Dağılan Osmanlı’da Parçalanan İşçi Sınıfı

Utku Kızılok

5 Ocak 2017






2.Bölüm

Osmanlı’da 1908’deki işçi hareketi, işçi sınıfı daha ekonomik örgütlerini kurup kökleştirmeden ve bu kapsamda bir sınıf bilinci kazanmadan henüz filiz halindeyken bastırılmıştır. Önce Balkanlar'ın kopmasıyla, ardından Birinci Dünya Savaşının getirdiği yıkımla Osmanlı işçi sınıfı parçalanmış ve yeni kurulan Cumhuriyetin baskı ve yasakları işçi hareketinde uzun bir kopuşa yol açmıştır. Oysa sayıları az da olsa 1908 grevlerinden gelen, geçmiş mücadeleleri hatırlayan, Osmanlı işçi sınıfının kozmopolit yapısından şu ya da bu şekilde etkilenen, 1919-1923 sürecini yaşayan ve sendikalar örgütlemeye çalışan işçiler vardı. Gayrimüslim işçiler tümüyle sahneden çekilmiş değillerdi. İşte tam da bu yüzden Kemalist rejim, baskı ve yasaklarla, 1919’dan sonra gelişip güçlenmeye başlayan sosyalist hareketin işçi sınıfına nüfuz etmesinin önüne geçmiştir. İşçi hareketi ile sosyalist hareketin gerçek anlamda ortaya çıkarak birleşebilmesi için ise 1960’ları beklemek gerekmiştir.


Sınıf bilinci açısından 1908 grevleri ve deneyimler

1908’deki grev dalgasıyla birlikte Osmanlı işçi sınıfı, hiç kuşkusuz kendinde sınıf olmaktan çıkıp kendisi için sınıf olmaya yöneliyordu. İşçi hareketinin bağrındaki tüm çelişki, yanılsama ve eksikliklere rağmen yadsınamaz bir gerçeklikti bu. İşçiler ilk kez yaygın ve kitlesel olarak hakları için birleşiyor, üretimi durduruyor, dayanışma gösteriyor, müdahale ediyor, dayanışma sandıkları ve sendikalar örgütlüyorlardı. Artık işçilerin karşısında onları muhatap almak, taleplerini dinlemek ve pazarlık yapmak zorunda kalan sermaye sınıfı vardı. 1908 grev dalgası işçi sınıfının toplumsal bir varlık olduğunu gözler önüne sererken, aynı zamanda Osmanlı despotizmi altında reaya olarak görülen kitlelerin değişim ve dönüşümüne de işaret eder.

Kolektif eylemler, işçilerin tek tek bireysel düşüncelerini ve niyetlerini aşıp geçerek onları egemenlerin karşısına bir sınıf olarak çıkartır. Marx’ın belirttiği üzere, işçiler ister bilincinde olsunlar ister olmasınlar, onların hareketi kolektif bir eyleme dönüşerek burjuvazinin karşısına bir sınıf savaşımı olarak dikilir ve genelleşmiş talepler etrafında örülen her sınıf savaşımı aynı zamanda politik bir savaşımdır. Meselenin bu boyutu gerçekten önemlidir: Zira çoğu zaman işçilerin eylemlerinin niteliği ile bilinçleri arasında önemli bir mesafe oluşabilmektedir. Sınıf geleneğinden, örgütlülükten ve sınıf bilincinden yoksun işçi kitleleri, eylemlerinin mahiyetini ve sonuçlarını tam olarak kavrayamazlar; böylece sermaye karşısında hazırlıksız ve güçsüz konuma düşerek yenilirler. Eylemleri ile bilinçleri arasındaki açı farkı, onları naif bir şekilde düşünmeye iter. Meselâ yalnızca kendi fabrika ya da işkollarında, en basitinden ücret artışı vb. talep ettiklerini, dertlerinin “ekmek davası” olduğunu söyleyerek eylemlerinin mahiyeti ve hatta sertliğiyle çelişen bir tutum sergilerler. Bir taraftan üretimi durdurup ve hatta işyerlerini işgal edip egemenlere karşı bir sınıf savaşımı başlatırken, öte taraftan da devlete, iktidara, polise güvenmeye ve onlardan yardım istemeye devam ederler. Bu dün de böyleydi, bugün de böyledir. Geçmişten günümüze bir çizgi çekersek, bu açıdan, sınıf geleneği ve bilincinden yoksunluk koşullarında işçi kitlelerinin tutumunda pek değişen bir şey olmadığını, aynı durumda aynı tepkileri verdiklerini görürüz.

Bir fabrikada birleşen ve mücadele eden işçiler, patron karşısında çıkarlarının ortak olduğunun bilincindedirler; ancak bu bilinç, kalıcı olup olmayacağından bağımsız olarak, sınıf bilinci basamağına atılmış bir adımdır yalnızca. Eylemin kazanımla sonuçlanması ve daha da önemlisi patron karşısında örgütlülüğün korunabilmesi için bir sendikanın örgütlenmesi, bu sendikanın işyeri düzeyini aşarak ulusal ve hatta uluslararası düzeye taşması, böylece kapitalistlere karşı her iki alanda da sınıf dayanışmasının örgütlenmesi gereklidir ki bunun için de daha üst düzeyde bir sınıf bilincine ihtiyaç vardır. Yanlış anlamaları önlemek amacıyla derhal vurgulayalım ki, bu düzeydeki bir bilinç bile hâlâ sendikal bir bilinçtir.

Bu açılardan 1908’e baktığımızda şunu görürüz: Grevlere on binlerce işçi katılmasına rağmen, bu grev dalgasının içinden yaygın, güçlü ve ulusal düzeyde merkezileşen sendikalar çıkamamıştır. Eylemlerini sınıfsal sonuçlarına götürüp bilince çıkartan ve bunun gereğini yerine getiren işçilerin sayısı son derece azdır. Nitekim tam da böyle olduğu için işçi sınıfı yerli/yabancı sermayenin ve İttihat Terakki’nin saldırılarını durduramamıştır.

Grevler patladığında, işçi sınıfının bir mücadele geleneği oluşmuş değildi; işçiler örgütsüz, deneyimsiz ve sınıf bilincinden yoksundular. Greve giden işçiler, derhal, kurtarıcı olarak gördükleri İttihat Terakki Cemiyeti’ne başvuruyor, kendilerine yardım etmesini ve arabulucu olmasını istiyorlardı. Hiç kuşkusuz bunda, işletmelerin büyük çoğunluğunun yabancı kapitalistlerin elinde olmasının da etkisi vardı. Öyle görünüyor ki işçiler, yabancı sermayeye karşı hükümetin kendileriyle “milli” bir düzlemde hareket edeceğini düşünmekteydiler. Grevlerin devlete karşı olmadığını özellikle belirterek hükümeti ikna etmeye çalışıyorlardı. Örneğin Rumeli Demiryolları işçi temsilcileri, Harbiye Nazırını ziyaret ederek, greve, geçim sorununa bir çözüm bulmak amacıyla başvurduklarını, bunun devlete karşı bir girişim olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, hükümetin asayiş ve benzeri nedenlerle trenlere ihtiyaç duyması halinde her an hizmete hazır olduklarını bildirmişlerdi.[1]

Doğal olarak bu rica minnet işe yaramıyor ve mülk sahiplerinin koruyucusu devlet işçilerin karşısına dikiliyordu. Bu açıdan, Anadolu Osmanlı Demiryolları Çalışanları Sendikasının aldığı tutum tipik olduğu için örnek verilebilir. Anadolu-Bağdat Demiryollarını işleten Alman şirketinin, greve hazırlanan işçilerin elinde Haydarpaşa Garının bir kan gölüne dönüştüğünü, işçilerin devrimci ve anarşist olduğunu belirterek hükümeti işbaşına çağırması üzerine sendika bir açıklama yayınlamıştı. Sendika, yurtsever bir duyguyla demiryollarının öneminin farkında olduğunu bildiriyor ve kendisine yöneltilen eleştiriler üzerine sermaye için teminat veriyordu: “Hükümet şunu da bilmelidir ki, Osmanlı uyruğu ya da değil, bütün sermaye sahiplerinin mal varlıklarını kutsal saymaktayız. Emin olabilirsiniz ki bu sermayenin en ufak bir parçası dahi kaybolmayacaktır.”[2] Sendika, işçilere devrimci ve anarşist denmesine nedense pek içerlemiş ve aynı zamanda Osmanlı ordusunun, “erdemli bir suskunlukla çalışan Osmanlı ahalisinin üzerine sürülmesi” karşısında da hayal kırıklığına uğramıştı! Ancak bu tarz savunmalar sonuç vermedi. Çelişkiler aşılamadığı ve sınıf kavgası kaçınılmaz olduğu için işçiler 14 Eylülde greve gitmek zorunda kaldılar ve ilerleyen günlerde karşılarında bir kez daha “kutsal” Osmanlı ordusunu buldular.

İttihatçılar, haliyle düzenin ve dolayısıyla sermaye sınıfının safında yer aldılar. Bilhassa grevlerin sınıf boyutu kendini ortaya koyduktan ve demiryolu ulaşımı felç olup ekonomiyi etkiledikten sonra, Meşrutiyetin ilk günlerdeki müsamahalı tutumlarını değiştirdiler. Arabulucu oldukları işyerlerinde, neredeyse istisnasız, sermaye sınıfının koşullarını işçilere dayattılar. Kabul edilmediğinde, aynı Balya Karaaydın madenlerinde olduğu gibi, grevleri şiddet ve tehditle bastırdılar, işçiler hakkında kovuşturmaya gittiler.

Kuşku yok ki eğer 1908 grevleri bastırılmayıp sendikalar yasaklanmasaydı, mücadele içindeki işçiler çok daha ileriye gidecek, sınıf savaşımlarının sonuçlarından dersler çıkartacak, sendikalar yaygınlaşacak ve en azından sendikal anlamda bir sınıf bilinci kitlesel düzeyde yeşerebilecekti. İşçilerin eylemlerinin yaygınlığı ve sertliği ile örgütlülük ve bilinç düzeyleri arasında açı farkı vardı ve bu da o dönemin koşullarında son derece doğaldı. Ancak her şeye karşın ilk kez yaygın ve kitlesel eylemler gerçekleştiren işçiler, kendilerinin bir sınıf olduğunun farkına vararak örgütlenmeye girişiyorlardı. Birçok işyeri işçilerin sınıf dayanışmasına sahne oldu: İşçiler grev kırıcılara karşı ortak mücadele ettiler ve aynı zamanda üretimi durdurarak işten atılan öncü arkadaşlarına sahip çıktılar. İşyeri komiteleri, dayanışma sandıkları, dernekler ve sendikalar kurdular. Meselâ yukarıda andığımız Anadolu Osmanlı Demiryolları Çalışanları Sendikası bunlardan biriydi. Bu sendikanın önemi şuydu: 33 maddelik bir toplu sözleşme taslağı hazırlamış ve bu taslağın ilk maddesine sendikanın şirket tarafından tanınması şartını koymuştu. “Eşit işe eşit ücret” ise bir başka talepti. Sendikanın tanınması ve “eşit işe eşit ücret” şartlarını taleplerinin başına koyan başka işçiler de vardı ve bu, sendikal bir geleneğin olmadığı o günün koşullarında son derece önemliydi.

İstanbul, Selanik ve Filibe demiryolu hatlarında çalışan Rumeli Demiryolu işçilerinin dayanışma sandıklarını ve sendikalarını birleştirmeleri ise bir başka örnektir. Sosyalistlerin öncülüğünde kurulan ya da mücadeleleriyle dönüşüme uğrayan Rumeli ve Selanik’teki sendikalara gelince, bunlar diğerleriyle karşılaştırıldığında daha ilerideydiler. Meselâ bunlardan biri olan Selanik Tütün İşçileri Sendikası, gerçek anlamda bir sınıf örgütü olarak hareket ediyordu ve ilerleyen dönemde gerçekleştirilen mitinglerin ana gövdesini bu sendikanın üyeleri oluşturacaktı.

1908 grevleri, halklar hapishanesi Osmanlı despotizmi altında gerçekleşti. Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar, Arnavutlar, Sırplar, Araplar ve Yahudiler ezilen halklardı ve ulusal kurtuluş mücadeleleri özellikle Rumeli’de yoğunlaşmış durumdaydı. Sınıf mücadelesi geleneğinin olmaması, güçlü ve enternasyonal temelde örgütlenmiş sosyalist hareketin yokluğu, ulusal sorunların ezilen ulusların işçilerinin bilincinde yarattığı çelişki, gayrimüslim işçilerin Türk-Müslüman işçilere, Türk ve Müslüman işçilerin ise diğerlerine karşı önyargılı olması sınıf hareketi açısından pek çok açmaz oluşturuyordu. Tüm bu açmazlara rağmen, 1908’de değişik ulus ve inançtan işçiler yine de birlikte mücadele yürütebilmişlerdi. Türk-Müslüman işçilerin ağırlıkta olduğu birçok işyerinde; Rum, Yahudi ya da Ermeni işçiler temsilci seçebilmiştiler. Meselâ Balıkesir bölgesindeki Balya Karaaydın madeninde direnişe öncülük edenler Rum, Türk, Ermeni ve Kürt işçilerdi. Ulusal önyargıları bir ölçüde kıran ve işçileri sınıf ekseninde birleştiren şey grevlerdi. Sosyalist Selanik İşçi Kulübünün kurucusu ve lideri Abraam Benaroya, anılarında, özellikle tütün ve demiryolu işçilerinin birlikte hareket ettiğine dikkat çekiyor: “Sonuncular arasında yalnızca Yunan, Musevi, Türk, Bulgar değil, fakat aynı zamanda Sırp, Alman, Fransız bile bulunuyordu ve çeşitli milliyetlerden çok sayıda kişinin bulunması ve çalışma tarzından dolayı birlik fikri başlangıçtan beri kuvvetliydi.”[3]

Benaroya’nın dikkat çektiği gibi, mücadelenin içinde Alman, Fransız veya İtalyan işçiler de vardı. Osmanlı’da nitelikli işgücü olmadığı için Batılı emperyalistler, yoğun teknolojinin kullanıldığı sektörlerde nitelikli işgücü ihtiyacını kendi ülkelerinden karşılamaktaydılar. Sınıf mücadelesi geleneğinin ve güçlü sendikaların olduğu Avrupa ülkelerinden gelen işçiler, haliyle daha bilinçliydiler ve birçok grevde rol oynamışlardı. Bu işçiler, Osmanlı işçilerine yalnızca işi öğretmiyor, aynı zamanda kendi ülkelerindeki sınıf deneyimlerini de aktarıyorlardı. Öyle ki, emniyet müdürü demiryollarındaki grevleri ecnebi işçilerin kışkırttığından yakınıyor ve gerekirse bunların sürüleceğini söylüyordu.[4]

Lakin, pek çok yönden önemli deneyimler içeren 1908 grevleri, İttihatçıların bastırma hareketinden dolayı ne yazık ki güçlü ve kalıcı bir işçi hareketine dönüşemedi. İlerleyen yıllarda Balkanlar’ın Osmanlı’dan kopması da bunda etkili oldu. Çünkü işçi hareketine öncülük edecek sosyalist hareket esas olarak Rumeli kentlerinde ortaya çıkmıştı.

Sosyalist hareketin doğuşu

Osmanlı’da sosyalist hareketin bir varlık olarak ortaya çıkması ve düzenli faaliyet yürütmesi ancak 1908 yazıyla birlikte mümkün olabilmiştir. Doğal olarak sosyalist hareketin doğuş merkezi Rumeli’dir. Balkanlar’ın diğer parçalarında çok daha önce ortaya çıkan sosyalist fikir ve örgütlenmeler, 1908’in göreceli özgürlük ortamında Osmanlı Rumelisi’nde de etkisini göstermiş ve gelişen işçi hareketiyle birlikte sosyalist hareket tarih sahnesine çıkmıştır.

Balkan sosyalist hareketinin gelişip büyümesinde 1905 Rus devriminin önemli bir etkisinin olduğu kuşkusuzdur. Devrimle birlikte Bulgaristan, Sırbistan, Romanya gibi ülkelerde sosyalist harekette bir canlanma meydana gelir. Bilhassa Bulgaristan’da sosyalist hareket, tarihsel ve kültürel yakınlığın da etkisiyle Rus sosyalist hareketinden oldukça etkilenmişti. Bu etkiye bizzat şahit olan Troçki, Bulgar sosyalist entelijansiyasının ve proletaryanın ileri tabakalarının “Ruslaştığını” dile getirmekteydi. Bulgar Sosyal Demokrat Partisi 1903’te “Darlar” ve “Genişler” biçiminde ikiye bölünmüştü ve Darlar daha sol bir çizgi izlemekteydiler.[5]

Osmanlı Rumelisi’nde sosyalist hareketin gelişmesinde Bulgar sosyalistlerinin inkâr edilemez bir rolü vardır. Her iki kanattan da sosyalist militanlar, özellikle 1908 sonrasında Selanik, Üsküp, İstanbul, Manastır ve Edirne’ye giderek buralarda sosyalist fikirleri yaymaya ve işçi hareketini sosyalist temelde etkilemeye çalışmışlardı. Makedonya merkezli Dar sosyalistlerin söz konusu kentlerde siyasal örgütlenmeleri ve bunların şekillendirdiği sendikalar vardı. Tüm bu kentlerde siyasal propaganda ve ajitasyon ise Rabotniçeski Iskra (İşçi Kıvılcımı) gazetesi aracılığıyla yapılmaktaydı.

Mayıs 1909’da İstanbul’da örgütlenen ve bir yıl sonra Ergatis (İşçi) gazetesini çıkartan İstanbul Sosyalist Merkezi’nin kurucuları da; başta Selanik olmak üzere diğer Rumeli kentlerinde son derece etkili olan ve ilerleyen yıllarda Yunanistan Komünist Partisinin kurulmasında önemli bir rol oynayan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonunun (SSİF) lideri Abraam Benaroya da başlangıçta Bulgaristan sosyalist hareketiyle ilişkilidir.

Selanik ve SSİF

Kendisi de bir Yahudi olan Benaroya, Filibe’de Yahudi okullarında Bulgarca öğretmenlik yapan bir öğretmendi. Dar sosyalistlerin bölündüğü 1908’de anarko-liberallerin yanında yer alsa da, daha sonra onlardan ayrılarak Yahudi nüfusun yoğun olarak yaşadığı Selanik’e sosyalist çalışma yürütmeye gitmişti.

Bu yıllarda Osmanlı’nın en önemli ticaret, sanayi ve kültür kenti haline gelen Selanik’in nüfusunun ekseriyeti Yahudilerden oluşmaktaydı. 60 bin Yahudinin, 20 bini Yahudilikten dönme 40 bin Müslümanın, 40 bin Rumun ve diğer halkların birlikte yaşadığı Selanik, doğal olarak kozmopolit bir kültüre sahipti. Kapitalist ilişkilerin gelişmesiyle birlikte, bu etnik ve inanç gruplarının içe kapalı yapısı çözülmeye ve topluluklar içinde sınıf ayrımları derinleşmeye başlamıştı. Sınıfsal ayrışmanın ve mücadelenin en keskin biçimde meydana geldiği topluluk Yahudilerdi. Selanik’teki ticaretin büyük bir kısmını ve sanayiyi bir avuç Yahudi burjuva kontrol ederken, bu küçük azınlığın tam karşı kutbunda yer alan işçi sınıfının üçte ikisini de yine Yahudi işçiler oluşturmaktaydı. Yahudi işçiler arasında sosyalist fikirlerin yayılmasında, sınıf bilincinin ve mücadelenin gelişmesinde hiç kuşkusuz, diğer ezilen ulusların işçilerinin aksine, ulusal çelişkinin Yahudi işçileri derinden etkilememesinin de bir rolü vardı. Yahudi sosyalistleri, tüm ezilen milletlerin ve inanç gruplarının demokratik haklarına kavuşarak, Osmanlı topraklarında birlikte yaşaması gerektiğini savunmaktaydılar.

1908’de grevler Selanik ve civarını etkisi altına aldığında, sosyalistler, İttihat Terakki’nin, burjuvazinin ve ezilen ulus kurtuluş örgütlerinin işçi hareketini yolundan saptırma tehlikesiyle karşı karşıya gelirler. Meselâ İttihatçılar ve patronlar, işçilere grev yapmak yerine yardımlaşma sandıkları kurmalarını ve birbirlerine yardım etmelerini öğütlüyorlardı. Zaten o güne değin, işçilerin ve patronların birlikte üye oldukları birçok meslek esaslı dernek kurulmuş ve bunların başına da sermaye sınıfından kimseler geçmişti. Böylece sınıf ayrımlarının derinleşmesinin, bunun işçilerin bilincinde açığa çıkmasının ve işçi hareketinin kökleşmesinin önüne geçmiş oluyorlardı. Dolayısıyla işçi örgütlerini burjuva meslek derneklerinin etkisinden kurtararak işçi hareketini bağımsızlaştırmak acil bir sorundu.

Bu temelde Benaroya liderliğinde; matbaa, tütün, dikim ve demiryolu işçilerinden oluşan 30 Yahudi işçi, Selanik İşçi Kulübünü kurar. Kulüp başlangıçta Musevi işçiler arasında faaliyetlerini yoğunlaştırsa da, kısa zamanda diğer milliyetlerden işçilere de ulaşacaktır. 1908 devrimini bastırmayı hedefleyen 31 Mart 1909 gerici hamlesinin yenilmesinden sonra grevler bir kez daha yayılır, işçi hareketi ve siyasal ortam canlanır. İşte o günlerde Kulüp kendisini sosyalist olarak ifade etmeye başlar. 1 Mayıs ilk kez 1909’da Osmanlı topraklarında da kutlanır ve kızıl bayraklar eşliğinde yapılan bu başarılı kutlama, Selanik Sosyalist Kulübünün işçi kitleleri ve aynı zamanda sosyalistler üzerindeki otoritesini güçlendirir.

Nitekim hem sınıf hareketindeki canlanma hem de Kulübün etkisi, 19 Haziranda yapılan ve 6 bin kişinin katıldığı mitingle kendini açığa vurur. Mitingin amacı, sendikaları yasaklayan ve kamu sektöründe grev yapılmasını imkânsızlaştıran Tatil-i Eşgal Kanununun Meclis-i Mebusan’da görüşülmesini protesto etmekti. II. Enternasyonal’e gönderilen bir raporda; sosyalistleri, sendikaları, dernekleri de kapsayan 23 örgütün birlikte bir yürüyüş ve miting düzenlediğinden bahsedilmektedir. Demiryolu ve tütün işçilerinin yoğun ilgi gösterdiği mitinge dair Benaroya, anılarında şunları anlatıyor: “O gün Selanik’te ordu tetikte duruyor, atlı alayı alanı sarmış bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen, miting büyük bir başarı kazandı. Yalnız alan değil, fakat ara yollar bile insanla dolmuştu. Atlı alayı bu insan kalabalığı karşısında çemberi genişletmek zorunda kaldı. (…) Kızıl sosyalist bayraklar, hilalli Türk bayrağı, Yunan bayrağı ve çeşitli yazıların sergilendiği dövizler dikkati çekiyordu. Konuşmacılar arasında İstanbullu bir Ermeni gazete yazarı, bir Türk öğretmen, bir Sırp demiryolu işçisi, Tomof [Bulgar işçi temsilcisi], Benaroya ve iki Yunanlı işçi yer alıyordu.”[6]

1 Mayıs’tan sonra böylesine kitlesel ve coşkulu bir mitingin örgütlenmesi, Selanik sosyalistleri arasındaki siyasal birlik arayışlarını hızlandırmıştır. Nitekim Temmuzda Selanik Sosyalist Kulübü ile Bulgaristan sosyalistlerinin her iki kanadından örgütlerin birleşmesiyle Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu kurulur. SSİF’in kurulmasıyla birçok irili ufaklı sosyalist grup da Federasyona katılır ve bu örgütün sendikalar ve işçi kitleleri üzerindeki etkisi artar. SSİF enternasyonalist bir bakış açısıyla, Amele Gazetesi, Rabotniçeski Vestnik (Bulgarca), Efimeristu Ergatu (Yunanca) ve Jornal de Laborador (Ladinoca-Yahudi İspanyolcası) adlarıyla dört dilde bir işçi gazetesi yayınlayarak tüm milliyetlerden işçilere seslenir.

Eylül ayında, Glavinof önderliğindeki Dar Sosyalistler SSİF’ten ayrılsalar da Federasyon gelişip güçlenir ve özellikle 1911’den sonra Selanik sınırlarını aşan bir güce ulaşır. 1911 1 Mayıs’ının görkemli bir şekilde kutlanması, işçi hareketinin kararlı bir şekilde geliştiğini ortaya koyuyordu. 1 Mayıs’ta 12 bin işçi greve gitmiş, 7 bin işçi kutlamalara katılmış, yürüyüşte kızıl bayraklar taşınırken, birçok dilde Enternasyonal marşı söylenmişti. Tüm bunlarla birlikte, SSİF’nin Ermeni sosyalistleriyle birlikte II. Enternasyonal’e kabul edilmesi, Balkan Sosyalist Federasyonunun tartışıldığı kongrelere çağrılması, daha da önemlisi, birçok irili ufaklı sendikanın yanı sıra, Selanik Tütün İşçileri Sendikası gibi önemli bir sendikanın Federasyonun denetiminde olması işçi hareketinin geliştiği gerçeğinin bir ifadesidir. İttihat Terakki’nin İstanbul dâhil sosyalist hareketi bastırmak üzere harekete geçmesinde, SSİF öncülüğünde gelişen sosyalist hareketin toplumsal alanda etkili olmasının önemli bir rolü vardır. 11 Kasım 1911’de Selanik Valiliğinin İçişleri Bakanlığına gönderdiği bir yazıda, “Selanik’te bilcümle amelenin sendikalar teşkilinin gittikçe tevessü ettiği… Tedricen sosyalizm fikir ve hayatının inkişafı ile ticareti mahalliyenin mahvolacağı… Bu itibarla ruhsat ilmühaberi itasında tereddüt edildiği… Ve nihayet ruhsatname verilmiş olan sendikaların men’i için bir Meclisi Vükelâ kararı alınması” gereği belirtiliyordu.[7]

Zaten İttihat Terakki 1910’un sonundan itibaren sosyalist hareket ve sendikalar üzerinde baskıyı arttırmış, gazete ve örgütleri kapatmaya başlamıştı. Selanik Tütün İşçileri Sendikası, SSİF, İstanbul’da ise İştirak ve Ergatis gazeteleri kapatılanlar arasındaydı. SSİF lideri Benaroya sürgüne gönderilmiş, ancak II. Enternasyonal’in protestoları ve Osmanlı Meclisindeki sosyalist milletvekillerinin (Selanik mebusu Dimitar Vlahof ve Ermeni sosyalistleri) basıncıyla bu karar geri çekilmiştir.

Baskıların artması, İttihat Terakki’nin Türk milliyetçiliğini yükseltmesi ve Balkan savaşının ayak seslerinin işitilmeye başlanması, Osmanlı sosyalist örgütleri arasında birlik arayışlarını güçlendirir. 1911’in Ocağında Bulgar Dar Sosyalistlerinin öncülüğünde yapılan Osmanlı Sosyalistleri Birinci Konferansına Selanik, İstanbul, Üsküp, Tetova, Mitroviça, Goluşevo’dan Yahudi, Bulgar, Rum ve Sırp 29 sosyalist temsilci katılır. SSİF ve İstanbul Sosyalist Merkezi’nin temsilcileri de bunlar arasındadır. Esasında bu konferansta alınan kararlar ile 1910 Ocağında Belgrad’ta düzenlenen Balkan Sosyalist Partileri Kongresinin kararları paraleldir. Belgrad Kongresi, Balkanlar’daki bölünme ve çatışmaya karşı Balkan Cumhuriyeti Demokratik Federasyonunu savunmuştu. Selanik konferans kararlarında, Avrupalı emperyalistlerin müdahalelerinin İttihat Terakki’nin milliyetçiliği ve militarizmi yükseltmesine neden olduğu ve bunun işçi sınıfının gelişimini olumsuz etkilediği söyleniyor, bu durumdan Sosyalist Enternasyonalin yardımıyla, örgütlü proletaryanın genel mücadelesiyle çıkılabileceği belirtiliyordu.

Bu konferans vesilesiyle SSİF ile Dar Sosyalistler arasındaki sürtüşme bir ölçüde aşılmış oluyordu. Dar Sosyalistler SSİF’yi reformist olarak eleştirmekteydiler. Bu ayrımları tartışmanın yeri burası olmadığı için geçiyoruz, ancak o dönemde sosyalist hareketin çapını aşan ve yıpratıcı olan bir polemik ve eleştirinin söz konusu olduğunu belirtmek gerekir.[8] Aslında SSİF’in işçi sınıfı içinde enternasyonalist bir anlayışla çalışması ve savaşa karşı aldığı tutum genel hatlarıyla doğrudur. İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal etmesiyle savaş meselesi çok yakıcı bir şekilde gündeme gelir. Tüm milletlerden binlerce işçinin katıldığı 4 Ekim 1911’deki SSİF mitinginde, “Uluslararası kapitalistlerin fetih siyasetlerinin doğrudan bir sonucu olan cüretli darbenin Avrupa ve özellikle Balkanlar’da genel bir patlamaya yol açabilecek kıvılcımı oluşturabileceğine” dikkat çekilerek savaş protesto edilmişti.

Gerçekten de Trablusgarp’tan hemen sonra, değişik uluslardan ve inançlardan oluşan Balkan halklarını tam bir yıkıma ve Osmanlı işçi sınıfını parçalanmaya götüren Balkan Savaşları başladı.

İstanbul sosyalistleri

İstanbul Sosyalist Merkezi’nin (İSM) kurucuları Rumdu ve Merkezin çıkardığı Ergatis (İşçi) gazetesi Rum işçilere hitap etmekteydi. Merkez, Yunan öğretmenler arasında yankı bulurken, özellikle terzi ve şemsiye işçileri arasında örgütlenmeyi başarmış, sendikalar kurmuş ve birçok grevde işçilere öncülük etmiştir.[9]

İstanbul Sosyalist Merkezi’nin kurucusu, Bulgar Dar Sosyalistlerinin Selanik’i de kapsayan Makedonya bölgesine hitap eden Rabotniçeski Iskra gazetesinin İstanbul muhabiridir. Papadopoulos, bir grup Rum aydınla birleşerek İSM’yi kurar ve Ergatis gazetesini yayınlar. H.Vezestenis imzasıyla II. Enternasyonal’e gönderilen bir raporda, İSM’nin nasıl kurulduğuna ilişkin şunlar söylenmektedir: “Mutlakıyetçi düzenden, meşrutiyetçi düzene geçildikten birkaç ay sonra, birkaç sosyalist yoldaş İstanbul’daki işçi sınıfını eğitmek; sosyalist fikirleri yaymak, onları ekonomik ve siyasal düzende örgütlemek için sosyalist bir grup kurmayı kararlaştırdılar. Amaçları kapitalist sömürüye karşı mücadele etmekti.”[10]

Haziran 1910’da yayınlan Ergatis, kendisini, “Türkiye işçileri birleşin” sloganıyla ve “Türkiye Sosyalist Merkez Organı” olarak tanıtır. Ergatis’i çıkartan grup, Türkiye’de bir “enternasyonal sosyalist parti” kurmayı hedeflediğini belirtir. İstanbul’da Rum işçilere dönük böyle bir gazete çıkması ve aynı gazetenin Türkçe ve Ladinoca yayınlanması Rum egemenler arasında rahatsızlık yaratmıştı. Gazete incelendiğinde, dönemin işçi hareketinin gazeteye taşındığı, işçilere sosyalist propaganda yapıldığı ve sosyalist temelli sendikalar kurulmaya çalışıldığı görülmektedir. Ancak bu sosyalist grup işçi sınıfı içinde daha tutunamadan İttihat Terakki baskıları artırır ve çok geçmeden Ergatis kapatılır.

Ergatis’in kapatılmasından sonra, Parvus’un da teşvikiyle Vezestenis liderliğinde İstanbul Toplumsal Araştırmalar Grubu kurulur. Bu grubun 1914’te II. Enternasyonal’e gönderdiği bir rapor, Balkan Savaşlarının işçi sınıfı üzerinde nasıl tahribat yarattığını gözler önüne sermektedir. Raporda 1 Mayıs’ın kutlanamadığı belirtilmekte ve şunlar söylenmektedir: “Ne yazık ki önleyemediğimiz bu Balkan Savaşı denilen savaş, etkilerini Doğu emekçi sınıfının daha uzun süre üzerinden atamayacağı, halkın ve proleterlerin henüz yeni olan uyanışlarını geciktirecek sonuçlar doğurmuştur. … Bu savaş, Doğu ulusları arasında kin ve taassubu yeniden canlandırdı, yöneticiler ve sermayedarlar çıkarına milliyetçi zihniyeti güçlendi.”[11]

Ergatis’in yayınlandığı dönemde Hüseyin Hilmi de (İştirakçi Hilmi olarak bilinir) İstanbul’da İştirak gazetesini çıkartmaktadır. 26 Şubatta yayınlanmaya başlayan İştirak, 17. sayısında kapatıldığı için, onu İnsaniyet, Sosyalist ve Medeniyet gazeteleri izler. 1910 Eylülünün ilk haftasında İştirak, Osmanlı Sosyalist Fırkasının (OSF) kurulduğunu haber verir. Fakat gerçekte ortada bir sosyalist parti falan yoktur. Hüseyin Hilmi ve etrafındaki birkaç aydından ibaret bir gazete çevresi söz konusudur.

OSF meselesini inceleyenler, Hüseyin Hilmi’nin ve dergisinin sosyalizmden ne denli habersiz olduğunu ortaya koymuşlardır.[12] Gazetenin ilk sayısında “iki şeye fevkalade ihtiyacımız var” denerek bunlar “teşebbüs ve terakki” olarak sıralanır. Aslında kastedilen şey kapitalist gelişme ve ilerlemedir. Hüseyin Hilmi’nin bir Osmanlı aydını olan Baha Nevzat’tan etkilenerek sosyalist olduğu belirtilmektedir. Ne var ki Baha Nevzat gerçekte sosyalist değil, kimi anarşist düşüncelerin, hümanizmin ve siyasal açıdan liberalizmin etkisi altındadır. Bilimsel sosyalizmin gelişip kök salamadığı Osmanlı’nın bu döneminde, liberal aydınlar sosyalizm ile hümanizmi kendi düşüncelerinde eşitlemişlerdir. Meselâ Denizci Tümgeneral olan Ahmet Paşa, kendini sosyalist olarak adlandırmış ve hatta İngiliz İşçi Partisine üye bile olmuştur. Liberal düşünce ile sosyalizm birlikte algılandığından, örneğin sendikaların yasaklanmasını getiren kanun Mecliste görüşüldüğü zaman, liberal görüşlü milletvekili Mehmed Cavid, grev hakkını ve sendikal özgürlüğü savunduğu için derhal sosyalist ilan edilebilmiştir.

Bu ortamda doğan İştirak ve OSF’ye de damgasını basan sosyalizm değil sosyalist söylemli liberalizmdir. OSF, işçilerin çalışma şartlarının düzeltilmesini istemekte ve burjuva siyasal özgürlükleri savunmaktadır. Zaten OSF, işçilere sendika kurma çağrısı yapmanın ötesine geçememiş, asla işçilerle bağ kuramamış ve İttihat Terakki’nin baskılarının yoğunlaştığı bu dönemde, İştirak liberal aydınların siyasi kürsüsü haline gelmiştir. Lakin İttihat Terakki bu kadarına bile tahammül edememiş ve çok geçmeden OSF’nin çıkardığı tüm gazeteler kapatılmış ve Hüseyin Hilmi sürgüne gönderilmiştir.

Son perde: 1919-1923 arasında işçi hareketi ve sosyalist örgütlenmeler

Balkanlar’ın Osmanlı’dan koptuğu 1912’nin sonundan başlayarak, Birinci Dünya Savaşı boyunca işçi hareketi geri çekilmiş ve İstanbul’daki sosyalist örgütlenmeler tümüyle ortadan kalkmıştır. İşçi hareketinin yeniden canlanması ve sosyalist örgütlenmelerin ortaya çıkabilmesi için 1919’u beklemek gerekecekti. Osmanlı’nın yenilmesinden ve Mondros Mütarekesinden sonra Batılı emperyalist güçler İstanbul’u işgal ederler. Bu tarihten 1925’e kadar işçi hareketi ve sosyalist harekette bir canlanma gerçekleşir. Bu dönem gerçekten de ilginç ve dikkat çekicidir. İttihat Terakki baskısının ortadan kalkması, kendi aralarında çelişkiler olan işgal kuvvetlerinin toplumu tam anlamıyla baskı altına alamaması ve elbette Ekim Devriminin estirdiği rüzgârlar nedeniyle, bu dönemde işçi hareketinin merkezi konumunda olan İstanbul’da siyasal açıdan görece rahat bir ortam oluşmuştur.

Nitekim sürgünden dönen Hüseyin Hilmi’nin OSF’si Türkiye Sosyalist Fırkasına dönüşürken, Almanya’dan gelen ve aralarında Şefik Hüsnü Deymer ve Ethem Nejat gibi sosyalistlerin oluşturduğu Marksist nitelikteki Kurtuluş Grubu öncülüğünde Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF) kurulur. Ekim Devrimi, tüm dünyada olduğu gibi kaçınılmaz olarak Anadolu emekçileri ve işçi sınıfı üzerinde de etkisini gösterir. Bir anda, özellikle yerli sermaye çevrelerinin denetimindeki kimi dergiler, devletçi, milliyetçi ve aslında korporatist temellere yaslanarak; işçi sınıfının gücünden ve yeni dünyanın merkezinde işçilerin olduğundan söz etmeye başlamış ve meselâ o günlerde amele kavramının yerini işçi kavramı almıştır. Rusya’daki işçi iktidarının etkisi somut olarak yansımasını bulur: Bir ulusu var eden işçilerdir ve onlar görmezden gelinemezler!

1919’dan başlayarak İstanbul, İzmir, Zonguldak, Eskişehir, Adana ve Konya’da grevler gerçekleşir. Lakin grevlerin esas merkezi İstanbul’dur. Nisan 1920’de Kazlıçeşme deri işçileri ücretlerinin yükseltilmesi talebiyle greve giderler. Ne var ki sendika kurmanın yasak olduğu koşullarda, işçilere yardım edecek bir örgütlenme olmadığı için işçiler yalnız kalırlar. Bunun üzerine işçiler, TSF’den yardım almak amacıyla İştirakçi Hilmi’ye başvururlar. İşte bu anda, iki yıl boyunca TSF’nin İstanbul’daki işçi hareketini etkisi altına aldığı ilginç bir dönem başlar. Bu yıllarda TSF bir sendikaya dönüşerek işçi hareketinde önemli bir rol oynar.

TSF’nin yardımıyla, on gün süren Kazlıçeşme deri işçilerinin grevi başarıyla sonuçlanır ve bu durum, derhal diğer işçilere örnek teşkil eder. Fransa-Belçika ortaklığıyla işletilen İstanbul tramvay ve tünel işçileri de yardım almak üzere TSF’ye başvururlar. Hüseyin Hilmi’nin İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığıyla “iyi ilişkilerini” kullanması, bu temelde Fransa ile İngiltere arasındaki çelişkilerden yararlanması ve grevden dolayı tramvay hatlarının çalışmaması şirketin geri adım atmasını sağlamıştır. Yaklaşık 5 gün süren grev boyunca İngiliz işgal komutanlığı, Başbakan Damat Ferit ve şirket yönetimiyle işçiler adına görüşmeyi Hüseyin Hilmi yürütür. 15 Mayıs 1920’de işçilerin taleplerinin büyük bir kısmı kabul edilir.[13]

Daha sonra, 1921-22’de işçiler, haklarının verilmemesi ve çalışma koşullarının ağırlaşması üzerine birkaç kez daha greve çıkacak ve sonucunda ise yenileceklerdir. Bu yenilgi aynı zamanda TSF’nin de sonunu hazırlayacaktır. 1 Aralık 1920 tarihli bir İngiliz raporu, TSF’nin ve Hüseyin Hilmi’nin rolünün arabuluculuk olduğunu belirtir. Belçikalı şirketin İstanbul yönetimi ise, merkezine gönderdiği raporda, İngiliz işgal kuvvetlerinin uyarılması için hükümetin devreye girmesini istemiştir. Çünkü şirkete göre grevcilere müsamaha gösterilmektedir. Elbette mesele bu kadar basit değildir. İşgal kuvvetleri komutanı Harrington, TSF içinde radikaller olduğunu ve Hüseyin Hilmi’nin başarısızlığı halinde partinin bunların eline geçeceğini ve grevlerin daha da sertleşeceğini belirtir. Tramvay işçilerinin içinde bazı sosyalist işçilerin olduğu ve grev öncesinde şu ya da bu ölçüde bir hazırlık yapıldığı bilinmektedir. Beri taraftan, tramvay şirketinde, terhis olan ve işsiz kalan subayların vatman olarak çalışmasının da ciddi bir rolü olmuştur.

İstanbul Tramvay grevi, TSF’nin işçi hareketi üzerinde geniş bir otorite kurmasında belirleyici olmuştur. Haliç Tersanesi işçileri, Şirketi Hayriye (vapur işletmeleri) işçileri, İstanbul elektrik ve hava gazı dağıtımı işçileri başta olmak üzere, birçok işyerinden işçiler TSF’ye üye olmaya başlar. Sendika kurmak yasak olduğundan, TSF’nin kurduğu işçi dernekleri partinin şubeleri olarak varlık göstermekteydiler. O dönemin Alemdar gazetesine göre TSF’nin 17 bin üyesi vardı.

İşte bu ortamda kutlanan 1921 1 Mayıs’ı oldukça etkili olur. İşgal kuvvetlerinin engelleme çabalarına rağmen, işyerlerinin büyük çoğunluğu çalışmadığı için 1 Mayıs’ta İstanbul bir genel grev havasına bürünür. Yürüyüş ve Kâğıthane’de kutlama yapılır. Dönemin gazeteleri, manzarayı şöyle betimlemektedir: “Şehrimizde işçi bayramı dün işçiler tarafından tesit edilmiştir [kutlanmıştır]. Şirketi Hayriye, Haliç ve Tramvay Şirketleri amelesi çalışmadıklarından, vesait-i nakliyenin büyük kısmı muattal kalmıştır. Ameleden bir kısmı, bayramlarını tesit için mavi işçi gömlekleri giydikleri, kırmızı boyunbağı taktıkları gibi hepsi de kırmızı rozetlere hamil idiler. Amelenin bindiği bazı otomobillere de kırmızı bayrak takılmıştı. Türkiye Sosyalist Fırkası’nın Babıâli’deki merkezinde tören yapılmış, saat 10’dan bire kadar mızıka Enternasyonal’i çalmıştır.”[14]

Ne var ki 1922’ye gelindiğinde, işçiler yığın olarak TSF’den istifa etmeye başlamış ve parti işçiler üzerindeki kontrolünü yitirmiştir. Hiç kuşkusuz bunda, kendine fazladan güvenen Hüseyin Hilmi’nin işçiler adına keyfi şekilde kararlar almasının ve bilhassa 1922’deki tramvay grevini başarısızlığa sürüklemesinin büyük rolü vardır. Meselenin şu boyutunun altını çizmek gerekiyor: Şaşırtıcı şekilde TSF’nin işçiler arasında bir otorite haline gelmesinin nedeni, partinin işçi kitleleri içinde planlı ve örgütlü bir sınıf çalışması yürütmesi değildir. Tümüyle kendiliğinden bir işçi hareketi söz konusudur. Ücretlerini yükseltmek ve çalışma koşullarını düzeltmek isteyen işçilerin ekonomik istemlerine ulaşma arzusu ile işçilere yardım etmeyi sosyalizm olarak belleyen bir grup aydının sendikalist pratiği örtüşmüştür. TSF bu dönemde de işçilerin bilinçlerini dönüştürmek ve işçi kitlelerine sınıf bilinci aşılamak amacıyla hiçbir şey yapmamıştır. Neticede kendiliğinden işçi hareketi bir süre sonra geri çekilmiş ve TSF’nin sendikalist rolü de son bulmuştur.

Bu dönemde, TİÇSF[15], Türkiye İşçi Derneği aracılığıyla işçi hareketini etkilemeye çalışmaktadır. TİÇSF’nin, tüm işçi ve sosyalist örgütleri tek bir cephede toplamak amacıyla 25 Ekim 1919’da yaptığı toplantıya 2 bin işçi katılmıştı. Bunlar arasında Tophane fabrikalarından işçiler de vardı. Toplantıda emperyalist savaş ve yıkım teşhir edilmiş, işçi sınıfı örgütlenmeye çağrılmıştır: “Dünyada görülmemiş bir harp, hendekleri insan leşleriyle doldurdu ama sermayedarlar evlerinde rahat oturdu. Senin arkadaşların çalıştı, öldü. Harp kazanılsaydı, sen ne kazanacaktın? Düşmanın Rum, İngiliz, Fransız değildir. Dünyada senin düşmanın sermaye sahipleridir. Biz milliyetçi fırkaları istemiyoruz. Arkadaşlar, bir gün kurtuluş günü gelecektir. Birleşin!”[16]

Gel gelelim TİÇSF bu girişiminde başarılı olamaz. İşçi hareketi içinde sistematik bir çalışma yürütmeyi önüne koyan TİÇSF, bu kez tüm işçi örgütlerini tek bir konfederasyon altında toplamak amacıyla 1922’de bir toplantı çağrısı yapar. Fakat TSF ve tramvay işçilerini bölmek üzere kapitalistlerin kurdurduğu sarı sendika bu toplantıya katılmaz. Ermeni Sosyal Demokrat Fırkaları dâhil irili ufaklı sosyalist örgütler, matbaa dizgi işçileri cemiyeti, Rum ve Ermeni işçilerin ağırlıkta olduğu sosyalist çizgideki Beynelmilel İşçiler İttihadı toplantıda yerini alır. Bu örgütler içinde en önemlisi; bira, deniz ve marangoz işçilerinin oluşturduğu birlikleri içine alan, Komintern’in kurduğu Kızıl Sendikalar üyesi Beynelmilel İşçiler İttihadı idi. Dört bin işçinin üye olduğu bu sendikanın bin kadar üyesi Türk işçilerden oluşmaktaydı.

Toplantıda bir konfederasyon oluşturma kararı alınmış ve aslında bir sendika kurmanın ötesine geçilerek, adeta komünist bir parti söz konusuymuşçasına, Marksist bir program için hazırlıklara başlanmıştır. Bu kapsamda yayınlanan bir bildirinin üzerinde Troçki, Lenin ve Zinovyev’in resimlerinin olması oldukça dikkat çekicidir. “Bütün dünya işçileri birleşiniz” yazan bildiride, şöyle denmektedir: “Yoldaşlar gözlerimizi açıp aramızdan istismarcıların ektiği milli tefrikayı söküp atalım. Mukadderatımızı, cihan emekçilerinin mukadderatlarıyla birleştirelim. Beynelmilel işçiler ittihadının kırmızı bayrağı altında toplanalım. Yaşasın Türkiye İşçi Teşkilatları Birliği, Yaşasın Beynelmilel İşçi İttihadı, kahrolsun istismarcılar, çorbacılar, haram yiyici sınıflar.”[17]

1919’da canlanan işçi hareketi, esasında 1922’nin sonlarına doğru yavaşlar. Bu dönemin en önemli grevlerinden biri olan Edirne-İstanbul hattındaki Şark Demiryolu işçileri grevi, 18 Kasım 1923’te başlar ve 1200 işçiyi kapsar. Tam on gün sonra işçiler, taleplerini kabul ettirmeyi başarırlar. Grevin kazanımla sonuçlanmasında; şirketin yabancı kapitalistlere ait olmasının, Cumhuriyetin ilanından hemen sonrasına denk gelmesinin ve böylece yeni kurulan devletin şimşeklerini üzerine çekmemesinin önemli bir rolü vardır. İlerleyen günlerde işçi hareketi, bir taraftan bizzat devlet eliyle yaratılan örgütlenmeler aracılığıyla kontrol altına alınmaya çalışılırken, öte taraftan sosyalist hareket baskı altına alınır. Bu baskı dalgasının bir adımı olarak 1924’te TİÇSF, Kemalist rejim tarafından kapatılır. TKP geleneğinin Türkiye ölçeğinde örgütlemeye çalıştığı örgütlerin kapısına kilit vurulur. Öyle ki, yeni rejim, işçi hareketini kontrol altına almak üzere örgütlediği işçi örgütlerini bile tahammül edemeyerek kapatır. 1925’te çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunuyla tüm toplum, işçi hareketi, sosyalist hareket ve ezilen Kürt halkı üzerinde yoğun bir baskı kurulur. Böylece işçi sınıfı ve sosyalist hareket için tam anlamıyla bir baskı ve yasak dönemi başlar.

***

Avrupa’da işçi hareketi ile sosyalist hareketin birbirinden ayrı yürüdüğü erken dönemler olmuştur. Lenin meselenin bu boyutuna dikkat çeker: “Her ülkede, işçi sınıfı hareketinin sosyalizmden ayrı olarak var olduğu, her birinin kendi yolunda gittiği bir dönem olmuştur: Ve her ülkede, bu ayrılık, hem sosyalizmi hem de işçi sınıfı hareketini zayıflatmıştır. Ancak, sosyalizmin işçi sınıfı hareketi ile kaynaşmasıyla her ikisi için de sağlam bir temel yaratılabilmiştir. Fakat sosyalizm ve işçi sınıfı hareketi arasındaki bu birleşme her ülkede zaman ve mekân şartlarına göre, tarihi olarak kendilerine özgü yollardan gerçekleştirilmiştir.” (Hareketimizin Acil Görevleri)

Ne var ki Osmanlı’da 1908’deki işçi hareketi, işçi sınıfı daha ekonomik örgütlerini kurup kökleştirmeden ve bu kapsamda bir sınıf bilinci kazanmadan henüz filiz halindeyken bastırılmıştır. Önce Balkanlar'ın kopmasıyla, ardından Birinci Dünya Savaşının getirdiği yıkımla Osmanlı işçi sınıfı parçalanmış ve yeni kurulan Cumhuriyetin baskı ve yasakları işçi hareketinde uzun bir kopuşa yol açmıştır. Oysa sayıları az da olsa 1908 grevlerinden gelen, geçmiş mücadeleleri hatırlayan, Osmanlı işçi sınıfının kozmopolit yapısından şu ya da bu şekilde etkilenen, 1919-1923 sürecini yaşayan ve sendikalar örgütlemeye çalışan işçiler vardı. Gayrimüslim işçiler tümüyle sahneden çekilmiş değillerdi. İşte tam da bu yüzden Kemalist rejim, baskı ve yasaklarla, 1919’dan sonra gelişip güçlenmeye başlayan sosyalist hareketin işçi sınıfına nüfuz etmesinin önüne geçmiştir. İşçi hareketi ile sosyalist hareketin gerçek anlamda ortaya çıkarak birleşebilmesi için ise 1960’ları beklemek gerekmiştir.



[1] Zafer Toprak, Türkiye’de İşçi Sınıfı/1908-1946, Tarih Vakfı Yurt Yay., s.87

[2] Mehmet Ö. Alkan, Anadolu Osmanlı Şimendiferleri/Demiryolları Şirketi Memurin ve Müstahdemin Cemiyet-i İttihadiyesi, Tanzimat’tan Günümüze Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi/1839-2014 içinde, Tarih Vakfı Yurt Yay., s.145-73

[3] Georges Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, Ayrıntı Yay., s.233

[4] Zafer Toprak, age, s. 90

[5] Troçki, Balkan Savaşları, Arba Yay., s.36-45

[6] Georges Haupt ve Paul Dumont, age

[7] Oya Sencer, age, s.225

[8] Ayrıntı için bkz: Georges Haupt ve Paul Dumont, age

[9] Bkz: Stefo Benlisoy, O Ergatis Gazetesi ve Türkiye Sosyalist Merkezi, Tanzimat’tan Günümüze Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi/1839-2014 içinde, s.174

[10] Georges Haupt ve Paul Dumont, age, s.126

[11] Georges Haupt ve Paul Dumont, age, s.155

[12] Bkz: Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar/1908-1925; Oya Sencer, age

[13] Erol Ülker, Mütareke İstanbul’unda Tramvay İşçileri Hareketi, Tanzimat’tan Günümüze Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi/1839-2014 içinde, s.174

[14] Oya Sencer, age, s.253

[15] TİÇSF, daha sonra Türkiye Komünist Partisinin İstanbul örgütü ve aynı zamanda onun yasal kolu gibi çalışacaktır.

[16] Oya Sencer, age, s.280-81

[17] Oya Sencer, age, s.287