Dağılan Osmanlı’da Parçalanan İşçi Sınıfı

Utku Kızılok

5 Ocak 2017






1.Bölüm

Yunan, Bulgar, Türk ve Ermeni işçi sınıfı ortak köklere ve anılara sahiptir. Bizler Türkiye işçi sınıfının tarihi köklerini ararken, nasıl ki Osmanlı’daki işçi sınıfına ve hareketine uzanıyorsak; Bulgar, Yunan, Makedon ve Ermeni sosyalistleri ve işçileri de kaçınılmaz olarak aynı kökene dönüp bakıyorlar. Bu ortak kök, işçi enternasyonalizmi açısından son derece önemlidir. Türkiye işçi sınıfının tarihi, belirli ölçülerde aynı zamanda Balkan işçi sınıfının da tarihidir. Türkiye’de işçi sınıfı ve işçi hareketi incelenirken, bu ortak tarihin üzerinden asla atlanılamaz.




1960’ların başına kadar Türkiye’de işçi sınıfı, toplumsal bir sınıf olarak varlığını ortaya koyamamıştır. Bu durum, aynı dönemin ikinci yarısında sosyalist hareket içindeki tartışmaların şekillenmesinde son derece etkili olmuştur. Türkiye’de devrim, niteliği ve devrimin öncü gücünün kim olacağı tartışılırken, meselâ küçük-burjuva sosyalist kesimler, dikkate değer bir işçi sınıfı olmadığını söyleyerek asker-sivil bürokratik kesimlerden “zinde güçler” devşirmeye girişmişlerdir. Gözlerinin önünde yüz binlerle ifade edilen bir işçi sınıfı olmasına, işçi hareketi gelişip güçlenmesine, Türkiye İşçi Partisi ve daha sonra da DİSK kurulmasına rağmen, bunlar devrimin öncülüğünü işçi sınıfına vermek istememişlerdir. Kuşkusuz bu küçük-burjuva düşüncenin oluşmasında etkili birçok etmen vardır. Lakin o güne değin, geçmişten başlayarak gürül gürül gelen bir işçi sınıfı ve hareketi olmaması, bu tür görüşlerin rahatlıkla kendine zemin bulmasına neden olmuştur. İşte bu durum, bizi, 1960’lara kadar neden Türkiye’de işçi hareketinin gelişmediği sorusuna götürmektedir.

Hiç kuşkusuz işçi hareketinin 1960’lara kadar kendini dışa vuramamasında, Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak baskı ve yasakların kritik bir rolü vardır. Zira bu topraklarda işçi sınıfı, oluşum sürecinden başlayarak baskı ve yasaklarla karşı karşıya gelmiş, daha da önemlisi büyük çalkantı süreçlerinden geçerek parçalanmıştır. Dağılan Osmanlı’da işçi sınıfı parçalanmış ve Türkiye sınırlarında son derece cılız, bilinç ve örgütlülük düzeyi geri bir işçi kitlesi kalmıştır. Esas ve belirleyici etmen budur.

Burada önemli bir hususun altını kalınca çizmek lazım: Osmanlı’da olduğu kadarıyla işçi sınıfı asla tek uluslu ve tek dilli olmamış, kozmopolit bir karakter taşımıştır. Osmanlı’da işçi sınıfı Türk, Rum/Yunan, Yahudi, Bulgar, Ermeni, Arnavut, Sırp ve Arap vb. işçilerden oluşmaktaydı. Kapitalist ilişkilerin nispeten geliştiği Selanik, Üsküp, İstanbul, İzmir, Edirne ve Bursa gibi kentler, aynı zamanda gayrimüslim halkların ve işçilerin yoğun olarak yaşadığı kentlerdi. 1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla başlayan ve iki buçuk ay boyunca sürüp giden grevlerin yoğunlaştığı merkezler buralardır; Yahudi, Rum, Bulgar, Sırp ve Türk işçiler bu grevleri birlikte gerçekleştirmişlerdir. Osmanlı’da ilk 1 Mayıs 1909’da Selanik ve Üsküp’te Yahudi, Rum, Bulgar, Türk ve Sırp işçiler tarafından birlikte kutlanmıştır. Başı çekenler ise esas olarak gayrimüslim işçilerdir.

Görüleceği üzere Yunan, Bulgar, Türk ve Ermeni işçi sınıfı ortak köklere ve anılara sahiptir. Bizler Türkiye işçi sınıfının tarihi köklerini ararken, nasıl ki Osmanlı’daki işçi sınıfına ve hareketine uzanıyorsak; Bulgar, Yunan, Makedon ve Ermeni sosyalistleri ve işçileri de kaçınılmaz olarak aynı kökene dönüp bakıyorlar. Bu ortak kök, işçi enternasyonalizmi açısından son derece önemlidir. Türkiye işçi sınıfının tarihi, belirli ölçülerde aynı zamanda Balkan işçi sınıfının da tarihidir. Türkiye’de işçi sınıfı ve işçi hareketi incelenirken, bu ortak tarihin üzerinden asla atlanılamaz.

1912’deki Balkan ve onu izleyen Birinci Dünya Savaşıyla Selanik ve Üsküp dâhil Balkanlar’ın Osmanlı’dan kopması, Ermeni kırımı ve tehcir, 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi, çok uluslu ve çok dilli işçi sınıfının kozmopolit yapısının parçalanmasına yol açtı. Toplumun kültürlü, zanaat erbabı, nitelikli emek gücünü oluşturan gayrimüslimlerin sürülmesiyle; uzun bir savaştan çıkan, ekonomik olarak geri, sanayi altyapısı zayıf, gelişmiş emek gücünden yoksun ve köylülüğe dayalı Türkiye, her yönden fakirleşti. Meselâ mübadele üzerine Mecliste bir konuşma yapan Celal Bayar’ın “Efendiler gelenlerin ekseriyeti azamisi köylüdür, gidenlerin ekseriyeti azamisi şehirlidir” demesi son derece çarpıcıdır. İstanbul’un 1914’te bir milyon olan nüfusunun, savaştan sonra ilk sayımın yapıldığı 1927’de yaklaşık 700 bine düşmüş olması, gerçekleşen köklü değişimi gözler önüne sermektedir. Üstelik Balkanlar’dan ve Kafkaslar’dan gelen Müslüman nüfusun bir kısmının İstanbul’a yerleşmesi de buna dâhildir. İstanbul ve İzmir başta olmak üzere Osmanlı işçi sınıfının en gelişmiş ve örgütlü kesimlerini oluşturan gayrimüslim işçilerin tehcirinden sonra, geriye kalan Türkiye işçi sınıfı, gerek sayısal gerekse sınıfsal gelenek/bilinç bakımından zayıflamış, büyük ölçüde örgütsüz, burjuvazinin ilkel sermaye birikim sürecinin ağır sömürü koşullarıyla baş başa kalmıştır. Büyük altüst oluşlardan geçen, parçalanan ve uzun yıllar boyunca baskı altına alınan işçi sınıfının bu koşulları, hiç kuşkusuz ki işçi hareketinin gelişim çizgisini belirlemiş ve bugünkü durumun oluşması üzerinde de etkili olmuştur.

Osmanlı’da işçi sınıfının gelişimi ve ilk tepkiler

Osmanlı’da işçi sınıfının oluşumunu ve işçi hareketini değerlendirirken, Osmanlı’nın Avrupa ülkelerinden farklı bir ekonomik/toplumsal gelişim çizgisine sahip olduğunu akıldan çıkarmamak geriyor. Bu konuda kalem oynatanların ekseriyeti, Osmanlı’yı feodal üretim ilişkileri temelinde değerlendirmekte, dolayısıyla işçi sınıfının oluşum sürecini ve işçi hareketini de Avrupa benzeri kalıplar üzerinden anlamaya çalışmaktadırlar. Oysa Osmanlı, sivil toplum alanının oluşmasına izin vermeyen Asyatik despotizmin hüküm sürdüğü bir ülkedir. Bu nedenle kapitalist üretim ilişkileri iç dinamiklerle gelişmemiş, kapitalist gelişmenin gecikmesi işçi sınıfının oluşumunu da geciktirmiş, toplumsal dönüşüm ve işçileşme süreci oldukça sancılı olmuştur. Çok dilli, çok inançlı ve çokuluslu olan işçi sınıfını tek bir bayrak altında toplayacak ve gücünü merkezileştirecek nitelikte örgütlenmelerin olmaması ise, işçi sınıfının güçlü bir şekilde varlığını ortaya koymasının önüne geçmiştir.

Mehmet Sinan’ın belirttiği gibi, 19. yüzyılın başında Osmanlı bürokrasisinin tepeden giriştiği reformlar, ne iç dinamiklerin ne de burjuva perspektifin bir sonucuydu. Bu reformların amacı, esas olarak dış güçler karşısında Osmanlı’yı ayakta tutma ve bürokratik yapının merkeziliğini sağlamaya dönüktü. Lakin devletlû sınıfın var oluş koşullarının bizzat kendisi, dönüp bu reform sürecini baltalamakta ve kapitalist ilişkilerin gelişmesini engellemekteydi. Bu nedenle, “Osmanlı’da, Batı’daki gibi bir kapitalistleşme sürecinin yaşanması, yani ticaret temelinde bir servet birikiminin oluşması ve bu temel üzerinde özerk bir müteşebbis sınıfın gelişip güçlenerek kapitalist üretim ilişkilerini yaygınlaştırması, Müslüman-Türk nüfus bakımından 19. yüzyılın sonuna kadar görülmüş bir olay değildir. Bu söylediğimizin tek istisnası, Balkanlar’daki gayrimüslim azınlıkların 19. yüzyılın sonlarına doğru başlattığı girişimler olabilir.”[1]

Osmanlı’nın kapitalistleşen Batılı ülkeler karşısında gerilemesinin ve art arda aldığı yenilgilerin bir sonucu olarak kapitalist ilişkiler, dışarıdan adeta sızma biçiminde ülkeye giriş yapmıştır. 1838’de İngiltere ile yapılan ticaret anlaşması (Baltalimanı Anlaşması), kapitalist ilişkilerin ülkeye girmesinde son derece etkili olmuştur. Bu anlaşmayla, iç pazarda malların alınıp satılmasında oluşturulan tekel kaldırılıyor, Osmanlı pazarı İngiliz mallarına açılıyor, yabancı tüccarlara yerli tüccarların sahip olduğu haklar tanınıyordu. Nitekim 1839 Tanzimat Fermanı’yla, özel mülkiyet güvence altına alınarak bu anlaşmadaki hususlara hukuksal bir temel kazandırıldı. Söz konusu ticaret anlaşmasının benzeri, 1841’de bu kez Fransa ve diğer Avrupa devletleriyle yapıldı. Böylece Batılı ülkelerin sermaye yatırımlarının da temeli atılmış oluyordu.

Kapitalist iç dinamiklerden yoksun Osmanlı’da modern sanayinin temelini, savaş ve savunma alanındaki yatırımlar oluşturmaktadır. 1820’lerden itibaren tersane ve liman inşasına, gemi ve silah üretimine, silah yan sanayi alanına dönük yatırımlar gerçekleşir. 1835’ten başlayarak İstanbul, İzmir, Kayseri, Bursa, Uşak, Afyon ve ayrıca Selanik, Üsküp, İskeçe gibi Rumeli kentlerinde tütün ve tekstil/mensucat fabrikaları kurulur. 1848’de Ereğli kömür madenleri işletilmeye açılırken, İngiliz sermaye yatırımıyla ilk demiryolu inşaatına ise 1856’da başlanır.

Sanayinin gelişmesine dönük bu ilk yatırımlar yine de son derece cılız ve sınırlıdır; işçi sınıfı ise henüz oluşmaya başlamıştır. Ancak gelecekte muhtemel eylemlerin önünü kesmek, daha doğrusu işçi sınıfının örgütlü bir güç olarak sahneye çıkmasını önlemek için yasaklar konmuştur. Meselâ 1845’teki polis nizamnamesi kapsamında, polise verilen yasaklayıcı yetkiler şöyledir: “İşini ve gücünü bırakarak, sırf kulların (insanların) işlerini bırakmaları amacında olan amale ve işçi takımlarının, toplantı ve kalabalıklarının ve gerekirse bu türlü kamu güvenliğini bozacak her türlü karışıklık ve bozgunculuk (çıkarcı) derneklerinin ortadan kaldırılması ve yok edilmesi ile karışıklık çıkmasının önünün alınması önlemlerine girişilmesi ve sürekli olarak bunun için çaba gösterilmesi.”[2]

Şu ana değin, o dönemde, kelimenin gerçek anlamında bir grevin gerçekleştiğine dair bir kanıt ortaya konmuş değildir. Daha ortada bir grev veya işçi hareketi yokken, bunu önlemeyi amaçlayan bir yasağın konması gerçekten de manidardır. Devrim, ayaklanma ve işçi hareketi deneyimine sahip Avrupalı egemenlerin, olası işçi hareketlerinin önünün alınması ve sorunsuz sömürü koşullarının yaratılması bağlamında Osmanlı bürokrasisine yol göstermiş olması muhtemeldir. Yasaklama, bastırma ve hak tanımama ise, halkı reaya olarak gören Osmanlı despotizminin doğasında vardı. Kapitalist ilişkiler gelişip işçi sınıfı oluşum sürecine girerken, olası toplumsal mücadelelerle karşılaşacağını bir şekilde kavrayan devletlû sınıf, geleneksel kalıplardan hareketle, işçi sınıfını da reaya olarak görmüş ve yasakları baştan devreye sokmuştur.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’da gelişen kapitalist ilişkiler ile eskinin despotik anlayışı iç içe geçerek birlikte var olmuştur. Bu durum Cumhuriyetin ilk dönemine de damgasını basmış ve hatta günümüze kadar uzanmıştır. Geçmişten günümüze sarkan bu despotik anlayışın kavranması için bir örnek verelim: Kapitalist pazarın ve özgür emeğin olmadığı Osmanlı’da, 1729’da yayınlanan bir fermana göre, madenlerde çalışan “maden reayasının” şu ya da bu nedenden ötürü iş bırakması, İstanbul ve benzeri yerlere gitmesi kesinlikle yasaktır. Madeni terk edenlerin zabit eliyle yakalanarak çalıştığı madene gönderilmesi gereklidir.[3] Osmanlı’da madenlerde çalışma bir yükümlülük ve angaryadır. Angarya çalışma, yasaklar, dayatmalar ve yükümlülükler kapitalist ilişkilerin geliştiği dönemde de sürüp gitmiş ve meselâ Ereğli maden işçileri, mükellefiyet adı altında adeta köle konumuna itilmişlerdir.

Devlet ile yerli/yabancı özel sermayenin Ereğli kömür ocaklarında kurduğu korkunç sömürü düzeni, Osmanlı’da ilkel sermaye birikiminin nasıl sağlandığını gözler önüne sermektedir. Madenlerdeki çalışma, işçilerin öz iradesine değil, madenlerde çalışmayı zorunlu kılan mükellefiyet yasasına dayanmaktaydı. Madenlerdeki angarya çalışma, 1865’de Dilaver Paşa’nın getirdiği yasayla resmileşmiş ve böylece birinci mükellefiyet 1923’e kadar şu ya da bu biçim altında sürüp gitmiştir. Bu yasa kapsamında Ereğli sancağına bağlı 14 ilçeden (Zonguldak ve hatta Kastamonu’dan) toplanan 13-50 yaşlarındaki köylülerin 12 ya da 15’er gün vardiya halinde madenlerde çalışması bir zorunluluktu.[4] Günde 16 saat çalışan ve 7-8 günde bir güneş yüzü gören madenciler, kelimenin gerçek anlamında hayvanlarla benzer koşullarda yaşıyorlardı. Madencilerin yaşadığı yerler, “modern bir çiftçinin hayvanlarını bile barındırmaktan kaçınacağı, penceresi bile bulunmayan taş odalardı”.[5] Sağlıksız koşullarda çalışan, yaşayan ve beslenen işçiler, sıkça hastalanıyor ama tedavi edilmiyorlardı. Tam anlamıyla bir angarya ve keyfilik söz konusuydu. İşçiler dövülüyor, zaten düşük olan ücretleri kesiliyor, kaçtıklarında ise sürgün cezasına çarptırılıyorlardı.

Aslında tüm madenlerde, işyerlerinde ve işliklerde işçilerin çalışma koşulları son derece ağır, ücretleri düşük, yaşam koşulları ise çekilmezdir. Çukurova ve Ege bölgesinde yoğunlaşan tarım emekçilerinin durumu da farklı değildir. Meselâ gün doğmadan kalkıp gün batana kadar düşük ücretlere çalışmak zorunda kalan Çukurova’nın tarım işçileri, ücretlerinin bir kısmını dayıbaşlarına veriyor, aşağılanıyor ve mezarlıklarda yatıp kalkıyorlardı. Kapitalist gelişmenin bu ilk döneminde; tarımda, madende ve demiryolu yapımında çalışan işçilerin topraktan ve köylülükten henüz kopmadığını da geçerken ifade edelim.

Osmanlı despotizmi ile vahşi kapitalist sömürünün birleştiği bu dönemde, kapitalist ilişkilerin yaygınlaşıp gelişmesine paralel olarak, oluşum sürecindeki işçi sınıfının kitlesi de artmaktaydı. 1870’lere gelindiğinde ilk eylemler, grevler ve dayanışma dernekleri görülmeye başlanır. Tarihe yanlış bir şekilde ilk işçi örgütü olarak geçen Ameleperver Cemiyeti 1866’da kurulur. Ancak bu cemiyeti kuranlar, esasında işçilerle dayanışma içinde olmak isteyen aydın “hayırsever” çevrelerdir ve dolayısıyla bu bir işçi örgütü değildir. Esasında 1870’lerden 1900’lerin başına kadar çok sayıda grev, tesanüt/dayanışma ve teavün/yardımlaşma komiteleri kurulmuş, eylemlerin sona ermesiyle bu komiteler süreklileşemeyerek ortadan kalkmışlardır.

1895’te kurulan Amele-i Osmani Cemiyeti (Osmanlı Amele Cemiyeti), Osmanlı’da sınıfsal temelde kurulan ilk işçi örgütü olarak kabul edilmektedir. Dört binden fazla işçinin çalıştığı Tophane’deki silah fabrikalarından, işçileri temsilen sekiz kişilik bir komite oluşturulmuş ve bu komite OAC’yi örgütlemek üzere harekete geçmişti. OAC, baskıdan dolayı gizli örgütleniyor ve aynı zamanda Abdülhamit istibdadına karşı da işçiler arasında mücadele yürütüyordu. Günümüze aktarılan bilgilere göre bu örgüt, besbelli ki Paris’teki Abdülhamit muhalifi aydınlarla bağlantılı, içinde aydın ve işçilerin de yer aldığı yarı sendikal, yarı siyasal bir örgütlenmeydi. Ne var ki OAC üyeleri yakalandılar, cezaevine atıldılar, işkence gördüler, sürgüne gönderildiler ve dernek ortadan kalktı.[6] Osmanlı Amele Cemiyetini canlandırma girişimleri 1901-2’de tekrarlanacak, ancak bir kez daha baskı, tutuklama ve sürgünle sonuçlanacaktır. OAC’nin içinde, daha sonraki yıllarda TKP’nin kurucusu ve genel sekreteri olacak olan Ethem Nejat da vardır.[7]

Oluşum sürecindeki işçi sınıfının ilk sınıfsal tepkileri, 1872’den başlayarak kendini dışa vurur ve bu tarihten 1908’e kadar yaklaşık yüz grev gerçekleşir. 1872’de Beykoz deri ve kundura fabrikalarında, Yarımburgaz-Ömerli demiryolu inşaatında, Beyoğlu Telgrafhanesinde çalışan işçiler greve gitmişlerdir. Kasımpaşa Tersanesinde çalışan 600 Müslüman-Hıristiyan işçinin 24 Ocak 1873’teki grevi ise oldukça dikkat çekmiştir. On bir ay boyunca ücretlerini alamayan işçiler, Cuma selamlığında padişaha dilekçe sunmaya çalışırlar, başarılı olamayınca Babıâli’ye giderek Sadrazama başvururlar. Çabaları neticesiz kalan işçiler, kendi aralarında toplantılar yaparak greve gitme kararı alırlar. İşçilerin geri adım atmaması üzerine tüm ücretler ödenir ve üstelik ücretlere zam yapılır. Böylece ilk grev hedefine ulaşmış olur. İşçilerin iş bırakmasını haberleştiren Hadika gazetesinin şu satırları ise dikkat çekicidir: “Acaba bu hali de Ajans Reuter’in telgrafları Avrupa’ya enternasyonal teşvikiyle amele tatil-i eşgal etti diye mi bildirecek?”[8] Gazete açıkça işçilerin greve çıkmasında II. Enternasyonal’in rolü olduğunu ima etmektedir. Demek ki dünden bugüne değişen pek bir şey yok; egemenlerin “işçiler dışarıdan kışkırtılıyor” yalanı gelenek olarak sürüyor.

İşçilerin bu ilk eylemleri, o dönemden bugüne kalmış doğru düzgün belge olmadığı için genel olarak sisler arasındadır. Meselâ bir araya gelen 600 tersane işçisinin bilinç düzeyi neydi? Kendilerini bir sınıfın parçası olarak görüyorlar mıydı? Grev, onların bilincinde nasıl bir dönüşüme yol açtı? Bu soruların cevabını vermek bugün için neredeyse imkânsızdır. Kuşkusuz harekete geçen işçi kitlesinin tek tek üyelerinin ne düşündüğünden ve eylemlerinin mahiyetinin farkında olup olmamalarından bağımsız olarak, onların kolektif eylemi egemenlerin karşısına bir sınıf eylemi/savaşımı biçiminde dikilir. Elbette Kasımpaşa Tersanesi işçilerinin grevini de böylesi bir bakış açısıyla ele almak gerekiyor. Ancak gerek bu dönemde gerekse sonraki yıllarda gerçekleşen bazı grevleri değerlendirirken yine de dikkatli olunmalıdır. Çünkü son dönemde, bu konular üzerinde çalışan bazı akademisyenler, Osmanlı’da işçi sınıfının varlığını, işçilerin kendileri için harekete geçtiğini, direndiğini, sınıf bilincinin ortaya çıkmaya başladığını kanıtlamak amacıyla, hem sınıf kavramını genişletmekte hem de yerli yersiz her türlü eylemi işçi sınıfının hanesine yazmaktadırlar. Oysa bu dönemde iş bırakan Müslüman işçilerin bir kısmının amacı, aynı zamanda Hıristiyan işçilerin işe alınmaması ya da işten atılmaları gibi gerici mahiyettedir.[9] Keza Ereğli madenlerinde bazı iş bırakmaların nedeni işçilerin kötü çalışma koşulları ve düşük ücretler değil, madencileri köylerden toplayan “Şef”in kendi komisyonunu arttırmak niyetiyle işçileri çalışmamaya zorlamasıdır.[10]

İşçi sınıfı nesnel bir güç haline geliyor

Osmanlı’da işçi sınıfının varlığını hissettirmeye başladığı tarih, esas olarak 1908 yazıdır. Bu da son derece doğaldır. Zira 1800’lerin ortasından itibaren gelişmeye başlayan kapitalist ilişkiler, yüzyılın sonlarına doğru görece hızlanmıştı. Batılı emperyalist güçlerin Osmanlı’ya nüfuz etme mücadeleleri, 1880’lerin ilk yarısından başlayarak yabancı sermaye yatırımlarının hızlanmasına neden oldu. Meselâ demiryolu ve tramvay hatlarının yapımı, limanların inşası, raylı sistemlerin, rıhtım ve limanların, madenlerin işletilmesi başta olmak üzere, işçilerin toplandığı önemli işyerleri İngiliz, Fransız, Alman şirketlerinin elinde yoğunlaşmaktaydı. Aynı dönem, Osmanlı’nın mali açıdan çöktüğü ve Düyun-u Umumiye eliyle Batılı emperyalist güçlere teslim olduğu, yarı-sömürge konumuna düştüğü bir dönemdir.

Yabancı sermaye yatırımlarının arttığı, yerli tüccar ve sanayici kesimin büyük bir kısmını gayrimüslimlerin oluşturduğu, kapitalist gelişmenin bilhassa kentlerdeki toplumsal ilişkileri dönüştürdüğü bu dönemde, doğal olarak işçi sınıfının kitlesi de artırmıştır. 1908’e gelindiğinde, oluşum sürecindeki işçi sınıfının artık elle tutulur bir niteliğe ve niceliğe kavuştuğu görülmektedir. Selanik sosyalistlerinin II. Enternasyonal’e sundukları bir raporda, bu tarihte, Osmanlı’nın önemli sanayi merkezlerinde 100 bin sanayi işçisinin çalıştığı ifade edilmekteydi. Meselâ 1907’de İstanbul Fransız Ticaret Odasının dergisinde yayınlanan bilgilere göre, yalnızca İstanbul’da 32 bin işçinin çalıştığı 322 fabrikayı kapsayan kırk sanayi kolu vardı. Üstelik vagon ve demiryolu yapımında ya da küçük işyerlerinde çalışan işçiler bu sayıya dâhil değildi. İstanbul’dan sonra en önemli siyaset ve sanayi merkezine dönüşmüş olan Selanik’te ise, 10 bin sanayi işçisi çalışmaktaydı.[11]

İstanbul, Selanik, İzmir, Bursa, Kavala, Üsküp, Edirne, Drama başta olmak üzere, diğer kentlerdeki kunduracılık, hazır giyim, maden, ticarethane, posta-telgraf, demiryolu inşaatı vb. işlerinde çalışanları ve ayrıca tarım proleterlerini de eklediğimizde işçi sınıfı kitlesinin göz ardı edilemeyecek bir niceliğe ulaştığı ortaya çıkar. Bu dönemde, özellikle kentlerde geleneksel işlerde çalışanlar da kapitalist ilişkiler temelinde işçileşme sürecine girmişlerdi. Örneğin limanlarda kritik bir rol üstlenen hamallar, salapuryacılar, mavnacılar ve benzerleri; kendilerinin işçi değil esnaf olduğunu söyleyerek lonca ilişkileri temelinde geleneksel konumlarını korumak istemiş ve işçileşme sürecine direnmeye çalışmışlardır. Lakin gerçekte, bir ücret karşılığında kapitalist ya da tüccar için çalışmaya başlayan bu kesimlerin önemli bir bölümü de artık işçi sınıfının bir parçasıydı.

1908’e gelindiğinde, 1800’lerin ortasından itibaren kapitalist ilişkiler temelinde işçileşme sürecine giren kitlenin artık işçileştiğini ve meydana gelen işçi sınıfının ana çekirdeğinin bunlardan oluştuğunu belirtmek gerekiyor. Yani işçi sınıfı, nesnel açıdan, toplumsal bir sınıf haline ancak bu dönemde gelebilmiştir. Nitekim işçi sınıfının oluşum sürecinden geçerek elle tutulur hale gelmesi (nitelik ve nicelik olarak) ile II. Meşrutiyetin getirdiği görece özgürlük ortamında, o güne değin görülmemiş bir uyanışın patlak vermesi arasında doğrudan bir bağ vardır. Sosyalist örgütlerin ortaya çıkması, sendika ve derneklerin kurulması, daha ziyade Rumeli ve İstanbul’da düzenli sosyalist propaganda ve çalışmanın yürütülmesi de II. Meşrutiyetin ardından başlar.

II. Meşrutiyet ve 1908 grevleri: İşçi sınıfı varım diyor

İttihat Terakki Cemiyeti kadroları öncülüğünde (Jön Türkler) “hürriyet, müsavat, uhuvvet, adalet” sloganıyla 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi ve daha önce Abdülhamit tarafından lağvedilen 1876 Anayasası (Kanun-ı Esasi) yürürlüğe konuldu. Hem ezilen ulusların hem de geniş emekçi kitlelerin desteğini almak maksadıyla İttihatçılar, Fransız Devriminin meşhur sloganını benimsemiş görünüyorlardı. Fakat 1908, her ne kadar genç subayların, öğrencilerin ve gayrimüslim burjuvazinin desteğini almışsa da, kitlelerin katılımıyla gerçekleşen bir toplumsal devrim değil, asker-sivil bürokrasiye dayalı tepeden gelme, dolayısıyla olgunlaşmamış ve yarım kalmış bir devrimdi. Bu nedenle Lenin, 1908 için “ancak yarım bir zafer, ya da bir zaferin yalnız küçük bir parçası” demekteydi. Nitekim çok geçmeden bu devrimin demokratik çapsızlığı kendini baskı ve otoriterleşme biçiminde açığa vuracaktı.

Meşrutiyetin ilk anlarında ve aylarında, bilhassa kapitalist ilişkilerin geliştiği kentlerde ve Rumeli’de kitleler büyük sevinç gösterilerinde bulunarak dönüşüme destek verdiler. Oluşan göreli özgürlük ortamında, yüz yıllardır baskı altında yaşayan kitleler, dipten gelen bir coşkuyla isteklerini dışa vurdular. İşte bu ortamda işçi sınıfı da sahneye çıktı ve Osmanlı’da kapitalist ilişkilerin geliştiği kentleri etkisi altına alan bir grev dalgası patlak verdi. İlk günlerde, özellikle Selanik ve Rumeli kentlerinde, Jön Türkleri öven ve Meşrutiyetin ilanını kutlayan yürüyüşler ile grevler iç içe geçmişti. İttihatçılar, kitle desteğini arttırmak amacıyla ilk dönemler grevleri desteklemekten ve hatta bu grevleri Batılı kapitalistleri sıkıştırmak üzere kullanmaktan geri durmadılar. Ne var ki grevler yayılıp ülkeyi etkisi altına alınca ve meselenin sınıf boyutu belirgin bir şekilde açığa çıkınca desteklerini çekip bastırmaya giriştiler.

İstanbul’dan Beyrut’a, İzmir’den Selanik’e, Üsküp’ten Ereğli’ye, Kavala’dan Samsun’a ülke grevlerle çalkalanıyordu. Grevlerin en etkili olduğu alanlar tütün, maden, tersane, liman, tramvay, denizcilik, vapur ve elbette demiryolu işletmeleriydi. Neredeyse her sektörden işçiler greve gidiyor, ücretlerinin artırılmasını, iş saatlerinin 10 saate düşürülmesini, haftalık tatil hakkı tanınmasını, ikramiye verilmesini ve iş güvenliği önlemlerinin alınmasını istiyorlardı. Mensucat, telgraf, tuğla, lokanta, birahane, otel, hazır giyim mağazaları, bira fabrikaları, fırın, su işletmeleri, yazma basımı işçileri de greve gitmiş ve oldukça etkili olmuşlardı. Dönemin Fransa Selanik Konsolosu, grevlere ilişkin hazırladığı bir raporda, “çalışma koşullarının iyileştirilmesi için işçi sınıfı içinde örgütlenen gücün ilk gösterileri” ifadesini kullanıyor ve başlatılan küçük toplumsal savaşın önlenemez şekilde genişleyeceğini belirtiyordu: “Bugünkü hareketin konusu olan istekler moral ve ekonomik (şu) iki gereksinmeyi yanıtlıyorlar: Şimdiye dek sömürülmüş işçi sınıfı (classe ouvriere) içinde bir tepki gereği, hayat pahalılığı ile aynı oranda olmayan ücretlerin artırılması zorunluluğu.”[12]

İlk grev, 8 Ağustosta İzmir’de 50 işçinin çalıştığı Çarmado Halı Fabrikasında başladı ve iki gün sonra incir kutusu imalathanelerine, oradan da rıhtım ve liman işletmelerine sıçradı. Aynı günlerde grev İstanbul, Selanik, Varna ve Beyrut rıhtım ve limanlarına ulaştı. 11 Ağustosta İstanbul Cibali Tütün Rejisi ve Paşabahçe Cam İmalathanesi işçileri greve gittiler. Onları Aksaray, Şişli, Beşiktaş hatları tramvay işçileri izledi. Gayet tabii işçiler derhal birbirlerinden etkileniyor ve üretimi durduruyorlardı. Zonguldak kömür ocaklarındaki grev hakkında İstanbul’daki müdüriyete telgraf çeken şirket müdürü, meselenin bu boyutuna dikkat çekiyordu: “Zonguldak madeninde çalışan makineciler ile amele, şimendiferler amelesiyle makinecilerinin ücretlerinin arttırılmış olduğunu haber alınca kendileri de bundan istifade etmek isteyerek terk-i eşgal etmişlerdir. Maden cevherinin yıkanmasına mahsus mevki ile istasyon ve inşaathane iki günden beri kapalı bulunuyor. Makineler işlemiyor. Madende çalışan bütün amele şehre inmiştir.”[13]

Grevlerin yayılmasında, grev haberlerini bir kentten diğer kente taşıyan demiryolu işçilerinin önemli bir rolü vardı. O güne değin böylesi bir durumla karşılaşmayan yerli/yabancı kapitalistler, tüccarlar ve Osmanlı bürokrasisi şaşıp kalmıştı. İttihat Terakki’nin yayın organı, işçilerin grevden sarhoşa döndüklerini, bu yüzden, iş için ihtiyaç duydukları şirketleri düşünmediklerini yazıyordu: “Onlar terk-i eşgâl etmenin verdiği sermesti-î mahzûziyyetle [haz sarhoşluğuyla] yarını düşünmekten acizdirler.” 16 Eylül tarihli İkdam gazetesi, grevlerin bir salgına dönüştüğünü yazarak egemen sınıfın şaşkınlığını dile getiriyordu: “İki ay evveline kadar, sahaif-i matbuata (gazete sayfalarına) geçirilemediği için grev kelimesinin ne demek olduğu bilinmediği gibi, grev dediğimiz halet yani terk-i eşgal (iş bırakma) dahi mecburen gayri vaki idi. Grevler adeta bir illet-i müstevliye (salgın hastalık) halini aldı. Grev, yalnızca şirketle amele arasında tahaddüs (meydana gelen) eden bir ihtilaf olmakla kalmaz, memleketin ahval-i iktisadiyesi üzerinde tesir yapar.”[14] Fransa Selanik Konsolosu ise, İttihatçıların grevlerin önüne geçemediğini belirtiyordu: “Demiryolları hizmeti kesik, tramvay ulaşımı askıda, fabrikaların büyük çoğunluğu çalışmıyor ve tehdit eden birçoğunu saymadan bugünden yarına ekmekçilerin bir grevi bekleniyor. Ticaretin en önemli uğraş olduğu bir kent için anlık bile olsa bu tür durum tam bir felakete eş anlamlıdır. Her durumda, bu olaylar, bugünkü yetkinin güçsüzlüğü konusunda bilgi veriyor ve kamu makamlarında egemen olan karışıklığın boyutunu gösteriyor.”[15]

Grevlerin önemli bir bölümü, en azından ücret artışıyla ya da işçilerin istemediği yöneticilerin azledilmesiyle sonuçlanmıştı. Birçok işyerinde haftalık tatil hakkıyla birlikte iş saatleri 10 saate düşürüldü. Meselâ İzmir Göztepe Tramvay işçileri ile Selanik Elektrikli Tramvay işçileri iş saatini 10 saate düşürmeyi başarmışlardı. 12 bin kişinin çalıştığı Kavala Tütün Rejisindeki işçilerin talepleri ise oldukça dikkat çekiciydi: “Ameleye 18 kuruş gündelik ödenmesi, yazın dokuz saat, kışın sekiz saatlik iş günü; iş yerlerinde havalandırma tesisatı kurulması, tükürük kabı ve içecek temiz su bulundurulması; iş yerlerine sağlık nedenleriyle istiabından [alabileceğinden] fazla amele konmaması; helâların yeni usulde inşası ve her gün temizlenmesi; Avrupa’da olduğu gibi hükümetin nezareti altında bir komisyon kurulması ve bu komisyonun işyerlerini her hafta teftiş etmesi, şikâyetleri dinlemesi.”[16] Bu taleplerin kesin olarak nasıl sonuçlandığı bilinmiyor, ancak gazetelere yansıdığına göre patron, iş koşullarının düzeltilmesi talebini kabul etmiştir.

Hammaddelerin ve ürünlerin taşınmasında demiryolu taşımacılığı o yıllarda kapitalizmin can damarıydı ve bu yüzden demiryolu grevleri kısa zamanda sert bir karaktere bürünmüştü. Grev ilk önce Rumeli Demiryolları hatlarında ve bu demiryollarına bağlı fabrikalarda başladı. 28 Ağustos sabahı Sirkeci ve Yedikule Şimendifer Fabrikalarının işçileri greve gittiler. 31 Ağustosta bu kez İstanbul-Selanik hattındaki işçiler greve gitmek istediler ama jandarma zoruyla engellendiler. Lakin aynı gün Üsküp’te başlayan grev, Selanik-Dedeağaç, Demirkapı-Mitroviçe, Üsküp-Zibevce, Selanik-Manastır hatlarına ve daha sonrada Selanik-Edirne-İstanbul hattına sıçradı. Hükümet, İstanbul-Filibe (Bulgar kenti) hattındaki grevin önüne geçmek amacıyla, 21 Eylülde tüm trenleri ve hattı kontrol altına almak üzere askeri harekete geçirdi. Baskı altına alınan işçiler, aynı gün greve son vermek zorunda kaldılar.

14 Eylülde ise Anadolu/Bağdat Osmanlı Demiryollarındaki işçiler greve çıktılar. Grevi Osmanlı Anadolu Demiryolları Çalışanları Sendikası örgütlüyordu ve yayınladığı bildiride, grevden doğacak tüm sorumluluğun şirkete ve hükümete ait olduğunu bildiriyordu. İşçiler, sendikalarının şirket tarafından tanınmasını, ücretlerin arttırılmasını, işgününün kısaltılmasını, gece çalışanlara çift yevmiye ödenmesini, pazar gününün hafta tatili olarak kabul edilmesini, senede dört hafta ücretli izin verilmesini ve işçilerin hastane masraflarının şirket tarafından karşılanmasını talep ediyorlardı. İşçiler, hükümetin tehditlerine rağmen greve gitmekten geri durmadılar. 14 Eylül sabahı Haydarpaşa-Ankara, Eskişehir-Konya, Konya-Bulgurlu hatları tümüyle durdu ve İstanbul’daki işçiler Kadıköy’de bir yürüyüş gerçekleştirdiler. Ancak bir kez daha işçilerin karşısına jandarma çıkartıldı ve Haydarpaşa asker tarafından kuşatıldı. Başbakan, İçişleri Bakanı, Emniyet Bakanı ve yerel idare grevi kırmak üzere harekete geçti. Grev bitirilmediği takdirde işçilerin tutuklanacağı söylendi. Hükümetten gelen baskı, tehdit ve ordunun harekete geçirilmesi karşısında çıkış arayan sendika ve işçiler, sendikanın hukuk müşaviri eliyle Başbakan Kamil Paşa’ya bir dilekçe sundular; işbaşı yapmaya hazır olduklarını, ancak hükümetin arabulucu olmasını, şirkete baskı yapmasını ve olağanüstü durumdan dolayı demiryolu hattında vaziyet almasını istediler. Grevin sertleşmesi ve ordunun demiryollarına el koyma tehlikesinin belirmesi üzerine Alman şirket, işçilerin ileri sürdüğü sözleşmeyi ve sendikayı görünüşte kabul etti. Ama zaten bir süre sonra sendikaları kapatan ve grevlerin önüne geçen yasa çıkartılacaktı.

31 Ağustosta başlayan ve Ekimin başına kadar süren Aydın-İzmir Demiryolu grevi ise, birçok yönden dikkat çekicidir. Egemenler ticaretin sekteye uğradığı vaveylasını kopartırken, sonuç almak üzere 30 Eylülde harekete geçen işçiler, Develiköy istasyonunda treni yoldan çıkardılar. Jandarma işçilere saldırdı; sosyalist Irgat gazetesi muhabiri ile birkaç işçi tutuklanarak gar binasına hapsedildi. Bunun üzerine işçiler, arkadaşlarını kurtarmak üzere gar binasının önüne yığıldılar. Burada çıkan çatışmada, süngü kuşanıp işçilerin üzerine yürüyen jandarma bir işçiyi katletti. Öfkelenen işçiler, hat boyundaki tüm telgraf tellerini keserek, greve iştirak etmeyen memurların şirket binasının dışına çıkmalarına izin vermediler. Grev giderek sert bir karakter kazandı. Hükümet öylesine korkmuştu ki, sırf gözaltına alınan işçileri hapishaneye götürmek için Savunma Bakanlığı Bornova’dan bir tabur asker göndermiş, bununla da yetinmeyerek 3. Orduya üç tabur askeri sevkiyata hazır hale getirmesi emri vermiş ve aynı gün Mecidiye zırhlısıyla İzmir’e asker çıkarılmıştı.[17]

Hükümet, demiryolu grevlerini durdurmak için kimi yerlerde “şimendifer taburları” kurmaktan bile geri durmamıştı. İttihat Terakki gazetesi, grevcilerin taleplerini “mantıksız” ve “menfaat hissiyle dolu” buluyor ve “Filhakika amelelerimizin talep pusulaları içinde Avrupa’da eski sosyalistlerin bile birdenbire talep edemeyecekleri derecede şahsi ve mali maddeler görüldü” diye yazıyordu. İşte bu aşırılığın kontrol altına alınması gerekiyordu! Grevlerin önü alınamayınca ve ekonomi derinden etkilenince, İttihat Terakki, Alman kapitalistlerinin önerisi üzerine geçici bir kanunla sendika kurmayı yasaklayarak ve kurulmuş olanları da kapatarak grevleri kontrol altına aldı. 8 Ekimde yürürlüğe konan Tatil-i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Kanun-u Muvakkat, 9 Ağustos 1909’da Tatil-i Eşgal Kanunu adıyla meclisten geçirilerek yasalaştırıldı. Yasanın 8. maddesi sendika kurmayı yasaklıyor ve işin tatil edilmesine yol açanların cezalandırılacağını belirtiyordu. Grev hakkı ise, kanunun getirdiği çelişkili açıklamalardan bağımsız olarak, Uzlaştırma Kurulu aracılığıyla doğrudan devletin kontrolü altına alınıyor, yani fiilen yasaklanıyordu: a) işçilerin bir talepname ile ilk başvurularını yapmaları; b) uzlaştırma kurulunun toplanması, tarafların anlaşamaması; c) yeniden yapılan uzlaştırma teşebbüslerinin de semere vermemesi; d) grev kararının alınıp hükümete bildirilmesi.[18]

Sendikaların hedef alınması tesadüf değildi kuşkusuz. Bir sınıf mücadelesi geleneği olmayan Osmanlı’da işçiler ilk kez bu şekilde harekete geçmiş ve birçok alanda sendikalar kurmuşlardı. Sendikaların sayısı hızla artıyordu. İşçilerin sendikaları aracılığıyla güçleneceğini, sınıf örgütlenmesinin kök salacağını bilen ve gören Batılı sermayedarlar, henüz oluşum halindeki işçi hareketinin aktarma kayışlarını kestiler, kestirdiler. Böylece İttihat Terakki, Osmanlı despotizmi geleneğini sürdürerek, devlet zorbalığıyla filiz halindeki işçi hareketini bastırdı.



[1] Mehmet Sinan, Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı/13, marksist.com

[2] Şehmuz Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi, Sosyalist Yay., s.31; madenlerdeki angarya çalışma için bkz: Oya Sencer, Türkiye’de İşçi Sınıfı: Doğuşu ve Yapısı, Habora Kitabevi Yayınları

[3] Şehmuz Güzel, age, s.35

[4] Kadir Tuncer, Tarihten Günümüze Zonguldak İşçi Sınıfının Durumu, Göçebe Yay., s.31-52

[5] Kemal Sülker, Türkiye Sendikacılık Tarihi/1, Bilim Kitabevi, s.17

[6] Kemal Sülker, age, s.17; Güzel, s.57-61; Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye adlı eserinde Stefanos Yerasimos, OAC’nin kurulmasında İTC’nin yönlendirmesinin etkili olduğunu söylemektedir, c.2, s.313

[7] Oya Sencer, age,s. 158

[8] Oya Sencer, age, s.135

[9] Kemal Sülker, age, s.15

[10] Kadir Tuncer, age, s.47

[11] Georges Haupt ve Paul Dumont, Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalist Hareketler, Ayrıntı Yay., s.65-66

[12] Şehmuz Güzel, age, s.63-64

[13] Zafer Toprak, Türkiye’de İşçi Sınıfı/1908-1946, Tarih Vakfı Yurt Yay., s.19

[14] Dimitır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Belge Yay., s.39

[15] Şehmuz Güzel, age, s.65

[16] Zafer Toprak, age, s.22

[17] Zafer Toprak, age, s.99

[18] Şehmuz Güzel, age, s.78. Ayrıca bkz: Cem Doğan, Türk İş Hukuku ve Çalışma İlişkileri Alanına Uzlaştırma Kurulunun Girişi: Ta’til-i Eşgâl Kanunu Üzerine Bir Değerlendirme, http://sutad.selcuk.edu.tr/sutad/article/view/590/577