Navigation

Bayrak Neyi Temsil Ediyor?

Kapitalist toplumda burjuva devletlerin bayraklarına atfedilen kutsallığı bir yana bırakırsak, gerçekte tüm bayrakların simge olma özelliği vardır. Meselâ hangi ülkenin sınırlarında dalgalanırsa dalgalansın, tüm burjuva bayraklar, kapitalist egemenliğin, sömürünün, işsizliğin, açlık ve yoksulluğun, savaşların ve yıkımların simgesidir. Buna karşın devrimci işçi sınıfının kızıl bayrağı vardır. Devrimci işçi sınıfının kızıl bayrağı ise, işçi sınıfının kapitalist düzene karşı verdiği mücadeleyi; sömürünün, açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, devletlerin, savaşların ve ulusal sınırların olmadığı bir dünyayı, yani sosyalizmi simgelemektedir. Bu nedenle, işçi sınıfının yeri kendi kızıl bayrağının altıdır. Her sınıf kendi bayrağı altına!

Yeniden tek başına iktidar olmak isteyen AKP ve onun tek başına iktidar olmasıyla fiili başkanlığını sürdürme peşinde olan Erdoğan, Türk bayrağının “kutsal” ve sembolik gücüne sarılmış durumda. 7 Haziran seçimi öncesinde meydanlara inip AKP için oy isteyen Erdoğan, elinde Kuran’la propaganda yapmaktan geri durmamıştı. Ancak “kutsal kitap”ın savuncusu pozları Erdoğan’ı amacına ulaştırmadı ve bilhassa hedef kitle Kürtler AKP’ye istediği oyu vermediler. Şimdi kriz, kaos ve savaş yoluyla AKP tekrardan iktidara taşınmak isteniyor. Savaşla birlikte AKP ve Erdoğan milliyetçiliği alabildiğine kışkırtma, geniş kitleleri bu temelde ayrıştırıp kutuplaştırma ve arkasına yedekleme niyetindedir. TC’nin ve milliyetçiliğin simgesi olan Türk bayrağını ise bu kutuplaştırmada bir araç olarak kullanmak istiyor. Anlaşılacağı üzere bu kez, ulusal simge ve kutsiyet atfedilen bayrak imdada çağrılmış bulunuyor.

PKK ile savaşın tırmanmasıyla asker ve polis cenazelerinin geleceğini ve toplumda milliyetçi dalganın kendiliğinden yükseleceğini hesap eden AKP, bu dalga üzerine binerek hedefine ulaşmak istiyordu. Lakin öngörüsü tam anlamıyla gerçekleşmedi. Türkiye tarihinde ilk kez, asker ve polis aileleri, müzakerelerin sona erdirilip savaşın tekrardan başlatılmasının bedelini kendilerinin ödediğini dile getirdiler ve doğrudan AKP hükümetini hedefe koyarak tepki gösterdiler. Öyle ki, AKP ve Erdoğan’ın arzuladığı milliyetçi/şovenist dalga ilk günlerde oluşur gibi olduysa da sonrasında ailelerin tepkisi giderek yayılmaya başladı. Ancak Dağlıca ve Iğdır’da ardı ardına onlarca asker ve polisin ölmesi üzerine AKP karşı atağa geçti. Hükümet karşıtı tepkilerin daha da alevlenmemesi ve tersine, var olanın da bastırılması ve arzulanan milliyetçi dalganın yaratılması için hükümet destekli çeteler harekete geçirildi.

AKP’nin ve Erdoğan’ın bizzat örgütlenmesine ön ayak olduğu Osmanlı Ocakları ve şovenizm yarışında geri kalmak istemeyen MHP’nin Ülkü Ocakları gibi faşist çeteler, tam bir şovenist histeriyle, kitleleri galeyana getirmek üzere HDP binalarına, Kürtlere ve onların işyerlerine saldırdılar. Onlarca işyerini yaktılar, onlarca Kürdü ise linç etmek istediler. Bu şovenist galeyanın bir ifadesi olarak, HDP binalarına ve yakılan işyerlerine Türk bayrakları asıldı. Söz konusu yerlere bayrak asılması, saldıran faşist çetenin bilinçaltında, aslında adı konmamış bir “fethetme” anlamına geliyor. Saldıran ve yakıp yıkan faşist güruh, HDP binalarına ve Kürtlere ait işyerlerine bayrak asarak, aklınca oraları “Türkleştirmiş” ve “fethetmiş” oluyordu.

Türkiye’nin tarihi gösteriyor ki, devletin ve onun istihbarat güçlerinin ön ayak olmadığı koşullarda, faşist çetelerin böylesi geniş kapsamlı yakıp yıkma eylemlerine kendiliğinden girişmesi pek mümkün değil. Devlet ile faşist çeteler arasında daima işbirliği olagelmiştir. O nedenle “polissiz mafya, devletsiz linç olmaz” sözü son derece doğrudur. Faşist çetelerin sokağa salınması ve Türk bayrakları eşliğinde saldırıların gerçekleştirilmesi, aslında hükümet ve devlet eliyle tüm topluma bir gözdağı ve hizaya sokma girişimidir. Örgütsüz ve hâlihazırda milliyetçi önyargılarını kırıp atamamış kitlelerin böylesi şovenist baskıdan etkilenmemesi düşünülemez. Bizzat devlet eliyle, yukarıdan aşağıya “terörizm mi, vatan mı” ikilemine sokulan kitleler, milliyetçi dayatmaya boyun eğerek evlerinin balkonundan bayrak sallamaktadırlar. Burada, örgütsüz ve bilinçsiz kitlelerin milliyetçi basınçlara teslim olduğunu görüyoruz. İşte bunu bilen egemenler, kendi çıkarlarını kitlelere dayatmak için “vatan”, “kanla yıkanmış bayrak” gibi milliyetçi öğeleri ve simgeleri kullanmaktan bir an olsun imtina etmiyorlar.

Nitekim AKP’nin yönlendirmesiyle, bu amaç doğrultusunda önce Ankara’da, bilahare İstanbul’da “bayrak mitingleri” gerçekleştirildi. Ankara’daki mitinge, sermaye örgütlerinin yanı sıra, AKP’nin işçi komitesine dönüşmüş Türk-İş, Hak-İş ve Memur-Sen de destek verdi; işçiler ve “memurlar”, özel olarak izinli sayılarak bu mitinge gönderildiler. “Bayrağını al da gel” sloganıyla kitlelerde milliyetçi duygular kışkırtılarak, örgütsüz kitlelere mitinge katılım, vatanlarını ve bayraklarını ne kadar sevdiklerinin bir ölçütü olarak kondu. Elbette miting özelde AKP’nin genelde ise sermaye düzeninin propagandasına dönüştü. Miting bittiğinde oldukça çarpıcı bir sahne söz konusuydu: Yerler ve çöp bidonları Türk bayraklarıyla doluydu. Bayrakların bu şekilde gelişigüzel yerlere ve çöpe atılması, esasında bayrak etrafında örülen ve daha da örülmek istenen kahramanlık ve kutsallık söyleminin ne denli büyük bir ikiyüzlülüğün ifadesi olduğunun bir göstergesidir. Şovenizmin yükseltildiği her dönemde faşist ve devletlû güçler, Kürtlerin Türk bayrağını yerlere attığını, saygısızlık yaptığını ve hatta yaktığını söyleyerek toplumu milliyetçi temelde galeyana getirmeye çalışmaktadırlar. Meselâ 7-8 Eylülde Kürtlere ait işyerlerini yakan faşist çeteler, bu söylemi kullanmaktan bir an olsun geri durmadılar. Bolu’da “Kürtler bayrak yakıyor” yalanı eşliğinde inşaat işçileri linç edilmek ve hatta diri diri yakılmak istendi. Keza hatırlanacağı üzere, 2005’te Mersin’de Newroz kutlamaları sırasında, bizzat devlet güçlerinin yönlendirmesiyle iki çocuğun Türk bayrağını yerlerde sürüklemesi, günlerce süren bayrak gösterilerinin ve milliyetçi histerinin önünü açmıştı.

Ankara’daki mitingden sonra bayrakların çöplere atılması ve bunun karşısında ülkenin ayağa kalkmaması gösteriyor ki, asıl mesele bayrak değil. Asıl mesele, ezilen ve sömürülen kitlelere ve demokratik hak ve özgürlükleri için ayağa kalkıp Türk ezen ulus-devletinin egemenliğine kafa tutan Kürt halkına boyun eğdirmektir. Hiç kuşku yok ki bu bayrak, milliyetçiliğin ve aynı zamanda egemen ulusun ezilen uluslar üzerindeki baskısının bir simgesidir. İşte bu nedenle, Kürtleri temsil eden parti ve benzeri örgütlenmelerin mitinglerinde ve kongrelerinde Türk bayrağı asılması dayatılarak, TC karşısında boyun eğildiğinin gösterilmesi istenmektedir. Asıl mesele bu olduğu için, Türkler bayrağı çöpe attığı zaman umursanmamakta, fakat Kürtler bayrak asmadı diye kıyamet kopartılmaktadır.

Bayrak denen simge, kapitalist toplumda, temsil ettiği şeyin çok ötesine geçmiştir. Marx’ın metalara ilişkin söylediği şey, bayrak için de geçerlidir: O herhangi bir nesne olmaktan çıkarak kendinde bir amaca dönüşmüştür. Bayrak etrafında bir mitos örülerek kutsallaştırılmıştır. Meselâ Türk bayrağının “kanla yıkandığı” söylenerek, bir ulusun ne badireler atlatarak ayağa kalktığı ifade edilmektedir. Elbette Türkü ve Müslümanları temsil ettiği için ayrıca “mübarektir!” Bayrak etrafında örülen mitolojiye baktığımızda, onun aynı eski insanların totemlerine benzediğini de görmekteyiz. O, bir simge olmaktan öte adeta koruyucu bir varlıktır. Onun için şiirler yazılmakta, şarkılar bestelenmekte, ritüeller yapılmaktadır. Bu ritüelin bir parçası olarak bayrak selamlanmakta, yarıya indirilmekte, göndere çekilmektedir.

Böylesine kutsal anlamlar yüklenen bayrak, aynı zamanda savaşın, yıkımın, baskı ve inkârın simgesidir de. Meselâ İrlanda halkı için İngiliz bayrağı, Irak halkı için ABD bayrağı, Filistin halkı için İsrail bayrağı işgalin, savaşın, katliamların, ulusal ezilmenin sembolüdür. Tam da bundan ötürüdür ki Ortadoğu halkları, ABD emperyalizmini protesto ettikleri zaman onun bayrağını yakmaktadırlar. Böylece bayrak üzerinden, çekilen acılar ve öfke dile getirilmektedir. Buradan hareketle bakarsak, Türk bayrağının Kürt halkı için benzer bir anlam ifade ettiğini görürüz. Kürt kitlelerin gözünde Türk bayrağı demek, TC’nin Kürt halkına karşı yürüttüğü inkâr ve asimilasyon politikaları, acı ve gözyaşı demektir. Katliamlar, milyonlarca insanın köylerinden atılması, zindanlardaki akıl almaz işkenceler, köylülere dışkı yedirilmesi ve son günlerde haberlere yansıdığı üzere Kürde “Türkün gücünü” gösterme girişimleri hep Türk bayrağı altında yapılmıştır. Kürt halkına zulüm edilmekle kalınmamış, adeta bu zulüm sürekli hatırlansın diye Türk bayrağı dağlara işlenmiştir. Dolayısıyla AKP veya diğer burjuva güçler bayrak mitingleriyle milliyetçiliği tırmandırırken, Kürt halkı bunu doğal olarak bir boyun eğdirme girişimi, bir saldırı olarak algılamaktadır.

Bir fethetme ve boyun eğdirme sopasına dönüştürülen bayrak, burjuva güçlerin de birbirlerine karşı kullandıkları bir araçtır aynı zamanda. Hatırlanacağı üzere, 2007’de cumhurbaşkanlığı seçimleri gündeme geldiği ve burjuva kesimler arasındaki kavga alabildiğine kızıştığı zaman, o dönem asker-sivil bürokrasinin siyasi hegemonyası altındaki Kemalist çevreler Cumhuriyet Mitinglerini düzenlemişlerdi. Yüz binlerce insanın katıldığı ve Türk bayraklarının tüm alanı doldurduğu mitinglerin amacı, AKP’yi baskı altına almak, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek ve devleti kontrol etme noktasında Kemalist kesimlerin belirleyici rolünü sürdürmekti. Anıtkabir’in de içinde yer aldığı alanlarda Kemalist kitleler, yüzlerce metre uzunluğunda bayraklar taşımıştı. Verilmek istenen mesaj şuydu: Gerçekte milli olan, vatanın ve bayrağın ve dolayısıyla iktidarın sahibi biziz; siz ise gayri millisiniz! Yani Kemalist çevreler, bayrağı, AKP’ye ve onun etrafındaki sermaye kesimlerine boyun eğdirme aracı olarak kullanmak ve iktidar kavgasında üstün gelmek istiyorlardı.

Ancak bunda başarılı olamadılar. Alanları bayraklarla doldurduklarında ya da en uzun bayrakları açarak ne kadar millici olduklarını sergilediklerinde, halkın geniş çoğunluğu buna boyun eğerek AKP’ye desteğinden vazgeçmedi. İşte şimdi, bir zamanlar Kemalistlerin kendisine karşı kullandığı “bayrakla fethetme” taktiğini AKP ve Erdoğan kullanmaktadır. Dün bu taktiğe başvuranlar kendilerine laik, ulusalcı diyorlardı; bugün aynı taktiğe sarılanlar kendilerini İslamcı, muhafazakâr olarak adlandırıyorlar. Lakin özde değişen bir şey yok: Her ikisi de milliyetçi, inkârcı, baskıcı ve anti-demokratiktir. Tarih, bayrağın gücünün iktidarı koruyamadığını gözler önüne sermektedir. Akıbet, AKP ve Erdoğan için de farklı olmayacaktır.

AKP’nin bayrağa sarılması, güçsüz olanın kendini, güçlü olduğu varsayılan bir simgeyle örtme arzusunun da bir dışavurumudur aslında. Bunu başka örneklerle açmak mümkün. Meselâ uluslararası toplantılarda, ülke liderlerinin duracakları noktaları belirlemek amacıyla yerlere o ülkenin bayrağı konmaktadır. Erdoğan, Türk bayrağının üzerine basmamakta, onu yerden kaldırarak özenli bir şekilde katlayıp, kalbinin üstüne gelecek şekilde cebine koymaktadır. O bunu yaparken, diğer ülkelerin liderleri onu tuhaf bir şekilde izlemektedirler. Elbette Erdoğan bu eylemiyle, aynı zamanda iç siyasete oynamaktadır. Ne büyük, ne vatansever bir liderdir ki, ülkesinin bayrağını ayaklar altında ezdirmemiş ve onu kalbinin üzerine koymuştur! Ancak seremonik bir edayla yapılan bu eylemin başka anlamları da var: Kompleksli ve özgüven yoksunu olanın, bu yolla bir kimlik oluşturma arzusu! Kültürel olarak geri ve zaaflı olanın, bu eylemiyle, karşısındakileri ezme, baskı altına alma, üste çıkma girişimi! Elbette bu girişimin, Asyatik kökenlerle, Osmanlı’nın yenilmesiyle ve oluşan tarihsel eziklik duygusuyla da ilişkisi vardır.

Burjuvaziye kulak verecek olursak bayrak, ulusun ve dolayısıyla tüm toplumun ortak çıkarlarını temsil etmektedir. Güya bayrak, toplumun acıda ve kıvançta birleşmesinin bir simgesidir. Bunun böyle olup olmadığını anlamak için, her şeyden önce o toplumun nasıl bir toplum olduğunu ortaya koymak gereklidir. Dünyamızda kapitalist sömürü düzeni hüküm sürmektedir ve her ülkede, devlet dolayımıyla siyasal iktidarı elinde tutan burjuvazidir. Toplum karşıt iki sınıfa bölünmüştür: Bir tarafta üreten ve sömürülen işçi sınıfı, yoksul emekçi kitleler; öte tarafta ise sermayedarıyla, siyaset esnafıyla, devlet üst bürokrasisiyle burjuvazi yer almaktadır. Toplumsal çelişkiler her geçen gün daha da derinleşmektedir. Eşitlik, özgürlük, demokrasi gibi kavramlar ise, kapitalist sömürüyü perdelemek amacıyla ileri sürülmektedir ve gerçek hayatta bir karşılığı yoktur. Egemenler, kendi çıkarlarını geniş kitlelere kabul ettirebilmek amacıyla, aynı zamanda “ortak vatan”, “ortak çıkarlar” gibi ideolojik kavramlara da başvuruyorlar. Milliyetçilik zehiriyle ve kutsallık atfedilen bayrak gibi simgelerle, ideolojik manipülasyonlarını destekliyorlar. Oysa gerçekte işçi sınıfı uluslararası bir sınıftır ve onun vatanı bütün dünyadır. Ülke sınırları ve bu sınırlar kapsamındaki vatan ise, burjuvazinin egemenliğinin ifadesidir.

İşgücünden başka satacak bir şeyi olmayan, bir yük hayvanı gibi çalışan, günlük yaşamını yoksunluklarla sürdüren işçi-emekçi kitlelerin kapitalist düzende kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur. İşçi-emekçilerin sığınacağı ve sahip çıkacağı burjuva egemenliğinin bayrağı olamaz. Gecekondusu yıkılmak istendiği zaman buna karşı duran emekçiler, HES’lerin yapılmasına karşı çıkan köylüler, grev ve direnişe çıkan işçiler, eylemlerini meşrulaştırmak için Türk bayrağı açıyorlar. Burada, bayrağa atfedilen “kutsallık” ve “dokunulmazlık”a sığınılarak devlet güçlerinin ve patronların saldırılarına bir karşı durma çabası söz konusudur. Ancak onlar Türk bayrağı açtılar diye burjuva devlet, bayrağın “kutsallığı” karşısında diz çöküp geri adım atmamaktadır. Çünkü bayrak ve onun etrafında örülen kutsallık, ezilenlerin ve sömürülenlerin ona sığınıp kendilerini korumaları için değil, egemen sınıfların emekçi sınıfları boyunduruk altına alması için üretilmiştir.

Kapitalist toplumda burjuva devletlerin bayraklarına atfedilen kutsallığı bir yana bırakırsak, gerçekte tüm bayrakların simge olma özelliği vardır. Meselâ hangi ülkenin sınırlarında dalgalanırsa dalgalansın, tüm burjuva bayraklar, kapitalist egemenliğin, sömürünün, işsizliğin, açlık ve yoksulluğun, savaşların ve yıkımların simgesidir. Buna karşın devrimci işçi sınıfının kızıl bayrağı vardır. Devrimci işçi sınıfının kızıl bayrağı ise, işçi sınıfının kapitalist düzene karşı verdiği mücadeleyi; sömürünün, açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, devletlerin, savaşların ve ulusal sınırların olmadığı bir dünyayı, yani sosyalizmi simgelemektedir. Bu nedenle, işçi sınıfının yeri kendi kızıl bayrağının altıdır. Her sınıf kendi bayrağı altına!