Bonapartların ve Hitlerlerin İktidara Tırmanış Süreci


Yakın dönemde öğrenciler karşısında bir konuşma yapan Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı onlara bir öneride bulundu: Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’ini okumalıydılar. Belki de Bakan, entelektüel kapasitesini sergilemek ve kendince öğrencilere iyi bir ders vermek istedi. Lakin tarihin şu cilvesine bakın ki Bakan’ın okunmasını önerdiği o kitapta Marx, tam da bugün Türkiye’de Erdoğan liderliğinde tanık olduğumuz üzere, Bonapartist rejimin nasıl inşa edildiğini anlatmaktadır. Türkiye’de Erdoğan’ın bir Bonapart edasıyla tepesinde oturduğu ve fiili başkanlık uygulamasıyla iktidarın iplerini elinde topladığı olağanüstü bir rejim hayat bulmuştur. Ancak Erdoğan liderliğindeki bu rejim bulunduğu çizgide de durmayarak hızla faşizme doğru tırmanmaktadır. Suudi Arabistan gezisinden dönen Erdoğan’ın başkanlık sistemini savunmak üzere Hitler Almanya’sını referans vermesi, sürecin karakterini ve gidişatını gözler önüne sermektedir.

Hiç kuşku yok ki Erdoğan, Hitler’i ve onun Almanya’sını gelişigüzel bir şekilde telaffuz etmiş değildir. Gelen tepkiler üzerine Saray’ın Erdoğan’ın sözlerinin çarpıtıldığını iddia etmesi pek bir anlam taşımamakta ve siyasal gerçeklikle örtüşmemektedir. Besbelli ki Erdoğan, uzun bir süredir üzerinde çalışılan bir konuyu ve planı erkenden kamuoyuna yansıtmış bulunmaktadır. Zaten Erdoğan’ın karakter özelliğidir bu: Bir siyasal hedefi şöyle bir dil ucuyla açıklar, kamuoyunun tepkisini ölçer, tartıştırır, kitleleri buna hazırlar ve hedefe doğru harekete geçer. Bu nedenle, Hitler Almanya’sı örneği kesinlikle bir gaf değil, faşist iktidar hedefinin ifadesidir. Erdoğan, tüm devlet gücünü kendi elinde toplamak, kendisini her türlü tartışmanın dışına çıkartarak iktidarın mutlak sahibi yapmak, her türlü muhalefetin bastırıldığı, toplumun tam anlamıyla zapturapt altına alındığı ve daha da önemlisi kitlelerin emperyalist siyasetin arkasına yığıldığı bir rejim istemektedir ki bunun örneği Hitler Almanya’sıdır.

Hitler, faşist rejimle birlikte tüm devlet gücünü kendinde mutlaklaştıran birisidir ve bu yolda yürüyen Erdoğan’ın ilgisini çekmesi son derece normaldir. Zaten Hitler, öteden beri Türkiye’de İslamcı muhafazakâr düşünceye yön verenlerin sempati duyduğu birisi olmuştur. İslamcıların süregelen Yahudi karşıtlığı, özellikle İsrail’in kurulmasıyla daha da şiddetlenmiştir. Hitler’in Yahudileri katletmesi, komünistlere ve sosyalistlere göz açtırmaması, yenik Alman emperyalizmini güçlü bir şekilde ayağa dikmesi İslamcı kesimlerde hayranlık uyandırmıştır. Osmanlı’nın yenilmesinin ezikliğini hisseden bu İslamcı çevreler, kendi hayallerini Hitler’in hayata geçirdiğini görüyor ve imreniyorlardı. Erdoğan dâhil AKP kadrolarının çoğunun bizzat rahle-i tedrisinden geçtiği Necip Fazıl Kısakürek de bu Hitler hayranlarından biridir. Devletçi, milliyetçi ve mukaddesatçı bu kadroların tarihsel-zihinsel arka planları, olağanüstü siyasal koşulların vücut bulduğu bugün tüm çıplaklığıyla ve acımasızlığıyla kendisini dışa vurmaktadır.

Olağanüstü koşullar

Bonapartizm ve faşizm olağanüstü koşulların ürünüdür. Bu olağanüstü koşulları yaratan şey, kapitalizmin içine yuvarlandığı derin ekonomik kriz, sistemin istikrarsızlaşması, savaş, egemen sınıf içindeki çatışmalar, buna bağlı olarak toplumda gelişen ve burjuva siyaset arenasında sürüp giden kaostur. Tarihsel örneklerden ve 1980 öncesi Türkiye’sinden de biliyoruz ki, sınıf mücadelesinin yükselmesi, devrimcileşen işçi sınıfının burjuva düzeni tehdit etmesiyle burjuvazi, derinleşen siyasal ve toplumsal krizini aşmak üzere olağanüstü rejimleri devreye sokmaktadır. Bugün de tüm dünyayı sarsan kapitalist kriz, Ortadoğu’da yoğunlaşan emperyalist savaş ve bu savaşın alevlerinin Avrupa ve Amerika dâhil dünyanın birçok noktasını yalaması olağanüstü siyasal ve toplumsal koşullar yaratmış bulunmaktadır. Siyasal gericilik yükselip burjuva demokrasisini daha da soldururken, kapitalist düzenin efendileri olağanüstü işleyişleri devreye sokuyorlar. Terör bahanesi eşliğinde Fransa’da sıkıyönetim ilan edilmesi, Belçika’da günlerce sürüp giden sokağa çıkma yasağı ve toplumsal yaşamın durdurulması, birçok ülkede benzeri “terörle mücadele” ve baskın manzaralarının sahnelenmesi sürecin gerici siyasal yönünü ve karakterini çarpıcı şekilde dışa vurmaktadır.

Türkiye’de ise AKP ve Erdoğan liderliğindeki burjuva kesimlerin ne pahasına olursa olsun iktidarda kalma, Kürt hareketini bertaraf etme ve emperyalist talandan pay kapma arzusu ve bu temelde güttükleri maceracı siyaset, siyasal arenada ve toplumda derin bir kriz yaratmış bulunuyor. Kürt sorunu çözümsüz bırakılarak, daha önce şahit olunmadık biçimde haksız savaşın tırmandırılması, aynı zamanda Erdoğan’ın Hitler türü bir iktidar kurma hedefinin kaldıracı olarak kullanılmaktadır. AKP ve Erdoğan liderliği, olağan burjuva parlamenter sistemi kendisine ayak bağı olarak görmekte ve fiilen işlemez hale getirdiği bu yapıyı da tasfiye etmek istemektedir. Erdoğan’ın mutlak anlamda iktidar gücünü kuşanması için toplum çok yönlü baskı altına alınmakta, bizzat devletin tepesi tarafından yaratılan krizler eşliğinde faşist rejimin önü açılmaktadır.

Tüm tarihsel deneyimler gösteriyor ki böylesi olağanüstü koşullarla birlikte, kapitalist çürümüşlük ve burjuva siyasetindeki gericilik gelip her şeyin üzerine oturur. Olağan dönemlerde çok da toplumsal karşılık bulamayacak ırkçı, saldırgan, maceracı veya faşist görüşler ve mutlak bir iktidar kurma özleminin savunucuları, bu dönemlerde öne çıkar, düzenin krizlerinden faydalanır ve örgütsüz kitleleri peşlerinden sürüklerler. Elif Çağlı’nın Bonapartizmden Faşizme[1] adlı kitabında dikkat çektiği üzere, Bonapartları ve Hitlerleri burjuva siyaset sahnesinin en önüne fırlatan şey özel olarak onların çılgınlıkları veya delilikleri değil, kapitalizmin içine yuvarlandığı tarihsel krizin bu çılgınlara ve çılgınlıklara uygun bir toplumsal ve siyasal zemin yaratmış olmasıdır.

Nitekim 2000’lerle birlikte, tam da içinden geçtiğimiz sürecin bir parçası olarak öne çıkan veya iktidara oturan liderlerin Bush, Berlusconi, Putin, Sarkozy, Le Pen ya da Trump olması hiç de tesadüf değildir. Olağanüstü dönemlerde burjuva gericiliğin ve çürümüşlüğün temsilcileri en alttan en tepeye çıkarken, aslında tepede olanlar da dönüşerek bizzat Bonapartist ya da faşist gericiliğin aracı haline gelirler. Bonaparte’ın Fransa’da, Hitler’in Almanya’da ve Mussolini’nin İtalya’da iktidar koltuğuna kurulması öncesinde cereyan eden gericileşme süreci buna örnektir. Diktatörler en tepeye gelip yerleşmeden ve tüm ipleri ellerine geçirmeden önce, bu yolda önemli adımlar atılmakta, bir anti-demokratik ve otoriter süreç işletilmekte ve kritik virajlar dönülerek olağanüstü rejimin temelleri döşenmektedir. Çok uzağa gitmeye gerek yok; Türkiye’de Erdoğan liderliğinde uygulanan otoriterleşme sürecinin geldiği nokta yeterince çarpıcıdır.

Burada önemli bir hususa da dikkat çekmek gerekiyor: Krizlerin ve olağanüstü koşulların diktatörleri öne çıkartmasıyla, onların kişisel ve politik hırsları doğrultusunda fırsat kollamaları ve krizleri bu temelde kullanmaları arasında diyalektik bir ilişki vardır. Tarih öylesine ilginç bir durum yaratır ki, bu dönemde düzenin ihtiyaçlarıyla diktatörlerin kişisel hedefleri örtüşür. Meselâ Hitler’in deliliği, çılgınlığı ile yenik Alman emperyalizminin ayağa dikilerek tüm Avrupa’ya ve hatta dünyaya çılgınca hâkim olma arzusu bir ve bütündür. Bonapartist ya da faşist rejimleri ve onların genelde bir liderle karakterize olmasını ele alırken, son tahlilde bu olağanüstü rejimlerin burjuva düzenin çıkarları temelinde hareket ettiğini asla unutmamak lazım.

Paramiliter örgütlenmeler devrede

Bonapartist ve faşist rejimlerin iktidara tırmanmasında paramiliter örgütlenmelerin önemli bir rolü vardır. Meselâ 2 Aralık 1851’de Cumhurbaşkanı Bonaparte bir darbeyle parlamentoyu bir kenara atmadan önce, esasında bu darbe için tüm gerekli koşullar yaratılmıştı. 1848 devriminin yarattığı sancılar ve burjuva kesimler arasında sonu gelmeyen iktidar kavgaları Fransa’da Bonapartist rejime yol açan siyasal krizin nedeniydi. Burjuvazi, Haziran katliamıyla işçi sınıfının devrimci kalkışmasını bastırdı ancak onu düzen açısından tam olarak tehdit edici bir güç olmaktan da çıkartamadı. Bu arada kralcılar, mali sermaye kesimlerini de kapsayacak şekilde ticaret burjuvazisiyle sanayi burjuvazisi ve bunların parlamentodaki siyasi temsilcileri kıran kırana bir iktidar kavgası halindeydiler. Burjuva siyaset arenasında sürüp giden iktidar kavgası ve bu kavganın sistemin işleyiş sürecini tıkayarak bir krize dönüşmesi, zaten gözünü tepelere dikmiş Bonaparte için fırsat anlamına geliyordu.

İşçi sınıfı hareketini bastırmak üzere sıkıyönetim ilan edilmesi, toplumun baskı altına alınması ve bu arada burjuva kesimlerin tutuştuğu kavganın parlamentoyu işlevsizleştirerek sistemi krize sürüklemesi Cumhurbaşkanı Bonaparte’ı, adeta bir hakem pozisyonuna yükseltti. Bonaparte ise hem burjuva düzenin bekası hem de kişisel emelleri doğrultusunda, sanki tüm sınıf kesimlerine eşit uzaklıktaymış pozları kesiyordu. Kendisini topluma bir kurtarıcı olarak sunmak amacıyla siyasal krizden yararlanırken, kurdurduğu 10 Aralık Derneği’ni de bu doğrultuda kullanacaktı. Güya derneğin amacı yoksulların yardımına koşmak ve bu doğrultuda “yardımseverler derneği” kurmaktı. Bonaparte’ın ajanlarının yerleştirildiği 10 Aralık Derneği’ni Bonapartçı bir general yönetiyordu. Marx, bu derneğin ana gövdesinin başıboş serserilerden, yol verilmiş askerlerden, zindandan çıkmış forsalardan, sürgün kaçkını kürek mahkûmlarından, hırsızlardan, kumarbazlardan, pezevenklerden, işsiz yazarlardan, dilencilerden, yani kısacası toplumun en altına itilmiş, dışlanmış kesimlerinden oluştuğunun altını çiziyordu. Marx’ın ifadesiyle kendisini lümpen proletaryaya başkan olarak atayan Bonaparte, bir taraftan “yoksulların babası” edasıyla hareket ederken, öte taraftan da kendi emelleri doğrultusunda bu lümpen kitleleri vurucu bir güç olarak kullanacaktı.

Bu lümpenlerden oluşan serseriler Bonaparte’ın gezilerinde gittiği yerlere ulaşıyor, ona hemen bir karşılayıcı ve dinleyici kalabalığı topluyor ve halk Bonaparte’a büyük bir sevgi gösteriyormuş gibi, kalabalığın “Yaşasın İmparator!” diye bağırmalarını sağlıyorlardı. Bonaparte’a karşı yapılan gösteriler bu serseri güruh tarafından bastırılıyor ve topluma gözdağı verilerek korku salınıyordu. Marx, Bonaparte’ın bu lümpen proletarya derneğini arkasına takarak kalabalıklara verdiği söylevlerde düzenden, dinden, aileden ve mülkiyetten söz ettiğini belirtir. Marx, çok önemli bir hususun da altını çizer: Büyük kostümler, büyük sözler ve büyük tavırlar ancak en bayağı rezillikleri gözlerden gizlemeye yarar. Bu o kadar doğrudur ki, gerek Mussolini’nin gerekse Hitler’in en ateşli ve adeta sirk komedisini andıran konuşmalarının arkasında büyük yalanları gizleme ve kitleleri aldatarak onları faşizmin arkasına takma arzusu vardı.

Bonaparte’ın lümpen kitleleri arkasına takarak siyasal ve toplumsal kriz koşullarında bir kurtarıcı pozlarında yükselmesiyle, Hitler ve Mussolini’nin lümpenlerden ve savaş artıklarından örgütlenmiş faşist çeteleri kullanarak iktidar yolunu açması çok benzerdir. İtalya ve Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Almanya, derin toplumsal ve siyasal krizle çalkalanmaktaydı. Her iki ülkede de işçi sınıfı devrimci temellerde ayağa kalkmış ve devrimci durumlar oluşmuştu. Savaş yüz binlerce insanın canını almış, işsizlik, açlık ve yoksulluk baş göstermiş; terhis edilen ve işsizliğe terk edilen askerler, yoksullaşıp elindeki mülkiyeti kaybeden küçük-burjuvazi, köylüler ve toplumun en aşağı kesimleri derin bir umutsuzluğa sürüklenmişti. Burjuvazi savaşta yenilmişti, ekonomik kriz sürüyordu. Tek çıkış işçi devrimi olabilirdi. Ancak ne yazık ki iktidarı almak üzere harekete geçmiş devrimci bir önderlik olmadığı ve kitleler devrime çekilmediği için toplumsal kriz devam etti. Toplumsal buhranı bitirmek isteyen burjuvazi ve onun devleti, terhis olmuş askerleri ve umutsuzları örgütleyip işçi hareketini bastırmaya ve devrimi ezmeye girişti. Bu süreçte Hitler, “Hür Tabur” yani o meşhur Freikorps’un içindeydi. Burjuvazinin ve devletin ön açmasıyla Nasyonal Sosyalist Parti’nin başına geçen Hitler, Fırtına Birlikleri (SA) adı altında bir araya getirdiği savaş artıklarını, lümpen ve umutsuzlar takımını iktidar yürüyüşünde vurucu bir güç olarak kullanacaktı. Bu faşist örgütlenmeler komünistlere, sosyalistlere, grevlere ve sendikalara saldırıyor, toplumu terörize ederek baskı altına alıyordu.

Neredeyse her toplumsal ve siyasal kriz döneminde, kapitalist gericiliğin bir dışavurumu olarak bu tür örgütlenmeler sahneye çıkmaktadır. Ancak devletin ve burjuvazinin ön açması olmadan bu tür faşist örgütlenmelerin peyda olması, en azından gelişip siyaset sahnesinde belirleyici bir güç olması mümkün değildir. Meselâ Türkiye’de 1980 öncesinde devrimci işçi hareketini ezmek ve darbeye zemin oluşturmak üzere burjuvazi MHP’nin örgütlediği paramiliter çeteleri kullanacaktı. Bugün de Erdoğan, “devletin ve düzenin bekası” fikri etrafında daha önceki “düşmanı” Ergenekoncularla siyasi ittifak yaparken, Sedat Peker gibi lümpen ve lağım çukuru mafya unsurlarının, devletle iç içe geçmiş faşist odakların önü açılmıştır. Daha da önemlisi, Mussolini’nin Kara Gömleklileri ile Hitler’in Kahverengi Gömleklileri’ni (SA) hatırlatırcasına Osmanlı Ocakları adı altında faşist oluşumlara yol verilmesidir. Nitekim 7 Haziran seçimlerinden sonra, tırmandırılan haksız savaşın bir parçası olarak bu paramiliter örgütlenme, 6-7 Eylül tarihleri arasında bir Kürt pogromunda sahne almıştır.

Milliyetçilik, ırkçılık ve efsanelere dayalı ideolojik manipülasyon

Ancak bu tür faşist örgütlenmeler kitlelerin terörize edilmesi, toplumsal ve siyasal krizin derinleştirilmesi noktasında çok etkili olsalar da iktidarın ele geçirilmesi için yeterli değillerdir. Nitekim tarihsel örneklere baktığımızda, İtalya ve Almanya’da kitlelerin faşizmin tabanı haline gelmesiyle faşist iktidarın kurulduğunu görmekteyiz. Türkiye ve Şili’de ise iktidar doğrudan askeri darbeler yoluyla el değiştirmiştir. Lakin her iki durumda da faşizmin kitleleri ikna etmek ve arkasına takmak üzere geliştirdiği ideolojik manipülasyonlar vardır. Hitler Almanya’sında kitlelerin nasıl faşizmin arkasına yığıldığı gerçekten de öğreticidir ve aslında şu anda Türkiye’deki sürece de ışık tutmaktadır.

Hitler’in üstünlük ve kutsallık atfederek ateşli söylevler eşliğinde kitlelere yutturduğu birkaç temel şey vardı: Birincisi, Almanya çok büyük bir devletti, yenilginin utancıyla yaşanmazdı ve üçüncü imparatorluk kurulmalıydı. İkincisi, Almanlar üstün ırktı ve arîleşme yaşanmalıydı. Üçüncüsü, Almanya’yı çökerten 1918 Kasım devrimi, Marksizm, demokrasi ve Yahudilerdi. Hitler, 1923’teki başarısız darbe girişiminden sonra çıkartıldığı mahkeme önünde şöyle diyordu: “1918 hainlerine karşı vatana ihanet diye bir suç olamaz, eğer ben burada bulunuyorsam, ihtilale karşı bir ihtilalci olarak bulunuyorum. Ben Marksizmi yeryüzünden kaldıracak bir adam olmak istedim.” Hitler’e göre Yahudiler Alman ırkına karışarak onun arîliğini bozmuş ve bu da Almanları mahvetmişti: “Kan karışımı ve bunun sonucu olarak ırk seviyesinin alçalışı eski kültürlerdeki yıkılışın tek nedenidir… Bu dünyada iyi ırktan olmayan bütün insanlar ıvır zıvırdır.”[2] Hitler’e göre, bu ıvır zıvır insanlar kategorisine giren Yahudiler devlet kurumlarına doluşmuş ve Almanlar sokağa atılmıştı!

Hitler’in en büyük kozlarından biri de Versailles Antlaşmasıydı. İtilâf devletleri dayattıkları koşullarla gerçekten de Almanya’nın kolunu kanadını kırmışlardı. Başta kömür yataklarının bulunduğu Alsace Lorraine olmak üzere önemli toprak parçaları Almanya’dan kopartılmış, ordunun silahlanması yasaklanmış ve Almanya 133 milyar altın mark tutarında tazminata mahkûm edilmişti. Hitler’e göre Almanya’nın içine düştüğü krizden ancak bir diktatörlükle çıkılabilirdi. Kitlelere bağıra çağıra diktatörlük istediğini haykırıyordu. Almanya bir an önce “demokratik saçmalıklara” son vermeli ve “merkezî kuvvetli bir devlet” haline gelerek o eski günlerine, Bismarck dönemine geri dönmeliydi. Versailles Antlaşmasının yırtılıp atılmasını haykırırken anti-emperyalist pozlara giren bu faşist, bir taraftan da Almanya’nın hemen savaş hazırlıklarına başlaması gerektiğini ileri sürüyordu. Kimse Almanya’dan 1914 sınırlarına dönmesini beklememeliydi! Propagandasının en önemli noktası, kitlelere yeni topraklar vaat etmesiydi: “Halkımızı yeni topraklara götürmek gerek”, “Alman İmparatorluğu Alman kılıcıyla Almanlara toprak ve ekmek sağlamalıdır”.

Faşist ideoloji, en genel anlamda devletin ve düzenin kutsanması, koyu bir milliyetçilik, komünizm düşmanlığı ve kudurgan bir militarizmdir. “Sorunlar ancak kan ve demirle çözülür” diyen Bismarck’a atıfta bulunan Hitler, döne dolaşa düzeni ve devletin kutsallığını öne çıkartıyordu. Tepeden tırnağa silahlanmış, güçlü, kudretli ve en tepede tüm iktidar iplerini elinde toplamış mutlak liderin öncülüğünde hedeflerine koşan bir devlet propagandası yapıyordu. Bu devlet, buhranlardan bıkmış kitlelere düzen, iş ve yeni bir gelecek verecekti. Aslında Hitler’in demagojik söyleminin en temel unsurunu emperyalist yayılmacılık oluşturuyordu: Yenik Alman emperyalizminin kudretli bir şekilde ayağa dikilmesi, yeni topraklar için güçlü bir devlet ve onun arkasında kenetlenmiş bir toplum. Faşist söylemi güçlendirmek ve emperyalist ideolojiye tarihsel bir arka plan oluşturmak için Hitler ve Naziler bilhassa Alman mitolojisine başvuruyorlardı. Bağrından ünlü bilim adamları, aydınlar, filozoflar ve kahramanlar çıkartan Alman halkı için hiçbir şey ifade etmeyen eğitimsiz çavuş Hitler, aslında kendi küçüklüğünün ve güçsüzlüğünün üzerini örtmek ve faşist ideolojiye kutsallık kazandırmak için Alman mitolojisine, kahramanlık destanlarına, filozoflara; düzen, güç ve irade sembolü Bismarck’a başvuruyordu.

Elbette bunu yapan sadece Hitler ya da ihtişamlı Roma’nın büyüklüğüne sığınan ve onu yeniden inşa etmeyi hayal eden Mussolini değildi. Geçmişte Bonaparte da kendi zayıflığının üzerini örtmek için amcası Bonaparte’a ve onun kurduğu imparatorluğun büyüklüğüne başvuracaktı. Ancak amca Bonaparte’ın büyüklüğü, yeğen Bonaparte’ın çapsızlığının üzerini örtmeye yetmeyecekti. Bundan dolayı Marx, onu bir kopya ve komedi olarak nitelendirmişti. Marx 18 Brumaire’in girişinde Hegel’in şu sözlerini aktarır: “Bütün tarihsel olaylar ve kişiler hemen hemen iki kez yinelenir.” Ardından ekler Marx: “Hegel eklemeyi unutmuş; birinci kez trajedi olarak ikinci kez komedi olarak.” Büyük kostümler, büyük sözler ve büyük hareketler eşliğinde kitlelerin karşısına çıkan yeğen Bonaparte, Hitler ve Mussolini gerçekten de sirk komedyenlerini andırıyordu. Lakin her taraflarından tuhaflık saçan karikatürümsü bu liderler, despotik iktidarlar altında toplumu şiddet zoruyla baskı altına alıp milyonlarca insanı ölüme gönderebildiler.

Peki, Erdoğan’ın, güya eski Türk devletlerinin savaşçılarını temsilen bir grup insana tuhaf giysiler giydirmesine ve onları Saray’ın merdivenlerine dizdirmesine, onların arasından geçerek yabancı devlet başkanlarını karşılamasına ne demeli? Kapitalizm çürüdükçe, günün ihtiyaçları temelinde yaratılan efsaneler daha da yüzeyselleşiyor. Ancak şurası kesin ki, Bonapartlar ve Hitlerler kendi emellerine ulaşmak için efsaneler yaratmaktan, tuhaflıklara başvurmaktan, tarihsel olguları çarpıtmaktan geri durmazlar. Bu çarpıtmalar, tarihin yalnızca geçmişe ait olayların ve deneyimlerin dökümü olmadığını da ortaya koyar. Pek çok hususta görüldüğü üzere, tarih çarpıtılarak günün sorunlarına yanıt veren bir öznel tarih kurgulanmaktadır. Bu dün de böyleydi bugün de böyledir. Nitekim AKP ve İslamcı burjuva ideologlar, kendi toplum tahayyülleri bağlamında geçmişin olaylarını tümüyle baş aşağı çevirmekte ve kendi arzuları temelinde yorumladıkları, yalanlar üzerine kurulu bir öznel tarih oluşturmaktadırlar. Emperyalist siyasete tarihsel/ideolojik bir arka plan yaratmak ve Erdoğan’ın mutlak iktidarını meşrulaştırmak amacıyla Selçuklu ve Osmanlı efsanesine başvurulması bundandır. Selçuklu, Osmanlı ve İslam birlikte anılırken, “şanlı Selçuklu”nun ve Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca İslamın bayrağına sahip çıkarak kutsal bir savaş yürüttüğü vurgulanmaktadır. Dikkat edileceği üzere, Türk-İslam sentezine dayalı bu ideoloji, kutsal ve kahramanlık dolu bir tarihsel kimlikle desteklenmek istenmektedir.

Erdoğan, emperyalist siyasetinin devamı ve arzuladığı temelde bir iktidar kurmak için dini özellikle kullanmaktadır. Kendi tasavvuru temelinde toplumu dönüştürmek ve dinsel bir içerikle doldurduğu emperyalist ideolojiyle kitleleri arkasına takmak isteyen Erdoğan açısından din çok işlevsel bir araçtır. Uzun bir süredir Erdoğan’ın dillendirdiği “dindar nesil” bizzat devlet zorbalığıyla tepeden topluma dayatılarak hayata geçirilmektedir. Elbette bu “dindar nesil”in pratikteki karşılığı geniş işçi-emekçi çocuklarının ve aynı zamanda işçilerin itaatkâr ve rıza gösteren kitleler haline gelmesi, faşizmin toplumsal tabanını oluşturmasıdır. Nitekim Erdoğan, işçi-emekçi kitleler ile burjuvazinin çıkarlarını dindar/muhafazakâr kimlik üzerinden ortakmış gibi göstermeye ve böylece sınıf çelişkilerinin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken, yoksul kitlelerin ve mağdurların çıkarlarının temsilcisi kendisiymiş gibi bir söylem kullanmaktan da geri durmuyor. Şu anda Türkiye’de tanık olduğumuz üzere, bir taraftan saraylarda lükse boğulmak ve egemen sınıfa hizmet etmek ama öte taraftan yoksul kitlelerin babası pozları keserek onları korkunç bir cendereye almak Bonapartlara özgüdür.

Dini kendi devlet ve toplum tasavvuru için etkili bir şekilde kullanmak isteyen AKP’nin Cuma günlerinde, devlet dairelerinde öğlen molası saatlerini namaza göre ayarlaması ve bununla da kalmayarak Cuma namazlarını bir şova dönüştürmesi tesadüf değildir. Üniversitelerin “namaz hareketi”yle fethedilmek istenmesi, Erdoğan’ın Sultanahmet Camii’ne giderek Cuma namazında dua okutması, toplumu dinsel temelde baskı altına almanın bir ifadesidir. Bir taraftan toplum dinsel temelde baskı altına alınırken, öte taraftan da Kürt düşmanlığı üzerinden kudurgan bir milliyetçilik yükseltilmekte ve toplum körleştirilmektedir. Kürt halkına karşı yürütülen savaşı meşrulaştırmak üzere egemenler yıllardır milliyetçiliği kışkırtıyorlar. Ancak içinden geçtiğimiz dönemin ayırt edici yönleri var. Erdoğan, mutlak iktidarının önünü açmak ve bunu toplum nezdinde meşrulaştırmak maksadıyla haksız savaşı ve milliyetçiliği alabildiğine azdırmaktadır. Bu temelde, Kürt düşmanlığı ve milliyetçilik kullanılarak toplum bölünme korkusuyla nefes alamayacak şekilde baskı altına alınmaktadır. Bunun için en küçük demokratik tepki terörizm ve vatan hainliğiyle suçlanmaktadır. Haksız savaşa karşı çıkan akademisyenlerin yayınladığı bildiriyi bahane eden Erdoğan’ın, en tepeden, son derece bilinçli şekilde milliyetçiliği tırmandırması, bildiri sahiplerine hakaret etmesi ve aşağılaması bundandır. Erdoğan, Ortadoğu’daki emperyalist savaş, Türkiye’nin sıkışmışlığı ve Kürt savaşı üzerinden krizi alabildiğine derinleştirmek, toplumu esir almak ve böylece başkanlığını kaçınılmaz kılmak istiyor.

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan güçlü bir başkanlıkla çıkacağını ifade eden Erdoğan’la, Almanya’daki toplumsal buhranın ancak demir yumruk ve diktatörlükle çözülebileceğini söyleyen Hitler’in söylemi arasında bir benzerlik yok mu? Bonapartist ve faşist rejimlerin yerleştirilmesi sürecinde bizzat devletin tepesinden örgütlenen krizlerin çok önemli bir rolü vardır. Meselâ 7 Haziran seçimlerinde hedefine ulaşamayan Erdoğan, bizzat tepeden, parlamentoyu işlevsizleştirecek şekilde hükümetin kurulmasının önüne geçmiş, bunu bir siyasi krize dönüştürmüş ve tüm ipleri eline alarak bir “savaş hükümeti” kurdurmuştur. Bunun siyasi karşılığının bir hükümet darbesi olduğu çok açıktır. Devletin tepesi tarafından yaratılan kriz, kaos ve önü açılan savaş eşliğinde toplum tam anlamıyla korkutulup sindirilmiş ve bunun neticesinde Erdoğan 1 Kasım seçimlerinde hedefine ulaşmıştır.

Hitler’in krizler yaratarak faşist iktidarı kurması

Bonapartist ve faşist iktidarların örgütleniş süreci ve bu arada tertiplenen birçok olay gerçekten de birbirine benzemektedir. Meselâ 30 Ocak 1933’te başbakan olarak atanan Hitler, bu yetkiyi eline geçirir geçirmez, ardı ardına olaylar tertiplemiş ve bunları yöneterek tek başına iktidara oturmuştur. Milliyetçi Parti ile hükümeti kuran Naziler kabinede azınlıktaydılar; yalnızca üç bakanlık onlara verilmişti. Ayrıca her iki partinin vekil sayısı parlamento çoğunluğu elde etmeye de yetmiyordu. Hitler başbakan olur olmaz erken seçimleri dayattı ve birkaç gün içinde, 5 Martta seçim kararı alındı. Elbette hedefi tam bir terör estirerek kitleleri arkasına almaktı. Özellikle 1929’da dünya ölçeğinde gerçekleşen ekonomik çöküş Almanya’daki ekonomik, siyasi ve toplumsal bunalımı daha da derinleştirmiş ve burjuvazi Bonapartist nitelikte bir rejime işlerlik kazandırmıştı. Şimdi Hitler, devletin imkânlarını kullanarak tepeden aşağıya toplumsal krizi daha da derinleştirecekti. Meşhur propaganda bakanı Goebbels, devletin geniş kaynaklarının Nazilerin eline geçmesi üzerine, 3 Şubatta şöyle diyordu: “Artık savaşmak kolay. Çünkü devletin bütün imkânlarından yararlanabiliriz. Radyo ile basın elimizde. Ortaya bir propaganda şaheseri çıkaracağız. Ve bu sefer parasızlık çekilmeyecek elbette.” Krupp’un da aralarında bulunduğu kapitalist tekeller ise, kesenin ağzını açmış ve Hitler’in seçimleri kazanması için büyük kaynaklar aktarmışlardı.

Kahverengi Gömlekliler, hayatın her alanında terör estirmeye başladılar. Başta komünistler olmak üzere işçi liderlerine, sosyalistlere saldırdılar ve onlarca kişiyi katlettiler. Komünistlerin toplantıları ve basın-yayın araçları yasaklandı. Amaç tam anlamıyla kaos yaratmaktı; komünistlerin ülkeyi krize sürüklediği propagandası eşliğinde komünistler ile işçi kitleleri arasındaki bağlar gevşetilmek, kitleler pasifize edilmek ve toplum faşist rejime mecbur bırakılmak isteniyordu. Bir taraftan toplum faşist terörle korkutulurken, öte taraftan da Naziler binler halinde polis teşkilatına yerleştirildi. Prusya içişleri bakanı olan Goering, polise, “devlet düşmanlarına karşı” silah kullanmayı emretmiş ve silah kullanmayanların cezalandırılacağını açıklamıştı.

Aynı Goering, 27 Şubatta parlamento binasını (Reichstag) yaktırdı. Reichstag’ı yaktıran Naziler ve Hitler, şimdi büyük faşist saldırının gerekçesini de bulmuş oluyorlardı. Dört bir taraftan, hükümetin ve devletin, dolayısıyla basının tüm gücünü kullanarak yangını komünistlerin üzerine yıktılar. Naziler toplu halde uluyorlardı: “İşte komünist ihtilali başlıyor! Bir dakika bile bekleyemeyiz. Acıma yok. Her komünist bulunduğu yerde öldürülecek. Bütün komünist milletvekilleri hemen bu gece sallandırılacak.” Yaratılan dehşet eşliğinde Hitler, terörü durdurmak ve kamu düzenini sağlamak (tanıdık değil mi?) için cumhurbaşkanından olağanüstü yetkiler istedi. 28 Şubatta Hitler, “Halkın ve Devletin Korunması” adıyla cumhurbaşkanına bir kararname imzalattı. Kararnamede şöyle deniyordu: “Kişi özgürlüğü, fikirlerin serbestçe açıklanma hakkı, aynı zamanda basın özgürlüğü üzerine sınırlar konulması; toplantı ve dernek kurma haklarının sınırlandırılması; posta, telgraf ve telefon muhabirleri gizliliğinin kaldırılması; ev arama izinlerine, müsadere ve mülkiyet sınırlamalarına, aksine sarahat olmadıkça, kanunî sınırların ötesinde de müsaade edilmiştir.”

Bu kararnamenin bir diğer önemli yanı ise, hükümete, gerektiğinde federal devletlerin bütün yetkilerini üzerine alma hakkı verilmesiydi. Elbette Hitler, bu fırsatı kaçırmayacak ve günü geldiğinde gerekeni yapacaktı. Parlamento binasını yaktırarak kriz yaratan ve olağanüstü yetkilerle donanan Hitler, böylece diktatoryal yetkilerle tüm burjuva devlet mekanizmasının ve toplumun üzerine çıkıverdi. 5 Mart seçimlerine de diktatoryal yetkiler kuşanmış Hitler’in yönetimi altında gidildi. Bir taraftan estirilen terör, öte taraftan da büyük bir propaganda kampanyası eşliğinde gidilen seçimlerde Naziler, oylarını beş buçuk milyon artırarak 12 milyona çıkardılar ve toplam oyların yüzde 44’ünü alarak birinci oldular. Naziler hâlâ çoğunluğu kazanmış değillerdi, fakat artık tek başlarına iktidara oturmuşlardı ve çok kısa sürede faşizm tüm kurumlarıyla hayat bulacaktı.

Burada, iktidara yükselen ve kurumsallaşan faşizme dair önemli bir noktaya dikkat çekmek lazım: Elif Çağlı’nın altını çizdiği üzere, “Faşizm iktidara geldiğinde baştan aşağı yeni devlet aygıtları oluşturmaz. Burjuva devletin baskı aygıtlarını, işçi hareketini ve devrimci mücadeleyi toptan ezecek biçimde yeniden örgütler, tahkim eder. Faşist iktidarların kurulduğu olağanüstü koşullarda, düzen güçlerinin egemen sınıf içindeki çeşitli gerilimlerin siyasal alanda yansımasını bulmasına da tahammülü yoktur. Zira burjuva mahiyetteki bir muhalefet hareketi bile olağanüstü rejimde bazı gedikler açıp işçi ve emekçi kitlelerin muhalefetinin buralardan sızması riskini taşır. O nedenle faşizm koşullarında tam anlamıyla totaliter bir iktidar yapılanması oluşturulur ve faşist iktidar başka hiçbir odağa siyasal yetki göçertmemek üzere devlet organlarını yekpare bir blok gibi biçimlendirir.

“Faşist diktatörlük, parlamenter rejimde geçerli olan kuvvetler ayrılığı ilkesini, parlamentosu ve siyasal partileriyle birlikte bir kenara fırlatıp atar ve her türlü siyasal erk kaynağını, yasamasından yargısına kendi yürütme tekelinin sultası altına sokar. Faşist diktatörlüğün bizzat kendisi itaat edilmesi gereken yasadır. Onun kendini, toplumun çeşitli kesimleri tarafından onaylanmış bir yasaya, anayasaya uydurma zorunluluğu yoktur.”[3]

Bu süzülmüş sonuçların Almanya’da, olaylar bağlamında karşılığı şöyleydi: 23 Martta “Halkta ve Almanya’daki Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Kanun”la Hitler’e tanınan yeni yetkilerle onun diktatörlüğü parlamento tarafından da onaylanmıştı. Beş maddeden oluşan bu kanunla parlamento, kendi fiili varlığını da ortadan kaldırmış oluyordu. Yasama yetkisi, bütçenin denetimi, yabancı devletlerle yapılacak anlaşmaların onayı ve anayasada değişiklikler yapma yetkisi parlamentodan alınarak bakanlar kuruluna, yani Hitler’e veriliyordu. Aynı yasa, kabinenin çıkartacağı kanunların başbakan tarafından hazırlanmasını ve daha da önemlisi bunların anayasaya aykırı olabileceğini de kabul ediyordu. Bu yetkilerle donanan Hitler, Almanya’nın tarihine damgasını basan federal işleyişe son verdi. Bütün eyalet devletlerinin parlamentoları dağıtıldı ve bunların bağımsız yetkileri merkezi hükümete devredildi. Eyaletler, valiler üzerinden içişleri bakanlığına bağlandı. Böylece Almanya, Hitler’in faşist rejimi altında, bugün Erdoğan’ın referans olarak gösterdiği biçimde üniter bir devlete dönüştürülmüş oluyordu.

İşçi sınıfının örgütsel varlığını dağıtmaya girişen faşist rejim, komünist ve sosyal demokrat parti ve örgütleri ezdi. Bununla da yetinmeyerek milyonlarca işçiyi kucaklayan sendikaları kapattı. Toplu sözleşme hakkı işçi sınıfının elinden alındı ve işçiler, zorla, devlet tarafından kurularak Nazi partisine bağlanan Alman İşçi Cephesine üye yapıldılar. Naziler, daha sonra tüm partileri yasakladılar. Çıkartılan kanuna göre Almanya’nın tek partisi artık Nasyonal Sosyalist Partiydi. Hitler’in başbakan olarak atanmasında önemli rol oynayan ve onu diktatoryal yetkilerle donanması için destek olan tüm düzen partileri faşist iktidarın kurbanı oldular. 2 Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı Hindenburg’un ölmesi üzerine, bakanlar kurulunun kararıyla cumhurbaşkanlığı ile başbakanlığın birleştirildiği ve Hitler’in devlet başkanlığı ile silahlı kuvvetlerin başkomutanlığını üzerine aldığı açıklandı. Hemen ardından, ordunun Hitler’in şahsına yemin etmesini sağlayan bir kanun çıkartıldı ve ordu buna biat etti. 19 Ağustos 1934’te yapılan göstermelik seçimlerde, kayıtlı seçmenlerin yüzde 95’i sandık başına gitti ve yüzde 90 oyla Hitler’in tüm iktidarı kendi eline alması onaylandı. İnşa edilen faşist diktatörlüğün son tuğlası da konmuştu. İşte Erdoğan’ın özendiği Hitler’in başkanlığı bu şekilde kurulmuştu.



[1] Elif Çağlı, Tarih Bilinci Yay.

[2] Akt: William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu: Doğuşu, Yükselişi Çöküşü, c.1 (Yazı içinde Almanya ve Hitler’e dair tüm alıntılar bu kitaptan yapılmıştır)

[3] Elif Çağlı, age, s.135-136