Navigation

40 Milyon Litre Süt Sokağa Döküldü

Eylül ayında Avrupalı çiftçiler süt fiyatlarının düşmesini gerekçe göstererek milyonlarca litre sütü tarlalara döktüler. Belçika’da üç milyon litre süt, Hollanda-Almanya sınırında ise 500 bin litre süt tarlalara döküldü. Üstelik bunlar Avrupa çapında 40 milyon litrelik süt dökme eyleminin bir parçasıydı sadece. Nitekim süt dökme eylemi Ekim ayında Belçika’da devam etti. AB’nin tarım politikalarını protesto eden çiftçiler yine binlerce litre sütü sokağa döktü.

AB ülkelerinde süt üreticisi çiftçilerin yaptıkları eylemler kapitalizmin ne kadar akıl dışı bir sistem olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Bir kez daha diyoruz. Çünkü temel gıda maddelerinin fiyat düşüşü yüzünden imha edilmesi ilk kez başvurulan bir yöntem değildir. Ve milyonlarca litre sütün dökülmesi son örnek de olmayacaktır. Bilhassa kriz dönemlerinde, yoksulluğun ve açlığın artmasına, insanların yiyecek ekmek bulamadıkları için ölmelerine rağmen, buğdaylar yakılır, sütler yollara dökülür, sebze-meyveler çürümeye terk edilir. İnsan havsalasının almadığı bu vakalar kapitalizmin doğasında vardır. Kapitalizmin tarihi benzer örneklerle bezelidir:

“Örneğin, yüz binlerce insanın açlıktan kırılıp ekmek için kitlesel yürüyüşler düzenlediği büyük 1929 krizi döneminde, büyük sermayenin çıkarlarını her şeyin üstünde tutan Amerikan devleti, fiyatların düşmesini engellemek için tonlarca gıda maddesini imha etmekten çekinmemişti. 1933’te çıkarılan bir yasa ise, fiyatların düşmesini engellemek için tarımsal üretimi sınırlandırmayı öngörüyordu. Bu yasanın uygulamaya konulması sonucunda on milyonlarca dönüm arazide ürünler toprağa gömüldü, meyveler çürümeye terk edildi ve 6 milyon domuz katledildi. Sadece ve sadece, fiyatlar düşmesin ve kan emici burjuvazi daha fazla semirsin diye!”[1]

1929 krizinde Latin Amerika’nın temel ürünlerinden olan kahve de aynı akıbetten kurtulamadı. Brezilya’da 78 milyon çuval kahve yakıldı.[2] Bir tas çorba için kuyruklarda binlerce insan beklerken, ya da karınlarını doyurmak için kırsal alanlarda böğürtlen, kuş üzümü ararken, açlıktan ölenlerin cesetleri kamyonlarla sokaklardan toplanırken, gıda maddeleri imha ediliyordu. İşte kapitalizmin şanına yaraşır bir tablo. Bedava dağıtıp milyonlarca insanı açlıktan kurtarmaktansa, imha edip milyonlarca doları cebe indirmek derdindeydi kapitalist tekeller!

80 yıl geçti üzerinden ama tablonun hâlâ değişmediğini görüyoruz. Ne kapitalizm vahşiliğinden bir şey kaybetti, ne de burjuvazi kan emiciliğinden. İnsanlığın üzerine bir karabasan gibi çöken kapitalizm işçi sınıfının demirden yumruğuyla yıkılmadıkça da bu insanlık dışı tablo değişmeyecek. Teknoloji ve bilim gelişiyor, ancak aynı gelişimi insanlığın refah durumu için söylemek mümkün değil. Tersine kapitalizm her geçen gün insanlığı uçurumun kenarına bir adım daha yaklaştırıyor. Aslında üretim araçlarının gelişiminin bugün geldiği düzey bile tüm insanlığa yetecek bir temel gıda üretimini mümkün kılmış bulunuyor. Buna rağmen yüz milyonlarca insan açlık ve yoksullukla boğuşuyor. Bu durum Marx’ın 150 yıl önce söylediklerini yeniden hatırlatıyor: “Emek zenginler için harikalar, ama işçi için yoksunluk üretir. Saraylar ama işçiler için inler üretir. Güzellik ama işçi için solup sararma üretir.”[3]

Açların sayısı bir milyarı geçti

BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) her yıl 16 Ekimi Dünya Gıda Günü olarak kutluyor. Ne ironiktir ki FAO’nun gıda günü öncesinde açıkladığı rakamlar, midesinden gelen gurultularla yatağa girmek zorunda kalan yüz milyonlarca aç insan olduğunu söylüyor. FAO’nun yıllık açlık raporuna göre Asya ve Pasifik’te 642 milyon, Sahra-altı Afrika’da 265 milyon, Latin Amerika ve Karayipler’de 53 milyon, Kuzey Afrika ve Yakın Doğu’da 42 milyon ve gelişmiş ülkelerde 15 milyon olmak üzere açların sayısı bir milyarı geçmiş bulunuyor. Açlıktan en çok etkilenenler ise çocuklar. Yılda 5 milyon çocuk açlıktan ölüyor. Başka bir deyişle her altı saniyede bir çocuk açlık yüzünden ölüyor.

Aynı rapor, sorunun asıl kaynağının ne olduğunu yazmasa da, ne olmadığını yazıyor: “Gıda sorununun artışı kötü bir hasadın sonucu değil.” Milyonlarca litre süt tarlalara dökülürken, tahıllar yakılırken, stoklarda et ve süt ürünleri yığılırken, yeterli gıda ürünü olmadığını iddia etmek kitlelerle alay etmek olur. Açlığın yüksek gıda fiyatlarından, düşük ücretlerden ve işsizlikten kaynaklandığını söylüyorlar ama bunların neden kaynaklandığını söyleyemiyorlar. Çünkü bunun müsebbibi kapitalizmdir. Düzen kurumlarının asıl suçlunun adını koymaları, kendi iplerini çekmesi demek olur. Bunun yerine ideolojik manipülasyon ve göz boyamak için gıda zirveleri topluyorlar. Oysa açlık sorununa çözüm bulmak için yapılan toplantıların maliyetiyle bile on binlerce kişinin karnı doyurulabilir. Ama bu toplantılarda artan yemekler bile çöpe gidiyor.

Sadece bu toplantılarda değil, burjuva iş âleminin yaptığı tüm toplantılarda, arta kalan yemekler, paketi açılmamış bile olsa işçilere verilmeyip çöpe atılıyor. Marketlerde ürünler çürümeye bırakılıyor, yine de çalışanlara verilmiyor. Britanya’da çöpe giden gıda miktarı yılda 6,7 milyon tonu buluyor. Yalnızca ABD ve Britanya’daki yiyecek israfının önüne geçildiği takdirde açlık çeken bir milyardan fazla insanın kurtarılabileceği söyleniyor. Her yıl 1,5 trilyon dolar silahlanmaya ayrılırken, açlıkla mücadele için G-8 ülkelerinin bahşettiği para sadece 15 milyar dolar. Sadece Sahra-altı ülkelerindeki açlık için 25 milyar doların gerekli olduğunu düşünecek olursak, bu meblâğın ne kadar komik olduğu ortaya çıkar. Üstelik bunu da gıda yardımı adı altında değil, gıda güvenliği adına yapıyorlar. Hatırlayacak olursak geçen sene artan gıda fiyatları birçok ülkede ayaklanmalara sebep olmuştu. Açlıktan değil açlık ordusundan korkan egemenler çoğunlukla verdikleri bu “yardım” sözlerini bile tutmuyorlar. Çünkü asıl niyetleri bu vaatlerle aç kitleleri kandırmak ya da öfkelerini bastırmak. Örneğin Erdoğan “silahlanmaya ayrılan para yoksulluk ve cehaletle mücadeleye harcansa bugün başka bir dünyada yaşıyor olurduk” derken TC devletinin silahlanma yarışında üst basamaklarda olduğunu unutmuş olmasa gerek!

Bugüne vuralım, yarını kuralım

Gıda maddelerinin imha edilmesinin önüne geçilmesi, israfın önlenmesi veya silahlanmaya ayrılan paranın açlıkla mücadeleye ayrılması gibi basit çözüm yöntemleri, kapitalist sistemin doğasıyla çeliştiği için kapitalizm yok edilmeden uygulanamaz. Kapitalizm altında temel dürtü kâr etmek olduğu için gıda en temel insanî ihtiyaçlarından biri değil, kâr elde edilecek yüzlerce milyar dolarlık bir sektördür. Bu yüzden en verimli alanlar kapitalist tarım politikalarının kurbanı olabilir, milyonlarca litre süt yere dökülebilir, temel gıda maddeleri imha edilebilir, milyarlarca insan varlık içinde yokluk çekebilir. Oysa bugün mevcut üretim bile tüm dünya nüfusuna yetecek kadar gıda sağlıyor. Sorun üretim ve ürün yetersizliği değildir, sorun üretim araçlarının mülkiyetinin bir avuç asalağın elinde olması, bunların üretime ve ürünlere el koyması, kâr getirmediğinde ise üretim araçlarını ve ürünleri tahrip etmeye girişmesidir.

Kapitalizmde kördüğüm haline gelen açlık, yoksulluk vb. sorunların çözümü, kâr için değil ihtiyaç için üretimin yapıldığı sınıfsız toplumda son derece kolaydır. Kurulacak ortak yemekhanelerde kolektif emekle çok kısa sürede binlerce insan doyurulabilir. Üretim araçları sermayenin esaretinden kurtarılıp dizginsiz bir gelişimin önü açılınca, insanlığın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bollukta bir üretimin yapılma imkânı da doğacaktır. Bugün kadınların sırtında bir kambur haline gelmiş bulunan yemek, bulaşık, çamaşır gibi işler, kurulacak ortak yemekhane ve temizlik merkezlerinde kolektif bir biçimde yapılacaktır. Üstelik daha az emekle ve çok daha kısa sürede bu işler halledilebileceğinden, insanın maddi-manevi gelişimi için gerekli serbest zaman da yaratılacaktır.

Oktay Baran’ın İnsan İhtiyaçları Sınırsız, Kaynaklar Kıt mı? adlı yazısında söylediği gibi: “Sorun, insan hayatını, emeği ve doğal kaynakları müsrif bir şekilde harcayan, çevreyi tahrip eden ve bilim ve teknolojinin potansiyelinin tam olarak gelişmesini engelleyen kapitalist özel mülkiyet ve kapitalist üretim biçimi sorunudur. Kapitalist özel mülkiyeti ortadan kaldırdığımızda tüm insanlığa yetecek bir bolluk ve refahı üretemememiz için hiçbir sebep de kalmayacaktır. Kapitalist sapkınlık ortadan kaldırıldığında, faaliyetinin kendisine ve onun sonuçlarına sahip çıkarak insan, emeğine, kendisine ve doğaya yabancılaşmaya son verebilecek, doğa üzerinde tahripkâr olmayan bir egemenlik kurabilecek ve böylece kendi kurtuluşunu gerçekleştirebilecektir. İşte o zaman sınırsız bir gelişim potansiyeli taşıyan insan, gerçek tarihini yaşamaya başlayacaktır.”[4]



[1] İlkay Meriç, Kapitalizm İnsanlığı Açlığa Mahkûm Ediyor, MT, Mayıs 2008

[2] Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Çitlembik Yay., s.138

[3] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, Sol Yay., s.142

[4] Oktay Baran, MT, Eylül 2009

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:56, Kasım 2009