Navigation

Filistin Sorununun Tarihsel Arka Planı

İsrail’in Gazze’ye yardım malzemesi taşıyan filoya yaptığı saldırı Filistin sorununu yeniden gündeme taşıdı. Tarihsel bir ironi olsa gerek, geçmişte Nazilerden kaçan Yahudilerin bindiği gemiler kendilerini kabul edecek liman bulamıyordu; Yahudiler ölüme terk ediliyor, hatta gemileri batırılıyordu. Bugünse benzer bir zulmü İsrail burjuvazisi Filistin halkına uyguluyor. Filistin sorunu sadece Filistin’le sınırlı değil, tüm Ortadoğu’yu etkileyen karmaşık bir sorundur. Doğru bir değerlendirme yapabilmek için Filistin sorununun tarihsel arka planını yeniden hatırlamak gerekiyor.

Filistin sorununun bir ucu da Yahudi sorununa çıktığı için, İsrail devletinin kuruluş sürecini de bilmek gerekiyor. Yahudiler tarihin farklı dönemlerinde uğradıkları baskılar sonucu yerlerinden göç etmek zorunda kalmışlar ve dünyanın dört bir yanına dağılmışlardı. 19. yüzyıldan itibaren pogromların artış göstermesi Yahudilerin tek devlet altında birleşmeleri fikrinin daha fazla taraftar bulmasına yol açtı. Bu devletin kurulacağı yer ise bugünkü Filistin topraklarıydı. İlk Siyonist kongreden sonra Filistin topraklarına göç eden Yahudi sayısı arttı. Birinci Dünya Savaşında Fransa ve İngiltere gizli anlaşmalarla Arap topraklarını paylaştılar. 1917 yılında ise İngiltere Balfour Deklarasyonuyla bir Yahudi devletinin kurulmasından bahsediyordu. İngiltere geleneksel böl-yönet politikasını burada da devreye sokarak, Araplarla Yahudileri birbirlerine karşı kullanıyordu. Savaştan sonra bu bölge kendi egemenliğine girince İngiltere politikasını değiştirerek Yahudi devleti kurulmasını engellemeye çalıştı. 1921 ve 1929’da Yahudi karşıtı ayaklanmalar kışkırtıldı ve Yahudi göçüne ve toprak alımına sınırlama getirildi.

Ancak yine de Filistinliler üzerindeki baskılar ve Yahudilerin toprak alımları devam ediyordu. Filistinliler 1936’da İngiliz yönetimine karşı bir ayaklanma başlattılar. Üç yıl süren bu ayaklanmada silahlı mücadelenin yanı sıra genel grev yapıldı, vergi ödenmedi. İngiliz hükümeti Yahudi polis gücü oluşturarak ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırmaya çalıştı. Böylece Araplarla Yahudiler arasındaki düşmanlık daha da arttırıldı. Fakat yine de ayaklanmayı bastıramayan İngilizler, kendilerine bağlı bir Arap devletinin zeminini hazırlamak için 1939’da bir rapor yayınladılar.

İkinci Dünya Savaşı sürecinde Nazilerin yaptığı soykırım sonucu 6 milyon Yahudi katledilmiş, sağ kalanlar ise toplama kamplarında ölümden beter koşullara maruz bırakılmışlardı. Tüm bunlar Siyonizmin güçlenmesine yol açtı ve Filistin topraklarındaki Yahudiler 1945’te İngilizlere karşı silahlı mücadele başlattılar. İngiliz yönetiminin BM’ye başvurması sonucu, BM’den toprakların Araplar ve Yahudiler arasında bölünmesi yönünde bir karar çıktı. Nüfusun %70’ini oluşturan ve toprakların %92’sine sahip olan Araplara ülkenin %47’si verilecekti. Toprakların diğer parçasıysa Yahudilere bırakılıyordu. Bu doğrultuda 14 Mayıs 1948’de İsrail devleti kuruldu. Bunu kabul etmeyen Araplarla Yahudiler arasında savaş çıktı. Ancak diğer Arap devletlerinin ve İngilizlerin desteğine rağmen Araplar yenilgiye uğradılar. Başlangıçta İsrail’i desteklemeyen İngiliz ve ABD emperyalizmi bölgedeki çıkarları gereği politikalarını değiştirdiler ve İsrail’e tam destek vermeye başladılar.

Yahudi burjuvazisi İsrail devletini kurabilmek için Nazilerin uyguladığı soykırıma göz yummuş, sadece genç ve sağlıklıları Filistin’e göndermek istemiş, Yahudilerin Avrupa ve ABD’ye göç etmelerini kolaylaştıran yasalara karşı çıkmıştır. Hatta İsrail devletinin kurulması koşuluyla kendi halkını katleden Alman burjuvazisi ile savaşta birlikte hareket etmeyi dahi düşünmüştür. İsrail devleti, kurulduktan sonra sınırlarını genişletmek için gözünü diğer ülkelerin topraklarına dikmiştir. Nitekim 1956’da patlak veren Süveyş krizi sırasında İngiltere ve Fransa ile birlikte Mısır’a saldırarak yayılmacı emellerini dışa vurmuştur.

Filistin’in bağımsızlığı için 1958’de Arafat önderliğinde silahlı mücadeleyi benimseyen El Fetih kuruldu. Ürdün, Suriye, Lübnan, Mısır, Katar, Kuveyt ve Irak’tan oluşan Arap devletleri ise, El Fetih önderliğinde yükselen halk hareketini kontrol altına almak için 1964’te FKÖ’yü kurdular. 1967’de yaşanan Arap-İsrail savaşında yenildikten sonra Filistinli örgütler FKÖ çatısı altında bir araya geldiler ve başkanlığına Arafat getirildi. Bundan sonra FKÖ daha mücadeleci bir politika izlemeye başladı.

İsrail, 1967 İsrail-Arap savaşından sonra Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze, Sina ve Suriye’ye ait olan Golan Tepelerini işgal etti. 1982’de Sina’dan çekildikten hemen sonra Beyrut’u işgal etti ve Sabra ve Şatilla katliamlarını gerçekleştirdi. 1987’de Filistinliler birinci intifadayı başlattılar. FKÖ 1988’de Batı Şeria ve Gazze’den oluşan bir “mini devlet” ilan etti. 1993’te Oslo’da ABD aracılığıyla barış görüşmeleri başladı. Burada varılan mutabakat sonucu İsrail Filistin “devletini” tanıyacak ve işgal ettiği topraklardan çekilecekti. Ancak İsrail ne işgal ettiği yerlerden geri çekildi ne de katliamlarına son verdi. Oslo süreci de tıkanınca 2000’de yeni bir intifada patlak verdi. Bu ayaklanma boyunca 3 binden fazla Filistinli öldürüldü. 2003’te ABD, BM, AB ve Rusya tarafından hazırlanan “Yol Haritası” adı verilen “yeni” bir plan İsrail ve Filistin Yönetimi tarafından imzalandı. Buna göre İsrail ikinci intifadadan bu yana işgal ettiği topraklardan çekilecek, Filistin bölgelerine 2001 Martından sonra yaptığı yerleşimleri boşaltacak ve geçici sınırlarla bir Filistin devleti kurulacaktı. Ancak bu da İsrail’i durdurmamıştır. İsrail katliamlarına, yeni işgallere devam etmiştir.

Son 20 yıl içinde sayısız plan, harita, girişim açıkladı emperyalistler, ama hepsi kâğıt üstünde kaldı. İsrailli yöneticiler bu “yol haritalarına” imza atarken, İsrail savaş makineleri Filistin halkının üstüne bomba yağdırıyordu. 2005 başında imzalanan ateşkesin akıbeti de aynı oldu. Ateşkesin ertesi günü İsrailli askerler bir Filistinliyi vurdular. Tüm görüşmelerde, yol haritalarında hep Filistin’den daha fazla taviz beklendi, “terörist” örgütlerin kontrol altına alınması, Filistinlilerin her şeye boyun eğmesi istendi. Ama hâlâ ortada bir Filistin devleti yok. Filistin adeta bir açık hava hapishanesine çevrildi. Filistin toprakları birbirinden kopuk adacıklar haline getirildi. 1 milyon 300 bin kişinin yaşadığı Gazze abluka altına alındı, yiyecek, ilaç gibi temel ihtiyaç maddelerinin girişi yasaklandı. Bu da yetmedi İsrail tanklarıyla operasyonlar düzenledi.

2004 sonunda Arafat’ın ölümünden sonra yeni bir döneme girildi. Emperyalist güçler ve Filistin burjuvazisi Mahmut Abbas’ı destekleyerek halk hareketini kontrol altına almak istediler. Ancak FKÖ’nün uzlaşmacı tavrı ve artan saldırı ve baskılar İslami Cihad ve Hamas gibi radikal dinci örgütlerin güç kazanmasına yol açtı. Nitekim 2006 yılında yapılan seçimleri Hamas kazandı. Ancak emperyalist güçler seçimlerden önce “demokrasi” deyip durmalarına rağmen, Hamas’ın seçilmesini hazmedemediler ve tanımadılar. Hamas önce tek başına bir hükümet kurduysa da, bu yürümedi ve daha sonra El Fetih ile birlikte “Birlik Hükümeti” kuruldu. Hamas’ı muhatap kabul etmeyen emperyalistler ve İsrail, siyasal ve ekonomik ambargo ile Filistinlilerin üzerindeki baskıyı daha da arttırdılar. Bu dönemeçte Arap devletlerinin hazırladığı Arap Barış Planı da çözüm üretmeyince, ABD’nin kışkırtmaları sonucu “Birlik Hükümeti” de çatırdadı. Hamas ve El Fetih arasında kanlı çatışmalar yaşandı. Gazze’nin kontrolü Hamas’a, Batı Şeria’nın kontrolü ise El Fetih’e geçti. Zaten kendi topraklarında iki parçaya bölünmüş olan Filistin, siyaseten de ikiye bölünmüş oldu.

2008 sonunda İsrail Gazze’yi adeta kana buladı. 22 gün içerisinde 1300’ün üzerinde insanı çoluk çocuk demeden katletti. Hayatta kalanları ise sakat, susuz ve ilaçsız bıraktı. Gazze’nin yetersiz altyapısı İsrail’in saldırısıyla tarumar oldu. Batılı emperyalistler ise İsrail’in meşru müdafaa yaptığını söyleyerek ona arka çıktılar. Arap devletleri de işbirlikçi bir tutumla Hamas’ı suçlamışlardı. Gazze saldırısından sonra kesilen “barış görüşmeleri” geçtiğimiz Mayıs ayında Amerikalı elçi üzerinden FKÖ ile İsrail arasında yeniden başlamıştı. Hamas ise İsrail ile müzakerede bulunmayı kabul etmemişti. Ortadoğu Dörtlüsü’nün sayısız sözde barış girişimi oldu. İsrail ise sayısız kere kabul ettiği şartlara uymadı. Doğu Kudüs’e yeni yerleşim birimleri inşa etmeye devam etti, Gazze’yi sayısız kere bombaladı, “terörist” oldukları gerekçesiyle sayısız sivili katletti, yardım gemilerine baskın yapıp katliam gerçekleştirdi.

Emperyalist devletler ve kurumlar İsrail’i kınamakla yetinirken, İsrail devleti katliamlarına devam etmektedir. İşçi sınıfı mazlum Filistin halkıyla enternasyonalist dayanışmasını yükseltmeli ve Filistin halkının haklı davasına sahip çıkmalıdır. Unutulmamalı ki, ezilen halklara uygulanan zulme sessiz kalan işçi sınıfı, egemen sınıfın işlediği suça ortak olmaktadır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 64, Temmuz 2010