinde olduğu gibi, Anadolu imam hatip lisesinde de zorunlu ders olarak, diğer ortaöğretim kurumlarında ise seçmeli ders olarak okutulması” yönünde karar aldı.

Bu kararların tavsiye mahiyetinde olmadığı su götürmez bir gerçektir. Zaten Şûra’nın kapanış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Osmanlıcayı kast ederek “isteseler de istemeseler de öğrenecekler” biçiminde kükremesi bu gerçeğin ifadesidir. Milli Eğitim Şûrası, kesinlikle AKP’nin eğitim komitesi gibi çalışmaktadır. Bu kurulda alınan sözde tavsiye kararları, bilahare AKP hükümeti tarafından hayata geçirilmektedir. Bilhassa imam hatip liselerinin önünü açmak amacıyla devreye sokulan 4+4+4 sistemi, bir Milli Eğitim Şûrası “tavsiye” kararıydı meselâ. AKP, eğitim alanında hayata geçirmek istediği dönüşümleri, korporatist bir ilişki kurduğu Eğitim Bir-Sen üzerinden gündeme getirmekte ve böylece sanki eğitimcilerin isteklerine kulak veriyormuş gibi gerici hamlelerini meşrulaştırmak istemektedir.

Hiç kuşku yok ki, Şûra’nın karar altına aldığı ve AKP’nin topluma dayattığı dönüşümler, haklı ve demokratik çerçevede değildir. Kendi tasavvurunda bir toplum yaratmaya girişen AKP’nin tepeden aşağıya dayattığı dönüşümler içerik açısından da gerici niteliktedir. Çünkü bu dönüşümlerin amacı itaatkâr ve muhafazakâr bir toplum oluşturmak, kitleleri pasifize etmek ve sermaye sınıfı için dikensiz gül bahçesi yaratmaktır. Bu nedenle, doğru bir siyasal zeminde durup işçi-emekçi kitlelere gerçekleri açıklamak, AKP’nin emelleriyle birlikte tüm burjuva kesimleri ve kapitalist düzeni hedef tahtasına oturtmak hayati önemdedir. Kalkış noktamız kesinlikle işçi sınıfının devrimci bağımsız sınıf çizgisi olmalı ve bu temelde bir siyasal tutum geliştirilmelidir. Ancak AKP’nin yapıp ettiklerini değerlendirmek gündeme geldiğinde, ne yazık ki Türkiye sosyalist hareketinin ekseriyeti için başlama zemini Kemalizm olmaktadır. Bu sosyalist kesimler, geleneksel Kemalist damarın ve burjuva kesimler arasındaki kavganın şekillendirdiği toplumsal kutuplaşmanın etkisiyle, AKP’ye karşı sınıfsal bir politik çizgi geliştiremiyorlar.

Kapitalistinden gazetecisine, aydınından küçük-burjuva kesimlerine kadar, başını CHP’nin çektiği geniş bir Kemalist burjuva cenah, Osmanlıcanın zorunlu ders olması dayatmasına karşı dururken, “çocuklar mezar taşlarını mı okuyacak” gibi küçümseme ifadeleri kullanmaktan geri durmuyorlar. Bu kesimlere göre Osmanlıcanın zorunlu okutulmasıyla cumhuriyet değerleri tümüyle ortadan kalkacak ve AKP’nin sürdürdüğü “karşı-devrim” süreci tamamlanacak. Sosyalist hareket içinde duran ve fakat gerçekte sol Kemalist siyasal niteliğe sahip KP, HTKP ve bu eksende hareket edenler de aynı dalga boyunda muhalefet etmektedirler. Osmanlıcayla birlikte Kemalist cumhuriyetin tabutuna bir çivi daha çakılacağını dile getirip figan ediyorlar ve elbette bunlara göre de Osmanlıca hamlesi karşı-devrimin bir adım daha ilerlemesi anlamına geliyor.

Öncelikle şu hususun altını çizmek lazım: Ortada burjuva kesimler arasında sürüp giden bir iktidar kavgası var. Kemalist burjuva kesimler, iktidarda oldukları uzun yıllar boyunca cumhuriyetin kuruluş sürecini bir efsaneye dönüştürdüler ve eğitim yoluyla bunu genç kuşakların beynine zerk ettiler. Bu efsaneye göre 1923 öncesinin Osmanlısı tümüyle karanlıktır. 1923’te M. Kemal’in önderliğinde kurulan cumhuriyet dönemi ise bir aydınlanma, çağdaşlaşma ve ilerleme dönemidir. Oysa hakikat kesinlikle böyle değildir. Gerçekte M. Kemal önderliği, kendi efsanesini yaratmak amacıyla kendisinin de mensup olduğu Osmanlıyla tüm bağları koparmış ve geçmişi tümüyle karanlık ilan etmiştir.

Batılılaşmak ve muasırlaşmak adına tepeden girişilen dönüşümler kapsamında Arap alfabesiyle okunup yazılan Osmanlıca eğitime son verilmiş ve böylece geçmiş ile gelecek arasındaki bağlar birdenbire kopartılmıştır. Arap alfabesinden vazgeçilmesinin temelinde, hiç kuşku yok ki Arapların hor görülüp aşağılanması da vardı. Kemalistler, eski alfabenin terk edilip Latin harfleriyle eğitime geçilmesiyle okuma yazmanın yaygınlaştığını ve toplumun çağdaşlaştığını iddia ediyorlar. Lakin bu tepeden dönüşümün iddia edildiği gibi yaygın bir okuma-yazma sonucuna yol açmadığını tarihsel gerçekler gözler önüne seriyor. Kaldı ki İsmet İnönü’nün şu satırları, meselenin bu olmadığını da ortaya koyuyor: “Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olduğu değildi. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. (…) Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. (…) Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”[*]

Kemalist Cumhuriyet okuma-yazma ve geçmişi anlama anlamında geçmişin kapılarını gelecek kuşaklara kapattı, ancak dinin toplum üzerindeki etkisini kıramadı. Çünkü her toplum geçmişin mirasıyla geleceğe ilerler ve tepeden cebir yoluyla dayatmalar her zaman geri teper. Burada, toplumsal devrimler ile tepeden dayatmalar arasındaki farkı da çok net bir şekilde görmüş oluyoruz. Birincisinde devrimin merkezinde geniş kitleler ve onların dönüşüm isteği varken, ikincisinde egemenlerin kendi tasavvurları temelinde tepeden aşağıya topluma dayatmaları vardır. Geçmişte nasıl ki Kemalizm kendi tasavvuruna uygun bir “yeni toplum” yaratmaya çalıştıysa, şimdilerde AKP ve onun etrafındaki sermaye kesimleri de aynı şeyi aynı yöntemlerle yapmak istiyorlar.

Bugün toplumun Osmanlıca öğrenme gibi bir arzusu ve sorunu yoktur. Bunu gündeme getiren ve kendi emelleri doğrultusunda topluma tepeden dayatan AKP’dir. Osmanlıcanın öğrenilmesi, bu dilde yazılıp konuşulması elbette Kemalistlerin iddia ettiği gibi gericilik anlamına gelmez. Lakin AKP’nin tepeden tüm topluma Osmanlıcayı dayatması, eğitim sistemini bu temelde dönüştürmek istemesi kesinlikle anti-demokratiktir ve gericidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkıp “isteseler de istemeseler de öğrenecekler” demesi bu gerici dayatmanın bir ifadesidir. Osmanlıcanın ne olduğu, Saray ile halkın konuştuğu dilin birbirinden farklı olduğu gerçeğini bir kenara koyarak söylersek, eğer AKP gerçekten de yeni kuşakların Osmanlıca okuyup yazmasını ve geçmişle bağ kurmasını istiyorsa, bu ders seçmeli ders olarak kalmalı ve isteyen herkes bu dersi seçme hakkına sahip olmalıdır. Ne var ki AKP’nin esas derdi yeni kuşakların Osmanlıca öğrenmesi değildir. AKP, bu kez de Osmanlıca üzerinden toplumu kutuplaştırmak ve destek aldığı kitleleri tahkim etmek istemektedir.

AKP’nin bir taraftan tepeden topluma Osmanlıcayı dayatması ama öte taraftan Kürt halkının kendi anadilinde eğitim hakkını tanımamak için bin dereden su getirmesi tam anlamıyla riyakârlıktır. AKP, on yıllardır bilmedikleri bir dili dayak ve hakaretle öğrenmek zorunda kalan Kürt halkının çocuklarına, şimdi de Osmanlıcayı dayatmak istemektedir. Bu anti-demokratik gerici dayatma asla kabul edilemez.

“İtaatkâr ve kanaatkâr” toplum arzusu

AKP, kendi iktidarını baki kılmak amacıyla din istismarını sürdürebileceği bir toplum inşa etmeyi arzu etmektedir. Muhafazakâr/dindar, milliyetçi, düzen çerçevesinde hareket eden, sorgulamayan, itaatkâr, rızacı, devlet ile toplumun iç içe geçtiğine inandırılmış ve bu temelde düzen ideolojisiyle alıklaştırılmış, AKP’nin emperyalist heveslerinin peşinden gitmeye teşne bir toplum… Ancak bu toplumda sömürücü sınıfların, yani burjuvazinin her zamanki gibi düzenin sefasını süreceğini düşünürsek, geriye, aldatılmış ve kendi bağımsız sınıf çıkarlarından kopartılmış geniş işçi sınıfı ve yoksul kitleler kalmaktadır. Böyle bir toplumda “itaatkâr ve kanaatkâr” bir işgücü rejimi kapitalist sömürünün ve AKP’nin iktidarının garantisi olacaktır.

Kapitalist kriz ve Ortadoğu’da yoğunlaşan emperyalist savaş tüm dünyada derin bir kaosa yol açmış durumda. Meselâ son haftalarda ABD ile Rusya’nın Ukrayna üzerinden giderek artan sürtüşmesi ve Batılı emperyalist güçlerin Rus ekonomisini çökertmeye dönük hamleleri, sistemin bağrında biriken çelişkilerin ne denli keskinleştiğini dışa vurmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’deki iç gelişmeler asla ve asla bu kriz, savaş ve kaos sürecinin dışında düşünülemez. Dünyanın yeniden paylaşılmasından pay kapmaya can atan AKP yönetimindeki Türkiye’nin henüz hangi emperyalist kampta yer alacağı kesinleşmiş değildir. Kesin olan şudur ki, AKP iktidarı emperyalist savaşa hazırlık yapmakta ve toplumu da buna hazırlamaktadır.

Son dönemde Birinci Dünya Savaşının 100. yıldönümünü hatırlatan ve nüfuz alanları paylaşılırken seyirci kalmayacaklarını belirten Erdoğan, aynı minval üzere devam etmektedir. 20 Aralıkta Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu toplantısında şöyle demekteydi: “Bugünlerde yakın tarihimize ilişkin önemli bir hadisenin 100. yılına ulaşmış olduk. Birinci Dünya Savaşını ve Sarıkamış harekâtını tekrar hatırlamanın önemli olduğuna inanıyorum. Bizden öncekilerin ne tür fedakârlıklara katlandıklarını bilmezsek ne ülke, ne millet olarak sapasağlam ayakta kalamayız. … bu aziz millet ümitsizliği, özgüvenini parçalamaya yönelik nifak girişimlerini hiçbir zaman yanına yaklaştırmadı. Bu aziz millet bütün dünyaya ‘ben de varım’ diye haykırıyor. 1923 birden bire ortaya çıkmış bir olay değildi. 1923’ün öncesinde istiklal harbimiz vardı. 1 milyona yakın kişi hayatlarını feda ettiler. Bütün o kahramanlık 1923’ün yolunu açtı. Cumhuriyet’in ilanına giden yolu hazırladı. 2023’e inanıyorsak bunun mücadelesine bugünden itibaren başlamak zorundayız. Hiçbir başarı kendiliğinden gelmez. 2023’e giden yol bir gülistan olmayacaktır, bu sürecin sıkıntıları olacaktır.”

Eğer işçi sınıfı örgütlü bir karşı duruş sergileyemezse, AKP’nin ve Türkiye burjuvazisinin emperyalist macerası işçi-emekçi kitleler için gerçekten de bir gülistan yolu değil, bir felâket yolu olacaktır. Bu konuşmanın anlamı yeterince açıktır; Erdoğan, başta kendi yandaşları olmak üzere tüm burjuva kesimlere sesleniyor; emperyalist heveslerin bedelleri ve sıkıntıları olacağını ve şimdiden toplumu bu temelde oluşturmak gerektiğini söylüyor. AKP toplumu kendi ideolojik tasavvuru temelinde dönüştürmeyi ve kontrol altında tutmayı hayal ediyor. Böylece AKP, aynı zamanda muhalif burjuva kesimler karşısında iktidarını garantileyecek, onları kontrol altına alacak ve emperyalist siyaseti kendi belirlediği çizgide sürdürmeye devam edecektir. Bunun anlamı, emperyalist bir siyaset temelinde diğer burjuva kesimlerin muhalefetinin kırılması demektir ki, bu da Bonapartist benzeri bir rejimden başka bir anlama gelmemektedir.

Hem içeride burjuva kesimler arasındaki iktidar kavgası ve keskinleşen çelişkiler hem de giderek yeni boyutlar kazanan ve sertleşen emperyalist savaş süreci, gözünü yükseklere dikmiş AKP’yi buraya doğru itmektedir. AKP’nin ve Erdoğan’ın mutlak iktidar tekeli kurmak istemesi ve tüm muhalif kesimleri bastırması bizzat bu gidişatı koşullamaktadır. Özetle karşılıklı birbirini etkileyen ve belirleyen bir süreç söz konusudur. İşte bu ortamda AKP, daha önce kullandığı siyasal araçlar üzerinden toplumu kutuplaştırmaya ve iktidarını garanti altına almaya devam edemez. Hele işçi kitlelerinin yoksulluk koşullarında yaşadığı, iş saatlerinin uzatılarak 12-14 saate çıkartıldığı, ücretlerin hayat pahalılığı karşısında güneş görmüş kar gibi eridiği, sosyal hakların neredeyse tümüyle yok edildiği, çalışma koşullarının ağırlaştığı ve iş cinayetlerinin hızla tırmandığı bir süreçte hiç yapamaz. Yandaş sermayeye oluk oluk para akıtılırken, kendine İslamcı deyip paylaşımdan söz edenler deveyi hamuduyla götürürken, halkın içinden geldiğini söylemeyi pek seven Erdoğan kendine bin odalı saraylar yaptırırken ve bir bütün olarak burjuvazi palazlanıp dolar milyarderlerinin sayısı artarken, işçi kitlelerinin tüm bu olanları uzun süre görmezden geleceğini sanmak saflık olur. Egemenler çok iyi bilmektedirler ki, aldattıkları o kitleler bir gün büyük bir enerjiyle ayağa kalkarlar.

İşte AKP ve Erdoğan, iktidarını garanti altına almak ve kitlelerin enerjisini kendi emelleri doğrultusunda kullanmak amacıyla onların önüne bir umut olarak Türkiye’nin emperyalist siyasetini koymaktadır. Osmanlı’nın heyecanlı bir şekilde gündeme getirilmesi, geçmiş üzerinden bir kahramanlık efsanesi yaratılması ve bu temelde maliyeti yüksek dizilerin yapılmasının amacı budur. AKP, emperyalist ideolojisinin merkezine Osmanlı efsanesini koymuştur. “Şanlı Osmanlı” efsanesi üzerinden “Büyük Türkiye”nin emperyalist ideolojisi yaratılıyor. Bu efsanesinin amacı, toplumu bir taraftan baskı altına almak ama öte taraftan da kutsal ve kahramanlık dolu bir tarihsel kimlik etrafında toparlamaktır.

Hızla otoriterleşen AKP açısından din, toplumu kendi ideolojik tasavvuru temelinde dönüştürmesi ve dinsel bir içerikle doldurduğu emperyalist ideolojiyle arkasına takması noktasında çok işlevsel bir araçtır. Uzun bir süredir Erdoğan’ın dillendirdiği “dindar nesil” bizzat devlet zorbalığıyla tepeden topluma dayatılarak hayata geçirilmektir. Şu hususun altını önemle çizmek gerekiyor: AKP’nin “dindar nesil”den muradı, pratikte geniş işçi-emekçi çocuklarının itaatkâr ve rızacı nesiller haline getirilmesi demektir. AKP ve Erdoğan, işçi-emekçi kitleler ile burjuvazinin çıkarlarını dindar/muhafazakâr kimlik üzerinden ortakmış gibi göstermeye ve böylece sınıf çelişkilerinin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Dinsel bir içerikle doldurulmuş emperyalist ideolojinin amacı da bu çelişkilerin üzerini örtmektir. Daha anaokullarından başlanarak tazecik beyinlere “değerler eğitimi” adı altında Osmanlı esintili, din içerikli emperyalist ideoloji zerk edilecek, yeni kuşaklar kahramanlık menkıbeleriyle burjuvazinin çıkarları için ölmeye hazır hale getirilecektir.

Bu gerçekleri işçi-emekçi kitlelere kavratmak ve AKP’nin maskesini düşürmek çok önemlidir. İşçi sınıfının devrimci bağımsız sınıf çıkarları temelinde mücadele yürüten komünistler, burjuva kesimler arasındaki iktidar kavgasının bir tarafı olmadan, AKP’nin dini nasıl istismar ederek toplumu baskı altına almak istediğini gözler önüne sermelidirler. AKP, emekçi kitlelerin dini duygularını kullanıp onları otoriter bir rejimin inşasında asker olarak kullanmak isterken, aynı zamanda toplumda farklı inanca sahip milyonlarca insanın demokratik haklarını da gasp etmektedir. Zorunlu Osmanlıca dersinden söz eden AKP nasıl ki Kürt halkının anadilinde eğitim hakkından söz etmiyorsa, ilkokul birinci sınıftan başlayarak Sünni/Hanefi içerikli zorunlu din dersini dayatırken de Alevilerin haklarından söz etmiyor. Dinin hayatın her alanında öne çıkartılması ve okullarda zorunlu hale getirilmesi anti-demokratik bir dayatmadır ve aynı zamanda milyonlarca Alevinin üzerinde asimilasyon yönünde bir kat daha baskı kurmak demektir.

AKP’nin kendi iktidarını garanti altına almak ve kitleleri emperyalist savaşa hazır hale getirmek amacıyla toplumu tepeden dönüştürme girişimleri işçi sınıfı için felâket anlamına gelmektedir. Bu gidişata dur diyecek olan işçi sınıfıdır. Dindar/dindar olmayan, Alevi/Sünni, Kürt/Türk işçi kitleleri el ele vermeli, ezilenlerin demokratik haklarına sahip çıkarken, kapitalist sömürüye ve AKP’nin gerici emellerine karşı ortak mücadele vermelidirler.



[*] İsmet İnönü, Hatıralar, cilt 2, s.223 (akt. Oral Çalışlar, Radikal, 12.12.2014)