Navigation

AKP’nin Tarih Efsaneleri ve İdeolojik Manipülasyon

Erdoğan iktidarının içeride ve dışarıdaki sıkışıklığı arttıkça ve kitle desteğine olan ihtiyaç katlandıkça efsaneler daha da dramatize ediliyor; içleri dinsel söylem ve azgın bir milliyetçilikle doldurularak toplumun bilincine zerk ediliyor. Devlet eliyle örgütlenen devasa törenlerde sahne alan Erdoğan, bu efsaneleri en hakiki tarihsel gerçekler olarak sunuyor.

Uzun bir zamandır AKP iktidarı ve yandaş medya, Osmanlı ve Selçuklu’nun ruhunu çağırıyor. Kimi tarihsel olayları bağlamından kopartarak ve menkıbeleştirerek kendi politik amaçları doğrultusunda kullanıyorlar. Malazgirt, Söğüt, 1453, Kut’ül Amare, Çanakkale ve elbette 15 Temmuz ruhu! Liste uzayıp gidiyor. İktidar ve çevresi, özellikle son dönemde, menkıbeleştirdikleri tarihsel olayları 15 Temmuz’a bağlamaktan da geri durmuyor. Geçtiğimiz günlerde Söğüt’te konuşan Başbakan Yıldırım, şöyle demiş: “Söğüt ruhu, 15 Temmuz’da tekrar dirilmiştir. Yeniden diriliş, yükselişin miladıdır 15 Temmuz.” Söğüt, Osmanlı’nın temellerinin atıldığı yer olarak kabul ediliyor ve her yıl şenlikler düzenleniyor. Daha önceleri, daha ziyade MHP ekseninde örgütlenen Söğüt şenlikleri, AKP’nin iktidara gelmesiyle resmi bir boyuta yükseldi. Ancak Söğüt’ün ruhu AKP’ye yeterince can olmadığından yeni efsaneler sahneye sürülüyor.

Meselâ bir dönem Mustafa Kemal’i yüceltmenin aracı olan Çanakkale törenlerinin kapsamı AKP tarafından genişletildi ve içeriği Türk-İslam sentezine uygun şekilde dolduruldu. İttihat Terakki egemenlerinin emperyal heveslerinin ve vurdumduymazlıklarının bir sonucu olarak 90 bin askerin öldüğü Sarıkamış felâketinden bile AKP bir kahramanlık efsanesi yaratmaya çalışıyor. Tarihin derinliklerinde kalmış ve aslında tarihsel gidişatta bir rol oynamamış Kut’ül Amare “zaferi”nin 100. yılı keza, geçtiğimiz sene büyük bir vaveylayla kutlanmıştı.[1] Ne var ki Erdoğan iktidarının içeride ve dışarıdaki sıkışıklığı arttıkça ve kitle desteğine olan ihtiyaç katlandıkça efsaneler daha da dramatize ediliyor; içleri dinsel söylem ve azgın bir milliyetçilikle doldurularak toplumun bilincine zerk ediliyor. Devlet eliyle örgütlenen devasa törenlerde sahne alan Erdoğan, bu efsaneleri en hakiki tarihsel gerçekler olarak sunuyor.

Nitekim kaç zamandır Erdoğan’ın dilinden düşürmediği 1071 Malazgirt savaşının yıldönümü de, nihayetinde bilinç bulandırma törenleri kapsamına alındı. Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Bizans’ı yenmesinin yıldönümü töreninde konuşan Erdoğan, Malazgirt ruhu eşliğinde kitleleri kefen giymeye çağırdı: “Kefenlerimizi giymeye hazır mıyız? Kefenleriyle yürüyen ecdadımızın arkasından yürümeye hazır mıyız?” Erdoğan, kitleleri kefen giymeye çağırarak aslında olağanüstü bir süreçten geçildiğini, bunun kavranması ve kendisinin arkasında birleşilmesi gerektiğini anlatmak istiyor. “Toplumsal varoluş sorunuyla karşı karşıyayız” düşüncesini kitlelerde hâkim kılmak amacıyla, tarihsel olaylar bağlamından kopartılarak destanlaştırılıyor, mistik bir çerçeveye sokuluyor ve bugünle ilişkilendirilerek kitlelerin duyguları harekete geçirilmeye çalışılıyor. Kitlelerin gerçeklik algısı ve duygusu yok ediliyor.

Tarihe baktığımızda görüyoruz ki, tüm totaliter rejimler ve liderler, kitlelerin duygularını harekete geçirmek amacıyla gerçeği katletmiş, efsaneleştirdikleri tarihsel olayları kullanmaktan geri durmamışlardır. Meselâ Mussolini, “kitleler, sadece basit ve uç (aşırı) duygulara aşinadır. Onları sadece imajlar etkiler” derken; Hitler, “Bütün tarih boyunca, en şiddetli devrimleri harekete geçiren güç, kitleleri kendine bağlayan bir bilimsel düşüncenin yayılmasından çok, kışkırtıcı bir fanatizmde ve kitleleri çılgına çeviren gerçek bir histeride saklıdır” demekteydi.[2] Önce aklı, mantığı ve bilimsel düşünceyi yok et! Sonra da örgütsüz, tarih ve sınıf bilincinden yoksun emekçi kitleleri efsaneler ve mistik olaylar eşliğinde galeyana getir! Egemenler, örgütsüz ve sınıf bilincinden yoksun kitlelerin aynı bir sürü gibi güdülebileceğini bilirler ve zaten totaliter liderlerin kendilerini çoban olarak sunmaları da tesadüf değildir. Tarihsel gerçekleri çarpıtan ve kendi arzuları temelinde yeniden kurgulayan totaliter liderler, toplumu efsanelerle boğmaya çalışırken, aynı zamanda kendilerini kurtarıcı olarak sunmaktan ve kendi efsaneleri ile eski efsaneler arasında süreklilik kurmaktan da geri durmazlar. Hitler’in Alman mitolojisine, kahramanlık destanlarına başvurması ya da Almanya’nın birliğini sağlamış Bismarck’ın ruhunu imdada çağırması boşuna değildi. Hitler, “Sorunlar ancak kan ve demirle çözülür” diyen Bismarck’ı örnek alıyor ve onunla arasında bir süreklilik kuruyordu. Tepeden tırnağa silahlanmış, güçlü, kudretli ve en tepede tüm iktidar iplerini elinde toplamış mutlak liderin öncülüğünde hedeflerine koşan bir devlet propagandası yapıyordu. Olağanüstü bir süreçten geçilirken güçlü devlet ve mutlak lider toplumu kurtuluşa götürecekti!

Kurtarıcı oldukları vehmine kapılan totaliter liderler, kendi etkilerini mümkün olduğunca abartılı göstermek amacıyla içinde bulundukları koşulları alabildiğine dramatize etmeye bilhassa özen gösterirler. Bu açıdan bakarsak, Malazgirt’te konuşan Erdoğan’ın şu sözleri oldukça manidardır: “Sultan Alparslan, Sultan Kılıçarslan, kimlerle mücadele etmişse biz de 15 Temmuz’da onlarla mücadele ettik. Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmet Han, Abdülhamid-i Sani Han kimlerle mücadele etmişse, Gazi Mustafa Kemal kimlerle mücadele etmişse biz de onlarla mücadele ettik. Oyun aynı, hedef aynı sadece senaryo, figüranlar farklı.” Aynı konuşmasında Erdoğan, 15 Temmuz’u kastederek satır arasına şunları da ekliyor: “Çağrıyı yaptığım zaman milletim meydanlara çıktı, işgalcilerin, hainlerin karşısına dikildi.”

Demek ki neymiş, Alpaslan’dan günümüze oyun da, Türk’ü yok etmek isteyenler de değişmeden kalmış! Ve tüm bu olağanüstü süreçlerde ortaya büyük bir şahsiyet çıkmış ve “milletini” kurtuluşa götürmüş! Bu olay anlatısının ve tarih kurgusunun gerçeklikle uzaktan yakından ilgisinin olmaması Erdoğan’ın zerrece umurunda değildir; O, kendi planları çerçevesinde yeni bir tarihsel olaylar zinciri yaratmak ve kendisini de bu zincirin sonuncu halkası olarak sunmak istiyor. Nitekim Alpaslan ya da Fatih’in verdiği savaş ile 15 Temmuz arasında süreklilik kurarken, kendisini de efsaneleştirdiği liderlerin devamı olarak konumlandırıyor. Erdoğan’ın konuşmalarını incelediğimizde şunu görürüz: Olayların kurgulanışı, kullanılan kavram, söylem ve dildeki motif, kutsal kitaplardaki halkını kurtuluşa götüren ama aynı zamanda onun çobanı olan lider/peygamber anlatısına çok benzemektedir. Bu bir tesadüf mü? Elbette değil. Reis, Führer ya da Duçe tipi liderler, kitleleri arkalarına takmak için milliyetçiliği ve dini daima vurucu bir güç olarak kullanmışlardır, kullanmaktadırlar. Erdoğan, dinsel ve milliyetçi bir retorikle harmanladığı tarih ve güncel anlatısının, yıllar boyunca bu tür anlatılarla bilinci şekillenmiş muhafazakâr kitlelerde karşılık bulduğunu çok iyi bilmektedir.

Son dönemde Erdoğan’ın konuşmaları ile Yeni Şafak genel yayın yönetmeni İbrahim Karagül’ün yazıları arasında büyük bir örtüşme var. Karagül’ün şu sözleri, Erdoğan’ın Malazgirt konuşmasıyla neredeyse aynı: “Unutmayın, Malazgirt’te Bizans vardı. Bugün de karşımızda Bizans var. Roma İmparatorluğu var. Ama bu toprakların Alparslan’ları bitmez.” Bizans ve Roma’ya işaret edilerek, kitlelerin bilinçaltına Müslüman-Hıristiyan savaşı imgesinin yerleştirilmek istendiğini belirterek geçelim. AKP liderliğinin ve yandaş medya kalemşorlarının tarih kurgusu yalnızca gerçek dışı ve keyfi değil, aynı zamanda kendi içinde tutarlılıktan yoksun ve çelişkilidir. Dikkat edilirse hem Erdoğan hem de Karagül, topraklarını savunmak isteyen, mağdur ve haklı kimseler edasıyla konuşuyorlar. “Oyun aynı, hedef aynı” diyerek sanki dünden bugüne değişen hiçbir şey yokmuş algısı yaratmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin emperyalist paylaşım savaşından pay kapmak isterken aldığı darbeleri, karşı karşıya geldiği emperyalist güçlerle sürtüşmesinden doğan sorunları ve karşıtlıkları alıp, tarihin bir döneminde, tümüyle bambaşka şartlarda vuku bulmuş olayların tekrarıymış gibi sunuyorlar.

Tarihsel olayların temelinde bir dizi toplumsal, siyasal ama aynı zamanda coğrafi nedenler vardır. Marksistler bu nedenleri anlamaya çalışırlar. Karagül gibi burjuva ideologlar ise, tarihsel etmenleri kendi bağlamlarında anlamak ve ortaya koymak yerine, olguları baş aşağı çevirerek kitlelerde yanlış bilinç oluşturuyorlar. İnsan, Karagül gibilere “be adam hiç mi utanma duygun yok, yavuz hırsız ev sahibini bastırır” demekten kendisini alamıyor. Zira çarpıtmanın haddi hesabı yok. Hem saldırgan hem de mağdur! Bizans ile Selçuklu ya da Bizans ile Osmanlı arasındaki savaş, kimin haklı ya da haksız olduğundan bağımsız olarak, egemen güçler arasındaki bir savaştı. Kuşkusuz bu savaşlarda Osmanlı ve Selçuklu’nun karşısında Bizans vardı. Ancak Alpaslan, Kılıçaslan ve Fatih kendi yurtlarını savunma savaşı değil fetih savaşı veriyorlardı. Nitekim Erdoğan, Malazgirt konuşmasında bunu övünerek itiraf ediyor: “Fatih Sultan Mehmet, Bizans’ın surlarının önüne geldiğinde, surların içindeki ve tüm Avrupa bunun boşa çıkacağını öne sürdüler. Fatih Sultan Mehmet, ‘Ya ben Bizans’ı alırım ya Bizans beni alır’ demiş ve Bizans’ı almıştı.”

İşçi sınıfı ne Bizans ne de Osmanlı egemenlerini savunur. Geçmişteki savaşlar, ancak kendi bağlamlarıyla tarihin konusudurlar. Ne var ki Karagül gibi burjuva ideologlar, tarihsel gerçekleri çarpıtarak, Selçuklu ve Osmanlı egemenlerinin fetihlerini meşru gösterirken, karşı güçleri ise Türkiye’nin rakipleriyle özdeşleştirerek hain ilan ediyorlar. Bu akla göre Alpaslan’ın Malazgirt’ten Anadolu’ya girmesi ya da Fatih’in İstanbul’u fethetmesi meşru, ama Bizans’ın buna karşı durması hainlik! Karagül gibilerin kurgusal tarih anlayışı saçmalığa varıyor ki, bu saçmalığın temelinde Türkiye’nin saldırgan emperyalist politikalarına tarihsel dayanak ve ideolojik bir arka plan oluşturma arzusu var.[3]

Karagül yazılarında, Selçuklu-Osmanlı-Türkiye diyor ve birçok tarihsel hadiseyi aynı tarihsel çizgi üzerinde birbirinin arkasına diziyor. Sanki Osmanlı ve Selçuklu bugünkü kapitalist Türk ulus-devletinin imparatorluk haliymiş, sanki geçmişten günümüze süreklilik halinde olan, sınıflar üstü Türk ve Müslüman bir ulus varmış imajı çiziyor. Oysa ne Selçuklu’nun ne de Osmanlı’nın Türk olmak gibi bir iddiası vardı, zaten olamazdı da. O dönem ulus-devletler değil imparatorluklar, hanedanlıklar dönemiydi ve konusunun erbabı birçok tarihçinin kabul ettiği gibi, aslında Osmanlı Müslümanlaşmış Doğu Roma’ydı. Evet, tam da Karagül’ün şeytanlaştırdığı Roma! Fatih S. Mehmet’in kendisini Kayzer-i Rum olarak adlandırması, Osmanlı’nın İstanbul’un fethinden ve Bizans’ın yönetim anlayışı ile kültürünü özümsedikten sonra gerçek bir imparatorluk haline gelmesi tesadüf değildir.

AKP liderliği ve yandaş ideologlar, İslam bayrağını dalgalandıran, mazlumun sesi ve hatta sınıf farklılıklarının olmadığı bir şanlı Selçuklu ve Osmanlı efsanesi yaratmak amacıyla her türlü yalana başvurmaktan imtina etmiyorlar. Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı bir yazıda Hayrettin Karaman, “Müminler eşittir, kardeştir, sınıf farkı yoktur” demekteydi. İslamcı burjuva kesim içinde önde gelen biri olan ve dini konularda akıl danışılan Karaman, son dönemde, AKP iktidarının yolsuzluklarını meşrulaştıracak fetvalar üretmekle gündeme geliyor. Tarihte birçok din âliminin, Emevi, Abbasi ya da Osmanlı egemenlerinin çıkarları temelinde fetva verdiği, emekçi kitlelerin dini duygularını hoyratça sömürdüğü düşünülürse, onların tilmizi olan Karaman’ın AKP’nin yalan değirmenine su taşımasına şaşırmamak gerekiyor.

Yandaş ideologlar, tarihi çarpıtma konusunda son derece pervasızlar. Karaman Müslümanların eşit ve kardeş olduğunu söylüyor ama burjuvazinin iktidarına kadar, biçimsel anlamda da olsa, ne köleci düzende ne Asyatik despotizmde ne de feodalizmde eşitlik olmuştur. Tüm yurttaşların eşit, özgür ve kardeş olduğu ilkesi burjuvaziye aittir. Hukuksal anlamda, yani kâğıt üzerinde herkesin eşit ve her hakka sahip olduğu ilkesi ancak kapitalizmle birlikte mümkün olabilmiştir. Zaten istense de kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinde hukuksal eşitlik olamazdı. Kapitalizm öncesindeki üretim ilişkilerinde, ister Müslüman olsun isterse Hıristiyan, hâkim olan sınıflar, egemenliklerini hukuksal eşitlik ilkesi arkasına saklamaya ihtiyaç duymuyorlardı. Şiddet tekelini temsil eden devletin gücünü çıplak bir şekilde kullanıyor ve geniş köylü yığınlarının artı-ürününe el koyuyorlardı. Erdoğan, Karagül veya Karaman gibilerin şanlı Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları da geniş köylü yığınlarının sömürüsü üzerinde yükselen despotik devletlerdi. Aynı Hıristiyan Bizans gibi, Müslüman Selçuklu ve Osmanlı egemenleri ile toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçi nüfus arasında mutlak, aşılamaz sınıfsal fark ve çelişki vardı. Her iki imparatorlukta pek çok kez patlak veren köylü isyanları da bu sınıfsal yarılmanın ve inim inim inletilen emekçilerin sömürücülere başkaldırmasının ifadesiydi. Burada, Selçuklu’yu derinden sarsan ve Türkmen boylarının başlattığı Babai isyanını; Osmanlı despotlarına karşı Şeyh Bedrettin önderliğinde eşitlikçi-komünal öğelerle motive olmuş köylü isyanını; nerdeyse bir yüzyıl durup durup yeniden alevlenen Celali isyanlarını anmak yeterli olacaktır.

Demek ki gerçek tarih, hiç de AKP liderliğinin ya da ideologlarının çarpıttığı gibi değil. Şanlı Selçuklu ve Osmanlı’dan söz eden yandaş ideologlar, nedense ezilen Türkmen ya da Müslüman kitlelerin şanlı isyanlarından ve mücadelelerinden söz etmiyorlar. Ezilen ve sömürülen kitlelerin üzerinde yükselen Selçuklu ve Osmanlı’yı efsaneleştirerek, bugünün ezilen ve sömürülenlerinin bilincini esir almak, onlara kendi çıkarlarını ve tarihlerini unutturmak, dinsel bir söylemle doldurdukları Türk milliyetçiliğiyle zehirleyip iktidarlarının ve emperyalist politikalarının payandası olarak kullanmak istiyorlar. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere; “AKP, kendi iktidarını baki kılmak amacıyla din istismarını sürdürebileceği bir toplum inşa etmeyi arzu etmektedir. Muhafazakâr, milliyetçi, düzen çerçevesinde hareket eden, sorgulamayan, itaatkâr, rızacı, devlet ile toplumun iç içe geçtiğine inandırılmış ve bu temelde düzen ideolojisiyle alıklaştırılmış, AKP’nin emperyalist heveslerinin peşinden gitmeye teşne bir toplum… Ancak bu toplumda sömürücü sınıfların, yani burjuvazinin her zamanki gibi düzenin sefasını süreceğini düşünürsek, geriye, aldatılmış ve kendi bağımsız sınıf çıkarlarından kopartılmış geniş işçi sınıfı ve yoksul kitleler kalmaktadır. Böyle bir toplumda ‘itaatkâr ve kanaatkâr’ bir işgücü rejimi kapitalist sömürünün ve AKP’nin iktidarının garantisi olacaktır.”[4]

Bugün geldiğimiz noktada totaliter rejim, OHAL düzeniyle devlet şiddetini toplumun her alanında görünür kılmış; kutuplaştırıcı ve kindarlaştırıcı siyasetiyle emekçi kitleleri bölüp parçalamış; kendisine oy veren kitlelerin bilincini efsanelerle, dinsel söylemle ve milliyetçilikle yıkıma uğratıp uyutarak, muhalif kesimleri ise baskı altına alarak susturmuştur. Yaratılan kriz, kaos ve baskı ortamında, “metal fırtına” örneğinde olduğu üzere, sermayenin kölece dayatmalarına “artık yeter” diyen işçi kitlelerinin mücadelesi geri çekilmiştir. OHAL ve KHK düzeni altında, totaliter rejimin temel hedeflerinden biri işçi sınıfının grevlerini yasaklamak, işçi hareketinin gelişebileceği tüm kanalları kapatmak ve sermayeye dikensiz gül bahçesi yaratmaktır. Sermaye sınıfı kârlarını katlamalı bir şekilde yükseltirken, işçi sınıfına yalnızca kölelik dayatılmaktadır. Her ay iş cinayetlerinde ölen işçi sayısının 150’yi aşması, ama sanki hiçbir sorun yokmuş gibi hükümetin kılını kıpırdatmaması, tersine, iş cinayetlerini daha da artıracak politikaları devreye sokması yeterince şey anlatmıyor mu?

Erdoğan iktidarını garanti altına alırken, yandaş sermaye başta olmak üzere tüm burjuva kesimler palazlandıkça palazlanırken; işçi sınıfına şanlı Selçuklu ve Osmanlı masalıyla; Malazgirt, Söğüt, Kut’ül Amare, Çanakkale, 15 Temmuz efsaneleriyle, “büyüyen Türkiye” yalanıyla coşması salık verilmekte, meydanlara koşup kahramanlık türküleri söyleyip bayrak sallaması istenmektedir. Oysa tüm bu efsaneler, mistik tarih anlatıları ve destanların esas amacı, işçi sınıfı üzerinde yükselen dizginsiz sömürü düzenini gizlemektir.

Hiç şüphe yok ki bugün olağanüstü bir süreçten geçiyoruz, ancak emekçi kitlelerin bu olağanüstü süreçlerde totaliter burjuva liderlerin arkasına takılmaları, tarihten de biliyoruz ki onların hayrına olmamış ve felâketle sonuçlanmıştır. Türkiye işçi sınıfı, geçmişte İtalyan ve Alman işçi sınıfının başına gelen büyük felâketi yaşamak istemiyorsa uyanmak zorundadır. İçinden geçtiğimiz olağanüstü koşulları yaratan, kapitalist sömürü düzeninin tarihsel bir çıkışsızlığa saplanmasıdır. İnsanlığı, dünyayı ya da Türkiye’yi çıkışsızlıktan ne Reisler ne de Duçeler çıkartabilir. Bizzat kapitalist çıkışsızlığın ürünü olan bu tip liderler, insanlığın başına yeni çoraplar örmekten öteye geçemezler. Kapitalizmin yarattığı kaostan çıkışın yolu; kaosuyla, savaşıyla, sömürücü üretim ilişkileriyle birlikte kapitalizmi tarihin çöplüğüne göndermektir. Bunu da ancak bu düzenden beslenmeyen, ezilen ve sömürülen, ama tüm zenginliği üreten ve elinde muazzam bir güç tutan dünya işçi sınıfı yapabilir. Öyleyse efsanelere değil sınıflar mücadelesinin yarattığı gerçek tarihe bak; sahte liderlere, kurtarıcılara değil kendi gücüne güven!



[1]      bkz: Selim Fuat, Çanakkale Muharebelerine Dair Yalanlar ve Gerçekler; Suphi Koray, Kut’ül Amare: AKP’nin Yeni Menkıbesi; Oktay Baran, Sarıkamış Felâketinden Kahramanlık Çıkartma Gayretleri, marksist.com

[2]      Akt: Daniel Guerin, Faşizm ve Büyük Sermaye, Suda Yay., 1975, s. 91-92-93

[3]      bkz: Mehmet Sinan, Ulus-Devletten Emperyalistleşen Ulus-Devlete ve AKP/3, 27 Kasım 2012, marksist.com

[4]      Utku Kızılok, Eğitim Şûrası Kararları: AKP’nin Kendi Suretinde Bir Toplum Hayali, marksist.com